<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - https://xn--rait-65a.tunca.at]]></description>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 02:56:21 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber Efendimiz'in Peygamberlik (Nübüvvet) Mührü Hakkında Bilgi]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=42408</link>
			<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 02:41:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=42408</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Sırtındaki Nübüvvet (Peygamberlik) Mührü Hakkında</span></span><br />
<br />
Hazreti Muhammed’in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) iki kürek kemiği arasında bulunan ve nübüvvetini alâmetlerinden biri olan BEN. Yani Peygamberlik mührü ve nişanesi anlamına gelmektedir. Rasûl-i Ekrem’in nübüvvetinin delili olduğu gibi, O’nun son peygamber olduğunu da ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[D.İ.A. Nübüvvet Mührü] </span></span><br />
<br />
Hâkim’in Vehb ibni Münebbih’den naklettiği bir rivayette; Allah (Celle Celâluhû) hiçbir peygamber göndermemiş olsun ki, onun sağ elinde peygamberlik BEN’i olmasın. Ancak bizim peygamberimiz bunun istisnasıdır. O’nun peygamberlik BEN’i, kürek kemikleri arasındadır. Bu durum Peygamberimize sorulduğunda cevaben: “Kürek kemiklerim arasındaki bu ben benden önceki peygamberlerin beni gibidir. Şu kadar var ki benden sonra ne bir nebi ne de rasûl gelmeyecektir.” buyurmuşlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Hâkim, El-Müstedrek, 3/461 no:4159, Darul Ma’rife, Beyrut.] </span></span><br />
<br />
<br />
Hazreti peygamberimizin nübüvvet mührünün doğuştan mı, daha sonra mı meydana geldiği gibi soruların cevabını Ebû Kâsım Es-Süheyli ve İbni Hacer; “Bu BEN’in doğuştan olmayıp sonradan melekler tarafından “şakku’s-sadr” veya “şerhu’s-sadr“ ismi verilen, hazreti peygamberin göğsünün yarılıp kalbinin çıkarılması ve temizlendikten sonra tekrar yerine konulması ile birlikte kürek kemikleri arasına nübüvvet mührünü vurmuşlardır.” şeklinde cevap verirler ve isbat etmek için de Ebû Zerr el-Ğıffâri’nin rivâyetini naklederler; “Ebu Zerr, Rasûlüllâh’a (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) “peygamber olarak görevlendirildiğinizde bunu nasıl bilip emin oldunuz” diye sormuş, Hazreti peygamberimiz: “Mekke vadisinde bir yerde iken kendisine iki meleğin geldiğini aralarında geçen konuşma ile onu seçtiklerini ve akabinde sıra ile 1,10,100 ve 1000 adamla tartılıp hepsinden ağır geldiğini, sonra kalbinin yarılarak temizlendiğini anlatmış ve nihayetinde şu ifade ile işlemin bittiğini söylemiştir;” ‘Melek iki kürek kemiğim arasına mühür vurdu.’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Sühelyi er-Ravdu’l-ünüf 2.cild 168, ibni Hacer Fethul bari 6.cil 22.bab Hatimün-nübüvve.]</span></span><br />
<br />
Hazreti peygamberimizin nübüvvet mührü doğuştan olmadığı gibi vefat edince mührün kaldırıldığına dair Beyhâki’nin naklettiği bir rivâyet vardır. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiklerine ölüp ölmediği hususunda ashabı şüpheye kapılmış ve bazıları “o ölmüştür” diğer kısmı ise “hayır ölmemiştir” derken, o sırada Esma binti Ümeys elini Rasûlüllâh’ın kürek kemikleri arasına koydu. Mührün kaldırıldığını fark edince “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefat etmiştir, zira kürek kemikleri arasındaki mühür kaldırılmıştır” dedi. Bu şekilde hazreti peygamberin vefatı bilinmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Beyhâki Delâiünnübüvve 7.cild sayfa 219 Daru’l Kütüb’l-ilmiyye.]</span></span><br />
<br />
Said ibni Yezid anlatıyor; “Peygamberimizin arkasında durdum, kürek kemikleri arasındaki mührüne baktım, o, keklik yumurtası büyüklüğünde idi.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Tirmizî, Şemâil 2.bab hadis no:15]</span></span><br />
<br />
Cabir ibni Semure anlatıyor; “Ben Rasûlüllâh efendimizin kürek kemikleri arasındaki mührünü gördüm. O güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızı bir yumru (gudde) idi.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Tirmizî, Şemâil 2.bab hadis no:16]</span></span><br />
<br />
Rumeyse (Radiyallâhu Anhâ) rivâyet ediyor; “Ben Rasûlüllâh’ın o kadar yakınında idim ki, isteseydim kürek kemikleri arasındaki mührünü öperdim”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Tirmizî, Şemâil 2.bab hadis no:17]</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ali'nin Çizdiği Nübüvvet Mührü Rivayeti ve Mahiyeti</span></span><br />
<br />
İslam geleneğinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sırtındaki nübüvvet mührü, hem fiziksel bir mucize hem de manevi bir koruma ve şefaat vesilesi olarak görülmüştür. Sahih hadis kaynaklarında mührün fiziksel tasviri yapılırken, halk dindarlığında ve tasavvufi kültürde bu mührün bir kağıda aktarılması ve taşınmasıyla ilgili özel bir rivayet zinciri oluşmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Bahsi Geçen Rivayetin İçeriği</span></span><br />
<br />
Sizin de belirttiğiniz anlatı, genellikle "Mühr-ü Şerif’in Faziletleri" başlığı altında şu şekilde nakledilir:<br />
"Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali’ye (r.a.) hitaben: 'Ya Ali! Sırtımdaki nübüvvet mührüne bak ve onun bir benzerini (resmini/şeklini) bir kağıda çiz' buyurmuştur. Hz. Ali de emredildiği üzere mührü bir kağıda nakşetmiştir. Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurmuştur: 'Her kim bu mühre hürmetle ve abdestli olarak bakarsa, ona şefaatim vacip olur. Bu mührü kâfirlere (veya kadrini bilmeyenlere) göstermeyin; zira onlar bunun kıymetini bilmezler ve hürmetsizlik ederlerse helak olurlar.'"<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Rivayetin Kaynakları</span></span><br />
<br />
Bu anlatı, akademik anlamda "Sahih" kabul edilen hadis külliyatlarında (Buhari, Müslim, Tirmizi) yer almaz. Ancak şu tür kaynaklarda ve geleneklerde sıkça görülür:<br />
<br />
    Envarü’l-Aşıkin: Yazıcıoğlu Ahmed Bican tarafından kaleme alınan bu meşhur eserde, Peygamber Efendimiz’in hayatı ve özellikleri anlatılırken bu tür menkıbevi detaylara yer verilir.<br />
    Mühr-ü Şerif Levhaları: Camilerde veya evlerde asılı olan, ortasında mührün şekli, etrafında ise dört halifenin ve aşere-i mübeşşerenin isimlerinin yazılı olduğu levhaların giriş kısmında bu rivayet bir ön söz gibi sunulur.<br />
    Halk Kitapları (Kara Davud vb.): Delâilü'l-Hayrât şerhlerinde ve halk arasında çok okunan dini hikaye kitaplarında bu olay, müminlerin mühr-ü şerife olan bağlılığını artırmak amacıyla anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. "Kafirlere Göstermeyin" Uyarısının Hikmeti</span></span><br />
<br />
Bu rivayette geçen "kafirlere göstermeyin" ifadesi, İslam hukukundaki "hürmet ve tazim" ilkesiyle açıklanır. Kutsal sembollerin, ona inanmayan ve alay etme potansiyeli olan kişilerin eline geçmesi, hem o sembole saygısızlık edilmesine sebep olur hem de (rivayete göre) o kişinin manevi sorumluluğunu artırır. Bu uyarı, mührün sadece müminler arasında bir sır ve bereket vesilesi olarak saklanması gerektiğini vurgular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Şefaatim Vacip Olur Müjdesi</span></span><br />
<br />
İslam inancında şefaat, Allah'ın izniyle gerçekleşir. Ancak bu tür rivayetlerde geçen "şefaatim vacip olur" ifadesi, Peygamber Efendimiz'e duyulan derin sevginin (muhabbetin) bir karşılığıdır. Bir mümin, Peygamberlik nişanı olan o mühre bakarak Efendimiz’i hatırlar, salavat getirir ve onun yoluna bağlılığını tazelerse, bu manevi halin onu şefaate layık kılacağı müjdelenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Sahih Kaynaklarla Mukayese</span></span><br />
<br />
Sahih hadislerde (Tirmizi'nin Şemail-i Şerif'i gibi) mührün kağıda çizilen bir resim değil, bedende bulunan fiziksel bir işaret olduğu anlatılır:<br />
<br />
    Fiziksel Durumu: Güvercin yumurtası büyüklüğünde, etli ve kabarık bir doku.<br />
    Yazı Meselesi: Bazı alimler üzerinde<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nübüvvet Mühründe Ne Yazıyor:</span></span><br />
<br />
"La ilahe illallah Muhammaddurresulullah<br />
tevecceh haysu şi'te feinneke mansurun, Tebahce (veya Tebahbe) ya Muhammed Ente haysurun (Hayrun) " yazılıydı,<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mührü Şerif</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Orta yazısı</span></span><br />
<br />
"La ilahe illallah Muhammaddurresulullah";<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üst yazısı</span></span><br />
<br />
"Teveccehu Haysu Şi'te Feinneke Men surun”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alta gelen yazısı</span></span><br />
<br />
"Tebahce ya Muhammed Ente haysurun”<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Nübüvvet Mührü" (Peygamberlik Mührü)  İçerdiği metin ve anlamı aşağıda detaylı olarak verilmiştir:</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Tam Metin (Arapça Yazılışı):</span></span><br />
<br />
اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ، تَبَحَّ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ حَيْسُرٌ.<br />
<br />
veya<br />
<br />
لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ تَبَهَّجْ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ خَيْرٌ<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Latince (Türkçe) Harflerle Okunuşu:</span></span><br />
<br />
"Allâhu vahdehû lâ şerîke leh. Muhammedun abduhû ve resûluh. Tevecceh haysu şi'te fe inneke mensûr. Tebahhe yâ Muhammedu ente haysur."<br />
<br />
veya<br />
<br />
Lâ ilâhe illallâh Muhammedur Rasûlullâh. Tevecceh haysu şi'te fe inneke mensûrun. Tebahce yâ Muhammed ente hayrun.<br />
<br />
<br />
(Not: "Tebahce" genellikle "Tebahhe" (تَبَحَّ) olarak okunur. "Haysurun" ise "Haysur" (حَيْسُر) olarak geçer.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Anlamı (Türkçe Meali):</span></span><br />
<br />
"Allah birdir, O'nun ortağı yoktur. Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. (Ey Muhammed!) Nereye yönelirsen yönel,(Nereye gidersen git) çünkü sen yardım göreceksin / muzaffer olacaksın. (Ey Muhammed!) Müjdele! Sen hayırlısın, üstünsün."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bölümlere Göre Açıklama:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A) Kelime-i Tevhid &amp; Şehadet (Merkez/Ana Metin):</span></span><br />
<br />
    Arapçası: اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ<br />
<br />
    Okunuşu: "Allâhu vahdehû lâ şerîke leh. Muhammedun abduhû ve resûluh."<br />
<br />
    Anlamı: İslam'ın temel inancı olan tevhid (Allah'ın birliği) ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisi olduğu hakikati.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B) Üst Kısım (Teşvik ve Müjde):</span></span><br />
<br />
    Arapçası: تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ<br />
<br />
    Okunuşu: "Tevecceh haysu şi'te fe inneke mensûr."<br />
<br />
    Anlamı: Hz. Peygamber'e hitaben, "Nereye (hangi işe, hangy savaşa) yönelirsen yönel, sen mutlaka yardım olunursun / zafere ulaşırsın" anlamında bir güven ve moral veren ilahî bir sözdür. Bu ifade, özellikle Hudeybiye Antlaşması veya sonraki fetihlerle ilişkilendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C) Alt Kısım (Hitap ve Övgü):</span></span><br />
<br />
    Arapçası: تَبَحَّ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ حَيْسُرٌ<br />
<br />
    Okunuşu: "Tebahhe yâ Muhammedu ente haysur."<br />
<br />
    Anlamı: "Tebahhe", "müjdele, sevin" anlamına gelir. "Haysur" ise, "hayırlı, üstün, iyi, güzel" gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Bu bölüm, "Ey Muhammed! Sen müjdele (veya müjdelen), çünkü sen hayırlısın, üstünsün" şeklinde anlaşılır. Burada Hz. Peygamber'e doğrudan bir hitap ve onun üstün makamını ifade eden bir övgü vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Genel Metin (Giriş Kısmı)</span></span><br />
<br />
Bu kısım mührün genel mahiyetini ve tevhid inancını özetler.<br />
<br />
Arapçası Latinize Okunuşu Manası (Anlamı)<br />
<br />
اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ Allahü vahdehü lâ şerîke leh Allah tektir, O'nun hiçbir ortağı yoktur.<br />
مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ Muhammeden abdühü ve rasûlüh Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Mühr-i Şerif'in Bölümleri</span></span><br />
<br />
Mührün görsel tasarımında yer alan hiyerarşik sıralama şu şekildedir:<br />
<br />
Orta Yazısı (Kelime-i Tevhid)<br />
<br />
Mührün kalbi ve merkezinde yer alan ifadedir.<br />
<br />
    Arapça: لَا إِلٰهَ إِلَّا الله مُحَمَّدٌ رَسُولُ الله<br />
<br />
    Okunuşu: Lâ ilâhe illallâh Muhammedur rasûlullâh.<br />
<br />
    Anlamı: Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.<br />
<br />
Üst Yazısı (Müjde ve Yardım)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) verilen ilahi desteği ifade eder.<br />
<br />
    Arapça: تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ<br />
<br />
    Okunuşu: Tevecceh haysu şi’te feinneke mansûr(un).<br />
<br />
    Anlamı: Nereye dönersen dön (nereye gidersen git), sen mutlaka Allah tarafından yardım olunmuşsun (muzaffersin).<br />
<br />
 Alt Yazısı (Övgü ve Şeref)<br />
<br />
Peygamberlik makamının yüceliğini vurgular.<br />
<br />
    Arapça: تَبَهَّجْ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ خَيْرٌ<br />
<br />
    Okunuşu: Tebahce yâ Muhammed ente hayrun.<br />
<br />
    Anlamı: Sevin ve neşelen ey Muhammed! Sen (insanlığın/yaratılmışların) en hayırlısısın.<br />
<br />
    Küçük Bir Not: Metinde geçen "haysurun" ifadesi, eski el yazması metinlerin okunmasındaki farklılıklardan dolayı "hayrun" (خير - hayırlı) kelimesinin bir türevi veya yerel bir söylenişi olabilir. Genel kabul gören mana "en hayırlı" olduğun yönündedir.<br />
<br />
İmam Tirmizi gibi otoriter kaynaklar, mührün üzerinde bir yazı olmadığını, bunun et parçası üzerinde tüylerden oluşan, güvercin yumurtası büyüklüğünde bir kabartı olduğunu vurgular. Yazıdan bahseden rivayetler genellikle daha çok tasavvufi ve şemail ağırlıklı eserlerde yer alır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Hadis Kaynaklarında Nübüvvet Mührü</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz’i yakından gören sahabe efendilerimiz, bu mührü farklı benzetmelerle tarif etmişlerdir.<br />
Câbir b. Semüre (r.a.) Rivayeti:<br />
"Ben Resûlullah’ın kürek kemikleri arasındaki mührü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde, vücut renginde bir yumru idi." (Müslim, Fedâil 91-92; Tirmizî, Şemâil, s. 20)<br />
Sâib b. Yezîd (r.a.) Rivayeti:<br />
"Teyzem beni Resûlullah’a götürdü... Arkasında durdum ve iki omzu arasındaki mührü gördüm. O, gerdek çadırının düğmeleri (veya keklik yumurtası) gibiydi." (Buhârî, Menâkıb 22; Müslim, Fedâil 93)<br />
Ebû Zeyd b. Ahtab (r.a.) Anlatıyor:<br />
Resûlullah bana: "Yaklaş ve sırtıma dokun" dedi. Elimi sırtına soktum, mührü hissettim. Ona mührün neye benzediği sorulunca: "Birbirine bitişik birkaç tüy gibiydi" demiştir. (Tirmizî, Şemâil, s. 21)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Tarihi Önemi: Bahira ve Selmân-ı Fârisî</span></span><br />
<br />
Nübüvvet Mührü, Efendimiz'in peygamberliğinin delili olarak iki tarihi olayda kilit rol oynamıştır:<br />
<br />
    Rahip Bahira Hadisesi: Efendimiz henüz çocukken amcası Ebû Tâlib ile Şam kervanındayken, Rahip Bahira onun sırtındaki bu mührü görmüş ve: "Bu, alemlerin Rabbinin elçisidir, kitaplarda vasfı anlatılan son peygamberdir" demiştir.<br />
    Selmân-ı Fârisî’nin Müslüman Oluşu: Selmân-ı Fârisî, eski din kitaplarından öğrendiği üç alameti Efendimiz'de aramıştır: Sadaka yememesi, hediyeyi kabul etmesi ve sırtındaki peygamberlik mührü. Efendimiz, Selmân’ın bu merakını anlayınca sırtındaki ridayı hafifçe indirmiş, Selmân mührü görünce ağlayarak ona iman etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Mührün Şekli ve Fiziksel Tasviri</span></span><br />
<br />
Rivayetlerin toplamından çıkan sonuçlara göre mührün özellikleri şöyledir:<br />
<br />
    Yeri: Sol kürek kemiğine daha yakın, tam iki omuz hizasındadır.<br />
    Rengi: Kendi ten rengine yakın veya hafif kırmızımsı.<br />
    Şekli: Kabarık, etli, bazen üzerinde tüylerin bulunduğu bir ben/nişane.<br />
    Büyüklüğü: Güvercin veya keklik yumurtası büyüklüğünde bir kabartı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Rivayetin İçeriği:</span></span><br />
<br />
Söz konusu rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali'ye sırtındaki nübüvvet mührünün aynısını çizdirmiş, bu kopyaları ashaba dağıtmış ve "Bunu kâfirlere göstermeyin, yoksa şefaatim vacip olur" demiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Kaynak Araştırması:</span></span><br />
<br />
Bu rivayeti Kütüb-i Sitte (6 sahih hadis koleksiyonu) ve diğer ana hadis kaynaklarında bulamadım. Rivayet, daha çok şu kaynaklarda geçmektedir:<br />
<br />
    "Hilyetü'l-Evliya" - Ebu Nuaym el-İsfahani (ö. 430/1038)<br />
    "el-Künâ ve'l-Esmâ" - Hatib el-Bağdadi (ö. 463/1071) gibi tabakat ve menakıb kitaplarında zayıf veya münker isnatlarla nakledilmiştir<br />
    "Şemail" türü bazı eserlerde halk arasında yaygınlaşmıştır<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Hadis Âlimlerinin Değerlendirmesi:</span></span><br />
<br />
    İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1201): "el-Mevdûât" (Uydurma Hadisler) adlı eserinde bu rivayeti uydurma (mevdu) olarak nitelendirmiştir.<br />
    Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî: "Silsiletü'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevdûa" adlı eserinde bu rivayeti zayıf ve uydurma olarak değerlendirmiş, isnadında problemler olduğunu belirtmiştir.<br />
    Sehâvî ve diğer muhaddisler: Bu tür rivayetlerin İsrailiyat türünden olduğunu ve sahih olmadığını ifade etmişlerdir.<br />
<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) iki kürek kemiği arasında bulunan Mühr-ü Nübüvvet, O’nun peygamberliğinin bedensel nişanelerinden biridir. İslam geleneğinde, özellikle Şemail-i Şerif kitaplarında bu mührün vasıfları ve ona duyulan muhabbetin bereketine dair pek çok rivayet yer alır.<br />
<br />
İşte bu kutlu nişanın özellikleri ve faziletlerine dair derlediğim bilgiler:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Mühr-ü Nübüvvet’in Şekli ve Tasviri</span></span><br />
<br />
Sahih kaynaklarda (Tirmizi, Müslim, Buhari) mührün şekli hakkında çeşitli tasvirler mevcuttur. Genel kabul gören tariflere göre:<br />
<br />
    Konumu: Sol kürek kemiğine daha yakın, tam kalp hizasındadır.<br />
<br />
    Görünümü: Kabarık, kırmızımsı, bir güvercin yumurtası büyüklüğünde veya bir yumru şeklindedir. Üzerinde bazen benler veya tüyler bulunduğu rivayet edilir.<br />
<br />
    Üzerindeki Yazı: Bazı rivayetlerde mührün üzerinde "Allâhu vahdehû lâ şerîke leh" (Allah tektir, ortağı yoktur) veya "Teveccüh haysü şi’te feinneke mansûr" (Nereye dönersen dön, sen yardım olunmuşsun/muzaffersin) yazdığı belirtilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Bakmanın ve Taşımanın Faziletleri</span></span><br />
<br />
1-Sabah ve akşam abdestli olarak bakılır. Kişinin işi rast gider.<br />
2-Eve çerçeve yapıp asılır. Büyü, Cin ve Şeytandan korunur.<br />
3-Yatmadan önce abdestli olarak bakarsa güzel rüya görür.<br />
4-Bolluk ve Bereket<br />
5-Yeni bir aya ve yeni yıla girerken abdestli olarak bakılır.(Hicri Takvime göre)<br />
6-Kişi Ev sahibi olur. Tablo olarak uzun süre evde asılı kalırsa<br />
7-Yolculuğa çıkmadan önce bakılır.Rahat ve huzurlu geçer.<br />
8-Hasta kişi abdestli olarak mühre baksın<br />
9-Cuma Günü 80 Kere Bak ve  Oku, Seksen senelik günahi olsa Allah affeder<br />
10-Cuma Günü Sabah namazindan hemen sonra ayaga kalkmadan Bak ve  Oku, Seksen senelik günahi olsa Allah affeder. 1 senelik  de ibadet yazar<br />
11-Cuma Günü ikindi namazindan hemen sonra ayaga kalkmadan Bak ve  Oku, Seksen senelik günahi olsa Allah affeder. 1 senelik  de ibadet yazar<br />
"Allahü vahdehü la şerike leh Muhammeden abduhü ve rasulullah tevecceh haysu şi'te feinneke mansur "<br />
günde 33 veya 313 defa bu zikri çek. Nübüvvet Mührüne abdestli bak Allah'ın korumasına girersin. Buna inan eğer sen imanlıysan buna inanırsın. Hastalık, talihsizlik ve şansızlık tan korunursun. Büyük Güç, Bereket, Mutluluk ve iyi haberler alacaksın. Sabah güneş doğarken Akşamda abdestli olarak mühre bir kaç dakika bak.<br />
<br />
İslam alimleri ve arifler, bu mührün bir örneğine bakmanın veya onu üzerinde taşımanın (hilye-i şeriflerde olduğu gibi) manevi bir kalkan olduğuna dair şu rivayetleri nakletmişlerdir:<br />
<br />
    Ateşten Korunma: "Kim bu mühre abdestli olarak sabah baktığında akşama kadar, akşam baktığında sabaha kadar güvende olur." Bazı rivayetlerde, bu mühre ömürde bir kez bakmanın bile kişinin cehennem ateşinden korunmasına vesile olacağı zikredilir.<br />
<br />
    Afet ve Hastalıklardan Muhafaza: Mühr-ü Şerif'in resmini üzerinde taşıyanın; vebadan, ani ölümden, hırsızlıktan ve düşman şerrinden korunacağı ifade edilir.<br />
<br />
    Bolluk ve Bereket: Mührü yanında bulunduranın rızkının artacağı ve evine bereket geleceği, ulema tarafından tecrübe edilmiş bir "havas" (özel ilim) bilgisi olarak aktarılır.<br />
<br />
    Şefaat Ümidi: Ona muhabbetle bakmak, Resulullah'ın (S.A.V.) sünnetine ve şahsına duyulan sevginin bir tezahürü kabul edildiği için manevi bir huzur kaynağıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Önemli Bir Not: İtikat ve Edeb</span></span><br />
<br />
Mühr-ü Nübüvvet'in resmine veya yazılı sembolüne gösterilen bu ilgi, aslında bizzat Peygamber Efendimiz’e duyulan sevginin bir yansımasıdır. Alimler şu noktaların altını çizer:<br />
<br />
    Asıl olan sevgidir: Bu görseller sihirli birer nesne değil, berekete vesile olan vesilelerdir.<br />
<br />
    Abdestsiz dokunmamak: Üzerinde ayet veya Esma-ül Hüsna yazılı olan nüshaları abdestsiz tutmamaya gayret edilmelidir.<br />
<br />
    "Mühr-ü Şerif’e bakmak, O’nun (S.A.V.) cemalini göremeyen müminler için bir teselli ve gönül aydınlığıdır."<br />
<br />
Mühr-ü Şerif Tablosu (Kısa Özet)<br />
Durum Fazileti Hakkındaki Rivayet<br />
Bakmak Gönül aydınlığı, emniyet ve korkulardan emin olma.<br />
Okumak "Mansûr" (yardım olunmuş) sırrına mazhar olma ümidi.<br />
Taşımak Kaza, bela, nazar ve hastalıklara karşı manevi koruma.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ukkaşe (r.a.) ve Kısas Kıssası</span></span><br />
<br />
Anlattığımız bu etkileyici hadise, İslam literatüründe "Ukkaşe (r.a.) ve Kısas Kıssası" olarak bilinir. Bu rivayet, Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kul hakkına verdiği önemi ve ashabının O’na olan derin aşkını gösteren en duygusal sahnelerden biridir.<br />
<br />
İstediğiniz şekilde, Türkçemize uygun harflerle hikayeyi ve kaynaklarını aşağıda bulabilirsiniz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ukkaşe Hazretleri ve Nübüvvet Mührü</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), vefatına yakın bir zamanda ashabını mescidde toplayarak onlara hitap etti ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Kimin sırtına vurmuşsam işte sırtım, gelsin vursun. Kimin malını almışsam işte malım, gelsin alsın. Kimin izzet ve şerefine dokunmuşsam işte şerefim, gelsin hakkını alsın..."<br />
<br />
Mescidde derin bir sessizlik hakimken, Ukkaşe bin Mihsan (r.a.) ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ya Resulullah! Hatırlarsanız bir gazve dönüşünde develerimiz yan yana gelmişti. Siz devenizi hızlandırmak için kırbacınızı salladınız, ancak kırbaç benim sırtıma isabet etti. Eğer bugün helallik istemeseydiniz bunu asla söylemezdim ama şimdi kısas istiyorum."<br />
<br />
Sahabe-i Kiram büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içindeydi. Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi isimler öne atılarak "Kısası bize yap!" dedilerse de Efendimiz buna izin vermedi. Kırbaç getirtildi. Ukkaşe (r.a.) son bir istekte bulundu: "Ya Resulullah, o gün benim sırtım çıplaktı. Kısasın tam olması için sizin de sırtınızı açmanız gerekir."<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hiç tereddüt etmeden mübarek gömleğini sıyırdı. O anda iki kürek kemiği arasındaki Nübüvvet Mührü parladı. Ukkaşe (r.a.), elindeki kırbacı bir kenara fırlatarak hıçkırıklarla o mührü öpmeye başladı ve şöyle haykırdı: "Anam babam sana feda olsun ya Resulullah! Benim maksadım kısas değildi. Ölmeden önce senin o mübarek vücuduna ve Peygamberlik mührüne dokunabilmek, onu öpebilmekti. Cehennem ateşinden bu vesileyle korunmayı diledim!"<br />
<br />
Efendimiz (S.A.V.) gülümseyerek: "Cennet ehlinden birini görmek isteyen bu adama baksın" buyurarak Ukkaşe’yi müjdeledi.<br />
Rivayetin Kaynakları<br />
<br />
Bu kıssa, hadis ve siyer kitaplarında detaylı veya özet olarak yer almaktadır:<br />
<br />
    Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: Bu olay en geniş haliyle burada nakledilir.<br />
<br />
    Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ: Evliya tabakatı ve siyer anlatımlarında bu rivayete yer verir.<br />
<br />
    İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ bi-Ahvâli’l-Mustafâ: Peygamber Efendimizin hayatı ve son anlarını anlatan bu eserde mevcuttur.<br />
<br />
    Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl: Bazı ayetlerin iniş sebepleriyle ilişkilendirilerek anlatılır.<br />
<br />
    Küçük Bir Not: Hadis alimlerinin bir kısmı (Zehbi ve Heysemi gibi), bu rivayetin senedindeki bazı raviler nedeniyle metnin "zayıf" olduğunu belirtmişlerdir. Ancak bu kıssa, Peygamber sevgisini pekiştirdiği ve ahlaki bir ders verdiği için asırlardır vaazlarda ve siyer kitaplarında baş tacı edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RiVAYET 2</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir savaşta devesinin veya atının üzerindedir. Elindeki kamçısı istemeyerek bir sahabelerinin sırtına gelir ve onu yaralar. Yıllar sonra, Peygamber Efendimiz vefatından önce ashaptan helallik isterken, o sahabeler kalkar ve: "Ya Resulallah, sen bana kamçınla vurdun. Ben de kısas istiyorum" der. Hz. Peygamber (s.a.v.) "Buyur, kamçı al ve aynı şekilde vur" der. Bunun üzerine sahabeler: "Ama benim sırtım o zaman çıplaktı (elbisesizdi)" der. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de sırtındaki ridasını (elbiseyi) açar. O sahabeler, sırtındaki Nübüvvet Mührü'nü görünce koşup ona sarılır ve mühürü öpmeye başlar ve der ki: "Benim asıl maksadım ve dileğim buydu ya Resulallah! O mübarek mührü görmek istemiştim."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mührün Elimize Ulaşan Varsayılan Şekli Budur<br />
<br />
Bu bir Calligrapyh Tasarımdır<br />
<br />
Orjinali Allahu alem kimlerin elinde...<br />
</span></span><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://xn--rait-65a.tunca.at/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=255521" target="_blank" title="">Calligraphy Nübüvvet Mührü Çalışması V090220261956-N1.jpg</a> (Dosya Boyutu: 331.49 KB / İndirme Sayısı: 15)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Sırtındaki Nübüvvet (Peygamberlik) Mührü Hakkında</span></span><br />
<br />
Hazreti Muhammed’in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) iki kürek kemiği arasında bulunan ve nübüvvetini alâmetlerinden biri olan BEN. Yani Peygamberlik mührü ve nişanesi anlamına gelmektedir. Rasûl-i Ekrem’in nübüvvetinin delili olduğu gibi, O’nun son peygamber olduğunu da ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[D.İ.A. Nübüvvet Mührü] </span></span><br />
<br />
Hâkim’in Vehb ibni Münebbih’den naklettiği bir rivayette; Allah (Celle Celâluhû) hiçbir peygamber göndermemiş olsun ki, onun sağ elinde peygamberlik BEN’i olmasın. Ancak bizim peygamberimiz bunun istisnasıdır. O’nun peygamberlik BEN’i, kürek kemikleri arasındadır. Bu durum Peygamberimize sorulduğunda cevaben: “Kürek kemiklerim arasındaki bu ben benden önceki peygamberlerin beni gibidir. Şu kadar var ki benden sonra ne bir nebi ne de rasûl gelmeyecektir.” buyurmuşlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Hâkim, El-Müstedrek, 3/461 no:4159, Darul Ma’rife, Beyrut.] </span></span><br />
<br />
<br />
Hazreti peygamberimizin nübüvvet mührünün doğuştan mı, daha sonra mı meydana geldiği gibi soruların cevabını Ebû Kâsım Es-Süheyli ve İbni Hacer; “Bu BEN’in doğuştan olmayıp sonradan melekler tarafından “şakku’s-sadr” veya “şerhu’s-sadr“ ismi verilen, hazreti peygamberin göğsünün yarılıp kalbinin çıkarılması ve temizlendikten sonra tekrar yerine konulması ile birlikte kürek kemikleri arasına nübüvvet mührünü vurmuşlardır.” şeklinde cevap verirler ve isbat etmek için de Ebû Zerr el-Ğıffâri’nin rivâyetini naklederler; “Ebu Zerr, Rasûlüllâh’a (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) “peygamber olarak görevlendirildiğinizde bunu nasıl bilip emin oldunuz” diye sormuş, Hazreti peygamberimiz: “Mekke vadisinde bir yerde iken kendisine iki meleğin geldiğini aralarında geçen konuşma ile onu seçtiklerini ve akabinde sıra ile 1,10,100 ve 1000 adamla tartılıp hepsinden ağır geldiğini, sonra kalbinin yarılarak temizlendiğini anlatmış ve nihayetinde şu ifade ile işlemin bittiğini söylemiştir;” ‘Melek iki kürek kemiğim arasına mühür vurdu.’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Sühelyi er-Ravdu’l-ünüf 2.cild 168, ibni Hacer Fethul bari 6.cil 22.bab Hatimün-nübüvve.]</span></span><br />
<br />
Hazreti peygamberimizin nübüvvet mührü doğuştan olmadığı gibi vefat edince mührün kaldırıldığına dair Beyhâki’nin naklettiği bir rivâyet vardır. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiklerine ölüp ölmediği hususunda ashabı şüpheye kapılmış ve bazıları “o ölmüştür” diğer kısmı ise “hayır ölmemiştir” derken, o sırada Esma binti Ümeys elini Rasûlüllâh’ın kürek kemikleri arasına koydu. Mührün kaldırıldığını fark edince “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefat etmiştir, zira kürek kemikleri arasındaki mühür kaldırılmıştır” dedi. Bu şekilde hazreti peygamberin vefatı bilinmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Beyhâki Delâiünnübüvve 7.cild sayfa 219 Daru’l Kütüb’l-ilmiyye.]</span></span><br />
<br />
Said ibni Yezid anlatıyor; “Peygamberimizin arkasında durdum, kürek kemikleri arasındaki mührüne baktım, o, keklik yumurtası büyüklüğünde idi.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Tirmizî, Şemâil 2.bab hadis no:15]</span></span><br />
<br />
Cabir ibni Semure anlatıyor; “Ben Rasûlüllâh efendimizin kürek kemikleri arasındaki mührünü gördüm. O güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızı bir yumru (gudde) idi.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Tirmizî, Şemâil 2.bab hadis no:16]</span></span><br />
<br />
Rumeyse (Radiyallâhu Anhâ) rivâyet ediyor; “Ben Rasûlüllâh’ın o kadar yakınında idim ki, isteseydim kürek kemikleri arasındaki mührünü öperdim”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[Tirmizî, Şemâil 2.bab hadis no:17]</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ali'nin Çizdiği Nübüvvet Mührü Rivayeti ve Mahiyeti</span></span><br />
<br />
İslam geleneğinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sırtındaki nübüvvet mührü, hem fiziksel bir mucize hem de manevi bir koruma ve şefaat vesilesi olarak görülmüştür. Sahih hadis kaynaklarında mührün fiziksel tasviri yapılırken, halk dindarlığında ve tasavvufi kültürde bu mührün bir kağıda aktarılması ve taşınmasıyla ilgili özel bir rivayet zinciri oluşmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Bahsi Geçen Rivayetin İçeriği</span></span><br />
<br />
Sizin de belirttiğiniz anlatı, genellikle "Mühr-ü Şerif’in Faziletleri" başlığı altında şu şekilde nakledilir:<br />
"Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali’ye (r.a.) hitaben: 'Ya Ali! Sırtımdaki nübüvvet mührüne bak ve onun bir benzerini (resmini/şeklini) bir kağıda çiz' buyurmuştur. Hz. Ali de emredildiği üzere mührü bir kağıda nakşetmiştir. Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurmuştur: 'Her kim bu mühre hürmetle ve abdestli olarak bakarsa, ona şefaatim vacip olur. Bu mührü kâfirlere (veya kadrini bilmeyenlere) göstermeyin; zira onlar bunun kıymetini bilmezler ve hürmetsizlik ederlerse helak olurlar.'"<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Rivayetin Kaynakları</span></span><br />
<br />
Bu anlatı, akademik anlamda "Sahih" kabul edilen hadis külliyatlarında (Buhari, Müslim, Tirmizi) yer almaz. Ancak şu tür kaynaklarda ve geleneklerde sıkça görülür:<br />
<br />
    Envarü’l-Aşıkin: Yazıcıoğlu Ahmed Bican tarafından kaleme alınan bu meşhur eserde, Peygamber Efendimiz’in hayatı ve özellikleri anlatılırken bu tür menkıbevi detaylara yer verilir.<br />
    Mühr-ü Şerif Levhaları: Camilerde veya evlerde asılı olan, ortasında mührün şekli, etrafında ise dört halifenin ve aşere-i mübeşşerenin isimlerinin yazılı olduğu levhaların giriş kısmında bu rivayet bir ön söz gibi sunulur.<br />
    Halk Kitapları (Kara Davud vb.): Delâilü'l-Hayrât şerhlerinde ve halk arasında çok okunan dini hikaye kitaplarında bu olay, müminlerin mühr-ü şerife olan bağlılığını artırmak amacıyla anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. "Kafirlere Göstermeyin" Uyarısının Hikmeti</span></span><br />
<br />
Bu rivayette geçen "kafirlere göstermeyin" ifadesi, İslam hukukundaki "hürmet ve tazim" ilkesiyle açıklanır. Kutsal sembollerin, ona inanmayan ve alay etme potansiyeli olan kişilerin eline geçmesi, hem o sembole saygısızlık edilmesine sebep olur hem de (rivayete göre) o kişinin manevi sorumluluğunu artırır. Bu uyarı, mührün sadece müminler arasında bir sır ve bereket vesilesi olarak saklanması gerektiğini vurgular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Şefaatim Vacip Olur Müjdesi</span></span><br />
<br />
İslam inancında şefaat, Allah'ın izniyle gerçekleşir. Ancak bu tür rivayetlerde geçen "şefaatim vacip olur" ifadesi, Peygamber Efendimiz'e duyulan derin sevginin (muhabbetin) bir karşılığıdır. Bir mümin, Peygamberlik nişanı olan o mühre bakarak Efendimiz’i hatırlar, salavat getirir ve onun yoluna bağlılığını tazelerse, bu manevi halin onu şefaate layık kılacağı müjdelenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Sahih Kaynaklarla Mukayese</span></span><br />
<br />
Sahih hadislerde (Tirmizi'nin Şemail-i Şerif'i gibi) mührün kağıda çizilen bir resim değil, bedende bulunan fiziksel bir işaret olduğu anlatılır:<br />
<br />
    Fiziksel Durumu: Güvercin yumurtası büyüklüğünde, etli ve kabarık bir doku.<br />
    Yazı Meselesi: Bazı alimler üzerinde<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nübüvvet Mühründe Ne Yazıyor:</span></span><br />
<br />
"La ilahe illallah Muhammaddurresulullah<br />
tevecceh haysu şi'te feinneke mansurun, Tebahce (veya Tebahbe) ya Muhammed Ente haysurun (Hayrun) " yazılıydı,<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mührü Şerif</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Orta yazısı</span></span><br />
<br />
"La ilahe illallah Muhammaddurresulullah";<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üst yazısı</span></span><br />
<br />
"Teveccehu Haysu Şi'te Feinneke Men surun”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alta gelen yazısı</span></span><br />
<br />
"Tebahce ya Muhammed Ente haysurun”<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Nübüvvet Mührü" (Peygamberlik Mührü)  İçerdiği metin ve anlamı aşağıda detaylı olarak verilmiştir:</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Tam Metin (Arapça Yazılışı):</span></span><br />
<br />
اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ، تَبَحَّ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ حَيْسُرٌ.<br />
<br />
veya<br />
<br />
لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ تَبَهَّجْ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ خَيْرٌ<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Latince (Türkçe) Harflerle Okunuşu:</span></span><br />
<br />
"Allâhu vahdehû lâ şerîke leh. Muhammedun abduhû ve resûluh. Tevecceh haysu şi'te fe inneke mensûr. Tebahhe yâ Muhammedu ente haysur."<br />
<br />
veya<br />
<br />
Lâ ilâhe illallâh Muhammedur Rasûlullâh. Tevecceh haysu şi'te fe inneke mensûrun. Tebahce yâ Muhammed ente hayrun.<br />
<br />
<br />
(Not: "Tebahce" genellikle "Tebahhe" (تَبَحَّ) olarak okunur. "Haysurun" ise "Haysur" (حَيْسُر) olarak geçer.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Anlamı (Türkçe Meali):</span></span><br />
<br />
"Allah birdir, O'nun ortağı yoktur. Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. (Ey Muhammed!) Nereye yönelirsen yönel,(Nereye gidersen git) çünkü sen yardım göreceksin / muzaffer olacaksın. (Ey Muhammed!) Müjdele! Sen hayırlısın, üstünsün."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bölümlere Göre Açıklama:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A) Kelime-i Tevhid &amp; Şehadet (Merkez/Ana Metin):</span></span><br />
<br />
    Arapçası: اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ<br />
<br />
    Okunuşu: "Allâhu vahdehû lâ şerîke leh. Muhammedun abduhû ve resûluh."<br />
<br />
    Anlamı: İslam'ın temel inancı olan tevhid (Allah'ın birliği) ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisi olduğu hakikati.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B) Üst Kısım (Teşvik ve Müjde):</span></span><br />
<br />
    Arapçası: تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ<br />
<br />
    Okunuşu: "Tevecceh haysu şi'te fe inneke mensûr."<br />
<br />
    Anlamı: Hz. Peygamber'e hitaben, "Nereye (hangi işe, hangy savaşa) yönelirsen yönel, sen mutlaka yardım olunursun / zafere ulaşırsın" anlamında bir güven ve moral veren ilahî bir sözdür. Bu ifade, özellikle Hudeybiye Antlaşması veya sonraki fetihlerle ilişkilendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C) Alt Kısım (Hitap ve Övgü):</span></span><br />
<br />
    Arapçası: تَبَحَّ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ حَيْسُرٌ<br />
<br />
    Okunuşu: "Tebahhe yâ Muhammedu ente haysur."<br />
<br />
    Anlamı: "Tebahhe", "müjdele, sevin" anlamına gelir. "Haysur" ise, "hayırlı, üstün, iyi, güzel" gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Bu bölüm, "Ey Muhammed! Sen müjdele (veya müjdelen), çünkü sen hayırlısın, üstünsün" şeklinde anlaşılır. Burada Hz. Peygamber'e doğrudan bir hitap ve onun üstün makamını ifade eden bir övgü vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Genel Metin (Giriş Kısmı)</span></span><br />
<br />
Bu kısım mührün genel mahiyetini ve tevhid inancını özetler.<br />
<br />
Arapçası Latinize Okunuşu Manası (Anlamı)<br />
<br />
اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ Allahü vahdehü lâ şerîke leh Allah tektir, O'nun hiçbir ortağı yoktur.<br />
مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ Muhammeden abdühü ve rasûlüh Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Mühr-i Şerif'in Bölümleri</span></span><br />
<br />
Mührün görsel tasarımında yer alan hiyerarşik sıralama şu şekildedir:<br />
<br />
Orta Yazısı (Kelime-i Tevhid)<br />
<br />
Mührün kalbi ve merkezinde yer alan ifadedir.<br />
<br />
    Arapça: لَا إِلٰهَ إِلَّا الله مُحَمَّدٌ رَسُولُ الله<br />
<br />
    Okunuşu: Lâ ilâhe illallâh Muhammedur rasûlullâh.<br />
<br />
    Anlamı: Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.<br />
<br />
Üst Yazısı (Müjde ve Yardım)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) verilen ilahi desteği ifade eder.<br />
<br />
    Arapça: تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ<br />
<br />
    Okunuşu: Tevecceh haysu şi’te feinneke mansûr(un).<br />
<br />
    Anlamı: Nereye dönersen dön (nereye gidersen git), sen mutlaka Allah tarafından yardım olunmuşsun (muzaffersin).<br />
<br />
 Alt Yazısı (Övgü ve Şeref)<br />
<br />
Peygamberlik makamının yüceliğini vurgular.<br />
<br />
    Arapça: تَبَهَّجْ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ خَيْرٌ<br />
<br />
    Okunuşu: Tebahce yâ Muhammed ente hayrun.<br />
<br />
    Anlamı: Sevin ve neşelen ey Muhammed! Sen (insanlığın/yaratılmışların) en hayırlısısın.<br />
<br />
    Küçük Bir Not: Metinde geçen "haysurun" ifadesi, eski el yazması metinlerin okunmasındaki farklılıklardan dolayı "hayrun" (خير - hayırlı) kelimesinin bir türevi veya yerel bir söylenişi olabilir. Genel kabul gören mana "en hayırlı" olduğun yönündedir.<br />
<br />
İmam Tirmizi gibi otoriter kaynaklar, mührün üzerinde bir yazı olmadığını, bunun et parçası üzerinde tüylerden oluşan, güvercin yumurtası büyüklüğünde bir kabartı olduğunu vurgular. Yazıdan bahseden rivayetler genellikle daha çok tasavvufi ve şemail ağırlıklı eserlerde yer alır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Hadis Kaynaklarında Nübüvvet Mührü</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz’i yakından gören sahabe efendilerimiz, bu mührü farklı benzetmelerle tarif etmişlerdir.<br />
Câbir b. Semüre (r.a.) Rivayeti:<br />
"Ben Resûlullah’ın kürek kemikleri arasındaki mührü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde, vücut renginde bir yumru idi." (Müslim, Fedâil 91-92; Tirmizî, Şemâil, s. 20)<br />
Sâib b. Yezîd (r.a.) Rivayeti:<br />
"Teyzem beni Resûlullah’a götürdü... Arkasında durdum ve iki omzu arasındaki mührü gördüm. O, gerdek çadırının düğmeleri (veya keklik yumurtası) gibiydi." (Buhârî, Menâkıb 22; Müslim, Fedâil 93)<br />
Ebû Zeyd b. Ahtab (r.a.) Anlatıyor:<br />
Resûlullah bana: "Yaklaş ve sırtıma dokun" dedi. Elimi sırtına soktum, mührü hissettim. Ona mührün neye benzediği sorulunca: "Birbirine bitişik birkaç tüy gibiydi" demiştir. (Tirmizî, Şemâil, s. 21)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Tarihi Önemi: Bahira ve Selmân-ı Fârisî</span></span><br />
<br />
Nübüvvet Mührü, Efendimiz'in peygamberliğinin delili olarak iki tarihi olayda kilit rol oynamıştır:<br />
<br />
    Rahip Bahira Hadisesi: Efendimiz henüz çocukken amcası Ebû Tâlib ile Şam kervanındayken, Rahip Bahira onun sırtındaki bu mührü görmüş ve: "Bu, alemlerin Rabbinin elçisidir, kitaplarda vasfı anlatılan son peygamberdir" demiştir.<br />
    Selmân-ı Fârisî’nin Müslüman Oluşu: Selmân-ı Fârisî, eski din kitaplarından öğrendiği üç alameti Efendimiz'de aramıştır: Sadaka yememesi, hediyeyi kabul etmesi ve sırtındaki peygamberlik mührü. Efendimiz, Selmân’ın bu merakını anlayınca sırtındaki ridayı hafifçe indirmiş, Selmân mührü görünce ağlayarak ona iman etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Mührün Şekli ve Fiziksel Tasviri</span></span><br />
<br />
Rivayetlerin toplamından çıkan sonuçlara göre mührün özellikleri şöyledir:<br />
<br />
    Yeri: Sol kürek kemiğine daha yakın, tam iki omuz hizasındadır.<br />
    Rengi: Kendi ten rengine yakın veya hafif kırmızımsı.<br />
    Şekli: Kabarık, etli, bazen üzerinde tüylerin bulunduğu bir ben/nişane.<br />
    Büyüklüğü: Güvercin veya keklik yumurtası büyüklüğünde bir kabartı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Rivayetin İçeriği:</span></span><br />
<br />
Söz konusu rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali'ye sırtındaki nübüvvet mührünün aynısını çizdirmiş, bu kopyaları ashaba dağıtmış ve "Bunu kâfirlere göstermeyin, yoksa şefaatim vacip olur" demiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Kaynak Araştırması:</span></span><br />
<br />
Bu rivayeti Kütüb-i Sitte (6 sahih hadis koleksiyonu) ve diğer ana hadis kaynaklarında bulamadım. Rivayet, daha çok şu kaynaklarda geçmektedir:<br />
<br />
    "Hilyetü'l-Evliya" - Ebu Nuaym el-İsfahani (ö. 430/1038)<br />
    "el-Künâ ve'l-Esmâ" - Hatib el-Bağdadi (ö. 463/1071) gibi tabakat ve menakıb kitaplarında zayıf veya münker isnatlarla nakledilmiştir<br />
    "Şemail" türü bazı eserlerde halk arasında yaygınlaşmıştır<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Hadis Âlimlerinin Değerlendirmesi:</span></span><br />
<br />
    İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1201): "el-Mevdûât" (Uydurma Hadisler) adlı eserinde bu rivayeti uydurma (mevdu) olarak nitelendirmiştir.<br />
    Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî: "Silsiletü'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevdûa" adlı eserinde bu rivayeti zayıf ve uydurma olarak değerlendirmiş, isnadında problemler olduğunu belirtmiştir.<br />
    Sehâvî ve diğer muhaddisler: Bu tür rivayetlerin İsrailiyat türünden olduğunu ve sahih olmadığını ifade etmişlerdir.<br />
<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) iki kürek kemiği arasında bulunan Mühr-ü Nübüvvet, O’nun peygamberliğinin bedensel nişanelerinden biridir. İslam geleneğinde, özellikle Şemail-i Şerif kitaplarında bu mührün vasıfları ve ona duyulan muhabbetin bereketine dair pek çok rivayet yer alır.<br />
<br />
İşte bu kutlu nişanın özellikleri ve faziletlerine dair derlediğim bilgiler:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Mühr-ü Nübüvvet’in Şekli ve Tasviri</span></span><br />
<br />
Sahih kaynaklarda (Tirmizi, Müslim, Buhari) mührün şekli hakkında çeşitli tasvirler mevcuttur. Genel kabul gören tariflere göre:<br />
<br />
    Konumu: Sol kürek kemiğine daha yakın, tam kalp hizasındadır.<br />
<br />
    Görünümü: Kabarık, kırmızımsı, bir güvercin yumurtası büyüklüğünde veya bir yumru şeklindedir. Üzerinde bazen benler veya tüyler bulunduğu rivayet edilir.<br />
<br />
    Üzerindeki Yazı: Bazı rivayetlerde mührün üzerinde "Allâhu vahdehû lâ şerîke leh" (Allah tektir, ortağı yoktur) veya "Teveccüh haysü şi’te feinneke mansûr" (Nereye dönersen dön, sen yardım olunmuşsun/muzaffersin) yazdığı belirtilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Bakmanın ve Taşımanın Faziletleri</span></span><br />
<br />
1-Sabah ve akşam abdestli olarak bakılır. Kişinin işi rast gider.<br />
2-Eve çerçeve yapıp asılır. Büyü, Cin ve Şeytandan korunur.<br />
3-Yatmadan önce abdestli olarak bakarsa güzel rüya görür.<br />
4-Bolluk ve Bereket<br />
5-Yeni bir aya ve yeni yıla girerken abdestli olarak bakılır.(Hicri Takvime göre)<br />
6-Kişi Ev sahibi olur. Tablo olarak uzun süre evde asılı kalırsa<br />
7-Yolculuğa çıkmadan önce bakılır.Rahat ve huzurlu geçer.<br />
8-Hasta kişi abdestli olarak mühre baksın<br />
9-Cuma Günü 80 Kere Bak ve  Oku, Seksen senelik günahi olsa Allah affeder<br />
10-Cuma Günü Sabah namazindan hemen sonra ayaga kalkmadan Bak ve  Oku, Seksen senelik günahi olsa Allah affeder. 1 senelik  de ibadet yazar<br />
11-Cuma Günü ikindi namazindan hemen sonra ayaga kalkmadan Bak ve  Oku, Seksen senelik günahi olsa Allah affeder. 1 senelik  de ibadet yazar<br />
"Allahü vahdehü la şerike leh Muhammeden abduhü ve rasulullah tevecceh haysu şi'te feinneke mansur "<br />
günde 33 veya 313 defa bu zikri çek. Nübüvvet Mührüne abdestli bak Allah'ın korumasına girersin. Buna inan eğer sen imanlıysan buna inanırsın. Hastalık, talihsizlik ve şansızlık tan korunursun. Büyük Güç, Bereket, Mutluluk ve iyi haberler alacaksın. Sabah güneş doğarken Akşamda abdestli olarak mühre bir kaç dakika bak.<br />
<br />
İslam alimleri ve arifler, bu mührün bir örneğine bakmanın veya onu üzerinde taşımanın (hilye-i şeriflerde olduğu gibi) manevi bir kalkan olduğuna dair şu rivayetleri nakletmişlerdir:<br />
<br />
    Ateşten Korunma: "Kim bu mühre abdestli olarak sabah baktığında akşama kadar, akşam baktığında sabaha kadar güvende olur." Bazı rivayetlerde, bu mühre ömürde bir kez bakmanın bile kişinin cehennem ateşinden korunmasına vesile olacağı zikredilir.<br />
<br />
    Afet ve Hastalıklardan Muhafaza: Mühr-ü Şerif'in resmini üzerinde taşıyanın; vebadan, ani ölümden, hırsızlıktan ve düşman şerrinden korunacağı ifade edilir.<br />
<br />
    Bolluk ve Bereket: Mührü yanında bulunduranın rızkının artacağı ve evine bereket geleceği, ulema tarafından tecrübe edilmiş bir "havas" (özel ilim) bilgisi olarak aktarılır.<br />
<br />
    Şefaat Ümidi: Ona muhabbetle bakmak, Resulullah'ın (S.A.V.) sünnetine ve şahsına duyulan sevginin bir tezahürü kabul edildiği için manevi bir huzur kaynağıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Önemli Bir Not: İtikat ve Edeb</span></span><br />
<br />
Mühr-ü Nübüvvet'in resmine veya yazılı sembolüne gösterilen bu ilgi, aslında bizzat Peygamber Efendimiz’e duyulan sevginin bir yansımasıdır. Alimler şu noktaların altını çizer:<br />
<br />
    Asıl olan sevgidir: Bu görseller sihirli birer nesne değil, berekete vesile olan vesilelerdir.<br />
<br />
    Abdestsiz dokunmamak: Üzerinde ayet veya Esma-ül Hüsna yazılı olan nüshaları abdestsiz tutmamaya gayret edilmelidir.<br />
<br />
    "Mühr-ü Şerif’e bakmak, O’nun (S.A.V.) cemalini göremeyen müminler için bir teselli ve gönül aydınlığıdır."<br />
<br />
Mühr-ü Şerif Tablosu (Kısa Özet)<br />
Durum Fazileti Hakkındaki Rivayet<br />
Bakmak Gönül aydınlığı, emniyet ve korkulardan emin olma.<br />
Okumak "Mansûr" (yardım olunmuş) sırrına mazhar olma ümidi.<br />
Taşımak Kaza, bela, nazar ve hastalıklara karşı manevi koruma.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ukkaşe (r.a.) ve Kısas Kıssası</span></span><br />
<br />
Anlattığımız bu etkileyici hadise, İslam literatüründe "Ukkaşe (r.a.) ve Kısas Kıssası" olarak bilinir. Bu rivayet, Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kul hakkına verdiği önemi ve ashabının O’na olan derin aşkını gösteren en duygusal sahnelerden biridir.<br />
<br />
İstediğiniz şekilde, Türkçemize uygun harflerle hikayeyi ve kaynaklarını aşağıda bulabilirsiniz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ukkaşe Hazretleri ve Nübüvvet Mührü</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), vefatına yakın bir zamanda ashabını mescidde toplayarak onlara hitap etti ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Kimin sırtına vurmuşsam işte sırtım, gelsin vursun. Kimin malını almışsam işte malım, gelsin alsın. Kimin izzet ve şerefine dokunmuşsam işte şerefim, gelsin hakkını alsın..."<br />
<br />
Mescidde derin bir sessizlik hakimken, Ukkaşe bin Mihsan (r.a.) ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ya Resulullah! Hatırlarsanız bir gazve dönüşünde develerimiz yan yana gelmişti. Siz devenizi hızlandırmak için kırbacınızı salladınız, ancak kırbaç benim sırtıma isabet etti. Eğer bugün helallik istemeseydiniz bunu asla söylemezdim ama şimdi kısas istiyorum."<br />
<br />
Sahabe-i Kiram büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içindeydi. Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi isimler öne atılarak "Kısası bize yap!" dedilerse de Efendimiz buna izin vermedi. Kırbaç getirtildi. Ukkaşe (r.a.) son bir istekte bulundu: "Ya Resulullah, o gün benim sırtım çıplaktı. Kısasın tam olması için sizin de sırtınızı açmanız gerekir."<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hiç tereddüt etmeden mübarek gömleğini sıyırdı. O anda iki kürek kemiği arasındaki Nübüvvet Mührü parladı. Ukkaşe (r.a.), elindeki kırbacı bir kenara fırlatarak hıçkırıklarla o mührü öpmeye başladı ve şöyle haykırdı: "Anam babam sana feda olsun ya Resulullah! Benim maksadım kısas değildi. Ölmeden önce senin o mübarek vücuduna ve Peygamberlik mührüne dokunabilmek, onu öpebilmekti. Cehennem ateşinden bu vesileyle korunmayı diledim!"<br />
<br />
Efendimiz (S.A.V.) gülümseyerek: "Cennet ehlinden birini görmek isteyen bu adama baksın" buyurarak Ukkaşe’yi müjdeledi.<br />
Rivayetin Kaynakları<br />
<br />
Bu kıssa, hadis ve siyer kitaplarında detaylı veya özet olarak yer almaktadır:<br />
<br />
    Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: Bu olay en geniş haliyle burada nakledilir.<br />
<br />
    Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ: Evliya tabakatı ve siyer anlatımlarında bu rivayete yer verir.<br />
<br />
    İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ bi-Ahvâli’l-Mustafâ: Peygamber Efendimizin hayatı ve son anlarını anlatan bu eserde mevcuttur.<br />
<br />
    Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl: Bazı ayetlerin iniş sebepleriyle ilişkilendirilerek anlatılır.<br />
<br />
    Küçük Bir Not: Hadis alimlerinin bir kısmı (Zehbi ve Heysemi gibi), bu rivayetin senedindeki bazı raviler nedeniyle metnin "zayıf" olduğunu belirtmişlerdir. Ancak bu kıssa, Peygamber sevgisini pekiştirdiği ve ahlaki bir ders verdiği için asırlardır vaazlarda ve siyer kitaplarında baş tacı edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RiVAYET 2</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir savaşta devesinin veya atının üzerindedir. Elindeki kamçısı istemeyerek bir sahabelerinin sırtına gelir ve onu yaralar. Yıllar sonra, Peygamber Efendimiz vefatından önce ashaptan helallik isterken, o sahabeler kalkar ve: "Ya Resulallah, sen bana kamçınla vurdun. Ben de kısas istiyorum" der. Hz. Peygamber (s.a.v.) "Buyur, kamçı al ve aynı şekilde vur" der. Bunun üzerine sahabeler: "Ama benim sırtım o zaman çıplaktı (elbisesizdi)" der. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de sırtındaki ridasını (elbiseyi) açar. O sahabeler, sırtındaki Nübüvvet Mührü'nü görünce koşup ona sarılır ve mühürü öpmeye başlar ve der ki: "Benim asıl maksadım ve dileğim buydu ya Resulallah! O mübarek mührü görmek istemiştim."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mührün Elimize Ulaşan Varsayılan Şekli Budur<br />
<br />
Bu bir Calligrapyh Tasarımdır<br />
<br />
Orjinali Allahu alem kimlerin elinde...<br />
</span></span><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://xn--rait-65a.tunca.at/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=255521" target="_blank" title="">Calligraphy Nübüvvet Mührü Çalışması V090220261956-N1.jpg</a> (Dosya Boyutu: 331.49 KB / İndirme Sayısı: 15)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Peygambere büyü yapıldı mı?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=42407</link>
			<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 02:37:09 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=42407</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Peygambere büyü yapıldı mı?</span></span><br />
<br />
Cevap<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
Kur'an-ı Kerim'in en son iki suresine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Muavvizeteyn sureleri”</span> denir. Bu iki surenin iniş sebebi olarak hadis ve tefsir kitaplarında şu rivayete yer verilir:<br />
Bir Yahudi bir saç teline on bir düğüm atıp Hz. Peygambere sihir yaptı, bir kuyuya gömdü. Hz. Peygamber sihirden dolayı hasta olunca, bu iki sure nâzil oldu. Hz. Cebrail sihrin yerini O’na haber verdi. Hz. Peygamber bazı sahabileri gönderdi, onlar da sihir yapılan saçı getirdi. Hz. Peygamber bu iki sureyi o saç üzerine okudu. Onun her bir ayeti okuyuşunda bir düğüm çözülüyordu ve biraz daha rahatladığını hissediyordu. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, IV, 574)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mutezile</span> mensupları ve günümüzde onlara meyledenler bu rivayetin sıkıntılı olduğunu söylerler. Bunu sahih kabul etme durumunda <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا "Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!"</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Furkan, 25/8)</span> diyen kimselere haklılık kazandırılacağına, vahye şüphe verileceğine dikkat çekerler. Ayrıca, ilahi teminat altında olan Peygamberin masumiyetine halel geleceğini söylerler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu meselede şu noktalara dikkat çekmek isteriz:</span><br />
- Keyfiyetini tam bilmesek de büyü diye başkalarını etkileyici gizemli bir sır vardır.<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Felak ve Nas</span> gibi bazı sureler ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayetü’l-Kürsi </span>gibi bazı ayetler, büyüye karşı bir zırh ve kalkan misali koruyucu özellikler taşırlar.<br />
- Peygamber (asm) için sıcaktan soğuktan etkilenmek caiz olduğu gibi, büyüden etkilenmek de caizdir.<br />
- Peygamberin masumiyeti Uhud'da yaralanmaktan zarar görmediği gibi, bundan da zarar görmemiştir.<br />
- Bir süre büyünün tesiri altında kalmasından dolayı vahye şüphe gelmez, zira devamında büyü etkisiz hale getirilmiştir.<br />
- Kâfirlerin Hz. Peygamber (asm) hakkında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“büyülenmiş bir adam”</span> demelerinden murat bu olay değildir. Çünkü onlar bununla Peygamberin sihir vasıtasıyla <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-haşa</span>- mecnun olduğunu kastetmekte idiler.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Peygambere büyü yapıldı mı?</span></span><br />
<br />
Cevap<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
Kur'an-ı Kerim'in en son iki suresine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Muavvizeteyn sureleri”</span> denir. Bu iki surenin iniş sebebi olarak hadis ve tefsir kitaplarında şu rivayete yer verilir:<br />
Bir Yahudi bir saç teline on bir düğüm atıp Hz. Peygambere sihir yaptı, bir kuyuya gömdü. Hz. Peygamber sihirden dolayı hasta olunca, bu iki sure nâzil oldu. Hz. Cebrail sihrin yerini O’na haber verdi. Hz. Peygamber bazı sahabileri gönderdi, onlar da sihir yapılan saçı getirdi. Hz. Peygamber bu iki sureyi o saç üzerine okudu. Onun her bir ayeti okuyuşunda bir düğüm çözülüyordu ve biraz daha rahatladığını hissediyordu. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, IV, 574)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mutezile</span> mensupları ve günümüzde onlara meyledenler bu rivayetin sıkıntılı olduğunu söylerler. Bunu sahih kabul etme durumunda <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا "Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!"</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Furkan, 25/8)</span> diyen kimselere haklılık kazandırılacağına, vahye şüphe verileceğine dikkat çekerler. Ayrıca, ilahi teminat altında olan Peygamberin masumiyetine halel geleceğini söylerler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu meselede şu noktalara dikkat çekmek isteriz:</span><br />
- Keyfiyetini tam bilmesek de büyü diye başkalarını etkileyici gizemli bir sır vardır.<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Felak ve Nas</span> gibi bazı sureler ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayetü’l-Kürsi </span>gibi bazı ayetler, büyüye karşı bir zırh ve kalkan misali koruyucu özellikler taşırlar.<br />
- Peygamber (asm) için sıcaktan soğuktan etkilenmek caiz olduğu gibi, büyüden etkilenmek de caizdir.<br />
- Peygamberin masumiyeti Uhud'da yaralanmaktan zarar görmediği gibi, bundan da zarar görmemiştir.<br />
- Bir süre büyünün tesiri altında kalmasından dolayı vahye şüphe gelmez, zira devamında büyü etkisiz hale getirilmiştir.<br />
- Kâfirlerin Hz. Peygamber (asm) hakkında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“büyülenmiş bir adam”</span> demelerinden murat bu olay değildir. Çünkü onlar bununla Peygamberin sihir vasıtasıyla <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-haşa</span>- mecnun olduğunu kastetmekte idiler.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber Efendimiz’in İsimleri Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=41903</link>
			<pubDate>Sat, 10 Jan 2026 09:12:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=41903</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz’in İsimleri Hakkında Bilgiler</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) isimleri nelerdir? İsimlerinin mânâları ve taşıdığı hikmetler…<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in birçok mübârek ismi vardır. Bunların en başta gelenleri, Kur’ân-ı Kerîm’de ifâde edilen “Muhammed” ve “Ahmed”dir. Muhammed, çokça övülmüş olan; Ahmed ise, çokça hamd eden demektir.<br />
HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) İSİMLERİ<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de Muhammed ismi dört defâ, Ahmed ismi bir defâ zikredilmiştir. İncîl’de ise bu isimlerle aynı mânâya gelen “Faraklit” kelimesi kullanılmıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:<br />
<br />
“Ben Muhammed’im ve Ahmed’im.<br />
<br />
Ben o Mâhî’yim[1] ki, Allâh benim nübüvvetimle küfrü izâle edecektir.<br />
<br />
Ben o Hâşir’im ki, (kıyâmet gününde) insanlar beni tâkib ederek haşrolunacaktır.<br />
<br />
Ben Âkıb’ım, Hâtemü’l-Enbiyâ’yım, benden sonra hiç kimse nebî olmayacaktır.” (Buhârî, Menâkıb, 17; Müslim, Fedâil, 125)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek isim ve sıfatları birçok eserde zikredilmiştir. Meselâ, bunlardan “Delâil-i Hayrât” adlı eserde iki yüz kadarı beyân edilmiştir. Bugün Ravza-i Nebî’nin kıble duvarını nefis ve mükemmel hatlarla süsleyen bu mübârek isim ve sıfatların bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
Ahmed, Mahmûd, Muhammed, Hâmid, Hamîd, Beşîr, Nezîr, Burhân, Emîn, Evvel, Âhir, Duhâ, Habîbullâh, Hâdî, Hâtem, Muhtâr, Mustafâ, Mutahhar, Müctebâ, Nebî, Nûr, Raûf, Rahîm, Rasûlullâh, Rasûlü’s-Sekaleyn, Rahmeten li’l-Âle­mîn, Seyyidü’l-Mürselîn, Seyyidü’l-Kevneyn, İmâmü’l-Harameyn, İmâmü’l-Müttakîn, Şefîu’l-Müznibîn, Şems, Tâ-hâ, Ümmî, Yâ-sîn...<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DELAiLi HAYRATTAKi iSiMLER</span></span><br />
<br />
Esmaün Nebi<br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
<br />
Muhammedün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mahmüdün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ahmedün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hamidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Kasimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Akibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hatemün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mahin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Da’in Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Siracün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Münirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Haşirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mübeşşirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nezirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Münzirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Resulün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mürselün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nebiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mühtediyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mehdiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Halilün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Habibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana (:::)ün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Safiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Taha Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Yasin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mustafa Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mücteba Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Murtaza Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nasirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Kaimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hafizün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şahidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şehidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Adilün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Alimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Halimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nurun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mübinün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Burhanun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hüccetün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Beyanun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muti’un Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mezkurün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Vaızün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Sahibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Natıkun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Sadikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Musaddikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muzafferun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mekkiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Medeniyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ebtahiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Kureyşiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Arabiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Haşimiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Azizün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Harisün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Raufün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Rahimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Cevadün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ganiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Fettahun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Alimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Münibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hatibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Fasihun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Reşidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Tahirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mutahharun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana İmamun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Emirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mutavassitun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Sabikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muktesidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Evvelün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ahirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Zahirun; Batınun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şafi’un Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müşeffe’un Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hadin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muhallilün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muharrimun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Amirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nahin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hakimun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Karibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şakirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Meşkür’ün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Saburün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Rakibun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müzzemmilü Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müddessirü Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mualla Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müzekka Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müşfikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muhsinün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mütemmimün.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz’in İsimleri Hakkında Bilgiler</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) isimleri nelerdir? İsimlerinin mânâları ve taşıdığı hikmetler…<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in birçok mübârek ismi vardır. Bunların en başta gelenleri, Kur’ân-ı Kerîm’de ifâde edilen “Muhammed” ve “Ahmed”dir. Muhammed, çokça övülmüş olan; Ahmed ise, çokça hamd eden demektir.<br />
HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) İSİMLERİ<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de Muhammed ismi dört defâ, Ahmed ismi bir defâ zikredilmiştir. İncîl’de ise bu isimlerle aynı mânâya gelen “Faraklit” kelimesi kullanılmıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:<br />
<br />
“Ben Muhammed’im ve Ahmed’im.<br />
<br />
Ben o Mâhî’yim[1] ki, Allâh benim nübüvvetimle küfrü izâle edecektir.<br />
<br />
Ben o Hâşir’im ki, (kıyâmet gününde) insanlar beni tâkib ederek haşrolunacaktır.<br />
<br />
Ben Âkıb’ım, Hâtemü’l-Enbiyâ’yım, benden sonra hiç kimse nebî olmayacaktır.” (Buhârî, Menâkıb, 17; Müslim, Fedâil, 125)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek isim ve sıfatları birçok eserde zikredilmiştir. Meselâ, bunlardan “Delâil-i Hayrât” adlı eserde iki yüz kadarı beyân edilmiştir. Bugün Ravza-i Nebî’nin kıble duvarını nefis ve mükemmel hatlarla süsleyen bu mübârek isim ve sıfatların bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
Ahmed, Mahmûd, Muhammed, Hâmid, Hamîd, Beşîr, Nezîr, Burhân, Emîn, Evvel, Âhir, Duhâ, Habîbullâh, Hâdî, Hâtem, Muhtâr, Mustafâ, Mutahhar, Müctebâ, Nebî, Nûr, Raûf, Rahîm, Rasûlullâh, Rasûlü’s-Sekaleyn, Rahmeten li’l-Âle­mîn, Seyyidü’l-Mürselîn, Seyyidü’l-Kevneyn, İmâmü’l-Harameyn, İmâmü’l-Müttakîn, Şefîu’l-Müznibîn, Şems, Tâ-hâ, Ümmî, Yâ-sîn...<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DELAiLi HAYRATTAKi iSiMLER</span></span><br />
<br />
Esmaün Nebi<br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
<br />
Muhammedün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mahmüdün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ahmedün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hamidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Kasimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Akibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hatemün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mahin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Da’in Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Siracün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Münirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Haşirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mübeşşirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nezirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Münzirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Resulün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mürselün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nebiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mühtediyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mehdiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Halilün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Habibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana (:::)ün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Safiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Taha Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Yasin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mustafa Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mücteba Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Murtaza Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nasirün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Kaimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hafizün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şahidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şehidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Adilün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Alimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Halimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nurun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mübinün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Burhanun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hüccetün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Beyanun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muti’un Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mezkurün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Vaızün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Sahibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Natıkun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Sadikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Musaddikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muzafferun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mekkiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Medeniyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ebtahiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Kureyşiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Arabiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Haşimiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Azizün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Harisün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Raufün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Rahimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Cevadün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ganiyyün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Fettahun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Alimün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Münibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hatibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Fasihun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Reşidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Tahirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mutahharun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana İmamun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Emirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mutavassitun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Sabikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muktesidün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Evvelün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Ahirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Zahirun; Batınun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şafi’un Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müşeffe’un Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hadin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muhallilün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muharrimun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Amirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Nahin Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Hakimun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Karibün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Şakirun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Meşkür’ün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Saburün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Rakibun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müzzemmilü Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müddessirü Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mualla Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müzekka Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Müşfikun Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Muhsinün Aleyhisselam, Seyyidina ve Mevlana Mütemmimün.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=41902</link>
			<pubDate>Sat, 10 Jan 2026 08:36:01 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=41902</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler</span></span><br />
<br />
Rasûlullâh’ın (s.a.v.) velâdetiyle birlikte âlemde hangi hârikulâde hâller vukû buldu ve bu mucizeler insanlığa hangi ilâhî mesajları taşıdı?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- milâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahında tan yeri ağarırken zuhûr âlemine tenezzül ederek Abdullâh ve Âmine’nin izdivac kucağında dünyâmızı şereflendirdi.<br />
<br />
Bu teşrîf ile âdeta bütün varlıklar dile gelip:<br />
<br />
“Hoş geldin yâ Rasûlallâh!” diyerek sürûra gark oldular.<br />
<br />
Süleyman Çelebi, cihanda bütün zerrelerin bu ulvî teşrîf karşısındaki sevinç ifâdelerini mıs­râlarında şöyle dile getirir:<br />
<br />
Merhabâ ey âlî sultân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey kân-ı irfân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey sırr-ı Furkân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey derde dermân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn!<br />
<br />
Merhabâ Sen’sin Şefîu’l-müznibîn!..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN DOĞUMUNDA ZUHÛR EDEN MUCİZELER</span></span><br />
<br />
O’nun zuhûruyla Allâh’ın rahmeti bu âlemde coşup taştı. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin sa­raylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. O zamanlar insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü,[1] zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2]<br />
<br />
Cihandaki zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, o asîl varlığın zuhûru­nun ilk bereketi idi. Bu bereket, bütün kâinâtı kuşattı. O seneye bolluk senesi denildi. Nitekim ehl-i dil (gönül ehli) nazarında Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli gece, Rasûlullâh’ın doğduğu gece olarak kabûl edilmiştir.<br />
<br />
O gece bir gül gibi açılan Âlemlerin Efendisi’nin feyz ü bereketiyle dolan gönüllerden taşan ifâdeler, şâirlerin mısrâlarına ayrı bir letâfet kazandırdı:<br />
<br />
Suya virsün bağ-bân gülzârı zahmet çekmesün<br />
<br />
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su<br />
<br />
“Bahçıvan gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zîrâ), bin tane gül bahçesi sulasa (yâ Rasûlallâh, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..”<br />
<br />
O güller gülünün ulvî teşrîfiyle her şeyin akışı değişmişti. Rahmet tecellîleri, inci tâneleri gibi kâinâta serpilmiş ve nûra hasret gönüller sürûra gark olmuştu.<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle rivâyet edilmiştir:<br />
<br />
“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)<br />
<br />
O’nun doğumu, peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün ehemmiyetinin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak sevincin heyecânı ile hüznün burukluğu, bayram neşesi ile irtihâl elemleri berâber yaşanmaktadır.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kâinâtı teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:<br />
<br />
Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.[3]<br />
<br />
O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır.[4]<br />
<br />
İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.<br />
<br />
Semâve Vâdisi’ni[5] su basmıştır.<br />
<br />
Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.<br />
<br />
İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür.[6]<br />
<br />
Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Mekke’de ticâretle meşgul olan bir yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu gece, Allâh Rasûlü’nün dünyâyı teşrîfinin alâmeti olan yıldızın doğduğunu görmüş, Kureyş meclislerinden birine giderek:<br />
<br />
“−Ey Kureyşliler! İçinizde bu gece çocuğu doğan var mı?” diye sormuştu.<br />
<br />
“−Vallâhi bilmiyoruz!” denilmesi üzerine yahûdî:<br />
<br />
“−Ey Kureyş cemaati! Size söylediğim şeyi iyi belleyiniz! Bu gece âhir zaman ümmetinin peygamberi doğmuştur. Onun iki kürek kemiği arasında, üzerinde tüyler bulunan siyah sarı karışımı bir ben vardır.” dedi.<br />
<br />
Meclistekiler, yahûdînin söylediklerine hayret ederek dağıldılar. Evlerine varınca yahûdînin sözlerini âilelerine anlattılar. Bir kısmının âilesi:<br />
<br />
“−Abdullâh’ın bir oğlu doğdu. O’na Muhammed ismini verdiler!” dedi. Bunun üzerine onlar yahûdînin evine gidip:<br />
<br />
“−Mekke’de bir çocuk doğmuş, haberin var mı?” dediler. Yahûdî:<br />
<br />
“−Ben size haber verdikten sonra mı yoksa önce mi?” diye sordu.<br />
<br />
“−Önce doğmuş, ismi de Ahmed!” dediler.<br />
<br />
İsteği üzerine onu Hazret-i Âmine’nin evine götürdüler. Hazret-i Âmine mübârek oğlunu onlara gösterdi. Yahûdî, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sırtındaki nübüvvet mührünü görünce bayıldı. Ayıldığı zaman, kendisine:<br />
<br />
“−Ne var, ne oldu?” dediler. Yahûdî:<br />
<br />
“−Vallâhi artık İsrâîloğulları’ndan peygamberlik gitti! Ellerinden Kitap da gitti! Son peygamberin, İsrâîloğulları’nı öldüreceği ve din adamlarının îtibârını düşüreceği yazılıdır. Araplar nübüvvetle büyük bir izzet ve şerefe erecekler. Ey Kureyş cemaati! Sevininiz, vallâhi siz, haberi doğudan batıya kadar ulaşacak bir kuvvete mâlik olacaksınız!” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 162-163; Hâkim, II, 657/4177)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in velâdetine bütün Mekke halkı sevinmişti. Hattâ Ebû Leheb, mübârek yeğeninin doğduğunu müjdeleyen câriyesi Süveybe’yi, âzâd ederek mükâfatlandırmıştı.[7]<br />
<br />
Bu hâdiseyle alâkalı olarak daha sonra Abbâs -radıyallâhu anh- şunları anlatır:<br />
<br />
Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi:<br />
<br />
“−Sana nasıl muâmele edildi?” diye sordum. Ebû Leheb: <br />
<br />
“−Muhammed’in doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.” cevâbını verdi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur.<br />
<br />
[2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.<br />
<br />
[3] İbn-i Sa’d, I, 102, 150.<br />
<br />
[4] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.<br />
<br />
[5] Semâve, Kûfe ile Şam arasında, Bağdat’ın 235 km. güneydoğusunda, Kelb arâzisinde, taşsız bir çöldür.<br />
<br />
[6] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.<br />
<br />
[7] Halebî, I, 138.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler</span></span><br />
<br />
Rasûlullâh’ın (s.a.v.) velâdetiyle birlikte âlemde hangi hârikulâde hâller vukû buldu ve bu mucizeler insanlığa hangi ilâhî mesajları taşıdı?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- milâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahında tan yeri ağarırken zuhûr âlemine tenezzül ederek Abdullâh ve Âmine’nin izdivac kucağında dünyâmızı şereflendirdi.<br />
<br />
Bu teşrîf ile âdeta bütün varlıklar dile gelip:<br />
<br />
“Hoş geldin yâ Rasûlallâh!” diyerek sürûra gark oldular.<br />
<br />
Süleyman Çelebi, cihanda bütün zerrelerin bu ulvî teşrîf karşısındaki sevinç ifâdelerini mıs­râlarında şöyle dile getirir:<br />
<br />
Merhabâ ey âlî sultân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey kân-ı irfân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey sırr-ı Furkân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey derde dermân merhabâ!<br />
<br />
Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn!<br />
<br />
Merhabâ Sen’sin Şefîu’l-müznibîn!..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN DOĞUMUNDA ZUHÛR EDEN MUCİZELER</span></span><br />
<br />
O’nun zuhûruyla Allâh’ın rahmeti bu âlemde coşup taştı. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin sa­raylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. O zamanlar insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü,[1] zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2]<br />
<br />
Cihandaki zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, o asîl varlığın zuhûru­nun ilk bereketi idi. Bu bereket, bütün kâinâtı kuşattı. O seneye bolluk senesi denildi. Nitekim ehl-i dil (gönül ehli) nazarında Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli gece, Rasûlullâh’ın doğduğu gece olarak kabûl edilmiştir.<br />
<br />
O gece bir gül gibi açılan Âlemlerin Efendisi’nin feyz ü bereketiyle dolan gönüllerden taşan ifâdeler, şâirlerin mısrâlarına ayrı bir letâfet kazandırdı:<br />
<br />
Suya virsün bağ-bân gülzârı zahmet çekmesün<br />
<br />
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su<br />
<br />
“Bahçıvan gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zîrâ), bin tane gül bahçesi sulasa (yâ Rasûlallâh, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..”<br />
<br />
O güller gülünün ulvî teşrîfiyle her şeyin akışı değişmişti. Rahmet tecellîleri, inci tâneleri gibi kâinâta serpilmiş ve nûra hasret gönüller sürûra gark olmuştu.<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle rivâyet edilmiştir:<br />
<br />
“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)<br />
<br />
O’nun doğumu, peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün ehemmiyetinin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak sevincin heyecânı ile hüznün burukluğu, bayram neşesi ile irtihâl elemleri berâber yaşanmaktadır.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kâinâtı teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:<br />
<br />
Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.[3]<br />
<br />
O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır.[4]<br />
<br />
İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.<br />
<br />
Semâve Vâdisi’ni[5] su basmıştır.<br />
<br />
Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.<br />
<br />
İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür.[6]<br />
<br />
Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Mekke’de ticâretle meşgul olan bir yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu gece, Allâh Rasûlü’nün dünyâyı teşrîfinin alâmeti olan yıldızın doğduğunu görmüş, Kureyş meclislerinden birine giderek:<br />
<br />
“−Ey Kureyşliler! İçinizde bu gece çocuğu doğan var mı?” diye sormuştu.<br />
<br />
“−Vallâhi bilmiyoruz!” denilmesi üzerine yahûdî:<br />
<br />
“−Ey Kureyş cemaati! Size söylediğim şeyi iyi belleyiniz! Bu gece âhir zaman ümmetinin peygamberi doğmuştur. Onun iki kürek kemiği arasında, üzerinde tüyler bulunan siyah sarı karışımı bir ben vardır.” dedi.<br />
<br />
Meclistekiler, yahûdînin söylediklerine hayret ederek dağıldılar. Evlerine varınca yahûdînin sözlerini âilelerine anlattılar. Bir kısmının âilesi:<br />
<br />
“−Abdullâh’ın bir oğlu doğdu. O’na Muhammed ismini verdiler!” dedi. Bunun üzerine onlar yahûdînin evine gidip:<br />
<br />
“−Mekke’de bir çocuk doğmuş, haberin var mı?” dediler. Yahûdî:<br />
<br />
“−Ben size haber verdikten sonra mı yoksa önce mi?” diye sordu.<br />
<br />
“−Önce doğmuş, ismi de Ahmed!” dediler.<br />
<br />
İsteği üzerine onu Hazret-i Âmine’nin evine götürdüler. Hazret-i Âmine mübârek oğlunu onlara gösterdi. Yahûdî, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sırtındaki nübüvvet mührünü görünce bayıldı. Ayıldığı zaman, kendisine:<br />
<br />
“−Ne var, ne oldu?” dediler. Yahûdî:<br />
<br />
“−Vallâhi artık İsrâîloğulları’ndan peygamberlik gitti! Ellerinden Kitap da gitti! Son peygamberin, İsrâîloğulları’nı öldüreceği ve din adamlarının îtibârını düşüreceği yazılıdır. Araplar nübüvvetle büyük bir izzet ve şerefe erecekler. Ey Kureyş cemaati! Sevininiz, vallâhi siz, haberi doğudan batıya kadar ulaşacak bir kuvvete mâlik olacaksınız!” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 162-163; Hâkim, II, 657/4177)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in velâdetine bütün Mekke halkı sevinmişti. Hattâ Ebû Leheb, mübârek yeğeninin doğduğunu müjdeleyen câriyesi Süveybe’yi, âzâd ederek mükâfatlandırmıştı.[7]<br />
<br />
Bu hâdiseyle alâkalı olarak daha sonra Abbâs -radıyallâhu anh- şunları anlatır:<br />
<br />
Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi:<br />
<br />
“−Sana nasıl muâmele edildi?” diye sordum. Ebû Leheb: <br />
<br />
“−Muhammed’in doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.” cevâbını verdi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur.<br />
<br />
[2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.<br />
<br />
[3] İbn-i Sa’d, I, 102, 150.<br />
<br />
[4] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.<br />
<br />
[5] Semâve, Kûfe ile Şam arasında, Bağdat’ın 235 km. güneydoğusunda, Kelb arâzisinde, taşsız bir çöldür.<br />
<br />
[6] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.<br />
<br />
[7] Halebî, I, 138.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber Efendimiz Ne Öğretti, Nasıl Öğretti, Ne Hasıl Etti?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=37258</link>
			<pubDate>Wed, 23 Apr 2025 07:08:05 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=37258</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz Ne Öğretti, Nasıl Öğretti, Ne Hasıl Etti?</span></span><br />
<br />
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yarı vahşî bir cahiliye toplumundan, dünyanın gelmiş-geçmiş en fazîletli medeniyetini inşa eden bir Asr-ı Saadet toplumunu nasıl yetiştirdi? Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne öğretti, nasıl öğretti, ne hasıl etti?<br />
<br />
Güzel ahlâkı tamamlamak üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz yarı vahşî bir câhiliye toplumundan, dünyanın gelmiş-geçmiş en fazîletli medeniyetini inşâ eden bir Asr-ı Saâdet toplumu yetiştirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz ne öğretti, nasıl öğretti, ne hâsıl etti ki 23 sene gibi kısa bir sürede böyle muhteşem bir saâdet toplumu meydana geldi?<br />
<br />
Ve bugün bizler, Allah Resûlü’nün 14 asır sonra gelen ümmeti olarak yeniden Asr-ı Saâdet heyecanıyla yaşayabilmek, yeniden dünyayı fazîletler medeniyetinin o müstesnâ değerleriyle buluşturabilmek için nasıl bir ruh ve heyecana muhtacız?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZ İLİMDE ZİRVEYDİ</span></span><br />
<br />
Burada bütün bir Siyer-i Nebî’yi hulâsa etmek lâzım. Tabi bu mümkün değil zamanın darlığından. Şuradan başlayalım o zaman:<br />
<br />
–Allah bizi niye dünyaya gönderdi?<br />
<br />
–Gerçek ilim nedir, tahsil nedir?<br />
<br />
–Biz hangi ilmi tahsil etmeye geldik?<br />
<br />
–İlmin gayesi nedir?<br />
<br />
İlmin gayesi; “لِيَعْبُدُونِ” Allâh’a kul olmak.<br />
<br />
Bu cihan; Allâh’a kul olmak için kurulmuş bir dershâne, insanın bir endam aynası… İnsan dünyaya gelecek, Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği ömür kadar, bu dünyada bir imtihandan geçecek, ondan sonra ebedî/bitmeyen bir hayata devam edecek.<br />
<br />
Kulluğun hedefi ne? “لِيَعْرِفُونِ” yani Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek, böylece Cenâb-ı Hak’la kalben beraber olmak sırrından nasîb alabilmek, kâmil bir mü’min olabilmek.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
“Biz, Âdemoğlunu mükerrem kıldık...” (el-İsrâ, 70) buyuruyor. İnsan mükerrem olacak, nefsânî arzularını bertaraf edecek, muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle gelecek. Zira Cenâb-ı Hak kullarını Dâru’s-Selâm’a davet ediyor.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak “Rahmân ve Rahîm”. Peygamber Efendimiz “raûf ve rahîm”.  Rabbimiz, bir mü’minin de Cennet’e lâyık olması için, “rahmet insanı” olabilmesini arzu ediyor.<br />
<br />
Bu dünya dershânesinde tahsilin-tedrisin gayesi de; bir “rahmet insanı” olabilmek ve bir “rahmet insanı” yetiştirebilmektir. Bu şekilde huzurlu bir dünya inşâ edebilmektir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, insanın menfî hususiyetlerine dâir âyet-i kerîmede buyuruyor:<br />
<br />
“…Muhakkak ki o (insan), çok zalim ve çok cahildir.” (el-Ahzâb, 72)<br />
<br />
Yani insan “zalûm”dur; en büyük zulmü kendine yapar, ebedî istikbâlini helâk eder.<br />
<br />
Önümüzde bitmeyen bir ömür olacak. Belki bu dünya hayatı, ebedî hayatın yanında bir zerre bile teşkil etmeyecek. En büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmek sûretiyle kendi kendine yaptığı zulümdür.<br />
<br />
İkinci olarak da; “cehûlâ” buyruluyor. İnsanın âhiret saâdetinden gafil kalıp niçin yaratıldığını unutması. Yani;<br />
<br />
“–Niçin dünyaya geldi?<br />
<br />
–Kimin mülkünde yaşıyor?<br />
<br />
–Gidiş nereye? Bu akış nereye?..” Bunların farkında olamamak…<br />
<br />
Bunun için Rabbimiz, kullarına peygamberler gönderiyor. Rivâyete göre yüz yirmi dört bin küsur peygamber geldi. Her kavme bir peygamber geldi. Yalnız Peygamber Efendimiz müstesnâ; O, kıyâmete kadar gelecek bütün beşeriyete gönderildi. “Üsve-i hasene” yani “örnek şahsiyet” olarak…<br />
<br />
Yine Cenâb-ı Hak kullarına kitap ve suhuflar gönderiyor.<br />
<br />
Bir de bu cihan, zerreden küreye, atomdan galaksilere kadar, ilâhî azamet ve kudret tecellîlerinin bir akışı hâlinde…<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’den ilk nâzil olan âyet; “اِقْرَاْ : Oku!” ile başlıyor.<br />
<br />
Peki ne ile okuyacaksın?<br />
<br />
“…Rabbinin adıyla okuyacaksın.” <br />
<br />
Demek ki Cenâb-ı Hak, okumaya bir husûsiyet veriyor; “Rabbinin adıyla okumak”…<br />
<br />
Yani zihninle okuduğunu, kalbinle de okuyacaksın. Gözün, hem zihnine hem de kalbine bir gözlük teşkil edecek. Kalbin; her şeyin ve her oluşun sırrî tarafını, yani hikmetini okuyacak; o şekilde tekâmül edecek.<br />
<br />
Her şey, ilâhî azametin bir delili. Bu sebeple hiçbir şeye boş gözle bakmamak îcâb ediyor. İlâhî vitrinleri tefekkür hâlinde seyredebilmek gerekiyor. Tabi bu da kalbin terakkîsi nisbetinde olu-yor.<br />
<br />
Zâhirî ilimler/müsbet ilimler var. Hakk’a yakınlık zeminini teşkil edecek, kula sermaye olacak dünyadaki ilimler. Böylece kul, -zihnen ve kalben- eserden Müessir’e, sebepten Müsebbib’e, sanattan Sanatkâr’a intikâl ederek Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olmanın gayre-tinde olacak.<br />
<br />
O hâlde;<br />
<br />
Faydalı ilim; kişiyi Kur’ân-ı Kerîm’de 258 yerde geçen “takvâ”ya ulaştıran ilimdir.<br />
<br />
Nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf et-tirme, kulun dâimâ ilâhî müşâhedenin / ilâhî kameraların altında olduğunu idrak ve şuur hâlinde olabilmesidir. Kalbin bu duygularla mücehhez bulunması, “takvâ”nın en mühim alâmetidir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak insanoğluna “az bir ilim verdiğini” beyan buyuruyor.  Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz o ilmin şâhikasındaydı. Nitekim Efendimiz:<br />
<br />
“Benim bildiklerimi bilseydiniz (yemezdiniz, içmezdiniz) sahralara düşerdiniz…” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 19)<br />
<br />
Mevlânâ Hazretleri de kendi hayatını hülâsa ederken, zâhirî ilimlerin zirvesindeki hâlini “hamdım”; mârifetullah tecellîlerine nâil olup kâinattaki sırlar kendisine ayân olmaya başladığındaki hâlini “piştim”; Cenâb-ı Hak’ta fânî oluş hâlini ise “yandım” diye ifade ediyor.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ NASIL ÖĞRENDİ?</span></span><br />
<br />
Mekke’de bir ilim meclisi, bir kütüphane veya mektep yoktu. Bir aşiretti. Herhangi bir din adamı da yoktu. Bir rahip de yoktu, hoca da yoktu. Yetim doğan ve öksüz büyüyen Efendimiz’in, anne-baba gibi bir istinâdı da olmadı hayatta.<br />
<br />
O’nun mürebbîsi Cenâb-ı Hak’tı. Hadîs-i şerîfte buyruluyor:<br />
<br />
“Beni Rabbim terbiye etti. Edebimi/terbiyemi güzel eyledi.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Rasûlullah Efendimiz’i terbiye etti. Rasûlullah Efendimiz de Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesiyle ümmetini terbiye etti. Bu şekilde, yarı vahşî insanlardan bir Asr-ı Saâdet medeniyeti inşâ edildi.<br />
Peygamberimizin Eğitimciliği<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha evvel bir eğitimci değildi. Nübüvvetten önce kırk sene, hiç kimseden bir şey öğrenmedi, hiç kimseye de bir şey öğretmedi. Bulunduğu toplum, bir câhiliye toplumu idi. Kendisi ümmî bir kişiydi, yani okuma-yazma da bilmiyordu. Toplum da ümmî bir toplumdu. Toplumda okuma-yazma bilen, yok denecek kadar az durumdaydı.<br />
<br />
Fakat Cenâb-ı Hak O’na öyle bir öğretti, öyle bir eğitim verdi ki; O bütün kâinâta muallim oldu, cihâna yön verdi.<br />
<br />
Diğer safhası:<br />
Peygamberimizin Kumandanlığı<br />
<br />
Efendimiz’in nübüvvetten evvel hiç kumandanlığı yoktu. Askerlik de yapmamıştı. Zâten doğru-dürüst bir ordu da yoktu. Hep aşiret kavgaları vardı. Lâkin Efendimiz peygamber olduktan sonra, savaşta bile merhamet tevzî etti. Nitekim Bedir’de, harpten evvel düşman gelip su istedi, Efendimiz düşmanına bile su verdi.<br />
<br />
Bir Efendimiz’in tâlimatlarına, bir de bugünkü duruma bakalım kıyas olarak:<br />
<br />
Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“(Ey ümmetim! Savaş hâlinde iken bile);<br />
<br />
    Zulmetmeyiniz,<br />
<br />
    İşkence etmeyiniz!<br />
<br />
    Çocukları öldürmeyiniz!” (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358)<br />
<br />
“(Ey ümmetim! Savaş hâlinde iken bile);<br />
<br />
    Çocukları,<br />
<br />
    Mâbedlerine çekilip ibadetle meşgul olan (hristiyan, yahudî vs.) kişileri,<br />
<br />
    Kadınları,<br />
<br />
    Yaşlıları ve<br />
<br />
    Savaş hârici işler için kiralanan kişileri öldürmeyiniz! (Ayrıca)<br />
<br />
    Kiliseleri yakıp yıkmayınız,<br />
<br />
    Ağaçları köklerinden kesmeyiniz!” (Ahmed, I, 300; Taberânî, Kebîr, XI, 224/11562; Buhârî, Cihâd, 148; Müslim, Cihâd, 24, 25)<br />
<br />
İşte ecdâdımız Osmanlılarda da bunun aynısını görüyoruz. Hiçbir zaman, gayr-i müslim halkına dahî zulmetmedi. Hattâ halk teşekkür etti…<br />
<br />
Efendimiz’in diğer bir husûsiyeti;<br />
Peygamberimizin Liderliği<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha evvel halk idaresinde bulunmadı. Çocukluğundaki çobanlıktan başka bir idarecilik de yapmadı. Fakat O’nun kurduğu Medîne İslâm Site Devleti, medeniyetin zirvesini tesis etti.<br />
<br />
Bütün mahlûkatı zalimlerin şerrinden kurtardı.<br />
<br />
Köleler huzur buldu. Hayvanlar huzur buldu. Nebâtat huzur buldu. Kan gölüne dönen çöller huzur buldu…<br />
<br />
Mehmed Âkif, bu hâli ne güzel îzah eder:<br />
<br />
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi,<br />
<br />
Zulmün ki zevâl aklına gelmezdi, geberdi!..<br />
<br />
Yine diğer taraftan;<br />
En Mükemmel ve Müstesna Hukuk Kurallarını Koydu<br />
<br />
O bir hukukçu değildi. Hak ve adâleti tevzî etmek hususunda hiçbir tecrübesi de yoktu. Lâkin O’nun Vedâ Hutbesi, en mükemmel ve müstesnâ “İnsan Hakları Beyannâmesi” oldu. Değişmez bir anayasa oldu.<br />
<br />
İlk İslâm Site Devleti’ni Medîne’de kurduğu zaman, Efendimiz hemen ilk anayasayı tesis ettirdi.<br />
<br />
O’nun talebelerinin kısa zamanda meydana getirdiği hukuk ekolleri, beşer aklının yüzlerce yılda yetiştiremediği zirveleri geride bıraktı. Meşhur hukukçulardan Solon ve Hammurabi, Ebû Hanîfe’nin hukuk dehâsı karşısında çırak bile olamayacak durumda kaldılar...<br />
<br />
Meselâ Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kânun ve kurallarının temelini atmıştır. Fakat ilâhî vahiyden uzak olduğu için onun felsefesini tatbik ederek saâdete kavuşmuş bir toplum göremeyiz. Çünkü filozofların fikir ve fiilleri, vahyin rehberliğiyle olgunlaşmamıştır. Bu sebeple onların getirdikleri sistemler de konferans salonlarından veya kitap satırlarından dışarıya çıkamamıştır.<br />
<br />
Hâlbuki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vahy-i ilâhîden tâlimat alıyordu. Bu sebeple O’nun getirdiği nizam, insanlık için tam bir mükemmellik arz etti. O her sahada zirve oldu, en müstesnâ oldu. Çünkü O’na, Cenâb-ı Hak öğretti…<br />
Sahabeyi Yetiştirdi<br />
<br />
İslâm fıkıh metodolojisinin meşhur sîmâlarından Karâfî (v. 684) der ki:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, O’nun Ashâb-ı Kirâmı yetiştirmesi (yarı vahşî insanları, medenî insanlar hâline getirmesi) bile, O’nun peygamberliğinin en büyük delili olarak kâfîdir.”<br />
<br />
Meselâ;<br />
<br />
Abdullah İbn-i Mes’ûd Hazretleri… Mâzisi itibâriyle bir çobandı. Dünyanın hayran olduğu bir Hukuk Mektebi kurucusu oldu. Ebû Hanîfe, o Kûfe Mektebi’nin talebesi olarak yetişti.<br />
<br />
Başka ne öğretti Efendimiz?<br />
Kur’ân’ı Öğretti<br />
<br />
Yani Cenâb-ı Hakk’ın tâlimatlarını öğretti. Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa son çağrısı olan Kur’ân-ı Kerîm’i öğretti.<br />
NASIL ÖĞRETTİ?<br />
<br />
Ebû Talha -radıyallâhu anh- diyor ki:<br />
<br />
“Bir gün Hazret-i Peygamber’in yanına gittim. Açlıktan iki büklüm olmuş, belini dik tutabilmek için karnına taş bağlamıştı. Bu hâlde Ashâb-ı Suffe’ye Kur’ân tâlim ediyordu. (Hem de tatbik ettiriyordu.)” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)<br />
<br />
Bu nebevî tâlim ve terbiyede hikmet tecellîlerine mazhar olan İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Biz, yediğimiz lokmaların zikirlerini duyuyorduk.” diyordu. (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25)<br />
<br />
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- diyor ki:<br />
<br />
“Herkes hurma bahçelerinde hurma devşirirken, biz Allah Rasûlü’nün huzûrunda yarı aç olarak ilim tahsil ediyorduk.” (Bkz. Buhârî, İlim, 42)<br />
<br />
Velhâsıl, Peygamber Efendimiz’in o gayretiyle, bütün Medîne Kur’ân-ı Kerîm muallimleriyle doldu. Efendimiz onları Dünya’nın her tarafına tevzî etmeye çalıştı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm, Medîne Site Devleti’nde bir rûhâniyet tevzî etti. Zira Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
“Biz, Kurʼânʼdan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müʼminlere şifâ ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82) buyuruyor.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in “şifâ ve rahmet” olduğunu bildiriyor. Biz de -inşâallah- bu “şifâ ve rahmet”ten hisseyâb oluruz…<br />
<br />
Kur’ân’ın rahmet oluşuna birkaç misal vermek arzu edersek:<br />
<br />
Cebrâil -aleyhisselâm- Kur’ân’ı indirdi, meleklerin en fazîletlisi oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e indi. O, gelmiş-geçmiş bütün rasûllerin seyyidi, “Seyyidü’l-Enbiyâ” oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Ümmet-i Muhammed’e indi. Ümmet-i Muhammed, en hayırlı ümmet, ümmet-i merhûme oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Ramazân-ı Şerîf’te indi, Ramazan ayrı bir husûsiyet kazandı. On iki ayın ayrı bir güzelliğini taşıdı, en hayırlısı oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Kadir Gecesi indi. Cenâb-ı Hak o geceye bin aydan daha öteye bir fazîlet ihsân etti.<br />
<br />
Eğer Kur’ân bizim de kalbimize ve hayatımıza inerse, insanların en hayırlılarından oluruz -inşâallah-.<br />
<br />
İşte Ashâb-ı Kirâm bu şekilde yetişti. Yani elinden, dilinden, yüreğinden rahmet tevzî eden “rahmet insanları” oldular. Biz de öyle oluruz -inşâallah-…<br />
<br />
Onun içindir ki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.” buyurmuşlardır.  (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)<br />
<br />
Kur’ân nasıl öğrenilip öğretilecek? Yaşayarak öğrenilecek ve öğretilecek.<br />
İmanı Öğretti<br />
<br />
Îmânı muhafaza etmek, akâidi korumak, dînin en zor kısmıdır. Peygamber Efendimiz, risâletinin Mekke devrinde 13 yıl, ashâbına akâid tâlimi yaptırdı. Îman asabiyeti bütün zulümleri bertaraf etti. Hiçbir zulme boyun eğmediler. Şehîd oldular, malları-mülkleri gitti; yine de en ufak bir tâviz vermediler.<br />
<br />
Sahâbîler, îmânı, çok çetin imtihanlar karşısında dahî muhafaza etmeyi bildiler. Bütün nefsânî engelleri, gönüllerindeki îmanla aştılar.<br />
<br />
Hicret ederken de mallarını-mülklerini geride bırakarak, bir kısmı mâşiyen/yürüyerek, bir kısmı deveyle, o şekilde hicret ettiler.<br />
<br />
Sümeyye Hatun ve Hazret-i Yâsir’in şehâdetleri esnâsında sergiledikleri îman dirâyeti, bizim için ne büyük bir fazîlet sahnesidir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak o mü’minler için âyet-i kerîmede buyuruyor;<br />
<br />
“Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)<br />
<br />
Yani îman, bütün asabiyetlerin üzerine çıktı.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
Esas Hayatın Ahiret Hayatı Olduğunu Öğretti<br />
<br />
Hendek Harbi’nin zor zamanlarında, -açlık, soğuk vs.- orada;<br />
<br />
“Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikāk, 1)<br />
<br />
Mekke Fethi’nde yine -çok başarılı bir muvaffakıyet- orada da bir taşkınlık gelmesin diye;<br />
<br />
“Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikāk, 1)<br />
<br />
Velhâsıl dâimâ kul, esas hayatın âhiret olduğunu, hayatının hiçbir safhasında unutmayacak. Dâimâ; “يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ”  bir “âhiret endişesi” içinde olacak.<br />
İbadetleri Öğretti<br />
Namaz<br />
<br />
Namazın hem fıkhî tarafını öğretti, hem de kalbî tarafını öğretti. Kalp ve beden âhengiyle bir namazı öğretti ki, bu namaz, fahşâ ve münkerden (yani hayâsızlık ve kötülükten) kulu koruyacak.<br />
<br />
“Benim kıldığım namaz nasıl?..”<br />
<br />
Sahâbî âdeta namazın mânevî grafiğini davranışlarında seyretti, hâlini muhâsebeye tâbî tuttu:<br />
<br />
“–Gözü yanlış şeyleri seyrediyor mu?<br />
<br />
–Kulağı yanlış sadâlara meylediyor mu?<br />
<br />
–Ağzından yanlış kelimeler çıkıyor mu?<br />
<br />
–Hayır-hasenâtı, kazancı nasıl?..”<br />
<br />
Bütün bunlar, namazın göstergesi oldu.<br />
<br />
Çünkü Cenâb-ı Hak, lâyıkıyla edâ edilen makbul bir namaz hakkında;<br />
<br />
“…Namaz; fahşâdan ve münkerden (hayâsızlık ve kötülükten) alıkoyar…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.<br />
<br />
Fakat gâfilâne kılınan öyle namazlar da var ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz onlar hakkında;<br />
<br />
“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri, hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)<br />
<br />
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu sebeple;<br />
<br />
“Namazı benden gördüğünüz gibi kılın.”<br />
<br />
“Son namazınız gibi kılın.”  buyurdu ve makbul namazı öğretti.<br />
Oruç<br />
<br />
Mideye tutturulan orucun yanında; göze oruç, kulağa oruç, en mühimi vicdana oruç, duygulara oruç tutturulması gerektiğini öğretti. Oruç, O’na bir merhamet terbiyesi verdi, şefkat terbiyesi verdi, Allâh’ın nîmetlerini tefekkür etme terbiyesi verdi…<br />
Zekat, İnfak, Sadaka<br />
<br />
Mülkün sahibinin Cenâb-ı Hak olduğunu öğretti.<br />
<br />
Verirken sevinebilme duygusunu öğretti.<br />
<br />
Sevinerek vereceksin. Çünkü âyet-i kerîmede;<br />
<br />
“…Sadakaları (Cenâb-ı Hak) alır…” (et-Tevbe, 104) buyruluyor.<br />
<br />
İvazsız-garazsız, riyâsız, “hasbeten lillâh” verebilmeyi öğretti.<br />
Hac<br />
<br />
Hac, bir Mahşer provası.<br />
<br />
Zarâfette zirve bir ibadet, tefekkürî bir ibadet.<br />
<br />
Çünkü şeytan taşlama var. Ot koparma yok, av avlama yok, avcıya avı gösterme yok, fısk yok, cidâl yok, diğer menfî vasıflar da yok.<br />
<br />
Böyle bir haccı öğretti.<br />
<br />
Sahâbe, öyle bir fazîleti arıyordu ki; Peygamber Efendimiz’e “farz mı, vâcip mi, sünnet mi” diye sormuyordu. Nasıl yapmışsa öyle tekrarlıyordu.<br />
<br />
Enes -radıyallâhu anh- buyuruyor ki:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i bir gün Duhâ namazı kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”<br />
<br />
Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle der:<br />
<br />
“Hazret-i Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de Duhâ namazını hiç terk etmedim.” (Bkz. Taberânî, Evsat, II, 68/1276)<br />
Seherlerde Uyanmayı Öğretti<br />
<br />
Seher vaktinde gündüze hazırlanmayı öğretti. Yani seher vaktinde, mânevî gıda ile gönlü ihyâ etmeyi öğretti.<br />
<br />
Gündüzden de geceye hazırlanmayı öğretti. Gündüz de gözünü, kulağını, vicdanını koruyacaksın ki böylece geceye hazırlanacaksın.<br />
<br />
Güneş’in batıp Ay’ın çıkması; tekrar Ay’ın batıp Güneş’in çıkması gibi; geceden gündüze, gündüzden geceye hazırlanarak dâimî bir takvâ hayatı yaşamayı öğretti.<br />
Temizliği Öğretti<br />
<br />
Her bakımdan temizliği öğretti. İnsanlara şirkin, küfrün ve kötü ahlâkın kirlerinden temizlenmeyi öğretti.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyruluyor:<br />
<br />
“(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (eş-Şems, 9)<br />
<br />
Maddî bakımdan; abdest ve gusül gibi hükmî temizliği öğretirken, mânevî iffet temizliğini de öğretti, kalp temizliğini öğretti ve nefisleri tezkiye etti.<br />
<br />
Necâsetten tahâreti öğretti. Pasaklı ve derbeder gezmemeyi öğretti.<br />
<br />
Hâliyle ve kāliyle İslâm şahsiyet ve karakterini yaşamayı ve yaşatmayı öğretti.<br />
<br />
En mühimi;<br />
Hak ve Hukuku Öğretti<br />
<br />
Câhiliye insanına “hak” mefhûmunu öğretti. Güçlünün her zaman haklı olduğunu değil, haklının her zaman güçlü olduğunu öğretti.<br />
<br />
Diğer taraftan, üzerimizdeki hakları öğretti:<br />
<br />
Allâh’ın hakkı, Rasûlullâh’ın hakkı, mü’minlerin hakkı, mahlûkâtın hakkı... Bunları öğretti.<br />
<br />
Zaman zaman kendisinden misâl vermek sûretiyle hukukun nasıl tevzî edileceğini öğretti:<br />
<br />
“Nihayet ben de sizin gibi bir insanım. Aranızda bazı kimselerin hakları geçmiş olabilir. (Arkasındaki ridâyı atarak;) «Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım; gelsin vursun! Kimin malını sehven almışsam, işte malım; gelsin alsın!»” buyurdu. (Ahmed, III, 400)<br />
<br />
Hak ve hukuku yaşayıp tevzî etmeyi öğretti. O’ndan sonra gelenlerle aynı hak ve hukuk anlayışı devam etti.<br />
<br />
Meselâ tarihimizde Fatih Sultan Mehmed Han, bir hristiyan mimarla mahkemeye çıktı. Maznun sandalyesine oturdu. Kadı Hı-zır Bey celpnâme gönderdi. Fâtih’e esas hitap tarzı olan; “es-Sultân ibnü’s-Sultân, el-Gâzî, Ebu’l-Feth, Muhammed Hân-ı Sânî” diye yazmadı. “Murad oğlu Mehmed! Murâfaaya gel şu saatte!” dedi.<br />
<br />
Fatih mahkemeye gitti. Gitmeyebilirdi. Zira bir devri açıp bir devri kapatan, dünyaya hükmeden bir cihangir idi. Fakat maznun sandalyesine oturdu. Kadı:<br />
<br />
“–Şer murâfaası üzeresin, ayağa kalk!” dedi.<br />
<br />
Fatih ayağa kalktı, ifade verdi. Kadı, Fatih’i suçlu buldu. Hristiyan mimar;<br />
<br />
“–Böyle bir adâleti dünyada hiç kimse tevzî edemedi.” dedi ve müslüman oldu.<br />
<br />
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
Güzel Ahlakı Öğretti<br />
<br />
Çünkü İslâm’da; “Defi mefâsid, celb-i menâfîden evlâdır.” prensibi geçerlidir. Yani güzel ahlâka ermek için önce kötü ve çirkin hâllerin tahliye edilmesi gerekir.<br />
<br />
Gönüllerden neleri tahliye etmek gerekir?<br />
<br />
“Enâniyet, haksızlık, intikam, hırs, tamah, fitne, kin, gurur, kibir, yalan, gıybet, tecessüs…”<br />
<br />
Bunlar kalplerden silinecek. Îmanda bunların yeri yok, bunlar kalpten temizlenecek.<br />
<br />
Bunların yerine kalpte ne olacak?<br />
<br />
İlâhî muhabbet olacak, merhamet olacak, hizmet olacak, tevâzu olacak, cömertlik, hamiyet, hakşinaslık, adâlet, kanaat, el-Emîn ve es-Sâdık olabilme, hüsn-i zan, ihsan, ikram, saygı, insaf, affedicilik, ihlâs, vakar, edep, sabır, hayâ gibi güzel vasıflar olacak.<br />
<br />
İşte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma bu güzel vasıfları öğretti. Ashâb-ı kirâm bu vasıflarla zirve-leşti.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEYİ, NEYLE BERTARAF ETMEYİ ÖĞRETTİ?</span></span><br />
<br />
İptilâ ve musibetleri, namaz ve sabırla bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Hayat sürekli med-cezirler içinde, devamlı iptilâlar var. Neyle mukâvemet edilecek? Sabır ve namazla… Âyet-i kerîmede:<br />
<br />
“Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin...” (el-Bakara, 153) buyruluyor.<br />
<br />
Unutkanlığı zikirle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, dâimâ zikir hâlindeydi.<br />
<br />
Semâya bakardı; “Aman yâ Rabbi!” derdi, Cenâb-ı Hakk’ı zikrederdi. Önüne bakardı, toprağa bakardı; Cenâb-ı Hakk’ı zikrederdi. Neye baksa Cenâb-ı Hakk’ı hatırlardı.<br />
<br />
O’nun mübârek sîmâsına nazar kılanlar da Allâh’ı hatırlardı. Gönüllerin o kıvâma gelmesini temin etti.<br />
<br />
Ashâb-ı kirâma da “unutkanlığı zikirle telâfi etmeyi” öğretti. Çünkü insan unuttuğu zaman günah işler. Hiç kimse gıybet ederken, dedikodu ederken, bir çelme takarken besmele çekmez.<br />
<br />
Nankörlüğü şükürle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
En büyük fâcia; nankörlük! İnsanlığa ve vicdana vedâ etmek! Nâdanlaşmak, kabalaşmak!..<br />
<br />
İnsan, Allâh’ın verdiği nîmetleri tefekkür edecek, iç dünyasını zenginleştirecek. Böylece nefsânî arzulara meyletmekten sakınacak.<br />
<br />
Kendine bakacak, kâinâta bakacak, ilâhî ve ekolojik dengeye bakacak. Atoma bakacak, galaksilere bakacak; hücreye bakacak, cesîm varlıklara bakacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek.<br />
<br />
Bütün bunlar insana ihsân edildi. Âyet-i kerîmede:<br />
<br />
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13) buyruluyor.<br />
<br />
İsyânı tâatle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
İnsan; neyin hayırlı, neyin kötü olduğuna, nefsinin hoşlanıp hoşlanmamasına göre karar vermemeli. Cenâb-ı Hak buyuruyor:<br />
<br />
“...Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür...” (el-Bakara, 216)<br />
<br />
Bu sebeple ölçü, Allâh’ın rızâsı olmalı. Kul, değişen şartlar altında dâimâ tevekkül ve rızâ üzere bulunmaya gayret etmeli.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif’te taşlandığı vakit bile;<br />
<br />
“Yâ Rabbi! Sen bana gazaplı değilsen, ben başıma gelen hiçbir şeye aldırmam (râzı olurum.)” diye niyaz etti. (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)<br />
<br />
Diğer taraftan;<br />
<br />
“Gaybı Allahʼtan başkası bilemez.”<br />
<br />
Gaybı bilmiyorsun. Belki senin şer bildiğin şey, hayır olarak tecellî edecek; hayır bildiğin, şer olarak tecellî edecek. Bu yüzden Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın kaderine her hâlükârda rızâ hâlinde olmayı öğretti.<br />
<br />
Meselâ, çocuğu olmayan biri, buna fazla üzülmemeli, takdîr-i ilâhîye râzı olmalı. Çünkü çocuğu olmasının hayır mı şer mi getireceği meçhul. Gaybı bilemiyoruz. Şunu da unutmamalı ki, Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in de çocuğu olmamıştı.<br />
<br />
Cimriliği cömertlikle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Cimrilik; rûhun kanseri, gönül âleminin viraneye dönmesidir. İnsanın, mal-mülk ve paranın putperestliğine meyletmesidir.<br />
<br />
Âişe Vâlidemiz buyuruyor:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aile efrâdı, Medîne’ye geldiği günden vefat ettiği âna kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ömrü boyunca iki gün üst üste arpa ekmeği ile doymadan âhirete intikâl etti. (Buhârî, Eymân, 22; İbn-i Mâce, Et’ime, 48)<br />
<br />
“Üç ay geçerdi de Efendimiz’in evlerinde hiç ateş yakılmazdı. Hurma ve su ile idare ederlerdi.” (Buhârî, Hibe 1; Rikāk 17; Müslim, Zühd, 28)<br />
<br />
Vermek; bir yoksulun, garibin, yalnızın, kimsesizin hâcetini görmek; en büyük lezzetti Efendimiz için. Vermenin lezzeti, kendi açlığını unutturuyordu Efendimiz’e. Ümmetine de bunu öğretti.<br />
<br />
Câbir -radıyallâhu anh- diyor ki:<br />
<br />
“İmkânı olup da vakıf kurmayan (vakfetmeyen) hiçbir sahâbî ben bilmiyorum.” (İbnü Kudâme, el-Muğnî, V, 598)<br />
<br />
İhtirâsı kanaatle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:<br />
<br />
“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz...” (Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)<br />
<br />
Ahmed bin Hanbel g de şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Mü’mine az mal kâfî gelir; muhterise ise çok mal kâfî gelmez.”<br />
<br />
Acımasızlığı affedicilikle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
“Allâh’ın sizi affetmesini arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22) buyuruyor.<br />
<br />
Sahâbî de dâimâ bu şekilde, bir kardeşlik tesis etti. Kardeşinin yaptığı ufak tefek yanlışları affetti. Rasûlullah Efendimiz nasıl affetmişse onlar da affediyordu.<br />
<br />
Mekke Fethi, tam kısas yapılacak zamandı. 20 senelik zulmün intikâmını alma zamanıydı. Müşrikler korku içinde titreyerek Allah Rasûlü’ne geldiler:<br />
<br />
“‒Ne var bizim için?” dediler.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“‒Af var.” buyurdu.<br />
<br />
“‒Sen ne muhteşem bir insansın!” dediler Efendimiz’e. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)<br />
<br />
Şüpheyi yakînle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Şunu telkin etti:<br />
<br />
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak zamandan-mekândan münezzeh. Kul, dâimâ ilâhî kameranın, ilâhî müşâhedenin altında olduğunu, kalben şuur ve idrak hâlinde olacak. “İhsan” da bu…<br />
<br />
Riyâyı ihlâs ile bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur.<br />
<br />
Kibri ve ucbu, tevâzu ile bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Bu şekilde kul, “ibâdurrahmân” olacak. Âyet-i kerîmede buyruluyor:<br />
<br />
“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler…” (el-Furkân, 63)<br />
<br />
İsyânı tevbe ile bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Af kapılarını açtı. Lâkin “tevbe-i nasûh” telkin etti.<br />
<br />
Gafleti tefekkür ile bertaraf etmeyi öğretti.<br />
<br />
Zira tefekkür, bir îman anahtarıdır.<br />
<br />
Haramlardan kaçınmayı emretti, bu hususta gönülleri tedavi etti:<br />
<br />
Nasıl haramdan kaçılacak?<br />
<br />
–Zina yerine, nikâhın saâdetine ve huzurlu âile yuvasına yönlendirdi.<br />
<br />
–Faiz ve gabn-i fâhiş/kandırma yerine, karz-ı hasen (güzel borç) ve helâlinden kazanca yönlendirdi.<br />
<br />
–Haramın çirkinliği yerine, helâlin nezihliğine yönlendirdi. Şeytanı memnun eden her haramın karşısında, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil eden bir helâlin olduğunu öğretti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NASIL ÖĞRETTİ?</span></span><br />
<br />
Sevilen bir eğitimci oldu:<br />
<br />
Muhabbet, iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır. Kendisi o kadar sevdi ve o kadar sevildi ki; O’nun şahsiyetine bütün insanlar hayran oldu, O’na “el-Emîn, es-Sâdık” dedi. “Sen’in her dediğin doğrudur.” dedi. Hattâ Ebû Cehil bile bunu söyledi:<br />
<br />
“–İçimizde en doğru insan Sen’sin. En şahsiyetli insan Sen’sin. Fakat Sen’in getirdiğini istemiyoruz.” dedi.<br />
<br />
Samimî ve yakın alâka gösterdi:<br />
<br />
Bilhassa tebliğ için kâbiliyetli talebelerine daha yakın bir alâka gösterdi. Onları bineğinin terkisine bindirdi. Bazen muhâtabının elinden tuttu…<br />
<br />
Yorulmadı, fedakârlık gösterdi:<br />
<br />
Her fırsatta îman nîmetinin bedelini ödemeyi telkin etti. Yirmi üç senelik nübüvvet döneminde bir gün dahî tatil yapmadı. “Şu üç gün hurma ağacının altında dinleneyim, tatil yapayım.” demedi. Hayatında tatil diye bir mefhum yoktu. Onun tatili, yaptığı hizmetle dinlenmekti. Hizmetin feyz ve rûhâniyetiyle dinleniyordu.<br />
<br />
Tavizsiz fakat tedricî:<br />
<br />
İdrak seviyesine göre eğitim verdi. Son söylenecek şeyi ilk söylemedi. Sıra gözetti. Muhataplarının hazır hâle gelmesini, sabırla bekledi.<br />
<br />
Prensipler, düsturlar vererek öğretti:<br />
<br />
Kıyâmete kadar geçerli düsturlar ve prensipler ortaya koydu.<br />
<br />
İstîdatlara göre öğretti:<br />
<br />
İstîdatları tespit etti, buna göre yetiştirdi.<br />
<br />
Ashâbından kimi ordu kumandanı oldu, kimi din adamı oldu, kimi vâli oldu… Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- müçtehide oldu. 7 büyük müctehidden biri oldu.<br />
<br />
Aşırıya gitmek isteyen sahâbîleri durdurdu:<br />
<br />
Taşkınlığa müsaade etmedi, îtidal tavsiye etti. “Ben size örnek değil miyim?” buyurdu.<br />
<br />
Gençlere çok ihtimam gösterdi:<br />
<br />
Gençlerle husûsî meşgul oldu. Mekke vâlisi 20 yaşlarındaydı. İslâm orduları kumandanı Üsâme bin Zeyd, o da 20 küsur yaşlarındaydı. Câfer-i Tayyar Hazretleri Habeşistan’a gittiği zaman, o da o yaşlardaydı. Hayber’de Hazret-i Ali hâkezâ…<br />
<br />
Efendimiz gençlere çok ihtimam gösterdi. Çünkü istikbal, gençlerindir. Onlar, İslâm’ın kaderinde vazife görecek, İslâm şahsiyet ve karakterini tevzî edeceklerdi.<br />
<br />
Nasıl öğretti?<br />
<br />
Yaşayarak öğretti:<br />
<br />
23 senelik nebevî hayatı, her hâliyle numûne oldu.<br />
<br />
Hiç kimse; “Benim başımdan şu hâl geçti de Allah Rasûlü’nün hayatında ve Asr-ı Saâdette böyle veya buna benzer bir hâl yoktu…” diyemez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NE HÂSIL ETTİ?</span></span><br />
<br />
Câhiliye devrinden bir Asr-ı Saâdet medeniyeti meydana geldi.<br />
Cahiliye Döneminin Özellikleri<br />
<br />
Bir aşiretti, yarı vahşî bir toplumdu.<br />
<br />
İki mühim fârikası vardı:<br />
<br />
Biri âhireti inkârdı.<br />
<br />
İkincisi de; bir kast sistemi vardı. Soylu zenginler, köle fakirleri eziyordu. Bilhassa yetimleri iyice itip kakıyorlardı.<br />
<br />
Bunun yanında nefsânî hayatı, ihtirasları frenleyecek hiçbir şey yoktu. Din, ahlâk, akıl, vicdan, dumura uğramıştı, sıfırlanmıştı.<br />
<br />
İçki, kumar, faiz, zinâ, fahşâ, had safhadaydı…<br />
<br />
İslâm’a karşı çıkmalarının sebebi de buydu. Müşrikler:<br />
<br />
“–Sen ey Muhammed! Bunları değiştir, biz Sen’in yanına gelelim, Sen ne istersen verelim.” diyorlardı.<br />
<br />
O da mukâbil olarak:<br />
<br />
“–Vallâhi, Allâh’ın dînini tebliğden vazgeçmem için, Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime koyacak olsanız, ben yine de bu dâvâdan vazgeçmem! Ya yüce Allah, onu bütün cihâna yayar, vazifem biter; ya da bu yolda ölür giderim!” buyuruyordu.<br />
Peygamber Efendimiz Cahiliye Toplumundan Nasıl Bir Asr-ı Saâdet Toplumu Çıkardı?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına, yani kendisine tâbî olanlara para dağıtmadı, servet dağıtmadı, makam-mevkî de vaat etmedi onlara. Onlara zirve bir şahsiyet sergiledi. Çünkü insanlar karaktere hayrandır.<br />
<br />
Bizlere Efendimiz’in en mühim mirası, karakter ve şahsiyet mirasıdır. O mirası yaşamamızı ve yaşatmamızı arzu etti.<br />
<br />
“Size iki emânet bırakıyorum; Kur’ân ve Sünnet’imdir.” buyurdu. (Bkz. Muvatta’, Kader, 3)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in şahsiyeti, dürüstlüğü, doğruluğu, güzel ahlâkı, kendisine îmân etmeyen kişiler tarafından dahî tasdik edildi.<br />
<br />
Nitekim tebliğe başladıktan sonra en yakın akrabalarına;<br />
<br />
“–Şu dağın arkasında düşman var desem kabul eder misiniz?” dedi. Hepsi;<br />
<br />
“–Sen el-Emîn’sin, es-Sâdık’sın, içimizde en doğru insan Sen’sin.” dediler. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 26)<br />
<br />
Demek ki bir müslüman dâimâ bir şahsiyet ve karakter tevzî edecek, kendisine îtimâd edilecek.<br />
<br />
Bugün Bosnalı Boşnakların, Arnavutların müslüman olmasının en büyük sebebi budur. 1. Murad Han’dan sonra gelenler, Anadolu’nun, Konya’nın, Kayseri’nin temiz halkını getirip oralara yerleştirdiler. Onların hâliyle oranın halkı da müslüman oldu.<br />
<br />
Câhiliye devrinin kaba-saba insanları İslâm ile şereflenip Efendimiz’in taht-ı terbiyesinden geçtikten sonra, zarif, ince ruhlu bir şahsiyet kazandılar ve “gerçek bilenler”den oldular, gerçek ilmi tahsil etmiş oldular.<br />
<br />
Ne oldu? Tefekkür gelişti:<br />
<br />
–İnsan vücûdunun bir damla sudan,<br />
<br />
–Kuşun basit bir yumurtadan,<br />
<br />
–Ağacın ve meyvelerin yok denilecek kadar küçük bir çekirdekten meydana gelişleri ve emsâlleri üzerinde uzun uzun, derin derin tefekkürler başladı…<br />
<br />
–Hayat, Allah rızâsına endekslendi.<br />
<br />
–Merhamet, şefkat ve hakkı tevzîdeki derinlik zirveleşti.<br />
<br />
–Sahâbe-i kirâmda; Allah Rasûlü’nün hâliyle hâllenmek, en büyük gâye oldu.<br />
<br />
–Riyâzat hâli yaşandı.<br />
<br />
–Aşırı tüketim, oburluk, lüks, gösteriş; sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı oldu.<br />
<br />
–“Yarın bu nefsin konağının mezar olacağı” telâkkîsi gelişti.<br />
<br />
Velhâsıl Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, 23 yıl boyunca sergilediği kumandanlık, eğitimcilik, hukukçuluk, riyâset gibi vazifelerde en müstesnâ üsve, en büyük örnek şahsiyet oldu.<br />
<br />
Dolayısıyla her insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şerefli hayatı ve Sünnet-i Seniyye’sinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığa hayatın her safhasında eşsiz örnekler tevzî etti. Nitekim O:<br />
<br />
Din liderliği ile örnektir. Devlet reisi olarak örnektir. İlâhî muhabbet bağına girenlere örnektir. Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzuu ile örnektir. Zor zaman ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganimet karşısındaki cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âile efrâdına şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere af ve müsâmahası ile örnektir:<br />
<br />
Eğer servet sahibi, zengin bir kişi isen, bütün Arabistan’a hâkim olan O yüce Peygamber’in tevâzu, istiğnâ ve cömertliğini tefekkür et!<br />
<br />
Eğer zayıf teb’adan biri isen, Mekke’de zâlim ve gâsıp müşriklerin idâresi altında yaşayan mazlum Peygamber’in hayatından örnek al!<br />
<br />
Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn’de düşmanına galebe çalan cesaret ve teslîmiyet Peygamberi’nin hayatından ibret al!<br />
<br />
Allah göstermesin, eğer mağlûbiyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi’nde şehid düşen veya yaralanan ashâbının arasında kendi yarasına aldırmadan sabır ve şecaatle dolaşan mütevekkil Peygamber’i hatırla!<br />
<br />
Eğer muallim isen, mescidde Suffe Ashâbı’na ince, rakik ve hassas gönlünün feyzini aktararak ilâhî emirleri öğreten Peygamber’i düşün!<br />
<br />
Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn’in önünde edep, dikkat ve iştiyakla oturan Peygamber’i tasavvur et!<br />
<br />
Eğer öğüt veren bir vâiz veya emin bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî’nin içinde ashâbına sohbet ederek hikmetler saçan Peygamber’i dinle! O’nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!<br />
<br />
Eğer hakkı tutup kaldırmak istiyorsan ve bu hususta seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke’de her türlü yardımdan mahrum iken zâlimlere hakkı îlân edip onları hidâyete davet eden Peygamber’in hayatına bak!<br />
<br />
Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, bâtılı perişan edip hakkı îlân ettinse, Mekke’nin fethi günü gâlip bir kumandan olduğu hâlde, mukaddes beldeye büyük bir tevâzu ile devesi üzerinde secde edercesine giren şükür hâlindeki Peygamber’i gözünün önünde canlandır!<br />
<br />
Eğer çiftlik sahibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadîr, Hayber ve Fedek arâzisine mâlik olduktan sonra onları ıslah ve en iyi şekilde idâre edecek şahısları iş başına getiren O dirâyetli Peygamber’den örnek al!<br />
<br />
Eğer kimsesiz biri isen, Abdullah ve Âmine’nin yetimleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm’u, O nurdan Yetim’i düşün!<br />
<br />
Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de amcası Ebû Tâlib’in sürüsüne çobanlık yapan peygamber namzedi gencin hayatına dikkat et!<br />
<br />
Eğer ticaret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Şam’a ve Yemen’e giden kâfilelerin en ulusu olan Zât’ın ahvâlini mülâhaza et!<br />
<br />
Eğer hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine koyma hususunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!<br />
<br />
Ve tekrar gözünü tarihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakirle varlık sahibi zengini huzûrunda eşit tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!<br />
<br />
Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatice’nin ve Hazret-i Âişe’nin zevci olan O mübârek Zât’ın temiz sîretine, derin hissiyâtına ve şefkatine dikkat et!<br />
<br />
Eğer bir baba isen, Fâtımatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan O yüce Zât’ın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!<br />
<br />
Velhâsıl senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, her dâim Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun...<br />
<br />
Çünkü O’nun muallimi Allah Teâlâ’dır; kılavuzu Kur’ân-ı Kerîm’dir.<br />
<br />
Bu bahsi Mehmed Âkif’in şu güzel mısrâlarıyla nihâyetlendirelim:<br />
<br />
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;<br />
<br />
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.<br />
<br />
Medyûndur O Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet,<br />
<br />
Yâ Rab, bizi Mahşer’de bu ikrâr ile haşret<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları<br />
 <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz Ne Öğretti, Nasıl Öğretti, Ne Hasıl Etti?</span></span><br />
<br />
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yarı vahşî bir cahiliye toplumundan, dünyanın gelmiş-geçmiş en fazîletli medeniyetini inşa eden bir Asr-ı Saadet toplumunu nasıl yetiştirdi? Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne öğretti, nasıl öğretti, ne hasıl etti?<br />
<br />
Güzel ahlâkı tamamlamak üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz yarı vahşî bir câhiliye toplumundan, dünyanın gelmiş-geçmiş en fazîletli medeniyetini inşâ eden bir Asr-ı Saâdet toplumu yetiştirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz ne öğretti, nasıl öğretti, ne hâsıl etti ki 23 sene gibi kısa bir sürede böyle muhteşem bir saâdet toplumu meydana geldi?<br />
<br />
Ve bugün bizler, Allah Resûlü’nün 14 asır sonra gelen ümmeti olarak yeniden Asr-ı Saâdet heyecanıyla yaşayabilmek, yeniden dünyayı fazîletler medeniyetinin o müstesnâ değerleriyle buluşturabilmek için nasıl bir ruh ve heyecana muhtacız?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZ İLİMDE ZİRVEYDİ</span></span><br />
<br />
Burada bütün bir Siyer-i Nebî’yi hulâsa etmek lâzım. Tabi bu mümkün değil zamanın darlığından. Şuradan başlayalım o zaman:<br />
<br />
–Allah bizi niye dünyaya gönderdi?<br />
<br />
–Gerçek ilim nedir, tahsil nedir?<br />
<br />
–Biz hangi ilmi tahsil etmeye geldik?<br />
<br />
–İlmin gayesi nedir?<br />
<br />
İlmin gayesi; “لِيَعْبُدُونِ” Allâh’a kul olmak.<br />
<br />
Bu cihan; Allâh’a kul olmak için kurulmuş bir dershâne, insanın bir endam aynası… İnsan dünyaya gelecek, Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği ömür kadar, bu dünyada bir imtihandan geçecek, ondan sonra ebedî/bitmeyen bir hayata devam edecek.<br />
<br />
Kulluğun hedefi ne? “لِيَعْرِفُونِ” yani Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek, böylece Cenâb-ı Hak’la kalben beraber olmak sırrından nasîb alabilmek, kâmil bir mü’min olabilmek.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
“Biz, Âdemoğlunu mükerrem kıldık...” (el-İsrâ, 70) buyuruyor. İnsan mükerrem olacak, nefsânî arzularını bertaraf edecek, muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle gelecek. Zira Cenâb-ı Hak kullarını Dâru’s-Selâm’a davet ediyor.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak “Rahmân ve Rahîm”. Peygamber Efendimiz “raûf ve rahîm”.  Rabbimiz, bir mü’minin de Cennet’e lâyık olması için, “rahmet insanı” olabilmesini arzu ediyor.<br />
<br />
Bu dünya dershânesinde tahsilin-tedrisin gayesi de; bir “rahmet insanı” olabilmek ve bir “rahmet insanı” yetiştirebilmektir. Bu şekilde huzurlu bir dünya inşâ edebilmektir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, insanın menfî hususiyetlerine dâir âyet-i kerîmede buyuruyor:<br />
<br />
“…Muhakkak ki o (insan), çok zalim ve çok cahildir.” (el-Ahzâb, 72)<br />
<br />
Yani insan “zalûm”dur; en büyük zulmü kendine yapar, ebedî istikbâlini helâk eder.<br />
<br />
Önümüzde bitmeyen bir ömür olacak. Belki bu dünya hayatı, ebedî hayatın yanında bir zerre bile teşkil etmeyecek. En büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmek sûretiyle kendi kendine yaptığı zulümdür.<br />
<br />
İkinci olarak da; “cehûlâ” buyruluyor. İnsanın âhiret saâdetinden gafil kalıp niçin yaratıldığını unutması. Yani;<br />
<br />
“–Niçin dünyaya geldi?<br />
<br />
–Kimin mülkünde yaşıyor?<br />
<br />
–Gidiş nereye? Bu akış nereye?..” Bunların farkında olamamak…<br />
<br />
Bunun için Rabbimiz, kullarına peygamberler gönderiyor. Rivâyete göre yüz yirmi dört bin küsur peygamber geldi. Her kavme bir peygamber geldi. Yalnız Peygamber Efendimiz müstesnâ; O, kıyâmete kadar gelecek bütün beşeriyete gönderildi. “Üsve-i hasene” yani “örnek şahsiyet” olarak…<br />
<br />
Yine Cenâb-ı Hak kullarına kitap ve suhuflar gönderiyor.<br />
<br />
Bir de bu cihan, zerreden küreye, atomdan galaksilere kadar, ilâhî azamet ve kudret tecellîlerinin bir akışı hâlinde…<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’den ilk nâzil olan âyet; “اِقْرَاْ : Oku!” ile başlıyor.<br />
<br />
Peki ne ile okuyacaksın?<br />
<br />
“…Rabbinin adıyla okuyacaksın.” <br />
<br />
Demek ki Cenâb-ı Hak, okumaya bir husûsiyet veriyor; “Rabbinin adıyla okumak”…<br />
<br />
Yani zihninle okuduğunu, kalbinle de okuyacaksın. Gözün, hem zihnine hem de kalbine bir gözlük teşkil edecek. Kalbin; her şeyin ve her oluşun sırrî tarafını, yani hikmetini okuyacak; o şekilde tekâmül edecek.<br />
<br />
Her şey, ilâhî azametin bir delili. Bu sebeple hiçbir şeye boş gözle bakmamak îcâb ediyor. İlâhî vitrinleri tefekkür hâlinde seyredebilmek gerekiyor. Tabi bu da kalbin terakkîsi nisbetinde olu-yor.<br />
<br />
Zâhirî ilimler/müsbet ilimler var. Hakk’a yakınlık zeminini teşkil edecek, kula sermaye olacak dünyadaki ilimler. Böylece kul, -zihnen ve kalben- eserden Müessir’e, sebepten Müsebbib’e, sanattan Sanatkâr’a intikâl ederek Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olmanın gayre-tinde olacak.<br />
<br />
O hâlde;<br />
<br />
Faydalı ilim; kişiyi Kur’ân-ı Kerîm’de 258 yerde geçen “takvâ”ya ulaştıran ilimdir.<br />
<br />
Nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf et-tirme, kulun dâimâ ilâhî müşâhedenin / ilâhî kameraların altında olduğunu idrak ve şuur hâlinde olabilmesidir. Kalbin bu duygularla mücehhez bulunması, “takvâ”nın en mühim alâmetidir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak insanoğluna “az bir ilim verdiğini” beyan buyuruyor.  Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz o ilmin şâhikasındaydı. Nitekim Efendimiz:<br />
<br />
“Benim bildiklerimi bilseydiniz (yemezdiniz, içmezdiniz) sahralara düşerdiniz…” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 19)<br />
<br />
Mevlânâ Hazretleri de kendi hayatını hülâsa ederken, zâhirî ilimlerin zirvesindeki hâlini “hamdım”; mârifetullah tecellîlerine nâil olup kâinattaki sırlar kendisine ayân olmaya başladığındaki hâlini “piştim”; Cenâb-ı Hak’ta fânî oluş hâlini ise “yandım” diye ifade ediyor.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ NASIL ÖĞRENDİ?</span></span><br />
<br />
Mekke’de bir ilim meclisi, bir kütüphane veya mektep yoktu. Bir aşiretti. Herhangi bir din adamı da yoktu. Bir rahip de yoktu, hoca da yoktu. Yetim doğan ve öksüz büyüyen Efendimiz’in, anne-baba gibi bir istinâdı da olmadı hayatta.<br />
<br />
O’nun mürebbîsi Cenâb-ı Hak’tı. Hadîs-i şerîfte buyruluyor:<br />
<br />
“Beni Rabbim terbiye etti. Edebimi/terbiyemi güzel eyledi.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Rasûlullah Efendimiz’i terbiye etti. Rasûlullah Efendimiz de Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesiyle ümmetini terbiye etti. Bu şekilde, yarı vahşî insanlardan bir Asr-ı Saâdet medeniyeti inşâ edildi.<br />
Peygamberimizin Eğitimciliği<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha evvel bir eğitimci değildi. Nübüvvetten önce kırk sene, hiç kimseden bir şey öğrenmedi, hiç kimseye de bir şey öğretmedi. Bulunduğu toplum, bir câhiliye toplumu idi. Kendisi ümmî bir kişiydi, yani okuma-yazma da bilmiyordu. Toplum da ümmî bir toplumdu. Toplumda okuma-yazma bilen, yok denecek kadar az durumdaydı.<br />
<br />
Fakat Cenâb-ı Hak O’na öyle bir öğretti, öyle bir eğitim verdi ki; O bütün kâinâta muallim oldu, cihâna yön verdi.<br />
<br />
Diğer safhası:<br />
Peygamberimizin Kumandanlığı<br />
<br />
Efendimiz’in nübüvvetten evvel hiç kumandanlığı yoktu. Askerlik de yapmamıştı. Zâten doğru-dürüst bir ordu da yoktu. Hep aşiret kavgaları vardı. Lâkin Efendimiz peygamber olduktan sonra, savaşta bile merhamet tevzî etti. Nitekim Bedir’de, harpten evvel düşman gelip su istedi, Efendimiz düşmanına bile su verdi.<br />
<br />
Bir Efendimiz’in tâlimatlarına, bir de bugünkü duruma bakalım kıyas olarak:<br />
<br />
Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“(Ey ümmetim! Savaş hâlinde iken bile);<br />
<br />
    Zulmetmeyiniz,<br />
<br />
    İşkence etmeyiniz!<br />
<br />
    Çocukları öldürmeyiniz!” (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358)<br />
<br />
“(Ey ümmetim! Savaş hâlinde iken bile);<br />
<br />
    Çocukları,<br />
<br />
    Mâbedlerine çekilip ibadetle meşgul olan (hristiyan, yahudî vs.) kişileri,<br />
<br />
    Kadınları,<br />
<br />
    Yaşlıları ve<br />
<br />
    Savaş hârici işler için kiralanan kişileri öldürmeyiniz! (Ayrıca)<br />
<br />
    Kiliseleri yakıp yıkmayınız,<br />
<br />
    Ağaçları köklerinden kesmeyiniz!” (Ahmed, I, 300; Taberânî, Kebîr, XI, 224/11562; Buhârî, Cihâd, 148; Müslim, Cihâd, 24, 25)<br />
<br />
İşte ecdâdımız Osmanlılarda da bunun aynısını görüyoruz. Hiçbir zaman, gayr-i müslim halkına dahî zulmetmedi. Hattâ halk teşekkür etti…<br />
<br />
Efendimiz’in diğer bir husûsiyeti;<br />
Peygamberimizin Liderliği<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha evvel halk idaresinde bulunmadı. Çocukluğundaki çobanlıktan başka bir idarecilik de yapmadı. Fakat O’nun kurduğu Medîne İslâm Site Devleti, medeniyetin zirvesini tesis etti.<br />
<br />
Bütün mahlûkatı zalimlerin şerrinden kurtardı.<br />
<br />
Köleler huzur buldu. Hayvanlar huzur buldu. Nebâtat huzur buldu. Kan gölüne dönen çöller huzur buldu…<br />
<br />
Mehmed Âkif, bu hâli ne güzel îzah eder:<br />
<br />
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi,<br />
<br />
Zulmün ki zevâl aklına gelmezdi, geberdi!..<br />
<br />
Yine diğer taraftan;<br />
En Mükemmel ve Müstesna Hukuk Kurallarını Koydu<br />
<br />
O bir hukukçu değildi. Hak ve adâleti tevzî etmek hususunda hiçbir tecrübesi de yoktu. Lâkin O’nun Vedâ Hutbesi, en mükemmel ve müstesnâ “İnsan Hakları Beyannâmesi” oldu. Değişmez bir anayasa oldu.<br />
<br />
İlk İslâm Site Devleti’ni Medîne’de kurduğu zaman, Efendimiz hemen ilk anayasayı tesis ettirdi.<br />
<br />
O’nun talebelerinin kısa zamanda meydana getirdiği hukuk ekolleri, beşer aklının yüzlerce yılda yetiştiremediği zirveleri geride bıraktı. Meşhur hukukçulardan Solon ve Hammurabi, Ebû Hanîfe’nin hukuk dehâsı karşısında çırak bile olamayacak durumda kaldılar...<br />
<br />
Meselâ Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kânun ve kurallarının temelini atmıştır. Fakat ilâhî vahiyden uzak olduğu için onun felsefesini tatbik ederek saâdete kavuşmuş bir toplum göremeyiz. Çünkü filozofların fikir ve fiilleri, vahyin rehberliğiyle olgunlaşmamıştır. Bu sebeple onların getirdikleri sistemler de konferans salonlarından veya kitap satırlarından dışarıya çıkamamıştır.<br />
<br />
Hâlbuki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vahy-i ilâhîden tâlimat alıyordu. Bu sebeple O’nun getirdiği nizam, insanlık için tam bir mükemmellik arz etti. O her sahada zirve oldu, en müstesnâ oldu. Çünkü O’na, Cenâb-ı Hak öğretti…<br />
Sahabeyi Yetiştirdi<br />
<br />
İslâm fıkıh metodolojisinin meşhur sîmâlarından Karâfî (v. 684) der ki:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, O’nun Ashâb-ı Kirâmı yetiştirmesi (yarı vahşî insanları, medenî insanlar hâline getirmesi) bile, O’nun peygamberliğinin en büyük delili olarak kâfîdir.”<br />
<br />
Meselâ;<br />
<br />
Abdullah İbn-i Mes’ûd Hazretleri… Mâzisi itibâriyle bir çobandı. Dünyanın hayran olduğu bir Hukuk Mektebi kurucusu oldu. Ebû Hanîfe, o Kûfe Mektebi’nin talebesi olarak yetişti.<br />
<br />
Başka ne öğretti Efendimiz?<br />
Kur’ân’ı Öğretti<br />
<br />
Yani Cenâb-ı Hakk’ın tâlimatlarını öğretti. Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa son çağrısı olan Kur’ân-ı Kerîm’i öğretti.<br />
NASIL ÖĞRETTİ?<br />
<br />
Ebû Talha -radıyallâhu anh- diyor ki:<br />
<br />
“Bir gün Hazret-i Peygamber’in yanına gittim. Açlıktan iki büklüm olmuş, belini dik tutabilmek için karnına taş bağlamıştı. Bu hâlde Ashâb-ı Suffe’ye Kur’ân tâlim ediyordu. (Hem de tatbik ettiriyordu.)” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)<br />
<br />
Bu nebevî tâlim ve terbiyede hikmet tecellîlerine mazhar olan İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Biz, yediğimiz lokmaların zikirlerini duyuyorduk.” diyordu. (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25)<br />
<br />
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- diyor ki:<br />
<br />
“Herkes hurma bahçelerinde hurma devşirirken, biz Allah Rasûlü’nün huzûrunda yarı aç olarak ilim tahsil ediyorduk.” (Bkz. Buhârî, İlim, 42)<br />
<br />
Velhâsıl, Peygamber Efendimiz’in o gayretiyle, bütün Medîne Kur’ân-ı Kerîm muallimleriyle doldu. Efendimiz onları Dünya’nın her tarafına tevzî etmeye çalıştı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm, Medîne Site Devleti’nde bir rûhâniyet tevzî etti. Zira Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
“Biz, Kurʼânʼdan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müʼminlere şifâ ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82) buyuruyor.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in “şifâ ve rahmet” olduğunu bildiriyor. Biz de -inşâallah- bu “şifâ ve rahmet”ten hisseyâb oluruz…<br />
<br />
Kur’ân’ın rahmet oluşuna birkaç misal vermek arzu edersek:<br />
<br />
Cebrâil -aleyhisselâm- Kur’ân’ı indirdi, meleklerin en fazîletlisi oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e indi. O, gelmiş-geçmiş bütün rasûllerin seyyidi, “Seyyidü’l-Enbiyâ” oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Ümmet-i Muhammed’e indi. Ümmet-i Muhammed, en hayırlı ümmet, ümmet-i merhûme oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Ramazân-ı Şerîf’te indi, Ramazan ayrı bir husûsiyet kazandı. On iki ayın ayrı bir güzelliğini taşıdı, en hayırlısı oldu.<br />
<br />
Kur’ân, Kadir Gecesi indi. Cenâb-ı Hak o geceye bin aydan daha öteye bir fazîlet ihsân etti.<br />
<br />
Eğer Kur’ân bizim de kalbimize ve hayatımıza inerse, insanların en hayırlılarından oluruz -inşâallah-.<br />
<br />
İşte Ashâb-ı Kirâm bu şekilde yetişti. Yani elinden, dilinden, yüreğinden rahmet tevzî eden “rahmet insanları” oldular. Biz de öyle oluruz -inşâallah-…<br />
<br />
Onun içindir ki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.” buyurmuşlardır.  (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)<br />
<br />
Kur’ân nasıl öğrenilip öğretilecek? Yaşayarak öğrenilecek ve öğretilecek.<br />
İmanı Öğretti<br />
<br />
Îmânı muhafaza etmek, akâidi korumak, dînin en zor kısmıdır. Peygamber Efendimiz, risâletinin Mekke devrinde 13 yıl, ashâbına akâid tâlimi yaptırdı. Îman asabiyeti bütün zulümleri bertaraf etti. Hiçbir zulme boyun eğmediler. Şehîd oldular, malları-mülkleri gitti; yine de en ufak bir tâviz vermediler.<br />
<br />
Sahâbîler, îmânı, çok çetin imtihanlar karşısında dahî muhafaza etmeyi bildiler. Bütün nefsânî engelleri, gönüllerindeki îmanla aştılar.<br />
<br />
Hicret ederken de mallarını-mülklerini geride bırakarak, bir kısmı mâşiyen/yürüyerek, bir kısmı deveyle, o şekilde hicret ettiler.<br />
<br />
Sümeyye Hatun ve Hazret-i Yâsir’in şehâdetleri esnâsında sergiledikleri îman dirâyeti, bizim için ne büyük bir fazîlet sahnesidir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak o mü’minler için âyet-i kerîmede buyuruyor;<br />
<br />
“Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)<br />
<br />
Yani îman, bütün asabiyetlerin üzerine çıktı.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
Esas Hayatın Ahiret Hayatı Olduğunu Öğretti<br />
<br />
Hendek Harbi’nin zor zamanlarında, -açlık, soğuk vs.- orada;<br />
<br />
“Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikāk, 1)<br />
<br />
Mekke Fethi’nde yine -çok başarılı bir muvaffakıyet- orada da bir taşkınlık gelmesin diye;<br />
<br />
“Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikāk, 1)<br />
<br />
Velhâsıl dâimâ kul, esas hayatın âhiret olduğunu, hayatının hiçbir safhasında unutmayacak. Dâimâ; “يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ”  bir “âhiret endişesi” içinde olacak.<br />
İbadetleri Öğretti<br />
Namaz<br />
<br />
Namazın hem fıkhî tarafını öğretti, hem de kalbî tarafını öğretti. Kalp ve beden âhengiyle bir namazı öğretti ki, bu namaz, fahşâ ve münkerden (yani hayâsızlık ve kötülükten) kulu koruyacak.<br />
<br />
“Benim kıldığım namaz nasıl?..”<br />
<br />
Sahâbî âdeta namazın mânevî grafiğini davranışlarında seyretti, hâlini muhâsebeye tâbî tuttu:<br />
<br />
“–Gözü yanlış şeyleri seyrediyor mu?<br />
<br />
–Kulağı yanlış sadâlara meylediyor mu?<br />
<br />
–Ağzından yanlış kelimeler çıkıyor mu?<br />
<br />
–Hayır-hasenâtı, kazancı nasıl?..”<br />
<br />
Bütün bunlar, namazın göstergesi oldu.<br />
<br />
Çünkü Cenâb-ı Hak, lâyıkıyla edâ edilen makbul bir namaz hakkında;<br />
<br />
“…Namaz; fahşâdan ve münkerden (hayâsızlık ve kötülükten) alıkoyar…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.<br />
<br />
Fakat gâfilâne kılınan öyle namazlar da var ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz onlar hakkında;<br />
<br />
“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri, hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)<br />
<br />
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu sebeple;<br />
<br />
“Namazı benden gördüğünüz gibi kılın.”<br />
<br />
“Son namazınız gibi kılın.”  buyurdu ve makbul namazı öğretti.<br />
Oruç<br />
<br />
Mideye tutturulan orucun yanında; göze oruç, kulağa oruç, en mühimi vicdana oruç, duygulara oruç tutturulması gerektiğini öğretti. Oruç, O’na bir merhamet terbiyesi verdi, şefkat terbiyesi verdi, Allâh’ın nîmetlerini tefekkür etme terbiyesi verdi…<br />
Zekat, İnfak, Sadaka<br />
<br />
Mülkün sahibinin Cenâb-ı Hak olduğunu öğretti.<br />
<br />
Verirken sevinebilme duygusunu öğretti.<br />
<br />
Sevinerek vereceksin. Çünkü âyet-i kerîmede;<br />
<br />
“…Sadakaları (Cenâb-ı Hak) alır…” (et-Tevbe, 104) buyruluyor.<br />
<br />
İvazsız-garazsız, riyâsız, “hasbeten lillâh” verebilmeyi öğretti.<br />
Hac<br />
<br />
Hac, bir Mahşer provası.<br />
<br />
Zarâfette zirve bir ibadet, tefekkürî bir ibadet.<br />
<br />
Çünkü şeytan taşlama var. Ot koparma yok, av avlama yok, avcıya avı gösterme yok, fısk yok, cidâl yok, diğer menfî vasıflar da yok.<br />
<br />
Böyle bir haccı öğretti.<br />
<br />
Sahâbe, öyle bir fazîleti arıyordu ki; Peygamber Efendimiz’e “farz mı, vâcip mi, sünnet mi” diye sormuyordu. Nasıl yapmışsa öyle tekrarlıyordu.<br />
<br />
Enes -radıyallâhu anh- buyuruyor ki:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i bir gün Duhâ namazı kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”<br />
<br />
Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle der:<br />
<br />
“Hazret-i Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de Duhâ namazını hiç terk etmedim.” (Bkz. Taberânî, Evsat, II, 68/1276)<br />
Seherlerde Uyanmayı Öğretti<br />
<br />
Seher vaktinde gündüze hazırlanmayı öğretti. Yani seher vaktinde, mânevî gıda ile gönlü ihyâ etmeyi öğretti.<br />
<br />
Gündüzden de geceye hazırlanmayı öğretti. Gündüz de gözünü, kulağını, vicdanını koruyacaksın ki böylece geceye hazırlanacaksın.<br />
<br />
Güneş’in batıp Ay’ın çıkması; tekrar Ay’ın batıp Güneş’in çıkması gibi; geceden gündüze, gündüzden geceye hazırlanarak dâimî bir takvâ hayatı yaşamayı öğretti.<br />
Temizliği Öğretti<br />
<br />
Her bakımdan temizliği öğretti. İnsanlara şirkin, küfrün ve kötü ahlâkın kirlerinden temizlenmeyi öğretti.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyruluyor:<br />
<br />
“(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (eş-Şems, 9)<br />
<br />
Maddî bakımdan; abdest ve gusül gibi hükmî temizliği öğretirken, mânevî iffet temizliğini de öğretti, kalp temizliğini öğretti ve nefisleri tezkiye etti.<br />
<br />
Necâsetten tahâreti öğretti. Pasaklı ve derbeder gezmemeyi öğretti.<br />
<br />
Hâliyle ve kāliyle İslâm şahsiyet ve karakterini yaşamayı ve yaşatmayı öğretti.<br />
<br />
En mühimi;<br />
Hak ve Hukuku Öğretti<br />
<br />
Câhiliye insanına “hak” mefhûmunu öğretti. Güçlünün her zaman haklı olduğunu değil, haklının her zaman güçlü olduğunu öğretti.<br />
<br />
Diğer taraftan, üzerimizdeki hakları öğretti:<br />
<br />
Allâh’ın hakkı, Rasûlullâh’ın hakkı, mü’minlerin hakkı, mahlûkâtın hakkı... Bunları öğretti.<br />
<br />
Zaman zaman kendisinden misâl vermek sûretiyle hukukun nasıl tevzî edileceğini öğretti:<br />
<br />
“Nihayet ben de sizin gibi bir insanım. Aranızda bazı kimselerin hakları geçmiş olabilir. (Arkasındaki ridâyı atarak;) «Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım; gelsin vursun! Kimin malını sehven almışsam, işte malım; gelsin alsın!»” buyurdu. (Ahmed, III, 400)<br />
<br />
Hak ve hukuku yaşayıp tevzî etmeyi öğretti. O’ndan sonra gelenlerle aynı hak ve hukuk anlayışı devam etti.<br />
<br />
Meselâ tarihimizde Fatih Sultan Mehmed Han, bir hristiyan mimarla mahkemeye çıktı. Maznun sandalyesine oturdu. Kadı Hı-zır Bey celpnâme gönderdi. Fâtih’e esas hitap tarzı olan; “es-Sultân ibnü’s-Sultân, el-Gâzî, Ebu’l-Feth, Muhammed Hân-ı Sânî” diye yazmadı. “Murad oğlu Mehmed! Murâfaaya gel şu saatte!” dedi.<br />
<br />
Fatih mahkemeye gitti. Gitmeyebilirdi. Zira bir devri açıp bir devri kapatan, dünyaya hükmeden bir cihangir idi. Fakat maznun sandalyesine oturdu. Kadı:<br />
<br />
“–Şer murâfaası üzeresin, ayağa kalk!” dedi.<br />
<br />
Fatih ayağa kalktı, ifade verdi. Kadı, Fatih’i suçlu buldu. Hristiyan mimar;<br />
<br />
“–Böyle bir adâleti dünyada hiç kimse tevzî edemedi.” dedi ve müslüman oldu.<br />
<br />
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
Güzel Ahlakı Öğretti<br />
<br />
Çünkü İslâm’da; “Defi mefâsid, celb-i menâfîden evlâdır.” prensibi geçerlidir. Yani güzel ahlâka ermek için önce kötü ve çirkin hâllerin tahliye edilmesi gerekir.<br />
<br />
Gönüllerden neleri tahliye etmek gerekir?<br />
<br />
“Enâniyet, haksızlık, intikam, hırs, tamah, fitne, kin, gurur, kibir, yalan, gıybet, tecessüs…”<br />
<br />
Bunlar kalplerden silinecek. Îmanda bunların yeri yok, bunlar kalpten temizlenecek.<br />
<br />
Bunların yerine kalpte ne olacak?<br />
<br />
İlâhî muhabbet olacak, merhamet olacak, hizmet olacak, tevâzu olacak, cömertlik, hamiyet, hakşinaslık, adâlet, kanaat, el-Emîn ve es-Sâdık olabilme, hüsn-i zan, ihsan, ikram, saygı, insaf, affedicilik, ihlâs, vakar, edep, sabır, hayâ gibi güzel vasıflar olacak.<br />
<br />
İşte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma bu güzel vasıfları öğretti. Ashâb-ı kirâm bu vasıflarla zirve-leşti.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEYİ, NEYLE BERTARAF ETMEYİ ÖĞRETTİ?</span></span><br />
<br />
İptilâ ve musibetleri, namaz ve sabırla bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Hayat sürekli med-cezirler içinde, devamlı iptilâlar var. Neyle mukâvemet edilecek? Sabır ve namazla… Âyet-i kerîmede:<br />
<br />
“Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin...” (el-Bakara, 153) buyruluyor.<br />
<br />
Unutkanlığı zikirle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, dâimâ zikir hâlindeydi.<br />
<br />
Semâya bakardı; “Aman yâ Rabbi!” derdi, Cenâb-ı Hakk’ı zikrederdi. Önüne bakardı, toprağa bakardı; Cenâb-ı Hakk’ı zikrederdi. Neye baksa Cenâb-ı Hakk’ı hatırlardı.<br />
<br />
O’nun mübârek sîmâsına nazar kılanlar da Allâh’ı hatırlardı. Gönüllerin o kıvâma gelmesini temin etti.<br />
<br />
Ashâb-ı kirâma da “unutkanlığı zikirle telâfi etmeyi” öğretti. Çünkü insan unuttuğu zaman günah işler. Hiç kimse gıybet ederken, dedikodu ederken, bir çelme takarken besmele çekmez.<br />
<br />
Nankörlüğü şükürle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
En büyük fâcia; nankörlük! İnsanlığa ve vicdana vedâ etmek! Nâdanlaşmak, kabalaşmak!..<br />
<br />
İnsan, Allâh’ın verdiği nîmetleri tefekkür edecek, iç dünyasını zenginleştirecek. Böylece nefsânî arzulara meyletmekten sakınacak.<br />
<br />
Kendine bakacak, kâinâta bakacak, ilâhî ve ekolojik dengeye bakacak. Atoma bakacak, galaksilere bakacak; hücreye bakacak, cesîm varlıklara bakacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek.<br />
<br />
Bütün bunlar insana ihsân edildi. Âyet-i kerîmede:<br />
<br />
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13) buyruluyor.<br />
<br />
İsyânı tâatle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
İnsan; neyin hayırlı, neyin kötü olduğuna, nefsinin hoşlanıp hoşlanmamasına göre karar vermemeli. Cenâb-ı Hak buyuruyor:<br />
<br />
“...Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür...” (el-Bakara, 216)<br />
<br />
Bu sebeple ölçü, Allâh’ın rızâsı olmalı. Kul, değişen şartlar altında dâimâ tevekkül ve rızâ üzere bulunmaya gayret etmeli.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif’te taşlandığı vakit bile;<br />
<br />
“Yâ Rabbi! Sen bana gazaplı değilsen, ben başıma gelen hiçbir şeye aldırmam (râzı olurum.)” diye niyaz etti. (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)<br />
<br />
Diğer taraftan;<br />
<br />
“Gaybı Allahʼtan başkası bilemez.”<br />
<br />
Gaybı bilmiyorsun. Belki senin şer bildiğin şey, hayır olarak tecellî edecek; hayır bildiğin, şer olarak tecellî edecek. Bu yüzden Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın kaderine her hâlükârda rızâ hâlinde olmayı öğretti.<br />
<br />
Meselâ, çocuğu olmayan biri, buna fazla üzülmemeli, takdîr-i ilâhîye râzı olmalı. Çünkü çocuğu olmasının hayır mı şer mi getireceği meçhul. Gaybı bilemiyoruz. Şunu da unutmamalı ki, Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in de çocuğu olmamıştı.<br />
<br />
Cimriliği cömertlikle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Cimrilik; rûhun kanseri, gönül âleminin viraneye dönmesidir. İnsanın, mal-mülk ve paranın putperestliğine meyletmesidir.<br />
<br />
Âişe Vâlidemiz buyuruyor:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aile efrâdı, Medîne’ye geldiği günden vefat ettiği âna kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ömrü boyunca iki gün üst üste arpa ekmeği ile doymadan âhirete intikâl etti. (Buhârî, Eymân, 22; İbn-i Mâce, Et’ime, 48)<br />
<br />
“Üç ay geçerdi de Efendimiz’in evlerinde hiç ateş yakılmazdı. Hurma ve su ile idare ederlerdi.” (Buhârî, Hibe 1; Rikāk 17; Müslim, Zühd, 28)<br />
<br />
Vermek; bir yoksulun, garibin, yalnızın, kimsesizin hâcetini görmek; en büyük lezzetti Efendimiz için. Vermenin lezzeti, kendi açlığını unutturuyordu Efendimiz’e. Ümmetine de bunu öğretti.<br />
<br />
Câbir -radıyallâhu anh- diyor ki:<br />
<br />
“İmkânı olup da vakıf kurmayan (vakfetmeyen) hiçbir sahâbî ben bilmiyorum.” (İbnü Kudâme, el-Muğnî, V, 598)<br />
<br />
İhtirâsı kanaatle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:<br />
<br />
“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz...” (Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)<br />
<br />
Ahmed bin Hanbel g de şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Mü’mine az mal kâfî gelir; muhterise ise çok mal kâfî gelmez.”<br />
<br />
Acımasızlığı affedicilikle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
“Allâh’ın sizi affetmesini arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22) buyuruyor.<br />
<br />
Sahâbî de dâimâ bu şekilde, bir kardeşlik tesis etti. Kardeşinin yaptığı ufak tefek yanlışları affetti. Rasûlullah Efendimiz nasıl affetmişse onlar da affediyordu.<br />
<br />
Mekke Fethi, tam kısas yapılacak zamandı. 20 senelik zulmün intikâmını alma zamanıydı. Müşrikler korku içinde titreyerek Allah Rasûlü’ne geldiler:<br />
<br />
“‒Ne var bizim için?” dediler.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“‒Af var.” buyurdu.<br />
<br />
“‒Sen ne muhteşem bir insansın!” dediler Efendimiz’e. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)<br />
<br />
Şüpheyi yakînle bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Şunu telkin etti:<br />
<br />
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak zamandan-mekândan münezzeh. Kul, dâimâ ilâhî kameranın, ilâhî müşâhedenin altında olduğunu, kalben şuur ve idrak hâlinde olacak. “İhsan” da bu…<br />
<br />
Riyâyı ihlâs ile bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur.<br />
<br />
Kibri ve ucbu, tevâzu ile bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Bu şekilde kul, “ibâdurrahmân” olacak. Âyet-i kerîmede buyruluyor:<br />
<br />
“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler…” (el-Furkân, 63)<br />
<br />
İsyânı tevbe ile bertaraf etmeyi öğretti:<br />
<br />
Af kapılarını açtı. Lâkin “tevbe-i nasûh” telkin etti.<br />
<br />
Gafleti tefekkür ile bertaraf etmeyi öğretti.<br />
<br />
Zira tefekkür, bir îman anahtarıdır.<br />
<br />
Haramlardan kaçınmayı emretti, bu hususta gönülleri tedavi etti:<br />
<br />
Nasıl haramdan kaçılacak?<br />
<br />
–Zina yerine, nikâhın saâdetine ve huzurlu âile yuvasına yönlendirdi.<br />
<br />
–Faiz ve gabn-i fâhiş/kandırma yerine, karz-ı hasen (güzel borç) ve helâlinden kazanca yönlendirdi.<br />
<br />
–Haramın çirkinliği yerine, helâlin nezihliğine yönlendirdi. Şeytanı memnun eden her haramın karşısında, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil eden bir helâlin olduğunu öğretti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NASIL ÖĞRETTİ?</span></span><br />
<br />
Sevilen bir eğitimci oldu:<br />
<br />
Muhabbet, iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır. Kendisi o kadar sevdi ve o kadar sevildi ki; O’nun şahsiyetine bütün insanlar hayran oldu, O’na “el-Emîn, es-Sâdık” dedi. “Sen’in her dediğin doğrudur.” dedi. Hattâ Ebû Cehil bile bunu söyledi:<br />
<br />
“–İçimizde en doğru insan Sen’sin. En şahsiyetli insan Sen’sin. Fakat Sen’in getirdiğini istemiyoruz.” dedi.<br />
<br />
Samimî ve yakın alâka gösterdi:<br />
<br />
Bilhassa tebliğ için kâbiliyetli talebelerine daha yakın bir alâka gösterdi. Onları bineğinin terkisine bindirdi. Bazen muhâtabının elinden tuttu…<br />
<br />
Yorulmadı, fedakârlık gösterdi:<br />
<br />
Her fırsatta îman nîmetinin bedelini ödemeyi telkin etti. Yirmi üç senelik nübüvvet döneminde bir gün dahî tatil yapmadı. “Şu üç gün hurma ağacının altında dinleneyim, tatil yapayım.” demedi. Hayatında tatil diye bir mefhum yoktu. Onun tatili, yaptığı hizmetle dinlenmekti. Hizmetin feyz ve rûhâniyetiyle dinleniyordu.<br />
<br />
Tavizsiz fakat tedricî:<br />
<br />
İdrak seviyesine göre eğitim verdi. Son söylenecek şeyi ilk söylemedi. Sıra gözetti. Muhataplarının hazır hâle gelmesini, sabırla bekledi.<br />
<br />
Prensipler, düsturlar vererek öğretti:<br />
<br />
Kıyâmete kadar geçerli düsturlar ve prensipler ortaya koydu.<br />
<br />
İstîdatlara göre öğretti:<br />
<br />
İstîdatları tespit etti, buna göre yetiştirdi.<br />
<br />
Ashâbından kimi ordu kumandanı oldu, kimi din adamı oldu, kimi vâli oldu… Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- müçtehide oldu. 7 büyük müctehidden biri oldu.<br />
<br />
Aşırıya gitmek isteyen sahâbîleri durdurdu:<br />
<br />
Taşkınlığa müsaade etmedi, îtidal tavsiye etti. “Ben size örnek değil miyim?” buyurdu.<br />
<br />
Gençlere çok ihtimam gösterdi:<br />
<br />
Gençlerle husûsî meşgul oldu. Mekke vâlisi 20 yaşlarındaydı. İslâm orduları kumandanı Üsâme bin Zeyd, o da 20 küsur yaşlarındaydı. Câfer-i Tayyar Hazretleri Habeşistan’a gittiği zaman, o da o yaşlardaydı. Hayber’de Hazret-i Ali hâkezâ…<br />
<br />
Efendimiz gençlere çok ihtimam gösterdi. Çünkü istikbal, gençlerindir. Onlar, İslâm’ın kaderinde vazife görecek, İslâm şahsiyet ve karakterini tevzî edeceklerdi.<br />
<br />
Nasıl öğretti?<br />
<br />
Yaşayarak öğretti:<br />
<br />
23 senelik nebevî hayatı, her hâliyle numûne oldu.<br />
<br />
Hiç kimse; “Benim başımdan şu hâl geçti de Allah Rasûlü’nün hayatında ve Asr-ı Saâdette böyle veya buna benzer bir hâl yoktu…” diyemez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NE HÂSIL ETTİ?</span></span><br />
<br />
Câhiliye devrinden bir Asr-ı Saâdet medeniyeti meydana geldi.<br />
Cahiliye Döneminin Özellikleri<br />
<br />
Bir aşiretti, yarı vahşî bir toplumdu.<br />
<br />
İki mühim fârikası vardı:<br />
<br />
Biri âhireti inkârdı.<br />
<br />
İkincisi de; bir kast sistemi vardı. Soylu zenginler, köle fakirleri eziyordu. Bilhassa yetimleri iyice itip kakıyorlardı.<br />
<br />
Bunun yanında nefsânî hayatı, ihtirasları frenleyecek hiçbir şey yoktu. Din, ahlâk, akıl, vicdan, dumura uğramıştı, sıfırlanmıştı.<br />
<br />
İçki, kumar, faiz, zinâ, fahşâ, had safhadaydı…<br />
<br />
İslâm’a karşı çıkmalarının sebebi de buydu. Müşrikler:<br />
<br />
“–Sen ey Muhammed! Bunları değiştir, biz Sen’in yanına gelelim, Sen ne istersen verelim.” diyorlardı.<br />
<br />
O da mukâbil olarak:<br />
<br />
“–Vallâhi, Allâh’ın dînini tebliğden vazgeçmem için, Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime koyacak olsanız, ben yine de bu dâvâdan vazgeçmem! Ya yüce Allah, onu bütün cihâna yayar, vazifem biter; ya da bu yolda ölür giderim!” buyuruyordu.<br />
Peygamber Efendimiz Cahiliye Toplumundan Nasıl Bir Asr-ı Saâdet Toplumu Çıkardı?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına, yani kendisine tâbî olanlara para dağıtmadı, servet dağıtmadı, makam-mevkî de vaat etmedi onlara. Onlara zirve bir şahsiyet sergiledi. Çünkü insanlar karaktere hayrandır.<br />
<br />
Bizlere Efendimiz’in en mühim mirası, karakter ve şahsiyet mirasıdır. O mirası yaşamamızı ve yaşatmamızı arzu etti.<br />
<br />
“Size iki emânet bırakıyorum; Kur’ân ve Sünnet’imdir.” buyurdu. (Bkz. Muvatta’, Kader, 3)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in şahsiyeti, dürüstlüğü, doğruluğu, güzel ahlâkı, kendisine îmân etmeyen kişiler tarafından dahî tasdik edildi.<br />
<br />
Nitekim tebliğe başladıktan sonra en yakın akrabalarına;<br />
<br />
“–Şu dağın arkasında düşman var desem kabul eder misiniz?” dedi. Hepsi;<br />
<br />
“–Sen el-Emîn’sin, es-Sâdık’sın, içimizde en doğru insan Sen’sin.” dediler. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 26)<br />
<br />
Demek ki bir müslüman dâimâ bir şahsiyet ve karakter tevzî edecek, kendisine îtimâd edilecek.<br />
<br />
Bugün Bosnalı Boşnakların, Arnavutların müslüman olmasının en büyük sebebi budur. 1. Murad Han’dan sonra gelenler, Anadolu’nun, Konya’nın, Kayseri’nin temiz halkını getirip oralara yerleştirdiler. Onların hâliyle oranın halkı da müslüman oldu.<br />
<br />
Câhiliye devrinin kaba-saba insanları İslâm ile şereflenip Efendimiz’in taht-ı terbiyesinden geçtikten sonra, zarif, ince ruhlu bir şahsiyet kazandılar ve “gerçek bilenler”den oldular, gerçek ilmi tahsil etmiş oldular.<br />
<br />
Ne oldu? Tefekkür gelişti:<br />
<br />
–İnsan vücûdunun bir damla sudan,<br />
<br />
–Kuşun basit bir yumurtadan,<br />
<br />
–Ağacın ve meyvelerin yok denilecek kadar küçük bir çekirdekten meydana gelişleri ve emsâlleri üzerinde uzun uzun, derin derin tefekkürler başladı…<br />
<br />
–Hayat, Allah rızâsına endekslendi.<br />
<br />
–Merhamet, şefkat ve hakkı tevzîdeki derinlik zirveleşti.<br />
<br />
–Sahâbe-i kirâmda; Allah Rasûlü’nün hâliyle hâllenmek, en büyük gâye oldu.<br />
<br />
–Riyâzat hâli yaşandı.<br />
<br />
–Aşırı tüketim, oburluk, lüks, gösteriş; sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı oldu.<br />
<br />
–“Yarın bu nefsin konağının mezar olacağı” telâkkîsi gelişti.<br />
<br />
Velhâsıl Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, 23 yıl boyunca sergilediği kumandanlık, eğitimcilik, hukukçuluk, riyâset gibi vazifelerde en müstesnâ üsve, en büyük örnek şahsiyet oldu.<br />
<br />
Dolayısıyla her insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şerefli hayatı ve Sünnet-i Seniyye’sinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir.<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığa hayatın her safhasında eşsiz örnekler tevzî etti. Nitekim O:<br />
<br />
Din liderliği ile örnektir. Devlet reisi olarak örnektir. İlâhî muhabbet bağına girenlere örnektir. Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzuu ile örnektir. Zor zaman ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganimet karşısındaki cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âile efrâdına şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere af ve müsâmahası ile örnektir:<br />
<br />
Eğer servet sahibi, zengin bir kişi isen, bütün Arabistan’a hâkim olan O yüce Peygamber’in tevâzu, istiğnâ ve cömertliğini tefekkür et!<br />
<br />
Eğer zayıf teb’adan biri isen, Mekke’de zâlim ve gâsıp müşriklerin idâresi altında yaşayan mazlum Peygamber’in hayatından örnek al!<br />
<br />
Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn’de düşmanına galebe çalan cesaret ve teslîmiyet Peygamberi’nin hayatından ibret al!<br />
<br />
Allah göstermesin, eğer mağlûbiyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi’nde şehid düşen veya yaralanan ashâbının arasında kendi yarasına aldırmadan sabır ve şecaatle dolaşan mütevekkil Peygamber’i hatırla!<br />
<br />
Eğer muallim isen, mescidde Suffe Ashâbı’na ince, rakik ve hassas gönlünün feyzini aktararak ilâhî emirleri öğreten Peygamber’i düşün!<br />
<br />
Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn’in önünde edep, dikkat ve iştiyakla oturan Peygamber’i tasavvur et!<br />
<br />
Eğer öğüt veren bir vâiz veya emin bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî’nin içinde ashâbına sohbet ederek hikmetler saçan Peygamber’i dinle! O’nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!<br />
<br />
Eğer hakkı tutup kaldırmak istiyorsan ve bu hususta seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke’de her türlü yardımdan mahrum iken zâlimlere hakkı îlân edip onları hidâyete davet eden Peygamber’in hayatına bak!<br />
<br />
Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, bâtılı perişan edip hakkı îlân ettinse, Mekke’nin fethi günü gâlip bir kumandan olduğu hâlde, mukaddes beldeye büyük bir tevâzu ile devesi üzerinde secde edercesine giren şükür hâlindeki Peygamber’i gözünün önünde canlandır!<br />
<br />
Eğer çiftlik sahibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadîr, Hayber ve Fedek arâzisine mâlik olduktan sonra onları ıslah ve en iyi şekilde idâre edecek şahısları iş başına getiren O dirâyetli Peygamber’den örnek al!<br />
<br />
Eğer kimsesiz biri isen, Abdullah ve Âmine’nin yetimleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm’u, O nurdan Yetim’i düşün!<br />
<br />
Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de amcası Ebû Tâlib’in sürüsüne çobanlık yapan peygamber namzedi gencin hayatına dikkat et!<br />
<br />
Eğer ticaret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Şam’a ve Yemen’e giden kâfilelerin en ulusu olan Zât’ın ahvâlini mülâhaza et!<br />
<br />
Eğer hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine koyma hususunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!<br />
<br />
Ve tekrar gözünü tarihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakirle varlık sahibi zengini huzûrunda eşit tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!<br />
<br />
Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatice’nin ve Hazret-i Âişe’nin zevci olan O mübârek Zât’ın temiz sîretine, derin hissiyâtına ve şefkatine dikkat et!<br />
<br />
Eğer bir baba isen, Fâtımatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan O yüce Zât’ın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!<br />
<br />
Velhâsıl senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, her dâim Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun...<br />
<br />
Çünkü O’nun muallimi Allah Teâlâ’dır; kılavuzu Kur’ân-ı Kerîm’dir.<br />
<br />
Bu bahsi Mehmed Âkif’in şu güzel mısrâlarıyla nihâyetlendirelim:<br />
<br />
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;<br />
<br />
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.<br />
<br />
Medyûndur O Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet,<br />
<br />
Yâ Rab, bizi Mahşer’de bu ikrâr ile haşret<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları<br />
 <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CÜVEYRİYYE PEYGAMBERiMiZiN MÜBAREK HANIMI]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=32689</link>
			<pubDate>Fri, 15 Nov 2024 21:07:40 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=32689</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÜVEYRİYYE PEYGAMBERiMiZiN MÜBAREK HANIMI</span></span><br />
<br />
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek hanımlarından. Câhiliye devrindeki adı Berre idi. Resûlullah efendimizle evlendikten sonra Cüveyriyye oldu. Benî Mustalak kabîlesi reîsi Hâris’in kızıdır. Doğum târihi kesin bilinmemekle berâber, 675 (H.56) senesinde Medîne’de vefât etti.<br />
<br />
626 (H. 5) senesinde yapılan Müreysî (Benî Mustalak) Savaşında alınan esirler arasında bulunan hazret-i Cüveyriyye’nin bu savaşta amcasının oğlu olan kocası öldürülmüştü. Kabîlesinden esir alının 500 kişiyle birlikte Medîne’ye getirildi. Esirler taksim edilirken hazret-i Cüveyriyye Sâbit bin Kays’a düştü. Sâbit bin Kays onu satmak isteyince, bir rivâyete göre babası Hâris satın almak istedi. Bu iş için bir sürü deve getirdi. Bu develerin içinden çok iyi cins olan iki deveyi şehrin dışında sakladı. Hâris, Resûlullah efendimizin huzûruna gelince, Resûlullah efendimiz; “Falan yerde sakladığın iki deveyi de getir.” buyurdu. Bu husûsu kendinden başka kimsenin bilmediğini düşünen Hâris şaşırıp kaldı. Bu mûcize karşısında kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldu. Resûlullah efendimiz de develeri alıp kızını verdi. Daha sonra Hâris’in iki oğlu ve kabîlesinden pekçok kimse Müslüman oldu. Babası, kardeşleri ve kabîlesinden pekçok kimsenin Müslüman olmasından sonra hazret-i Cüveyriyye de Müslüman oldu. Bu sırada 20 yaşındaydı. Resûlullah efendimiz onu babasından isteyip kendisine nikâhladı. Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm aynı kabîleden olup ellerinde bulunan esirleri; “Biz Resûlullah’ın hanımının, annemizin akrabâlarını hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ ederiz.” diyerek serbest bıraktılar. Hazret-i Cüveyriyye bu hâli her zaman söyleyerek öğünürdü.<br />
<br />
Hazret-i Cüveyriyye de Resûlullah efendimizin diğer hanımları gibi, sırası geldikçe zaman zaman gazâlara (savaşlara) katılırdı. Peygamber efendimizden bizzat işiterek hadîs-i şerîfler rivâyet etmiştir. İzzet-i îmân sâhibi, metânetli bir hanım olan hazret-i Cüveyriyye, çok ibâdet eder, kelime-i tevhîdi çok söylerdi. Peygamber efendimiz onu her geldiğinde bu hâl üzere bulurdu. Hazret-i Âişe onu; “Ben Cüveyriyye’den daha hayırlı, daha bereketli bir kadın görmedim.” diyerek medh ederdi. 675 (H. 56) senesinde Medîne-i münevvrede vefât etti. Mervân bin Hakem tarafından cenâzesi kılınıp Cennet-ül-Bakî Kabristanına defnedildi. <br />
<br />
“Erkeklerden kim ipek elbise giyerse, Allahü teâlâ kıyâmet günü ona ateşten bir elbise giydirir.” hadîs-i şerîfi, Peygamber efendimizden rivâyet ettiği hadîsler arasındadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÜVEYRİYYE PEYGAMBERiMiZiN MÜBAREK HANIMI</span></span><br />
<br />
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek hanımlarından. Câhiliye devrindeki adı Berre idi. Resûlullah efendimizle evlendikten sonra Cüveyriyye oldu. Benî Mustalak kabîlesi reîsi Hâris’in kızıdır. Doğum târihi kesin bilinmemekle berâber, 675 (H.56) senesinde Medîne’de vefât etti.<br />
<br />
626 (H. 5) senesinde yapılan Müreysî (Benî Mustalak) Savaşında alınan esirler arasında bulunan hazret-i Cüveyriyye’nin bu savaşta amcasının oğlu olan kocası öldürülmüştü. Kabîlesinden esir alının 500 kişiyle birlikte Medîne’ye getirildi. Esirler taksim edilirken hazret-i Cüveyriyye Sâbit bin Kays’a düştü. Sâbit bin Kays onu satmak isteyince, bir rivâyete göre babası Hâris satın almak istedi. Bu iş için bir sürü deve getirdi. Bu develerin içinden çok iyi cins olan iki deveyi şehrin dışında sakladı. Hâris, Resûlullah efendimizin huzûruna gelince, Resûlullah efendimiz; “Falan yerde sakladığın iki deveyi de getir.” buyurdu. Bu husûsu kendinden başka kimsenin bilmediğini düşünen Hâris şaşırıp kaldı. Bu mûcize karşısında kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldu. Resûlullah efendimiz de develeri alıp kızını verdi. Daha sonra Hâris’in iki oğlu ve kabîlesinden pekçok kimse Müslüman oldu. Babası, kardeşleri ve kabîlesinden pekçok kimsenin Müslüman olmasından sonra hazret-i Cüveyriyye de Müslüman oldu. Bu sırada 20 yaşındaydı. Resûlullah efendimiz onu babasından isteyip kendisine nikâhladı. Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm aynı kabîleden olup ellerinde bulunan esirleri; “Biz Resûlullah’ın hanımının, annemizin akrabâlarını hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ ederiz.” diyerek serbest bıraktılar. Hazret-i Cüveyriyye bu hâli her zaman söyleyerek öğünürdü.<br />
<br />
Hazret-i Cüveyriyye de Resûlullah efendimizin diğer hanımları gibi, sırası geldikçe zaman zaman gazâlara (savaşlara) katılırdı. Peygamber efendimizden bizzat işiterek hadîs-i şerîfler rivâyet etmiştir. İzzet-i îmân sâhibi, metânetli bir hanım olan hazret-i Cüveyriyye, çok ibâdet eder, kelime-i tevhîdi çok söylerdi. Peygamber efendimiz onu her geldiğinde bu hâl üzere bulurdu. Hazret-i Âişe onu; “Ben Cüveyriyye’den daha hayırlı, daha bereketli bir kadın görmedim.” diyerek medh ederdi. 675 (H. 56) senesinde Medîne-i münevvrede vefât etti. Mervân bin Hakem tarafından cenâzesi kılınıp Cennet-ül-Bakî Kabristanına defnedildi. <br />
<br />
“Erkeklerden kim ipek elbise giyerse, Allahü teâlâ kıyâmet günü ona ateşten bir elbise giydirir.” hadîs-i şerîfi, Peygamber efendimizden rivâyet ettiği hadîsler arasındadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin Hanımları Hakkında]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=18559</link>
			<pubDate>Fri, 04 Nov 2022 19:00:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=18559</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin Hanımları Hakkında</span></span><br />
<br />
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evliliklerinden her birinin Sebepleri, fayda ve hikmetleri nelerdir?… Peygamber Efendimiz ilk hanımı Hazret-i Hatice’nin vefatına kadar 25 yıl boyunca başka bir kadınla evlenmemiştir. Hazreti Hatice’nin vefatından sonra yukarıda isimlerini sıraladığımız ve aşağıda sebepleriyle sıraladığımız toplam 10 evlilik gerçekleştirmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">* </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evliliklerinden her birinin Sebepleri, fayda ve hikmetleri nelerdir?</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber toplam 12 evlilik yapmıştır. Hanımlarının isimleri şöyledir ;</span><br />
</li>
</ul>
<ol type="1" class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hatice-i Kübra:</span> İlk hanımı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Sevde:</span> Hz. Hatice’den sonra evlendiği eşidir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Aişe :</span> Hz. Ebu Bekr’in kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hafsa:</span> Hz. Ömer’in kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeyneb (Huzeyme kızı):</span> Hilaloğulları kabilesinden.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ümmü Seleme:</span> Asıl adı Hind</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeyneb (Cahş kızı):</span> Hz. Zeyd’in boşadığı hanımı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ümmü Habibe:</span> Asıl adı Remle. Ebu Sufyan’ın kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Cüveyriye:</span> Dıraroğullarından Haris’in kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Safiyye:</span> Yahudi liderlerden Ahtab bin Huyye’nin kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Maria:</span> Mısır kökenli olup, İslamı seçen bir cariye.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Meymune:</span> Hz. Abbas’ın baldızı, yaşlı dul bir kadın.</span><br />
</li>
</ol>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz ilk hanımı Hazret-i Hatice’nin vefatına kadar 25 yıl boyunca başka bir kadınla evlenmemiştir. Hazreti Hatice’nin vefatından sonra yukarıda isimlerini sıraladığımız ve aşağıda sebepleriyle sıraladığımız toplam 10 evlilik gerçekleştirmiştir. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. MUHAMMED’İN  (S.A.V) ZEVCELERİNİ TANIYALIM :</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1-) Hz. Hatice:</span> </span>Kureyş kabilesindendir. Babası Huveylid, annesi Fatma’dır. Hici 554 yılında doğmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) ile evlendiğinde kendisi 40, Hz. Muhammed (as) ise 25 yaşındaydı. Hz. Hatice hem çok zengin ve hem de yüksek bir ahlaka sahipti. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hatice</span>, otuzdokuz veya kırk yaşlarına yaklaşmış, zengin, güzel, şeref ve haysiyyetli, asalet sahibi  Mekke’li dul bir kadındı. Mekke’nin hâkimi, Kâ’benin muhafızı bulunan Kureyş kabilesinden ve Esedoğulları kolundandır. (Babası: Esedin oğlu Huveylid idi)… Soyu, Rasûl-i Ekrem’in soyu ile “Kusayy” da birleşmektedir. Evvelce, iki defa evlenmiş ise de zevclerini kaybetmiş, bunlardan iki oğlu ile bir kızı kalmıştı. Tahsili vardı. Yüksek ahlâkıından dolayı Müslümanlıktan önce: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tâhire, </span>sonra da:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hadîcetül kübrâ</span> vasıflarını kazanmıştı.<br />
Kendisini Mekke’nin ileri gelenlerinden çok isteyenler olmuş, fakat hiçbirini kabul etmemiştir.<br />
Hatice, güvendiği şahıslara sermaye verir, kendisine ortak yapar, servetini artırırdı.<br />
Muhammed (as) küçüklüğünde (10-12 yaşlarında) ticarete atılmıştı. Kendisini, ticaret hayatına amcası Ebû Tâlib alıştırmıştı. Rasûl-i Ekrem’in “Ticaret için, Yemene, Basraya ve Suriyeye birkaç defa ticari seferleri olmuştu.”<br />
Hazreti Hatice, Muhammed’in (as) ticaretle uğraştığını duymuş, Onun ticari hayatındaki doğruluğunu ve “El-Emîn” vasfını öğrenmiş, Ona da sermaye teklif etmiştir. Hattâ kabûl ettiği takdirde, başkalarına verdiği hissenin iki mislini bile vereceğini teklifine eklemiştir. Bu vesile ile, Rasûlullah da (sav) Hatice’nin ortakları arasına girmişti.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İngiliz yazarı John Davenport’a göre,</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazreti Muhammed</span>, üç sene boyunca, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hatice</span> namına Şam vesair şehirlere ticari seyahatler yapmıştır.”<br />
Muhammed (as), Hatice’nin ticaret kervanı ile Suriye’ye ikinci defa gittiğinde yanında Hatice’nin kölesi Meysere de vardı. Meysere’yi, Muhammed’e (as) hizmet için, Hatice vermişti. Muhammed (as) ticaret kervanıyla Havranın da merkezi Busrâya vardı. Mallarını burada satarak geri döndü. Bu ticaret münasebetiyle Hatice, fazla kâr bile elde etmişti. Bu ticari sefer esnasında Rasûl-i Ekrem’in yanında bulunan Hatice’nin hizmetçisi Meysere sayesinde Muhammed’i (as) daha iyi tanıdı. Muhammed’in (as) muamelelerinde namuskârane hareketini öğrendi. Faziletini anladı. Beden ve rûh bakımından da insanların en güzeli Hazreti Muhammed’i candan sevdi. Yüksek ahlâkına hayran oldu. Ve O’nunla evlenmeyi içten gelen bir arzu ile istedi. Araya (Nefîse bint-i Münye gibi) vasıtalar girdi.<br />
Evlenmeleri kararlaştı. Nikâhı bizzat Ebû Tâlib kıydı. Kureyşin uluları da şahid oldu. (Nikâhlık) olarak Hatice’ye beşyüz altın verildi. Rasûli Ekrem’in ilk zevcesi Hatice oldu.<br />
Hazreti Hatice’den, Peygamberimizin iki oğlu Kasım, Abdullah; ((:::), Tâhir) ile dört kızı, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Külsüm, Fâtıma olmak üzere altı çocuğu doğdu. ilk çocuğu Kasım idi. Arab âdeti üzere, Hazreti Muhammed’e Ebül Kasım (Kasımın babası) denildi. En büyük kızı Zeyneb, en küçük kızı da Fâtıma idi. Hazreti Fâtıma, babasının en sevgilisiydi. Peygamberimize, kırk yaşında ilk vahy geldiği sene doğmuştu.<br />
Rasûl-i Ekrem, erkek çocuklarını küçük yaşlarındayken kaybetmiş, kızları da kendisinden evvel vefat etmişlerdi. Yalnız Fâtımâ Hazreti Peygamberden sonra, altı ay daha yaşadı. <br />
Evlendikten sonra, Rasûl-i Ekrem, Hatice’nin malıyla, bir müddet daha ticaret hayatında kaldı. Büyük kazançlar elde etti. Gerek kendisi ve gerek amcası Abbas, Mekke’nin en ileri gelen zenginleri sırasına geçti. Hattâ, hâmî amcası Ebû Tâlib’e yardım için, onun küçük oğlu Alî’yi kendi himayesine aldı. Büyük oğlu Ca’fer’i de Abbâs’a verdi.<br />
Muhemmed (as) Hazreti Hatice ile yirmibeş yıl mes’ud bir hayat yaşadı. İnsanlara örnek olabilecek bir aile tipi gösterdi. Peygamberimiz, Hazreti Hatice’den son derece memnundu. Sağlığında, Hatice’nin üstüne başka bir kadınla evlenmedi. Halbuki, o devirde, Medenî sayılan dünyada da, Arab yarımadasında da çok evlenmek âdetâ yaygın bir haldeydi. Hattâ, Hazreti Peygambere de bu geleneğe göre, teklifler bile yapılmıştı. Fakat, Rasûl-i Ekrem, yirmibeş yaşından Hatice’nin vefatına ve ondan sonra da 53 yaşına kadar, tek zevceli olarak yaşadı.<br />
Batılı müelliflerin ve onların mesleklerine ayak uydurmuş bulunan yazarlarımızın dillerine doladıkları “çok evlenme problemi” ise, Hazreti Peygamberin elliüç yaşından ve Mekke hicretinden sonra görüldü. Gençlik devresini, Mekke’de tek zevceyle geçiren Rasûl-i Ekrem’in yaşlılık devresinde, hicretten sonra, Medine hayatında “çok zevce” almasında birtakım <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“siyasî, sosyal ve dînî”</span> çok mühim ve yüksek maksatlar göze çarpmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin hayatını tarafsız olarak inceleyen her ilim adamı, bu hakîkati bulmakta ve görmekte asla güçlük çekmez…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">[b]2.Hz. Sevde:</span></span> [/b]Sevde’nin kocası, Habeşistan’a hicretten sonra vefat etmiş ve kendisi kimsesiz kalmıştır. Hz. Sevde, Resulullah’ın eşi olma şerefine kavuşma dışında hiçbir istek taşımadan peygamberimizle evlenmeye talip olmuş ve bu isteğinin kabul edilmesi üzerine, elli beş yaşında iken evlenme akdi yapılmıştır. Hz. Peygamber bu evlilikle hem Hz. Sevde’yi içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmış, hem de ikinci evliliğini de gene kendinden daha yaşlı bir kadınla yaptığı için, evliliklerinin yanlış yorumlanmasının önü bir kere daha kesilmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">3.Hz. Aişe:</span></span> Hz. Ebubekir’in kızı olan Hz. Aişe validemiz, Resulullah’ın evlendiği tek dul olmayan kadındır. Önceleri Cübeyr ile nişanlanmış, Cübeyr’in İslamiyet’i kabul etmemesi üzerine bu nişan bozulmuştur. Bu nişanın bozulması Hz. Ebubekir’i üzmüş, Hz. Peygamberin onunla evlenmeyi kabul etmesi, yaşanan üzüntüyü ziyadesiyle mutluluğa çevirmiştir. Hz. Aişe’nin dokuz veya on bir yaşında evlendiğine dair rivayetler ortaya atılsada, onun 17–18 yaşlarında evlendiğine dair kuvvetli deliller vardır. Hz. Aişe, ablası Esma’dan on yaş küçüktür. Esma ise hicretin yapıldığı yıl 27 yaşındadır. Önce nişanlı olup bu nişanın bozulması da, onun evlenme yaşının dokuz veya onbir olamayacağını göstermektedir. Küçük yaşta evlenmesiyle ilgili rivayetlerin, ilk nişanlandığı tarih ile karıştırılmış olmasındadır. Hesaplamalara göre <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Aişe risaletten üç yıl önce doğmuş ve 18 yaşından yedi ay aldığı sırada evlenmiştir.</span> Dokuz yıl evli kalan Hz. Aişe, Hz. Peygamberden sonra 48 yıl daha yaşamış ve 74 yaşında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemiz 2.100’den fazla hadis rivayet ederek, çok hadis rivayet eden sahabeler (el-Müksirûn) arasında yer almıştır. Bu kadar çok hadis rivayet etmesinde zeki ve bilgili olmasının yanı sıra Resulullah’tan sonra uzun süre yaşamasının payı da vardır. Resulullah’ın Hz. Aişe ile genç yaşında evlenmesi ve onun Hz. Peygamberden sonra uzun süre yaşamaya devam etmesi, böylece hadislerin günümüze kadar ulaşmasında ciddi anlamda katkı sahibi olması ilahi bir hikmet olarak düşünülmelidir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.Hz. Hafsa:</span> </span>Hz. Ömer’in kızı olan Hafsa, kocası Huneys’in Bedir savaşından dönerken hastalanıp Medine’de vefat etmesi üzerine dul kalmıştı. Hz. Ömer, kızının evlenmesini arzu ediyordu. O günün geleneklerine göre, bir baba kızını evlendirmek istediğinde sevdiği ve güvendiği birine teklifte bulunurdu. Hz. Ömer kızı ile evlenmesi için önce Hz. Osman’a, daha sonra Hz. Ebubekir’e teklifte bulundu; ancak ikisi de mazeret bildirip bu teklifi kabul etmedi. Bu gelişmeler üzerine Hz. Ömer’in çok üzüldüğünü gören Resulullah, dul ve hasta bir kadın olan Hz. Hafsa ile hicretin üçüncü senesinde evlenmeyi kabul ederek arkadaşı ve İslam Kahramanı olan Hz. Ömer’in üzüntüsünü sevince gark etti.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5.Hz. Zeynep Binti Huzeyme bin Haris:</span> </span>Kocası Bedir savaşında şehit olan Huzeyme kızı Zeynep Validemiz, Resulullah ile evlendiği zaman 60 yaşındaydı; evlendikten iki ay sonra vefat etmiştir. Bu evlilik, kocasının şehit olması üzerine yalnız kalan yaşlı bir kadını koruma altına alma niyetiyle yapılmıştır.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6.Hz. Ümmü Seleme:</span></span> Kocası Uhud savaşında şehit düşen Ümmü Seleme validemiz, dört çocuğuyla birlikte yalnız kalınca, Hz. Peygamber, onun çocuklarının bakımını da üstlenerek kendisiyle evlenmiştir. Resulullah’ın, dört çocuğu bulunan 60 yaşındaki bakıma muhtaç bir kadınla evlenmesinin hikmeti, başka bir izaha gerek kalmayacak şekilde açıktır.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7.Hz. Zeynep Binti Cahş:</span></span> Hz. Peygamber’in halası Ümeyye’nin kızı olan Hz. Zeynep validemiz, önce Resulullah’ın evlatlığı Hz. Zeyd ile evlenmiş ve aralarındaki uyumsuzluk nedeniyle boşanmıştır. Arap geleneklerine göre evlatlığın boşanmış eşi, gerçek oğlun boşanmış eşi gibi kabul ediliyordu. Oysa İslamiyet hem evlat edinmeye son vermiş, hem de evlatlığın boşanmış eşinin gerçek oğlu gibi sayılma geleneğini ortadan kaldırmıştı. Ancak Araplar bu yeni hükmü kabul etmekte zorlanıyorlardı. Cenab- Hak, Hz. Zeynep’in Resulullah ile evlenmesini murat etti: “…Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (33.Ahzâb–37) Ayetten de anlaşıldığı gibi Resulullah, bu evliliğe istekli olmadığı halde, Allah’ın muradı bu şekilde tecelli etmiş ve yanlış bir gelenek Hz. Peygamberin yaşantısı ile sona erdirilmiştir. Bu evlilikteki hikmetlerden biri de, evliliklerde denklik (küfüv) prensibine riayet edilmesi gereğidir.<br />
Peygamberimizin Hazret-i Zeyneb ile evliliği ise en çok tartışılan ve pek çok hikmetlerle dolu bir evliliktir. Zira Peygamberimiz, halasının kızı olan Zeyneb’i, Zeyneb validemizin çok fazla gönüllü olmamasına rağmen kendi azatlı kölesi Zeyd ile evlendirmiş ve böylece “zengin-fakir, asil-köle” ayırımını yıkmış, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu en yakınları vasıtasıyla göstermiştir. Daha sonra bu evlilik, Zeyneb validemizin ve akrabalarının ısrarlarıyla dayanılmaz hale gelmiş, kocası Zeyd’in Peygamberimize olan boşanma müracaatları da sonuçsuz kalmıştır. Nihayet Zeyd bu hâle dayanamamış, Zeyneb’i boşamıştı. <br />
Daha sonra inen âyetlerle (Ahzâb, 37), halasının kızı Zeyneb’le Peygamber Efendimizin nikahı emredilmiştir. Böylece cahiliye devrinin “evlatlığın hanımı ile evlenme yasağı”nı, Peygamberimiz tatbikatıyla kaldırmış ve “öz evlat” ile “evlatlık”ın birbirinden farkı ortaya çıkmıştır. <br />
Bu olay hakkında,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Hazret-i Peygamber Zeyneb’in güzelliğine hayran kalıp da onunla evlenmiştir.”</span> şeklinde ileri geri konuşanlar, şu hususları görmezden gelmektedirler: <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a.</span> Zeyneb, Peygamberimizin halasının kızıdır. Çocukluğundan beri onu defalarca görmesi mümkündür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b.</span> Peygamberimiz, Zeyd ile evlendirmeden önce evlilik teklif etse, Zeyneb validemiz bunu seve seve kabul ederdi ve evlenmesine de herhangi bir mani yoktu. Aksine Peygamberimiz, onu elleriyle başka birisiyle evlendirmiş ve Zeyd’in boşanma taleplerini de defalarca reddetmiştir. <br />
Kısacası bütün bu hâdiseler olacaktı ki, İslam’da bir “hukuk” meydana gelebilsin.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8.Hz Cüveyriye:</span> </span>Müreysi gazvesinde Müstalikoğullarından esir alınan 700 kadar esir arasında bulunan Hz. Cüveyriye, Resulullah’a müracaat ederek mükâtebe yoluyla kölelikten azad edilmek için yardım istedi. Hz. Peygamber, parasını ödeyerek onu esirlikten kurtardıktan sonra kendisiyle evlendi. Bu evlilikten sonra Müslümanlar, ellerinde bulunan bütün esirleri serbest bıraktılar, onlarda toptan İslamiyet’i seçtiler. Bu evlilik neticesinde hem barış sağlandı hem de İslamiyet kuvvet kazanmış oldu.<br />
Bir kabile reisinin kızı olan Cüveyriye -radıyallahu anha- ile evliliği de binlerce harb esirinin aynı anda özgürlüğe kavuşmasına ve bu vesileyle hidayetlerine sebep olmuştur. <br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9.Hz. Ümmü Habibe:</span> </span>Ebu Sufyan’ın kızı olan Ümmü Habibe, kocası Abdullah bin Cahş ile birlikte Müslüman olarak Habeşistan’a göç etmiş; ancak kocası Habeşistan’da Hristiyan olunca zor durumda kalmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber Necaşi’ye elçi göndererek Ümmü Habibe’yi kendisine eş olarak istedi. Necaşi, bu isteği kabul etti. Hicri yedinci yılda gerçekleşen bu evlilik ile hem samimi bir Müslüman olan elli yaşındaki Ümmü Habibe zor durumdan kurtarılmış, hem de babası Ebu Sufyan’ın İslamiyet’e karşı olan düşmanlığı yumuşama ve yok olma sürecine girmiştir.<br />
Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile evliliğinde ise Ümmü Habibe’yi taltif etme (ödüllendirme) durumu sözkonusudur. Zira Ümmü Habibe, eşi Habeşistan’da irtidad ettiği ve kendisi çok zor şartlar altında kaldığı halde dinini müdafaa etmiş ve o sırada Mekke’nin lideri olan babası müşrik Ebû Süfyan’a müracaat etmemişti. Peygamberimiz (sav) onu himayesine alıp, kendisiyle evlenmiş ve onu ortada kalmaktan kurtarmıştı. Aynı zamanda bu evlilikle Mekke müşrikleri arasındaki soğukluk da azalmaktaydı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10.Hz. Safiye:</span></span> Nadir oğullarının reisi Huyey bin Ahtab’ın kızı olan Hz. Safiye, Harun bin İmran’ın soyundandır. Hz. Peygamber, onu cariye olarak satın alıp azad ettikten sonra şöyle buyurdu:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “İstersen serbestsin, mallarını al ve git, istersen sana evlenme teklif ediyorum, Müslüman ol ve yanımda kal.”</span> Hz. Safiye ikinci teklifi kabul etti. Resulullah, onu cariyelik bedelini mehir sayarak kendisiyle evlendi. Bunun üzerine ashap, Hz. Safiye’nin akrabalarını serbest bıraktı ve onlar da Müslüman oldular. Bu evlilik ile hem birçok kişinin Müslüman olması sağlanmış, hem de bir cariyeyi satın alarak cariyelikten kurtardıktan sonra ödenen bedeli mehir sayma konusunda ashabına örnek olmuştur. Ayrıca Hz. Safiye’nin Yahudi asıllı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Hz. Peygamber’in insanlar arasında ırklarına göre bir ayrım yapmadığı açıkça görülmektedir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">*Hayber’deki Yahudi liderinin kızı Safiyye validemiz ile evliliği ise Yahudilerle mevcut münasebetleri düzeltmek içindir. </span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11.Hz. Meymune:</span> </span>Hz. Peygamber’in evlendiği son kadın olan Hz Meymune, Hz. Abbas’ın baldızıdır. Hz. Meymune, Hz. Abbas aracılığıyla Resulullah’a evlilik teklifinde bulunmuş ve bu teklif kabul edilmiştir. Resulullah’ın Hz Meymune ile evlenmesi, Mekkelileri sevindirmiş ve Hz. Muhammed ile dostluklarının devam edebileceği fikrini canlandırmıştır.<br />
Hz Peygamber, bu on bir kadın dışında, Mısır Mukavkısı’nın kendisine cariye olarak gönderdiği Hz. Maria ile de evlenmiş ve bu evlilikten oğlu İbrahim doğmuştur. Böylece Hz. Maria çocuk annesi (ümmü’l-veled) olarak hür statüsüne kavuşmuştur.<br />
Görüldüğü gibi, Hz Muhammed (s.a.v.)’in evlilikleri, ilahi takdirin bir tezahürü olarak, nübüvvet görevinin tam anlamıyla ifa edilebilmesi için, yapılan evliliklerdir; bu evliliklerden hiçbirini şahsi istek ve dünya zevki ile yorumlamak mümkün değildir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz kaç evlilik yaptı? Peygamberimizin kaç eşi vardı? Hz. Muhammed (s.a.v.) neden çok evlilik yaptı? Peygamberimizin hanımları ve evliliklerindeki hikmetler...<br />
<br />
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Peygamber Efendimiz’in Mekke döneminde yaptığı ikinci evlilik ise Sevde Binti Zema validemiz ile olmuştur. Peki Peygamber Efendimiz kaç evlilik yaptı? Peygamberimizin kaç eşi vardı?<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARININ İSİMLERİ</span></span><br />
<br />
    Hz. Hatice<br />
    Hz. Sevde<br />
    Hz. Ayşe<br />
    Hz. Hafsa<br />
    Hz. Zeynep Binti Huzeyme<br />
    Hz. Ümmü Seleme<br />
    Hz. Zeynep Binti Cahş<br />
    Hz. Cüveyriye<br />
    Hz. Ümmü Habibe<br />
    Hz. Safiye<br />
    Hz. Meymûne<br />
    Hz. Mariye<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARININ TABLOSU</span></span><br />
<br />
[attachment=82754]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARININ HAYATI</span></span><br />
Peygamber Efendimiz’in <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilk eşi</span> Hz. Hatice’dir. İbrahim dışındaki bütün çocukları Hz. Hatice annemizden olmuştur. Peygamberimiz, Mekke döneminde ikinci evliliğini Hz. Sevde validemiz ile yapmıştır. Medine döneminde de Hz. Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymune Binti Haris, Mariye, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme, Ümmü Habibe (r.a.) ile evlenmiştir. Peygamberimizin son evladı İbrahim, Hz. Mariye validemizden olmuştur. İşte kısaca<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Peygamberimizin hanımları ve hayatı</span>...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HZ. HATİCE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin ilk hanımı</span> Hz. Hatice’dir. Onunla evlendiğinde, Efendimiz’in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40’tır.<br />
Hz. Hatice ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü, Hz. Hatice’nin vefatı karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber’in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet bulduğu eşi Hatice’nin (r.a.) vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hüzün Yılı”</span> denilmiştir.<br />
Resulullah’ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nâdide hanımdan olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah’ın yaşı 50’dir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">SEVDE BİNTİ ZEM’A (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sevde Binti Zema</span> (r.a.) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin ikinci hanımı</span>dır. İlk Müslümanlardandır. Eşi Habeşistan’a yapılan hicretten sonra vefat etmiş ve kimsesiz kalmıştı. Efendimiz, onunla evlenerek bu kalbi kırığın yarasını sardı, onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Sadece<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Efendimiz’in nikahı</span> altında bulunmayı düşünen Sevde validemizin, dünya adına istediği başka hiçbir şey yoktu. Allah Resulü ile evlendiğinde yaşı 55’ti. Bu evliliğin hikmeti, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir hanımın elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HZ. AYŞE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ayşe</span>, Resulullah’ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındı. O, daha sonra halife olacak olan Hz. Ebubekir’in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Ayşe çok zeki bir nâdire-i fıtrat ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber’i temsil etmeye çalışıyordu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O’nun Hz. Ayşe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara arkadaşı Hz. Ebubekir için en büyük bir mükâfat idi.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HAFSA BİNTİ ÖMER (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hafsa</span>’nın eşi, Bedir Savaşı’nda şehit düşmüştü. Eşinin vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştı. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman’a evlenmesi için teklif etmiş ancak O kabul etmemiş, ardından Hz. Ebubekir’e teklif etmiş, O da kabul etmemişti. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü, fazla beklemeden O’nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmişti.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup bununla o yüce insan Hz. Ömer’in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderildi.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ZEYNEP BİNTİ HUZEYME (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
Zeynep binti Huzeyme'nin (r.a.) eşi Bedir’de şehit oldu. Peygamberimiz (s.a.s.) Hafsa’dan (r.a.) sonra Zeynep binti Huzeyme'yi (r.a.) kendisine nikahladı. Zeynep validemiz "Yoksulların annesi" olarak bilinirdi. Çok ibadet yapar, çokça sadaka verirdi. 30 yaşlarında iken âhirete göç etti. Cenâze namazını bizzat Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz kıldırdı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÜMMÜ SELEME (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Seleme</span> validemiz, ilk Müslümanlardandır. Önce Habeşistan’a sonra Medine’ye hicret etmişti. Eşi Uhud Savaşı’nda şehit olmuştu. Yurdundan ve yuvasından uzak, yetim çocuklarıyla hayat külfetini yüklenmiş bu hanıma, ilk şefkat elini Hz. Ebubekir ve Ömer uzattı. Ancak o, bu talepleri reddetti.<br />
Daha sonra <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evlilik teklifi</span>ni Resulullah yaptı ve kendisi de bu teklifi kabul etti. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuştu. Babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.<br />
Ümmü Seleme (r.a.) de Hz. Ayşe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÜMMÜ HABÎBE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Habîbe</span> (Remle binti Ebî Süfyan) (r.a.) validemiz, Mekke’de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân’ın kızıdır.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlk Müslümanlardan</span>dır. Eşiyle Habeş ülkesine hicret etti. Burada eşi önce Hıristiyan olmuş, sonra da ölmüştü. Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü, durumu öğrenince Necâşi’ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Bu duruma fevkalâde sevinen Ümmü Habibe’nin nikahı, Necâşi huzurunda kıyıldı.<br />
Bu evlilikten sonra Müslümanların ve Peygamberimizin azılı düşmanı olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Süfyan</span>, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Allah Resukü’ne karşı olan kini birazcık da olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te’sis edilmiş oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">CÜVEYRİYE BİNTİ HARİS (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cüveyriye Binti Haris</span> (r.a.) Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu.<br />
Cüveyriye, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hâris b. Dırar’ın kızı</span> idi. Hâris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan’la evlenmiş, Musâfi, Müreysi Muharebesi’nde ölmüştü. Cüveyriye, Peygamber Efendimiz’e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih etti, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyıldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">SAFİYE BİNTİ HUYEY (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Safiye</span> (r.a.) validemizin asıl adı Zeynep’tir. O dönemde Arabistan’da reislere düşen ganimet hissesine<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Safiye”</span> denilmektedir. Bu kadın da Peygamberimizin hissesine düştüğü için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Safiye”</span> adını aldı. Ana-babası, Yahudilerin ileri gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza oğullarının reisinin kızıydı. Hayber gazvesinde, babası, kocası ve kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiye, İslâm’a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu.<br />
Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış oldu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş, onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkânı sağlanmış, düşmanların kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştu.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HZ. MARİYE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
Peygamber Efendimiz, İslâm’a davet için hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mukavkıs</span>’tı. Mukavkıs, İslam elçisini güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, İslam hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca Resulullah, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mariye</span>’yi kendisine almıştı. Bilahare onu azad ederek kendisiyle evlendi.<br />
Peygamber Efendimiz’in son evladı İbrahim Mariye annemizden oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ZEYNEP BİNTİ CAHŞ (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeynep</span> validemiz Peygamberlikten 20 yıl yıl önce dünyaya gelmiş, Efendimizin halasının kızı idi. İlk iman edenlerdendir. Asıl adı “Berre” idi. Resulullah onun adını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Zeynep”</span> olarak değiştirmiştir. Babası Beni Esed kabilesinden Burre, annesi Efendimizin halası Ümeyye binti Abdulmuttalib’tir. O, Mekke’den Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medine’ye hicret ettiğinde bekardı. Efendimiz onu evlâtlığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Kısa bir süre sonra boşandı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeynep’in gerek Efendimizden önce Hz. Zeyd’le evlendirilmesinde, gerekse daha sonra Efendimizin onunla evlenmesinde, diğer hanımlarından farklı olarak Cahiliyet devri adet ve geleneklerini kaldıran hükümler ortaya çıkmıştı.</span><br />
Peygamber Efendimiz’in evliliklerinde gerek o zamanın münafıkları, gerekse yeni zamanın dalalet ehli tarafından en çok dile dolandrılıp itiraz edilen Hz. Zeynep'le olan evliliğidir. Ayrıca çok önemli hükümlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir evliliktir. Bütün bu sebeplerle bu evliliğin nikâhı bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Akd-i Semavi”</span>dir. Yani bizzat Cenab-ı Hak tarafından kıyıldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MEYMÛNE BİNTİ HARİS (RA) KİMDİR?</span></span><br />
Meymûne binti Haris’in (r.a.) asıl ismi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Berre”</span> olup, Resulullah tarafından<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Meymûne”</span> olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimizin amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor.”</span> yorumunu yaptı.<br />
Bu evliliği yaptığında Resulullah, altmış yaşları civarındaydı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar :</span></span><br />
<br />
islamdabulusalim<br />
islam ve ihsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin Hanımları Hakkında</span></span><br />
<br />
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evliliklerinden her birinin Sebepleri, fayda ve hikmetleri nelerdir?… Peygamber Efendimiz ilk hanımı Hazret-i Hatice’nin vefatına kadar 25 yıl boyunca başka bir kadınla evlenmemiştir. Hazreti Hatice’nin vefatından sonra yukarıda isimlerini sıraladığımız ve aşağıda sebepleriyle sıraladığımız toplam 10 evlilik gerçekleştirmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">* </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evliliklerinden her birinin Sebepleri, fayda ve hikmetleri nelerdir?</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber toplam 12 evlilik yapmıştır. Hanımlarının isimleri şöyledir ;</span><br />
</li>
</ul>
<ol type="1" class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hatice-i Kübra:</span> İlk hanımı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Sevde:</span> Hz. Hatice’den sonra evlendiği eşidir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Aişe :</span> Hz. Ebu Bekr’in kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hafsa:</span> Hz. Ömer’in kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeyneb (Huzeyme kızı):</span> Hilaloğulları kabilesinden.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ümmü Seleme:</span> Asıl adı Hind</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeyneb (Cahş kızı):</span> Hz. Zeyd’in boşadığı hanımı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ümmü Habibe:</span> Asıl adı Remle. Ebu Sufyan’ın kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Cüveyriye:</span> Dıraroğullarından Haris’in kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Safiyye:</span> Yahudi liderlerden Ahtab bin Huyye’nin kızı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Maria:</span> Mısır kökenli olup, İslamı seçen bir cariye.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Meymune:</span> Hz. Abbas’ın baldızı, yaşlı dul bir kadın.</span><br />
</li>
</ol>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz ilk hanımı Hazret-i Hatice’nin vefatına kadar 25 yıl boyunca başka bir kadınla evlenmemiştir. Hazreti Hatice’nin vefatından sonra yukarıda isimlerini sıraladığımız ve aşağıda sebepleriyle sıraladığımız toplam 10 evlilik gerçekleştirmiştir. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. MUHAMMED’İN  (S.A.V) ZEVCELERİNİ TANIYALIM :</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1-) Hz. Hatice:</span> </span>Kureyş kabilesindendir. Babası Huveylid, annesi Fatma’dır. Hici 554 yılında doğmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) ile evlendiğinde kendisi 40, Hz. Muhammed (as) ise 25 yaşındaydı. Hz. Hatice hem çok zengin ve hem de yüksek bir ahlaka sahipti. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hatice</span>, otuzdokuz veya kırk yaşlarına yaklaşmış, zengin, güzel, şeref ve haysiyyetli, asalet sahibi  Mekke’li dul bir kadındı. Mekke’nin hâkimi, Kâ’benin muhafızı bulunan Kureyş kabilesinden ve Esedoğulları kolundandır. (Babası: Esedin oğlu Huveylid idi)… Soyu, Rasûl-i Ekrem’in soyu ile “Kusayy” da birleşmektedir. Evvelce, iki defa evlenmiş ise de zevclerini kaybetmiş, bunlardan iki oğlu ile bir kızı kalmıştı. Tahsili vardı. Yüksek ahlâkıından dolayı Müslümanlıktan önce: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tâhire, </span>sonra da:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hadîcetül kübrâ</span> vasıflarını kazanmıştı.<br />
Kendisini Mekke’nin ileri gelenlerinden çok isteyenler olmuş, fakat hiçbirini kabul etmemiştir.<br />
Hatice, güvendiği şahıslara sermaye verir, kendisine ortak yapar, servetini artırırdı.<br />
Muhammed (as) küçüklüğünde (10-12 yaşlarında) ticarete atılmıştı. Kendisini, ticaret hayatına amcası Ebû Tâlib alıştırmıştı. Rasûl-i Ekrem’in “Ticaret için, Yemene, Basraya ve Suriyeye birkaç defa ticari seferleri olmuştu.”<br />
Hazreti Hatice, Muhammed’in (as) ticaretle uğraştığını duymuş, Onun ticari hayatındaki doğruluğunu ve “El-Emîn” vasfını öğrenmiş, Ona da sermaye teklif etmiştir. Hattâ kabûl ettiği takdirde, başkalarına verdiği hissenin iki mislini bile vereceğini teklifine eklemiştir. Bu vesile ile, Rasûlullah da (sav) Hatice’nin ortakları arasına girmişti.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İngiliz yazarı John Davenport’a göre,</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazreti Muhammed</span>, üç sene boyunca, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hatice</span> namına Şam vesair şehirlere ticari seyahatler yapmıştır.”<br />
Muhammed (as), Hatice’nin ticaret kervanı ile Suriye’ye ikinci defa gittiğinde yanında Hatice’nin kölesi Meysere de vardı. Meysere’yi, Muhammed’e (as) hizmet için, Hatice vermişti. Muhammed (as) ticaret kervanıyla Havranın da merkezi Busrâya vardı. Mallarını burada satarak geri döndü. Bu ticaret münasebetiyle Hatice, fazla kâr bile elde etmişti. Bu ticari sefer esnasında Rasûl-i Ekrem’in yanında bulunan Hatice’nin hizmetçisi Meysere sayesinde Muhammed’i (as) daha iyi tanıdı. Muhammed’in (as) muamelelerinde namuskârane hareketini öğrendi. Faziletini anladı. Beden ve rûh bakımından da insanların en güzeli Hazreti Muhammed’i candan sevdi. Yüksek ahlâkına hayran oldu. Ve O’nunla evlenmeyi içten gelen bir arzu ile istedi. Araya (Nefîse bint-i Münye gibi) vasıtalar girdi.<br />
Evlenmeleri kararlaştı. Nikâhı bizzat Ebû Tâlib kıydı. Kureyşin uluları da şahid oldu. (Nikâhlık) olarak Hatice’ye beşyüz altın verildi. Rasûli Ekrem’in ilk zevcesi Hatice oldu.<br />
Hazreti Hatice’den, Peygamberimizin iki oğlu Kasım, Abdullah; ((:::), Tâhir) ile dört kızı, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Külsüm, Fâtıma olmak üzere altı çocuğu doğdu. ilk çocuğu Kasım idi. Arab âdeti üzere, Hazreti Muhammed’e Ebül Kasım (Kasımın babası) denildi. En büyük kızı Zeyneb, en küçük kızı da Fâtıma idi. Hazreti Fâtıma, babasının en sevgilisiydi. Peygamberimize, kırk yaşında ilk vahy geldiği sene doğmuştu.<br />
Rasûl-i Ekrem, erkek çocuklarını küçük yaşlarındayken kaybetmiş, kızları da kendisinden evvel vefat etmişlerdi. Yalnız Fâtımâ Hazreti Peygamberden sonra, altı ay daha yaşadı. <br />
Evlendikten sonra, Rasûl-i Ekrem, Hatice’nin malıyla, bir müddet daha ticaret hayatında kaldı. Büyük kazançlar elde etti. Gerek kendisi ve gerek amcası Abbas, Mekke’nin en ileri gelen zenginleri sırasına geçti. Hattâ, hâmî amcası Ebû Tâlib’e yardım için, onun küçük oğlu Alî’yi kendi himayesine aldı. Büyük oğlu Ca’fer’i de Abbâs’a verdi.<br />
Muhemmed (as) Hazreti Hatice ile yirmibeş yıl mes’ud bir hayat yaşadı. İnsanlara örnek olabilecek bir aile tipi gösterdi. Peygamberimiz, Hazreti Hatice’den son derece memnundu. Sağlığında, Hatice’nin üstüne başka bir kadınla evlenmedi. Halbuki, o devirde, Medenî sayılan dünyada da, Arab yarımadasında da çok evlenmek âdetâ yaygın bir haldeydi. Hattâ, Hazreti Peygambere de bu geleneğe göre, teklifler bile yapılmıştı. Fakat, Rasûl-i Ekrem, yirmibeş yaşından Hatice’nin vefatına ve ondan sonra da 53 yaşına kadar, tek zevceli olarak yaşadı.<br />
Batılı müelliflerin ve onların mesleklerine ayak uydurmuş bulunan yazarlarımızın dillerine doladıkları “çok evlenme problemi” ise, Hazreti Peygamberin elliüç yaşından ve Mekke hicretinden sonra görüldü. Gençlik devresini, Mekke’de tek zevceyle geçiren Rasûl-i Ekrem’in yaşlılık devresinde, hicretten sonra, Medine hayatında “çok zevce” almasında birtakım <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“siyasî, sosyal ve dînî”</span> çok mühim ve yüksek maksatlar göze çarpmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin hayatını tarafsız olarak inceleyen her ilim adamı, bu hakîkati bulmakta ve görmekte asla güçlük çekmez…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">[b]2.Hz. Sevde:</span></span> [/b]Sevde’nin kocası, Habeşistan’a hicretten sonra vefat etmiş ve kendisi kimsesiz kalmıştır. Hz. Sevde, Resulullah’ın eşi olma şerefine kavuşma dışında hiçbir istek taşımadan peygamberimizle evlenmeye talip olmuş ve bu isteğinin kabul edilmesi üzerine, elli beş yaşında iken evlenme akdi yapılmıştır. Hz. Peygamber bu evlilikle hem Hz. Sevde’yi içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmış, hem de ikinci evliliğini de gene kendinden daha yaşlı bir kadınla yaptığı için, evliliklerinin yanlış yorumlanmasının önü bir kere daha kesilmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">3.Hz. Aişe:</span></span> Hz. Ebubekir’in kızı olan Hz. Aişe validemiz, Resulullah’ın evlendiği tek dul olmayan kadındır. Önceleri Cübeyr ile nişanlanmış, Cübeyr’in İslamiyet’i kabul etmemesi üzerine bu nişan bozulmuştur. Bu nişanın bozulması Hz. Ebubekir’i üzmüş, Hz. Peygamberin onunla evlenmeyi kabul etmesi, yaşanan üzüntüyü ziyadesiyle mutluluğa çevirmiştir. Hz. Aişe’nin dokuz veya on bir yaşında evlendiğine dair rivayetler ortaya atılsada, onun 17–18 yaşlarında evlendiğine dair kuvvetli deliller vardır. Hz. Aişe, ablası Esma’dan on yaş küçüktür. Esma ise hicretin yapıldığı yıl 27 yaşındadır. Önce nişanlı olup bu nişanın bozulması da, onun evlenme yaşının dokuz veya onbir olamayacağını göstermektedir. Küçük yaşta evlenmesiyle ilgili rivayetlerin, ilk nişanlandığı tarih ile karıştırılmış olmasındadır. Hesaplamalara göre <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Aişe risaletten üç yıl önce doğmuş ve 18 yaşından yedi ay aldığı sırada evlenmiştir.</span> Dokuz yıl evli kalan Hz. Aişe, Hz. Peygamberden sonra 48 yıl daha yaşamış ve 74 yaşında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemiz 2.100’den fazla hadis rivayet ederek, çok hadis rivayet eden sahabeler (el-Müksirûn) arasında yer almıştır. Bu kadar çok hadis rivayet etmesinde zeki ve bilgili olmasının yanı sıra Resulullah’tan sonra uzun süre yaşamasının payı da vardır. Resulullah’ın Hz. Aişe ile genç yaşında evlenmesi ve onun Hz. Peygamberden sonra uzun süre yaşamaya devam etmesi, böylece hadislerin günümüze kadar ulaşmasında ciddi anlamda katkı sahibi olması ilahi bir hikmet olarak düşünülmelidir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.Hz. Hafsa:</span> </span>Hz. Ömer’in kızı olan Hafsa, kocası Huneys’in Bedir savaşından dönerken hastalanıp Medine’de vefat etmesi üzerine dul kalmıştı. Hz. Ömer, kızının evlenmesini arzu ediyordu. O günün geleneklerine göre, bir baba kızını evlendirmek istediğinde sevdiği ve güvendiği birine teklifte bulunurdu. Hz. Ömer kızı ile evlenmesi için önce Hz. Osman’a, daha sonra Hz. Ebubekir’e teklifte bulundu; ancak ikisi de mazeret bildirip bu teklifi kabul etmedi. Bu gelişmeler üzerine Hz. Ömer’in çok üzüldüğünü gören Resulullah, dul ve hasta bir kadın olan Hz. Hafsa ile hicretin üçüncü senesinde evlenmeyi kabul ederek arkadaşı ve İslam Kahramanı olan Hz. Ömer’in üzüntüsünü sevince gark etti.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5.Hz. Zeynep Binti Huzeyme bin Haris:</span> </span>Kocası Bedir savaşında şehit olan Huzeyme kızı Zeynep Validemiz, Resulullah ile evlendiği zaman 60 yaşındaydı; evlendikten iki ay sonra vefat etmiştir. Bu evlilik, kocasının şehit olması üzerine yalnız kalan yaşlı bir kadını koruma altına alma niyetiyle yapılmıştır.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6.Hz. Ümmü Seleme:</span></span> Kocası Uhud savaşında şehit düşen Ümmü Seleme validemiz, dört çocuğuyla birlikte yalnız kalınca, Hz. Peygamber, onun çocuklarının bakımını da üstlenerek kendisiyle evlenmiştir. Resulullah’ın, dört çocuğu bulunan 60 yaşındaki bakıma muhtaç bir kadınla evlenmesinin hikmeti, başka bir izaha gerek kalmayacak şekilde açıktır.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7.Hz. Zeynep Binti Cahş:</span></span> Hz. Peygamber’in halası Ümeyye’nin kızı olan Hz. Zeynep validemiz, önce Resulullah’ın evlatlığı Hz. Zeyd ile evlenmiş ve aralarındaki uyumsuzluk nedeniyle boşanmıştır. Arap geleneklerine göre evlatlığın boşanmış eşi, gerçek oğlun boşanmış eşi gibi kabul ediliyordu. Oysa İslamiyet hem evlat edinmeye son vermiş, hem de evlatlığın boşanmış eşinin gerçek oğlu gibi sayılma geleneğini ortadan kaldırmıştı. Ancak Araplar bu yeni hükmü kabul etmekte zorlanıyorlardı. Cenab- Hak, Hz. Zeynep’in Resulullah ile evlenmesini murat etti: “…Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (33.Ahzâb–37) Ayetten de anlaşıldığı gibi Resulullah, bu evliliğe istekli olmadığı halde, Allah’ın muradı bu şekilde tecelli etmiş ve yanlış bir gelenek Hz. Peygamberin yaşantısı ile sona erdirilmiştir. Bu evlilikteki hikmetlerden biri de, evliliklerde denklik (küfüv) prensibine riayet edilmesi gereğidir.<br />
Peygamberimizin Hazret-i Zeyneb ile evliliği ise en çok tartışılan ve pek çok hikmetlerle dolu bir evliliktir. Zira Peygamberimiz, halasının kızı olan Zeyneb’i, Zeyneb validemizin çok fazla gönüllü olmamasına rağmen kendi azatlı kölesi Zeyd ile evlendirmiş ve böylece “zengin-fakir, asil-köle” ayırımını yıkmış, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu en yakınları vasıtasıyla göstermiştir. Daha sonra bu evlilik, Zeyneb validemizin ve akrabalarının ısrarlarıyla dayanılmaz hale gelmiş, kocası Zeyd’in Peygamberimize olan boşanma müracaatları da sonuçsuz kalmıştır. Nihayet Zeyd bu hâle dayanamamış, Zeyneb’i boşamıştı. <br />
Daha sonra inen âyetlerle (Ahzâb, 37), halasının kızı Zeyneb’le Peygamber Efendimizin nikahı emredilmiştir. Böylece cahiliye devrinin “evlatlığın hanımı ile evlenme yasağı”nı, Peygamberimiz tatbikatıyla kaldırmış ve “öz evlat” ile “evlatlık”ın birbirinden farkı ortaya çıkmıştır. <br />
Bu olay hakkında,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Hazret-i Peygamber Zeyneb’in güzelliğine hayran kalıp da onunla evlenmiştir.”</span> şeklinde ileri geri konuşanlar, şu hususları görmezden gelmektedirler: <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a.</span> Zeyneb, Peygamberimizin halasının kızıdır. Çocukluğundan beri onu defalarca görmesi mümkündür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b.</span> Peygamberimiz, Zeyd ile evlendirmeden önce evlilik teklif etse, Zeyneb validemiz bunu seve seve kabul ederdi ve evlenmesine de herhangi bir mani yoktu. Aksine Peygamberimiz, onu elleriyle başka birisiyle evlendirmiş ve Zeyd’in boşanma taleplerini de defalarca reddetmiştir. <br />
Kısacası bütün bu hâdiseler olacaktı ki, İslam’da bir “hukuk” meydana gelebilsin.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8.Hz Cüveyriye:</span> </span>Müreysi gazvesinde Müstalikoğullarından esir alınan 700 kadar esir arasında bulunan Hz. Cüveyriye, Resulullah’a müracaat ederek mükâtebe yoluyla kölelikten azad edilmek için yardım istedi. Hz. Peygamber, parasını ödeyerek onu esirlikten kurtardıktan sonra kendisiyle evlendi. Bu evlilikten sonra Müslümanlar, ellerinde bulunan bütün esirleri serbest bıraktılar, onlarda toptan İslamiyet’i seçtiler. Bu evlilik neticesinde hem barış sağlandı hem de İslamiyet kuvvet kazanmış oldu.<br />
Bir kabile reisinin kızı olan Cüveyriye -radıyallahu anha- ile evliliği de binlerce harb esirinin aynı anda özgürlüğe kavuşmasına ve bu vesileyle hidayetlerine sebep olmuştur. <br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9.Hz. Ümmü Habibe:</span> </span>Ebu Sufyan’ın kızı olan Ümmü Habibe, kocası Abdullah bin Cahş ile birlikte Müslüman olarak Habeşistan’a göç etmiş; ancak kocası Habeşistan’da Hristiyan olunca zor durumda kalmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber Necaşi’ye elçi göndererek Ümmü Habibe’yi kendisine eş olarak istedi. Necaşi, bu isteği kabul etti. Hicri yedinci yılda gerçekleşen bu evlilik ile hem samimi bir Müslüman olan elli yaşındaki Ümmü Habibe zor durumdan kurtarılmış, hem de babası Ebu Sufyan’ın İslamiyet’e karşı olan düşmanlığı yumuşama ve yok olma sürecine girmiştir.<br />
Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile evliliğinde ise Ümmü Habibe’yi taltif etme (ödüllendirme) durumu sözkonusudur. Zira Ümmü Habibe, eşi Habeşistan’da irtidad ettiği ve kendisi çok zor şartlar altında kaldığı halde dinini müdafaa etmiş ve o sırada Mekke’nin lideri olan babası müşrik Ebû Süfyan’a müracaat etmemişti. Peygamberimiz (sav) onu himayesine alıp, kendisiyle evlenmiş ve onu ortada kalmaktan kurtarmıştı. Aynı zamanda bu evlilikle Mekke müşrikleri arasındaki soğukluk da azalmaktaydı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10.Hz. Safiye:</span></span> Nadir oğullarının reisi Huyey bin Ahtab’ın kızı olan Hz. Safiye, Harun bin İmran’ın soyundandır. Hz. Peygamber, onu cariye olarak satın alıp azad ettikten sonra şöyle buyurdu:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “İstersen serbestsin, mallarını al ve git, istersen sana evlenme teklif ediyorum, Müslüman ol ve yanımda kal.”</span> Hz. Safiye ikinci teklifi kabul etti. Resulullah, onu cariyelik bedelini mehir sayarak kendisiyle evlendi. Bunun üzerine ashap, Hz. Safiye’nin akrabalarını serbest bıraktı ve onlar da Müslüman oldular. Bu evlilik ile hem birçok kişinin Müslüman olması sağlanmış, hem de bir cariyeyi satın alarak cariyelikten kurtardıktan sonra ödenen bedeli mehir sayma konusunda ashabına örnek olmuştur. Ayrıca Hz. Safiye’nin Yahudi asıllı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Hz. Peygamber’in insanlar arasında ırklarına göre bir ayrım yapmadığı açıkça görülmektedir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">*Hayber’deki Yahudi liderinin kızı Safiyye validemiz ile evliliği ise Yahudilerle mevcut münasebetleri düzeltmek içindir. </span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11.Hz. Meymune:</span> </span>Hz. Peygamber’in evlendiği son kadın olan Hz Meymune, Hz. Abbas’ın baldızıdır. Hz. Meymune, Hz. Abbas aracılığıyla Resulullah’a evlilik teklifinde bulunmuş ve bu teklif kabul edilmiştir. Resulullah’ın Hz Meymune ile evlenmesi, Mekkelileri sevindirmiş ve Hz. Muhammed ile dostluklarının devam edebileceği fikrini canlandırmıştır.<br />
Hz Peygamber, bu on bir kadın dışında, Mısır Mukavkısı’nın kendisine cariye olarak gönderdiği Hz. Maria ile de evlenmiş ve bu evlilikten oğlu İbrahim doğmuştur. Böylece Hz. Maria çocuk annesi (ümmü’l-veled) olarak hür statüsüne kavuşmuştur.<br />
Görüldüğü gibi, Hz Muhammed (s.a.v.)’in evlilikleri, ilahi takdirin bir tezahürü olarak, nübüvvet görevinin tam anlamıyla ifa edilebilmesi için, yapılan evliliklerdir; bu evliliklerden hiçbirini şahsi istek ve dünya zevki ile yorumlamak mümkün değildir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz kaç evlilik yaptı? Peygamberimizin kaç eşi vardı? Hz. Muhammed (s.a.v.) neden çok evlilik yaptı? Peygamberimizin hanımları ve evliliklerindeki hikmetler...<br />
<br />
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Peygamber Efendimiz’in Mekke döneminde yaptığı ikinci evlilik ise Sevde Binti Zema validemiz ile olmuştur. Peki Peygamber Efendimiz kaç evlilik yaptı? Peygamberimizin kaç eşi vardı?<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARININ İSİMLERİ</span></span><br />
<br />
    Hz. Hatice<br />
    Hz. Sevde<br />
    Hz. Ayşe<br />
    Hz. Hafsa<br />
    Hz. Zeynep Binti Huzeyme<br />
    Hz. Ümmü Seleme<br />
    Hz. Zeynep Binti Cahş<br />
    Hz. Cüveyriye<br />
    Hz. Ümmü Habibe<br />
    Hz. Safiye<br />
    Hz. Meymûne<br />
    Hz. Mariye<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARININ TABLOSU</span></span><br />
<br />
[attachment=82754]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARININ HAYATI</span></span><br />
Peygamber Efendimiz’in <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilk eşi</span> Hz. Hatice’dir. İbrahim dışındaki bütün çocukları Hz. Hatice annemizden olmuştur. Peygamberimiz, Mekke döneminde ikinci evliliğini Hz. Sevde validemiz ile yapmıştır. Medine döneminde de Hz. Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymune Binti Haris, Mariye, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme, Ümmü Habibe (r.a.) ile evlenmiştir. Peygamberimizin son evladı İbrahim, Hz. Mariye validemizden olmuştur. İşte kısaca<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Peygamberimizin hanımları ve hayatı</span>...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HZ. HATİCE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin ilk hanımı</span> Hz. Hatice’dir. Onunla evlendiğinde, Efendimiz’in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40’tır.<br />
Hz. Hatice ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü, Hz. Hatice’nin vefatı karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber’in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet bulduğu eşi Hatice’nin (r.a.) vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hüzün Yılı”</span> denilmiştir.<br />
Resulullah’ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nâdide hanımdan olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah’ın yaşı 50’dir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">SEVDE BİNTİ ZEM’A (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sevde Binti Zema</span> (r.a.) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin ikinci hanımı</span>dır. İlk Müslümanlardandır. Eşi Habeşistan’a yapılan hicretten sonra vefat etmiş ve kimsesiz kalmıştı. Efendimiz, onunla evlenerek bu kalbi kırığın yarasını sardı, onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Sadece<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Efendimiz’in nikahı</span> altında bulunmayı düşünen Sevde validemizin, dünya adına istediği başka hiçbir şey yoktu. Allah Resulü ile evlendiğinde yaşı 55’ti. Bu evliliğin hikmeti, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir hanımın elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HZ. AYŞE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ayşe</span>, Resulullah’ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındı. O, daha sonra halife olacak olan Hz. Ebubekir’in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Ayşe çok zeki bir nâdire-i fıtrat ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber’i temsil etmeye çalışıyordu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O’nun Hz. Ayşe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara arkadaşı Hz. Ebubekir için en büyük bir mükâfat idi.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HAFSA BİNTİ ÖMER (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Hafsa</span>’nın eşi, Bedir Savaşı’nda şehit düşmüştü. Eşinin vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştı. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman’a evlenmesi için teklif etmiş ancak O kabul etmemiş, ardından Hz. Ebubekir’e teklif etmiş, O da kabul etmemişti. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü, fazla beklemeden O’nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmişti.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup bununla o yüce insan Hz. Ömer’in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderildi.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ZEYNEP BİNTİ HUZEYME (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
Zeynep binti Huzeyme'nin (r.a.) eşi Bedir’de şehit oldu. Peygamberimiz (s.a.s.) Hafsa’dan (r.a.) sonra Zeynep binti Huzeyme'yi (r.a.) kendisine nikahladı. Zeynep validemiz "Yoksulların annesi" olarak bilinirdi. Çok ibadet yapar, çokça sadaka verirdi. 30 yaşlarında iken âhirete göç etti. Cenâze namazını bizzat Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz kıldırdı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÜMMÜ SELEME (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Seleme</span> validemiz, ilk Müslümanlardandır. Önce Habeşistan’a sonra Medine’ye hicret etmişti. Eşi Uhud Savaşı’nda şehit olmuştu. Yurdundan ve yuvasından uzak, yetim çocuklarıyla hayat külfetini yüklenmiş bu hanıma, ilk şefkat elini Hz. Ebubekir ve Ömer uzattı. Ancak o, bu talepleri reddetti.<br />
Daha sonra <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evlilik teklifi</span>ni Resulullah yaptı ve kendisi de bu teklifi kabul etti. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuştu. Babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.<br />
Ümmü Seleme (r.a.) de Hz. Ayşe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÜMMÜ HABÎBE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Habîbe</span> (Remle binti Ebî Süfyan) (r.a.) validemiz, Mekke’de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân’ın kızıdır.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlk Müslümanlardan</span>dır. Eşiyle Habeş ülkesine hicret etti. Burada eşi önce Hıristiyan olmuş, sonra da ölmüştü. Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü, durumu öğrenince Necâşi’ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Bu duruma fevkalâde sevinen Ümmü Habibe’nin nikahı, Necâşi huzurunda kıyıldı.<br />
Bu evlilikten sonra Müslümanların ve Peygamberimizin azılı düşmanı olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Süfyan</span>, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Allah Resukü’ne karşı olan kini birazcık da olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te’sis edilmiş oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">CÜVEYRİYE BİNTİ HARİS (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cüveyriye Binti Haris</span> (r.a.) Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu.<br />
Cüveyriye, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hâris b. Dırar’ın kızı</span> idi. Hâris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan’la evlenmiş, Musâfi, Müreysi Muharebesi’nde ölmüştü. Cüveyriye, Peygamber Efendimiz’e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih etti, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyıldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">SAFİYE BİNTİ HUYEY (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Safiye</span> (r.a.) validemizin asıl adı Zeynep’tir. O dönemde Arabistan’da reislere düşen ganimet hissesine<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Safiye”</span> denilmektedir. Bu kadın da Peygamberimizin hissesine düştüğü için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Safiye”</span> adını aldı. Ana-babası, Yahudilerin ileri gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza oğullarının reisinin kızıydı. Hayber gazvesinde, babası, kocası ve kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiye, İslâm’a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu.<br />
Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış oldu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş, onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkânı sağlanmış, düşmanların kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştu.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HZ. MARİYE (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
Peygamber Efendimiz, İslâm’a davet için hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mukavkıs</span>’tı. Mukavkıs, İslam elçisini güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, İslam hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca Resulullah, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mariye</span>’yi kendisine almıştı. Bilahare onu azad ederek kendisiyle evlendi.<br />
Peygamber Efendimiz’in son evladı İbrahim Mariye annemizden oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ZEYNEP BİNTİ CAHŞ (R.A.) KİMDİR?</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeynep</span> validemiz Peygamberlikten 20 yıl yıl önce dünyaya gelmiş, Efendimizin halasının kızı idi. İlk iman edenlerdendir. Asıl adı “Berre” idi. Resulullah onun adını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Zeynep”</span> olarak değiştirmiştir. Babası Beni Esed kabilesinden Burre, annesi Efendimizin halası Ümeyye binti Abdulmuttalib’tir. O, Mekke’den Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medine’ye hicret ettiğinde bekardı. Efendimiz onu evlâtlığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Kısa bir süre sonra boşandı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Zeynep’in gerek Efendimizden önce Hz. Zeyd’le evlendirilmesinde, gerekse daha sonra Efendimizin onunla evlenmesinde, diğer hanımlarından farklı olarak Cahiliyet devri adet ve geleneklerini kaldıran hükümler ortaya çıkmıştı.</span><br />
Peygamber Efendimiz’in evliliklerinde gerek o zamanın münafıkları, gerekse yeni zamanın dalalet ehli tarafından en çok dile dolandrılıp itiraz edilen Hz. Zeynep'le olan evliliğidir. Ayrıca çok önemli hükümlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir evliliktir. Bütün bu sebeplerle bu evliliğin nikâhı bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Akd-i Semavi”</span>dir. Yani bizzat Cenab-ı Hak tarafından kıyıldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MEYMÛNE BİNTİ HARİS (RA) KİMDİR?</span></span><br />
Meymûne binti Haris’in (r.a.) asıl ismi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Berre”</span> olup, Resulullah tarafından<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Meymûne”</span> olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimizin amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor.”</span> yorumunu yaptı.<br />
Bu evliliği yaptığında Resulullah, altmış yaşları civarındaydı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar :</span></span><br />
<br />
islamdabulusalim<br />
islam ve ihsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber Efendimiz'in çocukları hakkında]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=18558</link>
			<pubDate>Fri, 04 Nov 2022 18:49:57 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=18558</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in çocukları hakkında</span> </span><br />
<br />
Rasûl-i Ekrem Efendimizin üçü erkek dördü kız olmak üzere yedi çocuğu doğmuştur. Bunlar doğuş sırasıyle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kasım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah, İbrahim</span></span> isimlerini taşımışlardı. Bu yedi çocuğun altısı Hazreti Hadîce'den, yedincisi Mısırlı Hazreti Mâriye'den idi.<br />
İbni İshak, Peygamberimizin (Tâhir) ile ((:::)) adında iki evlâdı daha olduğunu söylemekte ise de bunların Abdullah'ın sıfatları olduğu bildirilmiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1) Kasım:</span></span><br />
Rasûl-i Ekremin ilk çocuğu Kasım idi. Bu sebepten künyesi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebül-Kasım (Kasımın babası)</span> oldu. Hazreti Peygamber, Ebûl-Kasım adiyle çağırılmasından hoşlanırdı. Ashab da kendisini bu isimle çağırırlardı. İbni Sa'de göre, Kasım iki sene yaşadı. Mekkede vefat etti. Rasûl-i Ekremin çocukları içinde ilk ölen Kasım oldu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2) Zeyneb:</span></span><br />
Peygamberimiz'in en büyük kızıydı. Kasım'dan sonra doğmuştu. Zeyneb doğduğu zaman, Rasûl-i Ekrem otuz yaşındaydı. Mekke'de doğmuş olan Zeyneb, Hicretin sekizinci senesi Medine'de vefat eyledi. Vefatında otuz yaşında bulunuyordu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyneb,</span> önce, teyzesinin oğlu Ebûl'as ile evlenmişti. Ebûl as bidayette müşriklerden ayrılmadığı için, "Bedr" gazvesinde Müslümanların eline esir düşmüş, kurtulunca, Zeynebi Medine'ye göndereceğine söz vermişti. Rasûl-i Ekrem, ailesini getirmek için, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Harise oğlu Zeyd"i</span> göndermişti. Zeynebi Medine'ye götüren Zeyd oldu. Zeyneb Medine'ye gitti ve fakat zevci Ebûl'as Mekke'de kaldı.<br />
Ebûl'as, bir seriyye esnasında yine Müslümanların eline esir düştü ve fakat Hazreti Zeyneb'in himayesi sayesinde serbest bırakıldı. Ebûl'as, ikinci defa esirlikten kurtulunca, Mekke'ye gitti. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra, Müslümanlığı kabul etti. Medine'ye hicret eyledi. Müslüman olduğu için nikâhları yenilendi.<br />
Ebûl'as, Hazreti Zeynebe iyi muamele ederdi. Bu yüzden, Rasûl-i Ekremin takdirini kazandı. Zeyneb, kocasına tekrar kavuştuktan sonra çok yaşayamadı. Vefatında, cenazesi "Ümmü Eymen" ile "Hazreti Sevde" tarafından yıkandı. Namazını Rasûl-i Ekrem kıldı. Mezarına Ebûl'as indirdi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3) Rukayye:</span></span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rasûl-i Ekremin ikinci kızıydı. </span>Doğduğu zaman Hazreti Peygamber Efendimiz, otuz üç yaşında bulunuyordu. Rukayye babasının peygamberliğinden önce, Ebû Leheb'in oğlu, Utbe ile nişanlanmıştı. Rasûl-i Ekrem, halkı İslama dâvete başlayınca Ebû Leheb, oğlunu çağırdı:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Oğlum! Muhammed'in kızından ayrılmıyacak olursan, ben senden ayrılırım." </span>dedi. Utbe de babası Ebû Leheb'in teşvikiyle "Rukayye"yi bıraktı. O zaman Rukayye, Hazreti Osman ile evlendi. Habeşistana göç eden ilk kafileye Hazreti Osman, zevcesi Hazreti Rukayye ile birlikte katılmışlardı. Hazreti Osman, Habeşistan'dan Mekke'ye dönmüş, oradan da Medine'ye hicret etmişti. Rukayye, Bedr gazası günlerinde hastalanmış, bu yüzden Hazreti Osman, Bedr muharebesinde bulunamamış, hattâ zevcesi başında kaldığı için, mazeretliler arasına konulmuştu.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bedr gazası zaferini Harise oğlu Zeyd, Medineye ulaştırdığı gün, Hazreti Rukayye vefat etmişti. </span>Rasûl-i Ekrem de, Bedr savaşı yüzünden, kızı Rukayye'nin cenazesinde bulunamamıştı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4) Ümmü Gülsüm:</span></span><br />
İslâmiyet gelmeden önce doğdu. Annesi Hazret-i Hadîce’dir. Ümmü Gülsüm İslâmiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in ikinci oğlu Uteybe ile nişanlanmıştı. İslâmiyet gelince Ebû Leheb îmân etmedi ve İslâmiyet'in çok azgın bir düşmanı oldu. Onun hakkında (Tebbet) sûresi nâzil olunca oğluna Ümmü Gülsüm’den ayrılmasını söyledi. O da babasını dinliyerek ayrıldı.<br />
Bedr gazasının sonunda, Hazreti Rukayye'nin ölümünden bir yıl sonra, Hicretin üçüncü yılı, Hazreti Osman'la evlendi.<br />
Buhârînin bildirdiğine göre, Hafsa dul kalınca, Hazreti Ömer, Osman'a müracaat ettiği zaman, Hazreti Osman tereddüt etmişti. O zaman Rasûl-i Ekrem, Ömere:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ben sana Osman'dan, Osman'a da senden daha iyi bir adam bulacağım. Kızını bana ver, ben de kızımı Osman'a vereyim." </span>demişti.<br />
Hazreti Osman'la evlenen Ümmü Gülsûm, onunla altı yıl beraber yaşadı. Hicretin dokuzuncu senesi vefat etti. Cenaze namazı Rasûl-i Ekrem tarafından kılındı. Hazreti Ali Hazreti Fadl ve Hazreti Üsâme tarafından gömüldü.<br />
Hazreti Osman, Rasûl-i Ekremin iki kızı: Rukayye ve Ümmü Gülsûm ile evlendiği için, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İki nur sahibi" </span>mânâsına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Zinnûreyn"</span> sıfatını kazanmıştı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5) Fâtıma:</span></span><br />
Rasûl-i Ekrem (as)'in en küçük ve fakat en sevgili kızıydı. İlâhî vahiy ilk geldiği zaman, Mekke'de doğdu. Hicretin ikinci senesi Medine'de Hazreti Ali ile evlendi. Evlendikleri zaman Hazreti Fâtıma on beş, Hazreti Ali yirmi dört yaşındaydı. Rasûl-i Ekrem, kızı Fâtıma için, yatak çarşafı, iki değirmen, bir su tulumu hazırlamış, Hazreti Fâtıma, değirmenlerle su tulumunu, bütün ömrü boyunca kullanmıştı.<br />
Rasûl-i Ekrem Hazreti Ali ile Hazreti Fâtıma'nın iyi geçinmesini ister, aralarında ihtilâf çıkarsa, onları barıştırırdı. Bir gün Ali, Fâtıma'ya şiddetli bir muamelede bulunmuş, Fâtıma de Rasûl-i Ekreme başvurarak Ali'yi şikâyet eylemişti. Fâtıma'dan sonra, Ali gelmiş, o da Fâtıma'yı şikâyette bulunmuş, fakat Rasûl-i Ekrem ikisin de barıştırmıştı.<br />
Bir defa da, Hazreti Ali ikinci bir zevce almaya kalkmış, bunu haber alan Rasûl-i Ekrem çok üzülmüş bir hutbesinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Benim kızım benim ciğerparemdir. Kızımı kederlendiren her şey, beni de kederlendirir."</span><br />
demiş, bunun üzerine Hazreti Ali teşebbüsünden vazgeçmiş, Hazreti Fâtıma'nın sağlığında başka bir kadınla evlenmemişti:<br />
Hazreti Fâtıma, Hicretin on birinci senesi, babasından altı ay sonra vefat eyledi. Rasûl-i Ekrem Efendimizin irtihalinde kızı yirmi beş yaşındaydı.<br />
Rasûl-i Ekrem, kızı Fâtıma'yı çok severdi. Hastalığı sırasında onu yanına çağırdı. Kulağına fısıldadı. O zaman Fâtıma ağladı; sonra yine fısıldadı. Bu sefer, Fâtıma'nın yüzü güldü. Hazreti Âişe sordu. Hazreti Fâtıma da:<br />
 <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Önce, Rasûl-i Ekrem, hastalığı sonunda öleceğini söyledi, ağladım. Sonra, ailesi içinde kendisine ilk kavuşacak olanın ben olduğumu haber verdi. O zaman da sevindim." </span><br />
diye cevap vermişti.<br />
Rasûl-i Ekrem Efendimizin soyunu yaşatan Hazreti Fâtıma oldu. Fâtıma'nın beş çocuğu oldu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hasen, Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm, Zeyneb</span> isimlerinde idi. Bunlardan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Muhsin,</span> küçükken vefat etmişti.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6) Abdullah:</span></span><br />
Hicret'ten önce, on birinci senesi Mekke'de doğdu, üç ay yaşadı. Küçükken öldü. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Tâhir ve Tayyeb"</span> Abdullah'ın diğer isimleriydi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7) İbrahim:</span></span><br />
Rasûl-i Ekrem'in en küçük çocuğu ve en küçük oğluydu. Hicretin sekizinci senesi Medine'de doğdu. İbn İshaka göre, Resûl-i Ekrem'in İbrahim'den başka bütün çocukları, Peygamberlikten önce doğmuşlardı. İbrahim, Mısırlı Hazreti Mâriye'den dünyaya gelmiş, Hazreti Âişe'nin rivayetine göre, on yedi veya on sekiz aylıkken vefat etmişti.<br />
Rasûl-i Ekrem, İbrahim'in doğumundan çok memnun olmuş, yedinci günü bir ziyafet vermiş, fukaraya sadaka dağıtmış, oğluna Hazreti İbrahim'in adını takmıştı. Çünkü, Rasûl-i Ekrem'in Hazreti Hadîce'den doğmuş olan erkek çocukları küçük yaşlarındayken ölmüşlerdi. Diğer zevcelerinden de evlâdı olmamıştı.<br />
Ebû Rafiın zevcesi Selmâ, yeni doğan İbrahime sütannelik yapmıştı. Buhârî, Ümmü Seyf'in İbrahimi emzirdiğini bildirmektedir. Rasûl-i Ekrem, sütanneye uğrar, İbrahimi görür, okşar ve öperdi.<br />
İbrahim, Ümmü Seyf'in evinde öldü. Hazreti Peygamber, çocuğunun hastalığını duyunca, Avfoğlu Abdurrahmân ile onun yanına gitmiş, İbrahim'in ölüm pençesinde kıvrandığını görünce, dayanamamış ağlamıştı. Abdurrahmân:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Yâ Resûlallah! Ne yapıyorsunuz?.," </span>deyince, Rasûl-i Ekrem:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şefkat duygularım galeyana geldi."</span> buyurmuştu.<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem, oğlunun cenaze namazını kılmış, Abbâs oğlu Fadl, Zeyd oğlu Üsâme, Maz'un oğlu Osman, İbrahimi mezarına indirmişti. Beki' mezarlığına gömüldü.<br />
İbrahim öldüğü zaman güneş tutulmuştu. Halk, güneş de mateme katıldı, deyince Rasûl-i Ekrem:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Güneş ile ay, Allah'ın âyetlerindendir. Bir fânînin ölümü yüzünden tutulmazlar!"</span><br />
diye hitapta bulunarak, Müslümanları böyle yanlış anlayışlardan uzaklaştırmışlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sorularla İslamiyet</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in çocukları hakkında</span> </span><br />
<br />
Rasûl-i Ekrem Efendimizin üçü erkek dördü kız olmak üzere yedi çocuğu doğmuştur. Bunlar doğuş sırasıyle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kasım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah, İbrahim</span></span> isimlerini taşımışlardı. Bu yedi çocuğun altısı Hazreti Hadîce'den, yedincisi Mısırlı Hazreti Mâriye'den idi.<br />
İbni İshak, Peygamberimizin (Tâhir) ile ((:::)) adında iki evlâdı daha olduğunu söylemekte ise de bunların Abdullah'ın sıfatları olduğu bildirilmiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1) Kasım:</span></span><br />
Rasûl-i Ekremin ilk çocuğu Kasım idi. Bu sebepten künyesi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebül-Kasım (Kasımın babası)</span> oldu. Hazreti Peygamber, Ebûl-Kasım adiyle çağırılmasından hoşlanırdı. Ashab da kendisini bu isimle çağırırlardı. İbni Sa'de göre, Kasım iki sene yaşadı. Mekkede vefat etti. Rasûl-i Ekremin çocukları içinde ilk ölen Kasım oldu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2) Zeyneb:</span></span><br />
Peygamberimiz'in en büyük kızıydı. Kasım'dan sonra doğmuştu. Zeyneb doğduğu zaman, Rasûl-i Ekrem otuz yaşındaydı. Mekke'de doğmuş olan Zeyneb, Hicretin sekizinci senesi Medine'de vefat eyledi. Vefatında otuz yaşında bulunuyordu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyneb,</span> önce, teyzesinin oğlu Ebûl'as ile evlenmişti. Ebûl as bidayette müşriklerden ayrılmadığı için, "Bedr" gazvesinde Müslümanların eline esir düşmüş, kurtulunca, Zeynebi Medine'ye göndereceğine söz vermişti. Rasûl-i Ekrem, ailesini getirmek için, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Harise oğlu Zeyd"i</span> göndermişti. Zeynebi Medine'ye götüren Zeyd oldu. Zeyneb Medine'ye gitti ve fakat zevci Ebûl'as Mekke'de kaldı.<br />
Ebûl'as, bir seriyye esnasında yine Müslümanların eline esir düştü ve fakat Hazreti Zeyneb'in himayesi sayesinde serbest bırakıldı. Ebûl'as, ikinci defa esirlikten kurtulunca, Mekke'ye gitti. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra, Müslümanlığı kabul etti. Medine'ye hicret eyledi. Müslüman olduğu için nikâhları yenilendi.<br />
Ebûl'as, Hazreti Zeynebe iyi muamele ederdi. Bu yüzden, Rasûl-i Ekremin takdirini kazandı. Zeyneb, kocasına tekrar kavuştuktan sonra çok yaşayamadı. Vefatında, cenazesi "Ümmü Eymen" ile "Hazreti Sevde" tarafından yıkandı. Namazını Rasûl-i Ekrem kıldı. Mezarına Ebûl'as indirdi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3) Rukayye:</span></span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rasûl-i Ekremin ikinci kızıydı. </span>Doğduğu zaman Hazreti Peygamber Efendimiz, otuz üç yaşında bulunuyordu. Rukayye babasının peygamberliğinden önce, Ebû Leheb'in oğlu, Utbe ile nişanlanmıştı. Rasûl-i Ekrem, halkı İslama dâvete başlayınca Ebû Leheb, oğlunu çağırdı:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Oğlum! Muhammed'in kızından ayrılmıyacak olursan, ben senden ayrılırım." </span>dedi. Utbe de babası Ebû Leheb'in teşvikiyle "Rukayye"yi bıraktı. O zaman Rukayye, Hazreti Osman ile evlendi. Habeşistana göç eden ilk kafileye Hazreti Osman, zevcesi Hazreti Rukayye ile birlikte katılmışlardı. Hazreti Osman, Habeşistan'dan Mekke'ye dönmüş, oradan da Medine'ye hicret etmişti. Rukayye, Bedr gazası günlerinde hastalanmış, bu yüzden Hazreti Osman, Bedr muharebesinde bulunamamış, hattâ zevcesi başında kaldığı için, mazeretliler arasına konulmuştu.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bedr gazası zaferini Harise oğlu Zeyd, Medineye ulaştırdığı gün, Hazreti Rukayye vefat etmişti. </span>Rasûl-i Ekrem de, Bedr savaşı yüzünden, kızı Rukayye'nin cenazesinde bulunamamıştı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4) Ümmü Gülsüm:</span></span><br />
İslâmiyet gelmeden önce doğdu. Annesi Hazret-i Hadîce’dir. Ümmü Gülsüm İslâmiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in ikinci oğlu Uteybe ile nişanlanmıştı. İslâmiyet gelince Ebû Leheb îmân etmedi ve İslâmiyet'in çok azgın bir düşmanı oldu. Onun hakkında (Tebbet) sûresi nâzil olunca oğluna Ümmü Gülsüm’den ayrılmasını söyledi. O da babasını dinliyerek ayrıldı.<br />
Bedr gazasının sonunda, Hazreti Rukayye'nin ölümünden bir yıl sonra, Hicretin üçüncü yılı, Hazreti Osman'la evlendi.<br />
Buhârînin bildirdiğine göre, Hafsa dul kalınca, Hazreti Ömer, Osman'a müracaat ettiği zaman, Hazreti Osman tereddüt etmişti. O zaman Rasûl-i Ekrem, Ömere:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ben sana Osman'dan, Osman'a da senden daha iyi bir adam bulacağım. Kızını bana ver, ben de kızımı Osman'a vereyim." </span>demişti.<br />
Hazreti Osman'la evlenen Ümmü Gülsûm, onunla altı yıl beraber yaşadı. Hicretin dokuzuncu senesi vefat etti. Cenaze namazı Rasûl-i Ekrem tarafından kılındı. Hazreti Ali Hazreti Fadl ve Hazreti Üsâme tarafından gömüldü.<br />
Hazreti Osman, Rasûl-i Ekremin iki kızı: Rukayye ve Ümmü Gülsûm ile evlendiği için, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İki nur sahibi" </span>mânâsına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Zinnûreyn"</span> sıfatını kazanmıştı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5) Fâtıma:</span></span><br />
Rasûl-i Ekrem (as)'in en küçük ve fakat en sevgili kızıydı. İlâhî vahiy ilk geldiği zaman, Mekke'de doğdu. Hicretin ikinci senesi Medine'de Hazreti Ali ile evlendi. Evlendikleri zaman Hazreti Fâtıma on beş, Hazreti Ali yirmi dört yaşındaydı. Rasûl-i Ekrem, kızı Fâtıma için, yatak çarşafı, iki değirmen, bir su tulumu hazırlamış, Hazreti Fâtıma, değirmenlerle su tulumunu, bütün ömrü boyunca kullanmıştı.<br />
Rasûl-i Ekrem Hazreti Ali ile Hazreti Fâtıma'nın iyi geçinmesini ister, aralarında ihtilâf çıkarsa, onları barıştırırdı. Bir gün Ali, Fâtıma'ya şiddetli bir muamelede bulunmuş, Fâtıma de Rasûl-i Ekreme başvurarak Ali'yi şikâyet eylemişti. Fâtıma'dan sonra, Ali gelmiş, o da Fâtıma'yı şikâyette bulunmuş, fakat Rasûl-i Ekrem ikisin de barıştırmıştı.<br />
Bir defa da, Hazreti Ali ikinci bir zevce almaya kalkmış, bunu haber alan Rasûl-i Ekrem çok üzülmüş bir hutbesinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Benim kızım benim ciğerparemdir. Kızımı kederlendiren her şey, beni de kederlendirir."</span><br />
demiş, bunun üzerine Hazreti Ali teşebbüsünden vazgeçmiş, Hazreti Fâtıma'nın sağlığında başka bir kadınla evlenmemişti:<br />
Hazreti Fâtıma, Hicretin on birinci senesi, babasından altı ay sonra vefat eyledi. Rasûl-i Ekrem Efendimizin irtihalinde kızı yirmi beş yaşındaydı.<br />
Rasûl-i Ekrem, kızı Fâtıma'yı çok severdi. Hastalığı sırasında onu yanına çağırdı. Kulağına fısıldadı. O zaman Fâtıma ağladı; sonra yine fısıldadı. Bu sefer, Fâtıma'nın yüzü güldü. Hazreti Âişe sordu. Hazreti Fâtıma da:<br />
 <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Önce, Rasûl-i Ekrem, hastalığı sonunda öleceğini söyledi, ağladım. Sonra, ailesi içinde kendisine ilk kavuşacak olanın ben olduğumu haber verdi. O zaman da sevindim." </span><br />
diye cevap vermişti.<br />
Rasûl-i Ekrem Efendimizin soyunu yaşatan Hazreti Fâtıma oldu. Fâtıma'nın beş çocuğu oldu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hasen, Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm, Zeyneb</span> isimlerinde idi. Bunlardan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Muhsin,</span> küçükken vefat etmişti.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6) Abdullah:</span></span><br />
Hicret'ten önce, on birinci senesi Mekke'de doğdu, üç ay yaşadı. Küçükken öldü. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Tâhir ve Tayyeb"</span> Abdullah'ın diğer isimleriydi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7) İbrahim:</span></span><br />
Rasûl-i Ekrem'in en küçük çocuğu ve en küçük oğluydu. Hicretin sekizinci senesi Medine'de doğdu. İbn İshaka göre, Resûl-i Ekrem'in İbrahim'den başka bütün çocukları, Peygamberlikten önce doğmuşlardı. İbrahim, Mısırlı Hazreti Mâriye'den dünyaya gelmiş, Hazreti Âişe'nin rivayetine göre, on yedi veya on sekiz aylıkken vefat etmişti.<br />
Rasûl-i Ekrem, İbrahim'in doğumundan çok memnun olmuş, yedinci günü bir ziyafet vermiş, fukaraya sadaka dağıtmış, oğluna Hazreti İbrahim'in adını takmıştı. Çünkü, Rasûl-i Ekrem'in Hazreti Hadîce'den doğmuş olan erkek çocukları küçük yaşlarındayken ölmüşlerdi. Diğer zevcelerinden de evlâdı olmamıştı.<br />
Ebû Rafiın zevcesi Selmâ, yeni doğan İbrahime sütannelik yapmıştı. Buhârî, Ümmü Seyf'in İbrahimi emzirdiğini bildirmektedir. Rasûl-i Ekrem, sütanneye uğrar, İbrahimi görür, okşar ve öperdi.<br />
İbrahim, Ümmü Seyf'in evinde öldü. Hazreti Peygamber, çocuğunun hastalığını duyunca, Avfoğlu Abdurrahmân ile onun yanına gitmiş, İbrahim'in ölüm pençesinde kıvrandığını görünce, dayanamamış ağlamıştı. Abdurrahmân:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Yâ Resûlallah! Ne yapıyorsunuz?.," </span>deyince, Rasûl-i Ekrem:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şefkat duygularım galeyana geldi."</span> buyurmuştu.<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem, oğlunun cenaze namazını kılmış, Abbâs oğlu Fadl, Zeyd oğlu Üsâme, Maz'un oğlu Osman, İbrahimi mezarına indirmişti. Beki' mezarlığına gömüldü.<br />
İbrahim öldüğü zaman güneş tutulmuştu. Halk, güneş de mateme katıldı, deyince Rasûl-i Ekrem:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Güneş ile ay, Allah'ın âyetlerindendir. Bir fânînin ölümü yüzünden tutulmazlar!"</span><br />
diye hitapta bulunarak, Müslümanları böyle yanlış anlayışlardan uzaklaştırmışlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sorularla İslamiyet</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Peygamber'in kızları, kaç yaşında, kimlerle evlenmişlerdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=18557</link>
			<pubDate>Fri, 04 Nov 2022 18:31:39 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=18557</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber'in kızları, kaç yaşında, kimlerle evlenmişlerdir?</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (asm)'in kızlarının kaç yaşında evlendiği konusunda net ve kesin bilgiler olmasa da genel bilgiler şöyledir:<br />
<br />
Hz. Peygamber (asm)'in Hz. Hatice'den iki erkek ve dört kız çocuğu dünyaya gelmiştir. İlk çocuğu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kasım</span></span> iki yaşında, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah</span></span> da küçük yaşta iken vefat etmiştir. Abdullah adlı çocuğuna aynı zamanda (:::) ve Tahir denildiği nakledilmektedir.<br />
<br />
Bunların dışında Medine döneminde Mısır'lı Mariye'den <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim</span></span> adlı oğlu olmuştur. Kızlarının doğum sırası konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte genellikle, Zeyneb, Rukıye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma şeklinde olduğu kabul edilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyneb:</span></span> Hz. Peygamber (asm)'in ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğüdür. Babası otuz yaşında iken dünyaya geldiği nakledilmektedir. Hz. Hatice'nin arzusu üzerine Hz. Peygamber Zeyneb'i teyzesinin oğlu Ebü'l-As b. Rebi' ile evlendirmiştir. Bu evlilikten Zeyneb'in Ali ve Ümame adlı iki çocuğu dünyaya gelmiştir.<br />
<br />
Zeyneb, babasına peygamberlik gelince annesi ile birlikte İslamiyet'i kabul etmiştir. Kocası Ebü'l-As ise, o dönemde iman etmemiş; ancak Müslüman olan hanımı ile beraber yaşamaktan da vazgeçmemiştir. Bu şekilde evlilikleri Bedir savaşına kadar devam etmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (asm) Medine'ye hicret edince, ailesi ile birlikte kızı Zeyneb'i de Mekke'den getirtmek istemiş, ancak kocası ondan ayrılmak istememiştir. Bu arada Ebü'l-As, müşrikler safında katıldığı Bedir savaşında esir düşmüş, Zeyneb, kocasının fidyesi olarak bir miktar malla birlikte annesinin kendisine evlenirken çeyiz olarak verdiği gerdanlığı göndermiştir. Hz. Peygamber gerdanlığı iade ederek Ebül-As'ı serbest bırakmıştır. Ancak ondan, kızını çocukları ile birlikte Medine'ye göndermesini istemiş ve bu konuda kendisinden söz almıştır. Ebü'l-As sözünü tutarak Zeyneb'i ve çocuklarını Medine'ye göndermek üzere yola çıkarmıştır.<br />
<br />
O sırada hamile olan Zeyneb, Mekke'de Zi Tuva adlı yerde, henüz İslam'ı kabul etmemiş bulunan Hebbar b. Esved'in saldırısı sonucu deveden düşmüş ve çocuğunu düşürmüştür. Bu olay sonucu yakalandığı hastalık ilerleyerek hicri 8. yılda onun ölümüne sebep olmuştur. Olaydan sonra Mekke'ye dönmüştür.<br />
<br />
Bu arada Hz. Peygamber (asm) onu getirmek için Zeyd b. Harise'yi ve ensardan bir şahsı Bedir savaşından bir ay kadar sonra Mescid-i Haram'a 10 km. uzaklıkta bulunan Batn-ı Ye'cec'e kadar göndermiş, Zeyneb de yanında çocukları olduğu halde bu ikisi ile birlikte Medine'ye gelmiş ve Hz. Peygamber'in yanında yaşamaya başlamıştır.<br />
<br />
Diğer taraftan Ebü'l-As, hicretin 6. yılında müşriklere ait bir kervanla gittiği Suriye'den dönerken İs mevkiinde karşılaştığı İslam askeri birliği tarafından Medine'ye getirilmiş ve İslamiyet'i kabul etmiştir. Hz. Peygamber Zeyneb'i eski kocası ile tekrar evlendirmiştir.<br />
<br />
Zeyneb, Ebü'l-As'la gerçekleşen bu ikinci evliliğinden kısa süre sonra hicretin 8. yılında, vefat etmiştir. Çocuklarından Ali, Mekke'nin fethinden sonra ölmüştür. Kızı Ümame ise, teyzesi Fatıma'nın vefatından sonra Hz. Ali ile onun şehit edilmesinden sonra da Muğire b. Nevfel ile evlenmiş ve onun nikahında iken vefat etmiştir. Ümame'nin bu kocasından Yahya adında bir çocuğunun dünyaya geldiği söylenir.<br />
<br />
Biraz sonra görüleceği üzere diğer iki kız kardeşi Rukiye ve Ümmü Gülsüm gibi Zeyneb'in nesli de devam etmemiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rukıye (Rukayye):</span></span> Babası otuz üç yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir. Rukıye, Ebu Leheb'in oğlu Utbe ile biraz sonra bahsedilecek olan Ümmü Gülsüm de Uteybe ile nikahlandı. Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz. Peygamber (asm)'in bu iki kızının Ebu Leheb'in oğullarıyla zifafa girmedikleri konusunda müttefiktirler. Ebu Leheb ve hanımı, kendilerinin İslam'a karşı tutumlarını yeren Tebbet Suresi'nin nazil olması ve aynı zamanda Rukıye ve Ümmü Gülsüm'ün İslam'ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz. Peygamber'in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de ayrıldı.<br />
<br />
Bundan sonra Hz. Peygamber (asm) Rukıye'yi Hz. Osman ile evlendirdi. Rukıye kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra Mekke'ye dönerek Medine'ye hicret etti ve burada yaşamaya başladı. Hicretin 2. yılında Bedir seferi hazırlıkları esnasında kızamığa yakalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman'ı sefere götürmedi ve hasta hanımıyla ilgilenmesi için Medine'de bıraktı. Ancak Rukıye, Hz. Peygamber seferde iken vefat etti. Hz. Osman'dan dünyaya gelen Abdullah adındaki oğlu iki veya altı yaşında iken vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Gülsüm:</span></span> Rukıye'den küçük olduğuna göre, babası otuz dört yaşın üzerinde iken dünyaya gelmiş olmalıdır. Yukarıda da geçtiği gibi Ebu Leheb'in oğullarından Uteybe ile nikahlandı. Annesinin ve babasının zorlaması sonucu Uteybe Ümmü Gülsüm'ü boşadı. Ümmü Gülsüm hicrete kadar babasının evinde yaşadı. Kızkardeşi Fatıma ve Hz. Peygamber'in diğer aile fertleriyle birlikte Medine'ye hicret etti. Ablası Rukıye'nin vefatından bir müddet sonra hicretin 3. yılında Hz. Osman'la evlendirildi. Hicretin 9. yılında vefat etti.<br />
<br />
Ümmü Gülsüm'ün çocuğu olmadı. Onun vefatı üzerine Hz. Peygamber "Bir üçüncü (bazı rivayetlerde on) kızım olsaydı, yine Osman'la nikahlardım." demiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fatıma:</span></span> Hz. Peygamber (asm)'in kızlarının en küçüğüdür. Doğum tarihi konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte, genel kabul, birincisi ağırlıklı olmak üzere 609 ve 605 yıllarında yoğunlaşmaktadır. Kaynaklarımızda onun çocukluk ve gençlik yıllarıyla ilgili bilgiler azdır. Başından geçen olaylardan birisi şöyledir: Bir gün Hz. Peygamber Kabe'nin yanında namaz kılarken secdeye vardığında müşrikler bir koyunun iç organlarını sırtına koyarlar. Hz. Peygamber secdeden başını kaldıramaz. Bu sırada Fatıma gelip babasının üzerindekileri atar ve müşriklere çıkışır.<br />
<br />
Hz. Fatıma, babasının hicretinden bir müddet sonra, içlerinde kızkardeşi Ümmü Gülsüm ve Hz. Ebu Bekir'in ailesinin de bulunduğu bir kafile ile birlikte Medine'ye hicret etti. Bir müddet sonra Hz. Ali onu babasından istedi. Hz. Peygamber kızının görüşünü alarak hicretin 2. yılında Fatıma'yı Hz. Ali ile evlendirdi.<br />
<br />
Hz. Fatıma, evlendikten bir yıl kadar sonra ilk çocuğu Hasan'ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin'i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adlı kızları ile Muhsin (veya Muhassin) adlı oğlu dünyaya geldi. Ancak bu sonuncusu küçükken vefat etti.<br />
<br />
Hz. Fatıma'nın İslam kültüründe ünlü olduğu hususlardan birisi sağlık ve sosyal yardım alanlarındaki hizmetleridir. Nitekim Uhud savaşında gazilere su ve yiyecek taşımış, yaralıları tedavi etmiş, babasının yüzündeki kanları temizlemiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (asm)'in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat etmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber'in nesli Fatıma'nın çocukları vasıtasıyla devam etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar:</span></span><br />
<br />
Sorularlaislamiyet<br />
<br />
- Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı. <br />
- TDV İslam Ansiklopedisi ilgili maddeler.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber'in kızları, kaç yaşında, kimlerle evlenmişlerdir?</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (asm)'in kızlarının kaç yaşında evlendiği konusunda net ve kesin bilgiler olmasa da genel bilgiler şöyledir:<br />
<br />
Hz. Peygamber (asm)'in Hz. Hatice'den iki erkek ve dört kız çocuğu dünyaya gelmiştir. İlk çocuğu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kasım</span></span> iki yaşında, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah</span></span> da küçük yaşta iken vefat etmiştir. Abdullah adlı çocuğuna aynı zamanda (:::) ve Tahir denildiği nakledilmektedir.<br />
<br />
Bunların dışında Medine döneminde Mısır'lı Mariye'den <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim</span></span> adlı oğlu olmuştur. Kızlarının doğum sırası konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte genellikle, Zeyneb, Rukıye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma şeklinde olduğu kabul edilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyneb:</span></span> Hz. Peygamber (asm)'in ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğüdür. Babası otuz yaşında iken dünyaya geldiği nakledilmektedir. Hz. Hatice'nin arzusu üzerine Hz. Peygamber Zeyneb'i teyzesinin oğlu Ebü'l-As b. Rebi' ile evlendirmiştir. Bu evlilikten Zeyneb'in Ali ve Ümame adlı iki çocuğu dünyaya gelmiştir.<br />
<br />
Zeyneb, babasına peygamberlik gelince annesi ile birlikte İslamiyet'i kabul etmiştir. Kocası Ebü'l-As ise, o dönemde iman etmemiş; ancak Müslüman olan hanımı ile beraber yaşamaktan da vazgeçmemiştir. Bu şekilde evlilikleri Bedir savaşına kadar devam etmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (asm) Medine'ye hicret edince, ailesi ile birlikte kızı Zeyneb'i de Mekke'den getirtmek istemiş, ancak kocası ondan ayrılmak istememiştir. Bu arada Ebü'l-As, müşrikler safında katıldığı Bedir savaşında esir düşmüş, Zeyneb, kocasının fidyesi olarak bir miktar malla birlikte annesinin kendisine evlenirken çeyiz olarak verdiği gerdanlığı göndermiştir. Hz. Peygamber gerdanlığı iade ederek Ebül-As'ı serbest bırakmıştır. Ancak ondan, kızını çocukları ile birlikte Medine'ye göndermesini istemiş ve bu konuda kendisinden söz almıştır. Ebü'l-As sözünü tutarak Zeyneb'i ve çocuklarını Medine'ye göndermek üzere yola çıkarmıştır.<br />
<br />
O sırada hamile olan Zeyneb, Mekke'de Zi Tuva adlı yerde, henüz İslam'ı kabul etmemiş bulunan Hebbar b. Esved'in saldırısı sonucu deveden düşmüş ve çocuğunu düşürmüştür. Bu olay sonucu yakalandığı hastalık ilerleyerek hicri 8. yılda onun ölümüne sebep olmuştur. Olaydan sonra Mekke'ye dönmüştür.<br />
<br />
Bu arada Hz. Peygamber (asm) onu getirmek için Zeyd b. Harise'yi ve ensardan bir şahsı Bedir savaşından bir ay kadar sonra Mescid-i Haram'a 10 km. uzaklıkta bulunan Batn-ı Ye'cec'e kadar göndermiş, Zeyneb de yanında çocukları olduğu halde bu ikisi ile birlikte Medine'ye gelmiş ve Hz. Peygamber'in yanında yaşamaya başlamıştır.<br />
<br />
Diğer taraftan Ebü'l-As, hicretin 6. yılında müşriklere ait bir kervanla gittiği Suriye'den dönerken İs mevkiinde karşılaştığı İslam askeri birliği tarafından Medine'ye getirilmiş ve İslamiyet'i kabul etmiştir. Hz. Peygamber Zeyneb'i eski kocası ile tekrar evlendirmiştir.<br />
<br />
Zeyneb, Ebü'l-As'la gerçekleşen bu ikinci evliliğinden kısa süre sonra hicretin 8. yılında, vefat etmiştir. Çocuklarından Ali, Mekke'nin fethinden sonra ölmüştür. Kızı Ümame ise, teyzesi Fatıma'nın vefatından sonra Hz. Ali ile onun şehit edilmesinden sonra da Muğire b. Nevfel ile evlenmiş ve onun nikahında iken vefat etmiştir. Ümame'nin bu kocasından Yahya adında bir çocuğunun dünyaya geldiği söylenir.<br />
<br />
Biraz sonra görüleceği üzere diğer iki kız kardeşi Rukiye ve Ümmü Gülsüm gibi Zeyneb'in nesli de devam etmemiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rukıye (Rukayye):</span></span> Babası otuz üç yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir. Rukıye, Ebu Leheb'in oğlu Utbe ile biraz sonra bahsedilecek olan Ümmü Gülsüm de Uteybe ile nikahlandı. Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz. Peygamber (asm)'in bu iki kızının Ebu Leheb'in oğullarıyla zifafa girmedikleri konusunda müttefiktirler. Ebu Leheb ve hanımı, kendilerinin İslam'a karşı tutumlarını yeren Tebbet Suresi'nin nazil olması ve aynı zamanda Rukıye ve Ümmü Gülsüm'ün İslam'ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz. Peygamber'in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de ayrıldı.<br />
<br />
Bundan sonra Hz. Peygamber (asm) Rukıye'yi Hz. Osman ile evlendirdi. Rukıye kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra Mekke'ye dönerek Medine'ye hicret etti ve burada yaşamaya başladı. Hicretin 2. yılında Bedir seferi hazırlıkları esnasında kızamığa yakalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman'ı sefere götürmedi ve hasta hanımıyla ilgilenmesi için Medine'de bıraktı. Ancak Rukıye, Hz. Peygamber seferde iken vefat etti. Hz. Osman'dan dünyaya gelen Abdullah adındaki oğlu iki veya altı yaşında iken vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Gülsüm:</span></span> Rukıye'den küçük olduğuna göre, babası otuz dört yaşın üzerinde iken dünyaya gelmiş olmalıdır. Yukarıda da geçtiği gibi Ebu Leheb'in oğullarından Uteybe ile nikahlandı. Annesinin ve babasının zorlaması sonucu Uteybe Ümmü Gülsüm'ü boşadı. Ümmü Gülsüm hicrete kadar babasının evinde yaşadı. Kızkardeşi Fatıma ve Hz. Peygamber'in diğer aile fertleriyle birlikte Medine'ye hicret etti. Ablası Rukıye'nin vefatından bir müddet sonra hicretin 3. yılında Hz. Osman'la evlendirildi. Hicretin 9. yılında vefat etti.<br />
<br />
Ümmü Gülsüm'ün çocuğu olmadı. Onun vefatı üzerine Hz. Peygamber "Bir üçüncü (bazı rivayetlerde on) kızım olsaydı, yine Osman'la nikahlardım." demiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fatıma:</span></span> Hz. Peygamber (asm)'in kızlarının en küçüğüdür. Doğum tarihi konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte, genel kabul, birincisi ağırlıklı olmak üzere 609 ve 605 yıllarında yoğunlaşmaktadır. Kaynaklarımızda onun çocukluk ve gençlik yıllarıyla ilgili bilgiler azdır. Başından geçen olaylardan birisi şöyledir: Bir gün Hz. Peygamber Kabe'nin yanında namaz kılarken secdeye vardığında müşrikler bir koyunun iç organlarını sırtına koyarlar. Hz. Peygamber secdeden başını kaldıramaz. Bu sırada Fatıma gelip babasının üzerindekileri atar ve müşriklere çıkışır.<br />
<br />
Hz. Fatıma, babasının hicretinden bir müddet sonra, içlerinde kızkardeşi Ümmü Gülsüm ve Hz. Ebu Bekir'in ailesinin de bulunduğu bir kafile ile birlikte Medine'ye hicret etti. Bir müddet sonra Hz. Ali onu babasından istedi. Hz. Peygamber kızının görüşünü alarak hicretin 2. yılında Fatıma'yı Hz. Ali ile evlendirdi.<br />
<br />
Hz. Fatıma, evlendikten bir yıl kadar sonra ilk çocuğu Hasan'ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin'i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adlı kızları ile Muhsin (veya Muhassin) adlı oğlu dünyaya geldi. Ancak bu sonuncusu küçükken vefat etti.<br />
<br />
Hz. Fatıma'nın İslam kültüründe ünlü olduğu hususlardan birisi sağlık ve sosyal yardım alanlarındaki hizmetleridir. Nitekim Uhud savaşında gazilere su ve yiyecek taşımış, yaralıları tedavi etmiş, babasının yüzündeki kanları temizlemiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (asm)'in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat etmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber'in nesli Fatıma'nın çocukları vasıtasıyla devam etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar:</span></span><br />
<br />
Sorularlaislamiyet<br />
<br />
- Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı. <br />
- TDV İslam Ansiklopedisi ilgili maddeler.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allah’ın son elçisi; Hz. Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem kısaca hayatı]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=11192</link>
			<pubDate>Fri, 29 Apr 2022 19:54:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=11192</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Muhammed (s.a.v.) kimdir? Hz. Muhammed (s.a.v.) ne zaman ve nerede dünyaya gelmiştir? Allah’ın insanlığa gönderdiği son elçi ve son peygamber; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı, evlilikleri, peygamberliği, mucizeleri, hicreti, savaşları, ibadet hayatı, sosyal ilişkileri, vefatı ve daha fazlası haberimizde...<br />
<br />
Allah’ın son elçisi; Hz. Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem kısaca hayatı.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
</span><br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) kimdir?<br />
    Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu?<br />
    Peygamberimizin doğumunda gerçekleşen mucizeler nelerdir?<br />
    Peygamberimizin anne, baba ve dedesinin isimleri nelerdir?<br />
    Peygamberimizin şemaili ve ahlakı nasıldı?<br />
    Peygamberimize ilk vahiy nasıl geldi?<br />
    Peygamberimiz insanları İslam’a nasıl davet ediyordu?<br />
    Peygamberimizin evlilikleri ve evlilik hayatı nasıldı?<br />
    Peygamberimizin katıldığı savaşlar sırasıyla hangileridir?<br />
    Peygamberimizin günlük hayatı ve ibadetleri nasıldı?<br />
    Peygamber Efendimiz nasıl vefat etti?<br />
    Peygamberimizin kabri nerededir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) KISACA HAYATI - Hz. Muhammed (s.a.v.) Kısaca Kimdir?</span><br />
<br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de doğdu. <br />
    Doğmadan önce babası Abdullah’ı; 6 yaşındayken annesi Âmine’yi kaybetti.<br />
    Sonra dedesi Abdulmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Talib’in yanında yetişti.<br />
    Küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı.<br />
    Mekke’de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıktı.<br />
    Peygamber olmadan önce insanlar arasında güzel ahlakı, dürüstlüğü, adâleti ile tanınarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı.<br />
    25 yaşında iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice’den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma adında 6 çocuğu oldu. Kasım ve Abdullah küçük yaştayken vefat etti.<br />
    Ara sıra yanına azığını alarak Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’nda inzivaya çekilirdi. 610 senesinde Ramazan ayının 17. günü Hira Mağrası’da vahiy meleği Cebrail (a.s.) geldi ve ona ilk vahiy “oku” emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed‘e (s.a.v.) 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu.<br />
    Peygamber Efendimiz, tebliğe en yakınlarından başladı. O’na ilk eşi Hz. Hatice sonra kızları iman etti. Ardından Hz. Ali daha sonra Zeyd bin Harise ve Hz. Ebubekir iman etti.<br />
    İnsanlar arasındaki eşitsizliği gideren, adaleti gözeten İslam dini daha çok fakir insanlar ve köleler arasında kabul gördü. Müslümanların sayısını günden güne arttı.<br />
    İlk Müslümanlar Mekkeli putperestlerin hakâret, alay, eziyet, işkence ve boykot gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kaldı.<br />
    Müslümanlar Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri zaman Allah’ın izniyle Peygamber Efendimiz ve ashabı 622 senesinde Mekke’den Medine’ye hicret etti. Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı oldu.<br />
    Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeli muhacirleri çok iyi karşıladılar. Ensar ile muhacirler kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam Devleti kuruldu. İslam Devleti’nin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı.<br />
    624 yılında müşriklerle yapılan ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.<br />
    Mekkeli müşrikler Bedir Savaşı’nın intikamını almak için Medine üzerine yürüdüler. 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit oldu.<br />
    İki taraf birbirine üstünlük kuramadığı için Mekkeli müşrikler büyük bir güç toplayarak tekrar Medine üzerine yürüdüler. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca Selman-ı Farisi’nin tavsiyesi ile Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. 627 yılında yapılan Hendek Savaşı’nda müşrikler kayıplar vererek çekildiler.<br />
    628 yılında Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler Müslümanlara izin vermek istemediler. 628 yılında imzalanan Hudeybiye Anlaşması ile Mekkeli müşrikler Müslümanların varlığını resmen tanıdı.<br />
    628 yılında Müslümanlar Hayber’i fethetti. Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçti.<br />
    Müslümanlar, Bizans ile ilk kez 629 yılında Mute’de savaştılar.<br />
    630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke’nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında 630 yılında gerçekleşen Huneyn Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.<br />
    Hz Muhammed’in (s.a.v.) son seferi ise 630 yılında Tebük’e oldu.<br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) son kez Müslümanlarla beraber 632 yılında hacca gitti ve buna Veda Haccı adı verildi. Peygamberimiz, Veda Haccı’nda 100 bin Müslümana hitap etti.<br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında Medine’de vefat etti.<br />
    Peygamberimizin kabri Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da bulunmaktadır.<br />
<br />
Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber; Hz. Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ayrıntılı hayatı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) HAYATI - Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?</span><br />
<br />
Son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı.<br />
Peygamberimiz Nerede ve Ne Zaman Dünyaya Geldi? (Hz. Muhammed (s.a.v.) Ne Zaman ve Nerede Doğdu?)<br />
<br />
Hz. Muhammed (s.a.v.) Fil Vakası’ndan 50 veya 55 gün sonra 20 Nisan 571 Pazartesi günü (et-Taķvîmü’l-Arabî, s. 33-44) Adnânîlerin ana yurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya geldi.<br />
Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler<br />
<br />
Resûlullâh’ın (s.a.v.) kâinâta teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:<br />
<br />
    Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır. (İbn-i Sa’d, I, 102, 150.)<br />
    O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.)<br />
    İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.<br />
    Semâve Vâdisi’ni su basmıştır.<br />
    Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.<br />
    İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)</span><br />
<br />
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.<br />
<br />
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLİLİK HAYATI (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri)</span><br />
<br />
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dün­yâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin diğer hanımları; Sevde Binti Zema, Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.<br />
PEYGAMBER EFENDİMİZE İLK VAHİY NASIL GELDİ? (Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede ve Ne Zaman İndi?)<br />
<br />
Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. (İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl Aleyhisselam geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl Aleyhisselam ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi.<br />
<br />
Cebrâîl Aleyhisselam Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN TEBLİĞİ</span><br />
<br />
Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGEMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti)</span><br />
<br />
Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.<br />
<br />
İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.<br />
<br />
Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)<br />
<br />
Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:<br />
<br />
“Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.<br />
<br />
Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN MUCİZELERİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mucizeleri)</span><br />
<br />
Hz. Peygamber’in, peygamberliğini ispat eden belli başlı mûcizeler vardır.<br />
<br />
    Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi. (el-İsrâ 17/1)<br />
    Ayın iki parçaya ayrılması. (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun” 46)<br />
    Taşın Hz. Peygamber’le konuşması. (Müslim, “Fezâil”, 2)<br />
    İlk zamanlar yanında hutbe okuduğu hurma kütüğünün, minber yapıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in minbere çıkışında inlemeye başlaması, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona yaklaşarak okşar gibi elini gezdirmesi ve kütüğün susması. (Buhârî, “Menâkıb”, 25)<br />
    Hayber fethinde bir Yahudi kadının, Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla, ona kızartılmış zehirli koyun eti sunması üzerine, kendisinin zehirli olduğunu koyunun haber vermesi. (Buhârî, “Tıb”, 55; Müslim, “Selâm”, 18; Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 6)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN SAVAŞ VE GAZVELERİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri)</span><br />
<br />
    Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır. Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar. Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehir­den çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler. Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.<br />
<br />
    Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.<br />
<br />
    Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.<br />
<br />
    Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.<br />
<br />
    Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.<br />
<br />
    Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş.<br />
<br />
    Mekke'nin Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, 1 Ocak 630 yılında (10 Ramazan 8 H.) 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı. Dört koldan Mekke’ye giren İslam ordusu, 11 Ocak 630 yılında (20 Ramazan 8 H.) ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu mübarek beldeyi fethetti.<br />
<br />
    Huneyn Gazvesi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Huneyn Gazvesi veya Huneyn Savaşı, hicretin sekizinci yılında, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra pagan Hevâzin ve Sâkif kabileleriyle 27 Ocak 630 yılında (8 Şevval 8 H.) Huneyn vadisinde meydana geldi.<br />
<br />
    Tebük Seferi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Hz. Peygamber’in emriyle 630 yılında (9 H.), Şam’da toplanan 40 bin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e 30 bin kişilik İslam ordusu gönderildi. Bizans ordusu geri çekildiği için savaş yapılmadı. Tebük seferi, İslam devletine siyasi ve askeri anlamda zafer kazandırdı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞEMÂİLİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?)</span><br />
<br />
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder: “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN AHLAKI</span><br />
<br />
Hz. Peygamber Kıyamet'e kadar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için (el-Ahzâb 33/21) hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır. (el-Kalem 68/4)<br />
<br />
Devlet başkanlığından aile reisliğine kadar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur. Hz. Ayşe, Resûlullah’ın ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu belirtmiş (Müslim, Müsâfirîn, 139), Hz. Peygamber de Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir. (Münâvî, I, 429)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özellikle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildiğini söylemiş (el-Muvatta, “Ĥüsnü’l-ħuluķ”, 8; Müsned, II, 381) ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyunu da güzelleştirmesi için Allah’a dua etmiş (Müsned, I, 403; VI, 68, 155), mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rađâ, 11)<br />
<br />
Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması (Buhârî, Riķāķ, 18) bu ilkelerin daha çok benimsenmesini sağlamıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN EDEP VE NEZAKETİ (Muhammed’in (s.a.v.) Edep ve Hayası)</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, herkese değer verir ve hiçbir şekilde nezaketi ihmal etmezdi. Gördüğü insanlara ayırım yapmadan önce o selâm verir, erkeklerle tokalaşır, muhatabı elini bırakmadıkça o da bırakmazdı. Karşısındakine bütün vücuduyla dönerek konuşur ve muhatabı yüzünü çevirmedikçe Resûl-i Ekrem de çevirmezdi. (Tirmizî, Śıfatü’l-ķıyâme, 46)<br />
<br />
İnsanlara güzel söz söyler, güleryüz gösterir ve böyle davranmanın sevap olduğunu söylerdi. (Buhârî, Śulĥ, 11, Edeb, 68; Tirmizî, Birr, 36)<br />
<br />
İki şeyden birini yapmakta serbest bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi. (Buhârî, Menâķıb, 23; Müslim, Feżâil, 77)<br />
<br />
Kendisi binek üzerindeyken yanında bir başkasının yaya yürümesinden rahatsızlık duyardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 127, 128; Nesâî, İstiâźe, 1)<br />
<br />
Kendisini evlerine davet edenleri kırmaz ve gönüllerinin hoş olması için orada nâfile namaz kılardı. Birinin yanlış bir davranışını veya uygun olmayan kıyafetini gördüğü zaman utandırmamak için ona hatasını söylemez, bu uyarıyı başkalarının yapmasını tercih ederdi. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 8; Edeb, 4)<br />
<br />
Ağzından çirkin söz çıkmaz, ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğunu söylerdi. (Buhârî, Edeb, 38)<br />
<br />
Hayatında hiçbir kadını ve köleyi dövmemiş, şahsına yapılan haksızlıktan dolayı intikam almamıştı. (Müslim, Feżâil, 79)<br />
<br />
On yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik’e bir defa bile kızmamış, yaptığı bir hata yüzünden onu azarlamamıştı. (Müslim, Feżâil, 51)<br />
<br />
Son derece edepliydi ve hayânın imandan olduğunu söylerdi. Bir şeyden hoşlanmadığının ancak yüzünden anlaşıldığı, hanımların bazı özel hallerine dair sordukları sorulara cevap verirken oldukça zorlandığı belirtilmektedir. (Buhârî, Ĥayıż, 13, 14, Śalât, 8, Menâķıb, 23, Edeb, 72, 77)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN MERHAMETİ</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32)<br />
<br />
Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN CÖMERTLİĞİ</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)<br />
<br />
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÜNLÜK HAYATI</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41)<br />
<br />
Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3)<br />
<br />
“Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ZÜHDÜ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası)</span><br />
<br />
Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34)<br />
<br />
Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Rikāk, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN KOMŞULUK İLİŞKİLERİ (Hz. Muhammed (s.a.v.) Komşularına Nasıl Davranırdı?)</span><br />
<br />
Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmezdi. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu. (Müsned, VI, 256) Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Etime, 21)<br />
<br />
Yakınında bulunanlara ve komşularına karşı lutufkârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de istemek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-enśâr, 20, Nikâĥ, 80, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 71-75, Birr, 142; Tirmizî, Birr, 28)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZİN YAPTIĞI İBADETLER (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İbadet Hayatı)</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, ibadet etmekten derin bir zevk alır, İslâmiyet’in temeli olan namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlere büyük önem verirdi. (Buhârî, Îmân, 2) Bazan ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı olurdu. (Buhârî, Rikāk, 20) Bazan her namaz için abdest alır, bazan da bir abdestle birkaç namaz kılardı. Farzlardan önce veya sonra sünnet namazları kılar, sabah namazının sünnetine hepsinden fazla ihtimam gösterirdi. (Buhârî, Eźân, 14, 16, Teheccüd, 27; Müslim, Müsâfirîn, 94, 96, 105, 304)<br />
<br />
Gecenin bir kısmında uyur ve dinlenir, özellikle son üçte birinde uyanıp doğrulur ve gökyüzüne bakarak Âl-i İmrân Sûresi’nin son on bir âyetini okur, ardından sonuncusu vitir olmak üzere dokuz, on bir veya on üç rek‘at namaz kılardı. (Buhârî, Teheccüd, 10, 16, Tefsîr, 3/17-20; Müslim, Müsâfirîn, 105, 121)<br />
<br />
Yolculuk sırasında bineğinin üzerinde de nâfile namaz kılardı. Ramazan ayının son on gününde mescidde itikâfa çekilerek bütün vaktini ibadetle geçirirdi. (Buhârî, İtikâf, 1, Taķśîr, 7-10; Müslim, Müsâfirîn, 69, 74, 78, 79, 143)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Ramazan dışındaki oruçlarında bazan bir ay boyunca hiç oruç tutmayacağını düşündürecek kadar oruca ara verir, bazan da oruca hiç ara vermeyeceği sanılacak kadar uzun süre oruç tutardı; ancak Şâban ayının tamamına yakınını oruçlu geçirirdi. Zaman zaman hiç iftar etmeden ardarda oruç tutar (savm-i visâl), bu sırada kendisini Cenâb-ı Hakk’ın yedirip içireceğini söyler, ancak açlığa dayanamayacakları gerekçesiyle başkalarının bu şekilde oruç tutmasına izin vermezdi. (Buhârî, Śavm, 20, 48-50, 52, 53; Müslim, Śıyâm, 55-61, 172-180)<br />
<br />
Zekâta tâbi olacak kadar bir malı evinde iki üç günden fazla tutmadığı için hiçbir zaman zekât mükellefi olmadı. Hayatının son yılında Vedâ haccı diye bilinen ilk ve son haccını yaptı. Her yıl Ramazan ayında Cebrâil ile o güne kadar inen âyetleri birbirlerine okurlardı. (Buhârî, Feżâilü’l-Kurân, 7) Resûl-i Ekrem, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım sûrelerini, yatmadan önce Secde ve Mülk veya İsrâ ve Zümer Sûrelerini okurdu. (Tirmizî, Feżâilü’l-Kurân, 9, 21)<br />
<br />
Kendisi veya bir başkası rahatsızlandığı zaman ise Muavvizeteyn gibi bazı sûre ve âyetleri okurdu. (Müslim, Selâm, 50, 51)<br />
<br />
Allah’ı her durumda anıp zikreden Hz. Peygamber’in (Müslim, Hayıż, 117) günlük dua ve zikirleri vardır. Her gün yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar ettiğini söyler, yerken ve içerken, evine girerken ve çıkarken, yatarken ve kalkarken, elbisesini değiştirirken çeşitli dualar okurdu. Dua etmek için belli bir zamanı seçmemekle beraber gündüz ve gecenin çeşitli saatlerinde, özellikle geceleyin ibadet etmek için kalktığında ve ‘Bakī Mezarlığı’na gittiğinde uzun uzun dua ederdi. (Buhârî, Teheccüd, 1, Daavât, 3; Müslim, Źikir, 42; Nesâî, Cenâiz, 103)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem’in ibadetleri ölçülüydü. Ashabına güçlerinin yettiği kadar ibadet yapmayı tavsiye eder, Allah katında en değerli ibadetin az da olsa devamlı yapılanı olduğunu söylerdi. (Buhârî, Îmân, 43, Śavm, 52; Müslim, Müsâfirîn, 215-221)<br />
<br />
Bir gecede Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek, sabaha kadar namaz kılmak, Ramazan dışında bütün bir ay oruç tutmak gibi bir âdeti yoktu. (Müslim, Müsâfirîn, 139; Nesâî, Ķıyâmü’l-leyl, 17)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞAHSİYETİ VE NÜBÜVVETİ</span><br />
<br />
Allah Resûlü, mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu.<br />
<br />
Resûlullah, zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.<br />
PEYGAMBERİMİZİN VEFATI - Peygamber Efendimizin Son Sözleri<br />
<br />
Peygamber Efendimizin vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil Aleyhisselam bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil Aleyhisselam de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil Aleyhisselam:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimizin önünde durdu ve:<br />
<br />
“–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi. Peygamber Efendimiz:<br />
<br />
“–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu. Azrâil Aleyhisselam:<br />
<br />
“–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi. Cebrâil Aleyhisselam:<br />
<br />
“–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi. Peygamber Efendimiz:<br />
<br />
“–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:<br />
<br />
“–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.<br />
Peygamberimiz Kaç yaşında Nerede ve Hangi Tarihte Vefat Etti?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.<br />
Peygamberimizin Kabri Nerededir? (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kabri Nerede?)<br />
<br />
Peygamberimizin kabri, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin içinde Ravza-i Mutahhara’da yer almaktadır. Riyazul Cenne yani Cennet Bahçeleri olarak da bilinir. Ravza bahçe anlamındadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynaklar:</span><br />
<br />
    DİA<br />
    Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları<br />
    Osman Nuri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Muhammed (s.a.v.) kimdir? Hz. Muhammed (s.a.v.) ne zaman ve nerede dünyaya gelmiştir? Allah’ın insanlığa gönderdiği son elçi ve son peygamber; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı, evlilikleri, peygamberliği, mucizeleri, hicreti, savaşları, ibadet hayatı, sosyal ilişkileri, vefatı ve daha fazlası haberimizde...<br />
<br />
Allah’ın son elçisi; Hz. Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem kısaca hayatı.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
</span><br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) kimdir?<br />
    Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu?<br />
    Peygamberimizin doğumunda gerçekleşen mucizeler nelerdir?<br />
    Peygamberimizin anne, baba ve dedesinin isimleri nelerdir?<br />
    Peygamberimizin şemaili ve ahlakı nasıldı?<br />
    Peygamberimize ilk vahiy nasıl geldi?<br />
    Peygamberimiz insanları İslam’a nasıl davet ediyordu?<br />
    Peygamberimizin evlilikleri ve evlilik hayatı nasıldı?<br />
    Peygamberimizin katıldığı savaşlar sırasıyla hangileridir?<br />
    Peygamberimizin günlük hayatı ve ibadetleri nasıldı?<br />
    Peygamber Efendimiz nasıl vefat etti?<br />
    Peygamberimizin kabri nerededir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) KISACA HAYATI - Hz. Muhammed (s.a.v.) Kısaca Kimdir?</span><br />
<br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de doğdu. <br />
    Doğmadan önce babası Abdullah’ı; 6 yaşındayken annesi Âmine’yi kaybetti.<br />
    Sonra dedesi Abdulmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Talib’in yanında yetişti.<br />
    Küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı.<br />
    Mekke’de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıktı.<br />
    Peygamber olmadan önce insanlar arasında güzel ahlakı, dürüstlüğü, adâleti ile tanınarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı.<br />
    25 yaşında iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice’den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma adında 6 çocuğu oldu. Kasım ve Abdullah küçük yaştayken vefat etti.<br />
    Ara sıra yanına azığını alarak Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’nda inzivaya çekilirdi. 610 senesinde Ramazan ayının 17. günü Hira Mağrası’da vahiy meleği Cebrail (a.s.) geldi ve ona ilk vahiy “oku” emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed‘e (s.a.v.) 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu.<br />
    Peygamber Efendimiz, tebliğe en yakınlarından başladı. O’na ilk eşi Hz. Hatice sonra kızları iman etti. Ardından Hz. Ali daha sonra Zeyd bin Harise ve Hz. Ebubekir iman etti.<br />
    İnsanlar arasındaki eşitsizliği gideren, adaleti gözeten İslam dini daha çok fakir insanlar ve köleler arasında kabul gördü. Müslümanların sayısını günden güne arttı.<br />
    İlk Müslümanlar Mekkeli putperestlerin hakâret, alay, eziyet, işkence ve boykot gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kaldı.<br />
    Müslümanlar Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri zaman Allah’ın izniyle Peygamber Efendimiz ve ashabı 622 senesinde Mekke’den Medine’ye hicret etti. Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı oldu.<br />
    Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeli muhacirleri çok iyi karşıladılar. Ensar ile muhacirler kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam Devleti kuruldu. İslam Devleti’nin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı.<br />
    624 yılında müşriklerle yapılan ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.<br />
    Mekkeli müşrikler Bedir Savaşı’nın intikamını almak için Medine üzerine yürüdüler. 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit oldu.<br />
    İki taraf birbirine üstünlük kuramadığı için Mekkeli müşrikler büyük bir güç toplayarak tekrar Medine üzerine yürüdüler. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca Selman-ı Farisi’nin tavsiyesi ile Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. 627 yılında yapılan Hendek Savaşı’nda müşrikler kayıplar vererek çekildiler.<br />
    628 yılında Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler Müslümanlara izin vermek istemediler. 628 yılında imzalanan Hudeybiye Anlaşması ile Mekkeli müşrikler Müslümanların varlığını resmen tanıdı.<br />
    628 yılında Müslümanlar Hayber’i fethetti. Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçti.<br />
    Müslümanlar, Bizans ile ilk kez 629 yılında Mute’de savaştılar.<br />
    630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke’nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında 630 yılında gerçekleşen Huneyn Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.<br />
    Hz Muhammed’in (s.a.v.) son seferi ise 630 yılında Tebük’e oldu.<br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) son kez Müslümanlarla beraber 632 yılında hacca gitti ve buna Veda Haccı adı verildi. Peygamberimiz, Veda Haccı’nda 100 bin Müslümana hitap etti.<br />
    Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında Medine’de vefat etti.<br />
    Peygamberimizin kabri Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da bulunmaktadır.<br />
<br />
Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber; Hz. Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ayrıntılı hayatı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) HAYATI - Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?</span><br />
<br />
Son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı.<br />
Peygamberimiz Nerede ve Ne Zaman Dünyaya Geldi? (Hz. Muhammed (s.a.v.) Ne Zaman ve Nerede Doğdu?)<br />
<br />
Hz. Muhammed (s.a.v.) Fil Vakası’ndan 50 veya 55 gün sonra 20 Nisan 571 Pazartesi günü (et-Taķvîmü’l-Arabî, s. 33-44) Adnânîlerin ana yurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya geldi.<br />
Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler<br />
<br />
Resûlullâh’ın (s.a.v.) kâinâta teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:<br />
<br />
    Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır. (İbn-i Sa’d, I, 102, 150.)<br />
    O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.)<br />
    İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.<br />
    Semâve Vâdisi’ni su basmıştır.<br />
    Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.<br />
    İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)</span><br />
<br />
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.<br />
<br />
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLİLİK HAYATI (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri)</span><br />
<br />
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dün­yâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin diğer hanımları; Sevde Binti Zema, Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.<br />
PEYGAMBER EFENDİMİZE İLK VAHİY NASIL GELDİ? (Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede ve Ne Zaman İndi?)<br />
<br />
Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. (İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl Aleyhisselam geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl Aleyhisselam ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi.<br />
<br />
Cebrâîl Aleyhisselam Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN TEBLİĞİ</span><br />
<br />
Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGEMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti)</span><br />
<br />
Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.<br />
<br />
İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.<br />
<br />
Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)<br />
<br />
Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:<br />
<br />
“Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.<br />
<br />
Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN MUCİZELERİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mucizeleri)</span><br />
<br />
Hz. Peygamber’in, peygamberliğini ispat eden belli başlı mûcizeler vardır.<br />
<br />
    Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi. (el-İsrâ 17/1)<br />
    Ayın iki parçaya ayrılması. (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun” 46)<br />
    Taşın Hz. Peygamber’le konuşması. (Müslim, “Fezâil”, 2)<br />
    İlk zamanlar yanında hutbe okuduğu hurma kütüğünün, minber yapıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in minbere çıkışında inlemeye başlaması, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona yaklaşarak okşar gibi elini gezdirmesi ve kütüğün susması. (Buhârî, “Menâkıb”, 25)<br />
    Hayber fethinde bir Yahudi kadının, Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla, ona kızartılmış zehirli koyun eti sunması üzerine, kendisinin zehirli olduğunu koyunun haber vermesi. (Buhârî, “Tıb”, 55; Müslim, “Selâm”, 18; Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 6)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN SAVAŞ VE GAZVELERİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri)</span><br />
<br />
    Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır. Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar. Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehir­den çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler. Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.<br />
<br />
    Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.<br />
<br />
    Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.<br />
<br />
    Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.<br />
<br />
    Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.<br />
<br />
    Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş.<br />
<br />
    Mekke'nin Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, 1 Ocak 630 yılında (10 Ramazan 8 H.) 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı. Dört koldan Mekke’ye giren İslam ordusu, 11 Ocak 630 yılında (20 Ramazan 8 H.) ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu mübarek beldeyi fethetti.<br />
<br />
    Huneyn Gazvesi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Huneyn Gazvesi veya Huneyn Savaşı, hicretin sekizinci yılında, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra pagan Hevâzin ve Sâkif kabileleriyle 27 Ocak 630 yılında (8 Şevval 8 H.) Huneyn vadisinde meydana geldi.<br />
<br />
    Tebük Seferi (Detaylı bilgi için tıklayınız)<br />
<br />
Hz. Peygamber’in emriyle 630 yılında (9 H.), Şam’da toplanan 40 bin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e 30 bin kişilik İslam ordusu gönderildi. Bizans ordusu geri çekildiği için savaş yapılmadı. Tebük seferi, İslam devletine siyasi ve askeri anlamda zafer kazandırdı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞEMÂİLİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?)</span><br />
<br />
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder: “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN AHLAKI</span><br />
<br />
Hz. Peygamber Kıyamet'e kadar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için (el-Ahzâb 33/21) hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır. (el-Kalem 68/4)<br />
<br />
Devlet başkanlığından aile reisliğine kadar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur. Hz. Ayşe, Resûlullah’ın ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu belirtmiş (Müslim, Müsâfirîn, 139), Hz. Peygamber de Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir. (Münâvî, I, 429)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özellikle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildiğini söylemiş (el-Muvatta, “Ĥüsnü’l-ħuluķ”, 8; Müsned, II, 381) ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyunu da güzelleştirmesi için Allah’a dua etmiş (Müsned, I, 403; VI, 68, 155), mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rađâ, 11)<br />
<br />
Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması (Buhârî, Riķāķ, 18) bu ilkelerin daha çok benimsenmesini sağlamıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN EDEP VE NEZAKETİ (Muhammed’in (s.a.v.) Edep ve Hayası)</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, herkese değer verir ve hiçbir şekilde nezaketi ihmal etmezdi. Gördüğü insanlara ayırım yapmadan önce o selâm verir, erkeklerle tokalaşır, muhatabı elini bırakmadıkça o da bırakmazdı. Karşısındakine bütün vücuduyla dönerek konuşur ve muhatabı yüzünü çevirmedikçe Resûl-i Ekrem de çevirmezdi. (Tirmizî, Śıfatü’l-ķıyâme, 46)<br />
<br />
İnsanlara güzel söz söyler, güleryüz gösterir ve böyle davranmanın sevap olduğunu söylerdi. (Buhârî, Śulĥ, 11, Edeb, 68; Tirmizî, Birr, 36)<br />
<br />
İki şeyden birini yapmakta serbest bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi. (Buhârî, Menâķıb, 23; Müslim, Feżâil, 77)<br />
<br />
Kendisi binek üzerindeyken yanında bir başkasının yaya yürümesinden rahatsızlık duyardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 127, 128; Nesâî, İstiâźe, 1)<br />
<br />
Kendisini evlerine davet edenleri kırmaz ve gönüllerinin hoş olması için orada nâfile namaz kılardı. Birinin yanlış bir davranışını veya uygun olmayan kıyafetini gördüğü zaman utandırmamak için ona hatasını söylemez, bu uyarıyı başkalarının yapmasını tercih ederdi. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 8; Edeb, 4)<br />
<br />
Ağzından çirkin söz çıkmaz, ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğunu söylerdi. (Buhârî, Edeb, 38)<br />
<br />
Hayatında hiçbir kadını ve köleyi dövmemiş, şahsına yapılan haksızlıktan dolayı intikam almamıştı. (Müslim, Feżâil, 79)<br />
<br />
On yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik’e bir defa bile kızmamış, yaptığı bir hata yüzünden onu azarlamamıştı. (Müslim, Feżâil, 51)<br />
<br />
Son derece edepliydi ve hayânın imandan olduğunu söylerdi. Bir şeyden hoşlanmadığının ancak yüzünden anlaşıldığı, hanımların bazı özel hallerine dair sordukları sorulara cevap verirken oldukça zorlandığı belirtilmektedir. (Buhârî, Ĥayıż, 13, 14, Śalât, 8, Menâķıb, 23, Edeb, 72, 77)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN MERHAMETİ</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32)<br />
<br />
Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN CÖMERTLİĞİ</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)<br />
<br />
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÜNLÜK HAYATI</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41)<br />
<br />
Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3)<br />
<br />
“Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ZÜHDÜ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası)</span><br />
<br />
Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34)<br />
<br />
Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Rikāk, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN KOMŞULUK İLİŞKİLERİ (Hz. Muhammed (s.a.v.) Komşularına Nasıl Davranırdı?)</span><br />
<br />
Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmezdi. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu. (Müsned, VI, 256) Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Etime, 21)<br />
<br />
Yakınında bulunanlara ve komşularına karşı lutufkârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de istemek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-enśâr, 20, Nikâĥ, 80, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 71-75, Birr, 142; Tirmizî, Birr, 28)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZİN YAPTIĞI İBADETLER (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İbadet Hayatı)</span><br />
<br />
Hz. Peygamber, ibadet etmekten derin bir zevk alır, İslâmiyet’in temeli olan namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlere büyük önem verirdi. (Buhârî, Îmân, 2) Bazan ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı olurdu. (Buhârî, Rikāk, 20) Bazan her namaz için abdest alır, bazan da bir abdestle birkaç namaz kılardı. Farzlardan önce veya sonra sünnet namazları kılar, sabah namazının sünnetine hepsinden fazla ihtimam gösterirdi. (Buhârî, Eźân, 14, 16, Teheccüd, 27; Müslim, Müsâfirîn, 94, 96, 105, 304)<br />
<br />
Gecenin bir kısmında uyur ve dinlenir, özellikle son üçte birinde uyanıp doğrulur ve gökyüzüne bakarak Âl-i İmrân Sûresi’nin son on bir âyetini okur, ardından sonuncusu vitir olmak üzere dokuz, on bir veya on üç rek‘at namaz kılardı. (Buhârî, Teheccüd, 10, 16, Tefsîr, 3/17-20; Müslim, Müsâfirîn, 105, 121)<br />
<br />
Yolculuk sırasında bineğinin üzerinde de nâfile namaz kılardı. Ramazan ayının son on gününde mescidde itikâfa çekilerek bütün vaktini ibadetle geçirirdi. (Buhârî, İtikâf, 1, Taķśîr, 7-10; Müslim, Müsâfirîn, 69, 74, 78, 79, 143)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Ramazan dışındaki oruçlarında bazan bir ay boyunca hiç oruç tutmayacağını düşündürecek kadar oruca ara verir, bazan da oruca hiç ara vermeyeceği sanılacak kadar uzun süre oruç tutardı; ancak Şâban ayının tamamına yakınını oruçlu geçirirdi. Zaman zaman hiç iftar etmeden ardarda oruç tutar (savm-i visâl), bu sırada kendisini Cenâb-ı Hakk’ın yedirip içireceğini söyler, ancak açlığa dayanamayacakları gerekçesiyle başkalarının bu şekilde oruç tutmasına izin vermezdi. (Buhârî, Śavm, 20, 48-50, 52, 53; Müslim, Śıyâm, 55-61, 172-180)<br />
<br />
Zekâta tâbi olacak kadar bir malı evinde iki üç günden fazla tutmadığı için hiçbir zaman zekât mükellefi olmadı. Hayatının son yılında Vedâ haccı diye bilinen ilk ve son haccını yaptı. Her yıl Ramazan ayında Cebrâil ile o güne kadar inen âyetleri birbirlerine okurlardı. (Buhârî, Feżâilü’l-Kurân, 7) Resûl-i Ekrem, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım sûrelerini, yatmadan önce Secde ve Mülk veya İsrâ ve Zümer Sûrelerini okurdu. (Tirmizî, Feżâilü’l-Kurân, 9, 21)<br />
<br />
Kendisi veya bir başkası rahatsızlandığı zaman ise Muavvizeteyn gibi bazı sûre ve âyetleri okurdu. (Müslim, Selâm, 50, 51)<br />
<br />
Allah’ı her durumda anıp zikreden Hz. Peygamber’in (Müslim, Hayıż, 117) günlük dua ve zikirleri vardır. Her gün yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar ettiğini söyler, yerken ve içerken, evine girerken ve çıkarken, yatarken ve kalkarken, elbisesini değiştirirken çeşitli dualar okurdu. Dua etmek için belli bir zamanı seçmemekle beraber gündüz ve gecenin çeşitli saatlerinde, özellikle geceleyin ibadet etmek için kalktığında ve ‘Bakī Mezarlığı’na gittiğinde uzun uzun dua ederdi. (Buhârî, Teheccüd, 1, Daavât, 3; Müslim, Źikir, 42; Nesâî, Cenâiz, 103)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem’in ibadetleri ölçülüydü. Ashabına güçlerinin yettiği kadar ibadet yapmayı tavsiye eder, Allah katında en değerli ibadetin az da olsa devamlı yapılanı olduğunu söylerdi. (Buhârî, Îmân, 43, Śavm, 52; Müslim, Müsâfirîn, 215-221)<br />
<br />
Bir gecede Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek, sabaha kadar namaz kılmak, Ramazan dışında bütün bir ay oruç tutmak gibi bir âdeti yoktu. (Müslim, Müsâfirîn, 139; Nesâî, Ķıyâmü’l-leyl, 17)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞAHSİYETİ VE NÜBÜVVETİ</span><br />
<br />
Allah Resûlü, mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu.<br />
<br />
Resûlullah, zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.<br />
PEYGAMBERİMİZİN VEFATI - Peygamber Efendimizin Son Sözleri<br />
<br />
Peygamber Efendimizin vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil Aleyhisselam bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil Aleyhisselam de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil Aleyhisselam:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimizin önünde durdu ve:<br />
<br />
“–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi. Peygamber Efendimiz:<br />
<br />
“–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu. Azrâil Aleyhisselam:<br />
<br />
“–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi. Cebrâil Aleyhisselam:<br />
<br />
“–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi. Peygamber Efendimiz:<br />
<br />
“–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:<br />
<br />
“–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.<br />
Peygamberimiz Kaç yaşında Nerede ve Hangi Tarihte Vefat Etti?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.<br />
Peygamberimizin Kabri Nerededir? (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kabri Nerede?)<br />
<br />
Peygamberimizin kabri, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin içinde Ravza-i Mutahhara’da yer almaktadır. Riyazul Cenne yani Cennet Bahçeleri olarak da bilinir. Ravza bahçe anlamındadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynaklar:</span><br />
<br />
    DİA<br />
    Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları<br />
    Osman Nuri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 16.Bölüm]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8235</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jan 2020 13:35:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8235</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 16.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vefatı</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin hastalanması</span><br />
<br />
Bu emri verişinden bir gün sonra âniden hastalandı. Fakat, cihad için yola çıkacak ordunun hazırlığından vazgeçmedi. Bir gün sonra, Perşembe günü, hasta olduğu halde bizzat kendi eliyle sancağı Hz. Üsâme’ye verdi:<br />
<br />
“Ey Üsâme! Allah yolunda, Allah’ın ismiyle muharebeye çık! Allah’ı inkâr edenlerle çarpış!” buyurdu. Mücahidlere hitaben de şöyle dedi:<br />
<br />
“Ahde vefasızlık etmeyiniz! Küçük çocukları ve kadınları öldürmeyiniz!<br />
<br />
“Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz! Zira, ne olacağını bilemezsiniz. Belki, onlar yüzünden belâ ve musibete uğrayabilirsiniz.<br />
<br />
“Fakat, ‘Allah’ım! İmdadımıza yetiş! Düşmanımızın hakkından gel! Bizi onların zararından koru!’ diye dua ediniz. Şunu da unutmayınız ki, Cennet kılıçların parıltısı altındadır.”1<br />
<br />
Hz. Üsâme sancağı Büreyde bin Husayb’a teslim ettikten sonra, aldığı emir gereğince karargâhını Cürüf’te kurdu. Hazırlığını bitiren Müslüman oraya koşuyordu.<br />
<br />
Hz. Üsâme, ordusunu hazırlamakla meşguldü. Müslümanlar da harbe katılmak üzere hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı. İslâm ordusunda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi Ashab-ı Kiramın ileri gelenlerinden bir çok kimse vardı. Bunların üzerine henüz yirmi yaşına basmamış Hz. Üsâme kumandan tayin edilmişti.<br />
<br />
Bu durum, hoşa gitmeyen bazı sözlerin söylenmesine sebep oldu: “Henüz yirmisine ayak basmamış bir delikanlı kumandan tayin ediliyor. Ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse emri altına veriliyor. Bu nasıl olur?”<br />
<br />
Ayyaş bin Ebî Rebîa ise, “İlk Muhacirlerin başına bu genç nasıl kumandan tayin ediliyor?”2 diyordu.<br />
<br />
Sanki bir anda Hz. Üsâme’nin Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tarafından tayin edildiği unutuluvermiş gibi bir sürü söz ve dedikodu çıkmıştı.<br />
<br />
Duruma Hz. Ömer (r.a.) muttali oldu. Bu tarz sözleri sarf edenlere gereken cevabı verdikten sonra, meseleyi gidip Hz. Resûlullaha (a.s.m.) intikal ettirdi.<br />
<br />
Peygamberimiz yakalandığı hastalığın şiddetinden yatağında yatmaktaydı. Haberi alır almaz, kızgınlığının ifâdesi yüzünde belli oldu. Sargılı başı ile yatağından kalktı. Ashabın yardımıyla mescide giderek minbere çıktı. Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra, “Ey insanlar!” dedi. “Üsâme’yi kumandan tayin ettiğim için bazılarınızın ileri geri konuştuğunu duydum. Benim Üsâme’yi kumandan tayin etmeme itiraz ediyor gibisiniz! Daha önce Üsâme’nin babasını kumandan tayin ettiğim zaman da aynı şeyi yapmıştınız. Vallahi, nasıl babası kumandanlığa lâyık olduğunu göstermişse, Üsâme de babasından sonra kumandanlığa lâyık bir kimsedir.<br />
<br />
“Babası nasıl en sevdiğim biri idiyse, Üsâme de en sevdiğim kimselerden biridir. O da, babası da her türlü hayrı işleyebilecek yaratılışa sahip kimselerdir. Onlardan hayırlı işler bekleyiniz. Muhakkak ki Üsâme sizin hayırlı olanlarınızdandır ve bu işe ehliyetli birisidir.”1<br />
<br />
Bu hitabesinden sonra minberden inip Hâne-i Saadetine girdi. İslâm ordusuna katılacak Müslümanlar birer ikişer gelip kendisiyle vedâlaştılar. Efendimiz onlara, “Üsâme’yi gönderme işini ihmal etmeyiniz”2 diyordu.<br />
<br />
Hattâ bir ara dadısı ve Hz. Üsâme’nin annesi Hz. Ümmü Eymen Hâne-i Saadete gelip, “Yâ Resûlallah! Üsâme’yi bir süre karargâhında bıraksan olmaz mı?” deyince, Efendimiz aynı sözleri tekrarladı:<br />
<br />
“Üsâme’yi gönderme işini ihmal etmeyiniz. Onu gönderiniz!”<br />
<br />
Bu kesin emir üzerine Müslümanlar karargâha gittiler.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resulullahın Son Ziyaretleri</span><br />
<br />
Baki’ mezarlığını ziyaret<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimizin, bu fani dünyayı terk edeceği gün, saat besaat yaklaşıyordu.<br />
<br />
Bir gece yarısı, ansızın Hâne-i Saadetinden çıktı. Hz. Âişe Vâlidemiz, “Yâ Resûlallah, nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Baki’ mezarlığında medfûn bulunan ehlim için istiğfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum”1 diye cevap verdi.<br />
<br />
Yanında azâdlı kölelerinden Ebû Rafi’ ve Ebû Müveyhib vardı. Baki’ mezarlığında kabirler arasında uzun bir müddet durarak duâ ve istiğfarda bulundu. Sonra Ebû Müveyhib’e dönerek yakında ebedî âleme gideceğini, Bakî-i Hakîkînin cemâliyle müşerref olacağını şöylece ifâde buyurdu:<br />
<br />
“Ey Ebû Müveyhib! Dünya hazinelerinin anahtarları ile âhiret nimetlerini seçme hususunda serbest bırakıldım. Ben de âhiret nimetlerini tercih ettim.”2<br />
<br />
Bu sözleri duyan Ebû Müveyhib’in birden nutku tutuldu. Yalnız gözü değil, bütün duyguları, ruhu, kalbi bir anda ağlamaya başladı.<br />
<br />
Bu mânâlı ziyaretten sonra Resûl-i Kibriyâ, Hâne-i Saadetine geri döndü.<br />
<br />
Uhud şehidlerini ziyaret<br />
<br />
Uhud şehidleri için de duâ ve istiğfarda bulunması, Efendimize emredilmişti.<br />
<br />
Bu sebeple bir gün Uhud’a gitti. Orada şehid olan en güzîde Sahabîleri için uzun uzun duâ etti.<br />
<br />
Oradan döner dönmez, Mescid-i Saadete vardı. Minbere çıktı. Müslümanlara hitaben, “Ben, sizin Kevser Havuzuna ilk kavuşanınız ve sizi ilk karşılayanınız olacağım” buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Ben, sizin hakkınızda benden sonraki müşrikliğe dönersiniz diye korkmuyorum. Fakat ben, sizin hakkınızda, dünyaya kapılır, onun için birbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz ve bunun neticesi olarak sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de yok olup gidersiniz, diye korkuyorum.”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Meymûne’nin evinde</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz âdetleri gereği Hz. Meymûne’nin evinde bulunuyorlardı. Hasta olmasına rağmen âilelerinin hakkına son derece riâyet ediyordu. Burada Efendimizin ateşi birden yükseldi. Dâvet ettiği bütün hanımları etrafında mahzun ve kederli duruyorlardı.<br />
<br />
“Yarın hanginizin evine gideyim?” diye sordu.<br />
<br />
Bu sualini bir kaç kere tekrarladı. Hiç bir hanımından cevap gelmedi.<br />
<br />
Bunu sormasındaki maksad, hastalık günlerini Hz. Âişe Vâlidemizin evinde geçirmeyi arzu etmiş olmasındandı.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin bu arzusunu Ezvâc-ı Tâhirat ferasetleriyle anlamada gecikmediler. İttifakla Hz. Âişe Vâlidemizin evinde kalmasını uygun buldular.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Meymûne’nin evinden çıkarak, bir eli Hz. Ali’nin, diğer bir eli Hz. Abbas’ın omuzunda, onların yardımı ile Hz. Âişe Vâlidemizin evine geldi.2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">En Yakınlarının Lisanından Resulullahın Son Günleri</span><br />
<br />
Hz. Âişe, Efendimizin hastalığını anlatıyor<br />
<br />
Hz. Âişe Vâlidemiz, Efendimizin hastalığı esnasındaki bir hatırasını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) eve geldiği sırada başımda bir ağrı belirmişti. Ağrının şiddetinden ‘Vay başım, vay başım’ diye söylendim. Resûlullah bunu duyunca, ‘Ne ehemmiyeti var? Neden üzülüyorsun? Eğer benden evvel dünyadan göçüp gidersen seni teçhiz ve tekfin eder namazını da kılarım’ diye konuştu. Ben de, ‘Benim ölümümü mü istiyorsunuz?’ dedim.”<br />
<br />
Hz. Âişe, Peygamberimizin latife yaptığını birden anlayamayıp böyle konuşmuştu. Resûl-i Ekrem latifesinin sonunu şu ciddi sözlerle bağladı:<br />
<br />
“Ey Âişe Senin başının ağrısı geçer gider. Asıl baş ağrısı benim başımın ağrısıdır. Artık ondan kurtulmak çok zor.”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz ve Sıddık-ı Ekber</span><br />
<br />
Her yerde her zaman Allah ve Resûlüne sadakâtın zirvesinde bulunan Sıddık-ı Ekber, Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak kendisine hizmet etmekten şeref duyacağını şöylece dile getirdi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah, müsâade buyurursanız, hastalığınızda size hizmet etmek isterim!”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Sıddık-ı Ekberin arzusuna müsâade etmedi, ama cevabı gönlünü fethedici idi.<br />
<br />
“Ey Ebû Bekir! Bu niyetinle bile yapacağın hizmetin sevap ve mükâfatına şimdiden nâil oldun. Ancak ben, hastalığım esnasında hizmetlerimi kızımla, zevcelerimden başkasına gördürecek olursam, onları üzmüş olurum!”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">En ağır hastalık, en fazla ıztırap</span><br />
<br />
Hastalığın şiddeti, ateşin yüksekliği sebebiyle Peygamber Efendimiz yatağında bile rahat edemiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyordu.<br />
<br />
Başucunda bulunanlar, bu durum sebebiyle, “Yâ Resûlallah! Eğer bizden birisi bu derece ıztırap çektiğini izhar etseydi, muhakkak bizi tekdir ederdin” dediler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem cevabıyla durumunu şöylece izah etti:<br />
<br />
“Benim hastalığım bildiğiniz gibi değil, oldukça zordur. Allah Taâlâ, salih ve mü’min kullarını belânın, hastalığın ve musibetin en şiddetlilerine mübtelâ eder. Fakat o belâ, o musîbet ve o hastalık vasıtasıyla o mü’min salih kulunun derecesini yükseltir, günahlarını yok eder.”<br />
<br />
Ve Hz. Âişe Vâlidemiz şöyle der:<br />
<br />
“Hakikaten Resûlullahın hastalığından daha zor, daha şiddetli bir hastalık görmedik.”<br />
<br />
İbn-i Mes’ud anlatıyor<br />
<br />
Abdullah ibni Mes’ud (r.a.) ise Peygamberimizin hastalığının şiddetini şöyle dile getirir:<br />
<br />
“Nebînin (a.s.m.) hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetli sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım.<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Humma hararetinden çok ıztırap çekiyorsunuz!<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükâfatı vardır, dedim.<br />
<br />
“Resûlullah, ‘Evet’ diyerek beni tasdik etti. Sonra da şöyle buyurdu: ‘Hastalığa tutulan hiç bir Müslüman yoktur ki; Allah Taâlâ onun hata ve günahlarını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin.”1<br />
<br />
Ümmü Bişr anlatıyor<br />
<br />
Hastalığı sırasında Resûl-i Ekremin ziyaretine giden Bişr bin Bera’nın annesi Ümmü Bişr de gördüklerini şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullahı ziyarete gitmiştim. Vücudundaki şiddetli harareti görünce sormadan edemedim:<br />
<br />
‘Yâ Resûlallah! Ben böyle sıtma hiç görmedim.’<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) bana cevaben şöyle buyurdu: ‘Bizim hastalığımız herkesten daha şiddetli ve daha ziyâde olur. Fakat bunun mukabilinde kazandığımız sevap ve mükâfat da o nisbette fazla olur!’”2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem yazı yazdırmak için kâğıt kalem istiyor<br />
<br />
Rebiülevvel ayının sekizi, Perşembe günü.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığının en şiddetli anları. Etrafında Hz. Ömer gibi bazı zâtlar bulunuyordu. Bu sırada, “Bana kâğıt kalem getiriniz, size bir yazı yazayım. Tâ ki bundan sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız” buyurdu.3<br />
<br />
Hz. Ömer, “Resûlullaha (a.s.m.) hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur’an var. Allah’ın Kitabı bize yeter” dedi.<br />
<br />
Kâğıt kalem getirip getirmemekte tereddüt ettiler.<br />
<br />
Bazıları Hz. Ömer’in sözlerini doğruladı. Kimisi de kâğıt kalemin getirilmesini istiyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, onların anlaşmazlığa düştüklerini fark edince, “Yanımdan kalkınız, yanımda münakaşa, gürültü etmeyiniz. Beni kendi halime bırakınız”1 buyurdu.<br />
<br />
Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yazdırmasını arzu ettiği şey, yazılmamış oluyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hastalığının hafiflediği gün</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığı gün gün, saat saat şiddetini arttırıyordu. Bir ara soğuk su getirilmesini emretti. Getirilen suyu mübârek vücudlarına döktürdü.<br />
<br />
Bundan sonra biraz hafifleyip rahatlık hissetti. Bunun farkına varır varmaz Hz. Ali ve Hz. Fazl bin Abbas’a dayanarak Hâne-i Saadetinden Mescid-i Şerife gitti. Minbere çıkıp oturdu. Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Duydum ki, vefât edeceğimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hangi Peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı ki, ben de kalayım? Bilesiniz ki, ben yakında Rabbime kavuşacağım. Ona siz de kavuşacaksınız.<br />
<br />
“Ey Ensar! İlk Muhacirlere iyilik etmenizi tavsiye ederim.<br />
<br />
“Ey Muhacirler! Size de Ensara iyilikte bulunmanızı tavsiye ederim. Onlar size yardımda bulundular. Sizi memleketlerine getirdiler. Sizi evlerinde ağırladılar, barındırdılar. Geçimde sıkıntı içinde oldukları halde sizi kendilerine tercih ettiler. Her kim onların üzerine hâkim durumuna geçerse onlara iyilikte bulunsun.<br />
<br />
“Ey İnsanlar!<br />
<br />
“Her şey Cenab-ı Hakkın ezelî idaresi dairesinde cereyan eder. Allahu Taâlânın kaza ve kaderine galebe etmek sevdasına kapılmayınız, çünkü mağlûp olursunuz. Cenab-ı Hakka hile yapmaya kalkışmayınız, zira zarar ve ziyana siz uğrarsınız.<br />
<br />
“Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser Havuzu kenarıdır. Her kim Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın.<br />
<br />
“Ey İnsanlar!<br />
<br />
“Bilmelisiniz ki, günah işlemek, nimet ve kısmetlerin değişmesine sebep olur. İnsanların ekserisi salih olursa, onların âmirleri, idarecileri de adl ve insafla muamele ederler. Halk, isyan ve günaha meylederse onların idarecileri, hâkimleri de zulm ve adaletsiz iş görmeye yönelirler.”1<br />
<br />
Bu hitabesinden sonra tekrar Hz. Âişe Vâlidemizin evine gitti ve yatağına yattı.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kâinatın Efendisi Müslümanlarla Helâlleşiyor</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz hastalığının en şiddetli olduğu bir günde Ashabıyla helâlleşmeyi arzu etti.<br />
<br />
Yine bir taraftan Hz. Ali’ye diğer taraftan da Fazl bin Abbas Hazretlerine dayanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Minber’e çıkıp oturdu.<br />
<br />
Hz. Bilal’e de (r.a.) şu emri verdi:<br />
<br />
“Halka ilân et. Mescid’de toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu benim son vasiyetim olacaktır.”<br />
<br />
Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı mescid almaz oldu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah’a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirâma şöyle hitap etti:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşssam, işte sırtım gelsin vursun.<br />
<br />
“Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın.<br />
<br />
“Sakın hak sahibi, ‘Şayet kısas talebinde bulunursam, Resûlullah bana darılır’ diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur.<br />
<br />
“Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Veyâhut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.”1<br />
<br />
Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimiz sözlerini tekrarladı:<br />
<br />
“Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Her kimin benden alacağı varsa işte malım gelsin alsın.”1<br />
<br />
Cemaat içinden biri ayağa kalktı. “Yâ Resûlallah! Sizden üç dirhem alacağım var” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye ‘yemin et’ diye teklif de etmem. Ancak bu üç dirhemin zimmetime nasıl geçtiğini öğrenmek isterim!” buyurdu.<br />
<br />
Ayağa kalkan zât, “Yâ Resûlallah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana fakire üç dirhem vermemi emretmiştiniz. Ben de verdim. İşte istediğim bu üç dirhemdir” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Doğru söylüyorsun” dedikten sonra, “Ey Fadl! Buna üç dirhem ver”2 buyurdu.<br />
<br />
Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Mescide açılan kapıları kapatınız! Sadece, Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın”3 buyurdu.<br />
<br />
Emir gereği Mescid-i Şerifin çevresindeki evlerin kapısı, Hz. Ebû Bekir’inki hariç hepsi kapatıldı.4<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir namaz kıldırmaya memur ediliyor</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hastalığı sebebiyle ezan okununca daima Mescid-i Şerife çıkar ve cemaata namaz kıldırırdı.<br />
<br />
Vefâtına üç gün kala hastalığı birden ağırlaştı. Bu sebeple artık Mescid-i Şerife de çıkamaz oldu. O zaman, “Ebû Bekir’e söyleyiniz, mü’minlere namaz kıldırsın”5 diye emir vererek imamlığı Hz. Ebû Bekir’e bıraktı.6<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin son namaz kıldırışı</span><br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Müslümanlara öğle namazını kıldırıyordu. Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bedeninde bir hafiflik hissetti. Hz. Abbas ile Hz. Ali’nin yardımıyla yavaş yavaş Mescid-i Şerife çıktı.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz gelmekte olduğunu anlayınca, geri çekilmek istedi. Efendimiz, yerinde durması için işaret etti. Sonra Hz. Ebû Bekir’in yanına oturtulmasını emir buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in sol tarafına götürüp oturttular. Hz. Ebû Bekir ayakta, oturmuş olan Efendimize tabi oldu.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Mescid-i Şerifte Müslümanlara kıldırdığı son namaz budur.<br />
<br />
Hz. Cebrâil’in, hatırını sormak için gelişi<br />
<br />
Rebiülevvel ayının onu, Cumartesi günü idi. Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu:<br />
<br />
“Ey Ahmed,” dedi. “Yüce Allah, sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden çok daha iyi bildiği halde sana; ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor”<br />
<br />
Rabb-i Rahimine kavuşmanın hasretini yüreğinde duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Ey Cebrâil! Kendimi baygın ve sıkıntılı bir halde görüyorum!”2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vefâtından bir gün evvel</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü. Cin ve insin peygamberi Hz. Muhammed (a.s.m.) yatağında, şiddetli ateşler içinde idi. Etrafında Ezvac-ı Tahirat vardı. Başucunda Hz. Aişe Vâlidemiz oturuyordu.<br />
<br />
Bu sırada, Hz. Üsâme ordugâhtan gelip huzur-ı saadetlerine girdi. Efendimiz dalgın yatıyordu. Yerinden kımıldayacak hali yoktu. Hz. Üsâme, mübârek ellerini ve başlarını öptü. İçi hüzün ve keder doluydu. Azami hürmet içinde Kâinatın Efendisinin karşısında ayakta durdu. Efendimiz ona bir şey söylemedi. Sadece ellerini göğe kaldırdı ve onun üzerine sürdü. Ona duâ ettiği anlaşıldı.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin duâsını alan Hz. Üsâme doğruca ordunun başına döndü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Cebrâil’in ikinci gelişi</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü.<br />
<br />
Hz. Cebrâil yine hatırlarını sormak üzere geldi. Bu esnada Yemen’de peygamberlik dava eden yalancı Esved-i Ansî’nin idam edildiğini haber verdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu haberi Ashab-ı Kirama bildirdi.2<br />
<br />
Pazartesi günü…<br />
<br />
Hayatında mühim hadiselerin meydana geldiği Pazartesi günü. Rebiülevvel ayının on ikisi. Böyle bir Pazartesi gününde mübârek gözlerini dünyaya açmıştı.<br />
<br />
Bu gün de, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (a.s.m.) bir ara hastalığı hafifleyip kendine geldi.<br />
<br />
Bu hafifliği hisseder etmez, yatağından kalktı. Hazırlıklarını yaparak Mescid-i Şerife teşrif etti.<br />
<br />
O sırada Ashab-ı Kiram saf bağlayıp Hz. Ebû Bekir’in arkasında sabah namazını kılıyorlardı. Kâinatın Efendisi bu nurânî manzarayı görmekle son derece sevindi, hatta tebessüm buyurdu.<br />
<br />
Kendileri de Hz. Ebû Bekir’e uyarak namazını edâ etti.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizi, aralarında mütebessim bir sîma ile gören Sahabîler bütün bütün sıhhat buldu düşüncesiyle son derece sevindiler.1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz hücre-i saadetlerinde</span><br />
<br />
Son günün sabah namazını Hz. Ebû Bekir’e uyup Ashabının arasında kılarak onları sevince garkeden Fahr-i Kâinat Efendimiz, namazın edâsından sonra yine Hücre-i Saadetine döndü. Yataklarına yattılar.<br />
<br />
Bu arada kumandan Hz. Üsâme son defa kendisiyle vedâlaşmak üzere geldi. Resûl-i Ekrem, “Allah’ın bereketi ile artık hareket et!” buyurdu.2<br />
<br />
Emri alan kumandan Hz. Üsâme bin Zeyd doğruca ordugâha gidip mücahidlere hareket emrini verdi.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir’in izin isteyip, Sünh’taki evine gidişi<br />
<br />
Pazartesi günü, Hz. Ebû Bekir de, Fahr-i Kâinat Efendimizin durumunun bir ara iyileştiğini fark etmişti. Bunun için huzura girip, “Yâ Resûlallah! Allah’a hamdolsun! Onun lütuf ve keremiyle sağ salim sabaha çıktınız! Müsâade buyurursanız, Sünh’taki evime gideyim” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Olur” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Sünh’taki evine gitti.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslümanlara ve ev halkına son seslenişi</span><br />
<br />
Son gün Pazartesi. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek dillerinden şu cümleler dökülüyordu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey insanlar! Siz bana karşı hiç bir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben, ancak Allah’ın Kitabı Kur’an’ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram kıldım!<br />
<br />
“Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye!<br />
<br />
“Allah katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben, sizi Allah’ın gazabından kurtaramam!”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin Hz. Fâtıma’ya söyledikleri</span><br />
<br />
Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekremin hayatta kalmış olan biricik kızı idi. Kâinatın Efendisinin evlâd sevgisini kendisiyle tatmin ettiği tek evlâdı.<br />
<br />
Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ, güzel ahlâkta, yürüyüşte, oturuşta, kalkışta Peygamber Efendimize en çok benzeyen evlâdı idi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem hastalığının son gününde bir ara biricik kızı, güzel ahlâk ve zerâfet timsali Hz. Fâtıma’yı yanına çağırdı.<br />
<br />
Hz. Fâtıma gelince, onu sol tarafına oturttu. Ona gizlice bir şey söyledi.<br />
<br />
Hz. Fâtıma’yı birden bir hüzün ve keder havası kapladı. Arkasından gözyaşları boşanmaya başladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, sonra bu güzîde kızına gizlice bir şey daha söyledi. Bu sefer, biraz evvel gözyaşı döken Hz. Fâtıma birden gülümseyip sevinmeye başladı.<br />
<br />
O sırada orada bulunan Hz. Âişe, daha sonra bunun sebebini sorunca Hz. Fâtıma şu cevabı verir:<br />
<br />
“Önce bana pek yakında dünyadan ve benden ayrılacağını söyledi. Bunun için ağladım.<br />
<br />
“Sonra da ‘Âilem içinde en evvel bana sen kavuşacaksın’ deyince de sevindim.”2<br />
<br />
Ve artık son anlar<br />
<br />
Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Güneş, batıya doğru kayıyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin mübârek başları, Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Artık nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Dili Allah’ı zikretmekle meşguldü: “Allah’ım! Beni, Refîk-i A’lâ’ya1 ulaştır” duâsını tekrarlıyordu. Bu esnada bile ümmetine irşadda bulunmaktan geri durmuyordu: “Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Namaza dikkat ve devam ediniz!”2 diyordu.<br />
<br />
Bu hazin manzara orada bulunan Hz. Fâtıma’nın yüreğini âdeta dağlıyordu. Bir ara Resûl-i Kibriyâ Efendimizi bağrına bastı: “Vay! Babamın çektiği ıztıraba” diyerek gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Bugünden sonra baban hiç bir zaman ızdırap çekmeyecektir” buyurdu ve ilâve etti:<br />
<br />
“Kızım! Sakın ağlama! Ben vefât ettiğim zaman ‘İnnâ lillahi ve innâ ileyhi Raciûn’ de.”3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Cebrâil ile Hz. Azrail’in birlikte gelişleri</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu fâni dünyada artık son dakikalarını yaşıyordu.<br />
<br />
Bu esnada, Hz. Cebrâil Hz. Azrail ile birlikte geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu. Sonra, “Ölüm meleği Azrail içeri girmek için izin ister” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz müsâade edince, Hz. Azrail içeri girdi. Efendimizin önünde oturdu, “Yâ Resûlallah!” dedi, “Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım. İstersen sana bırakacağım.”<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Cebrâil’e baktı. O da, “Yâ Resûlallah, Mele-i A’lâ seni beklemektedir” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hâtemü’l-Enbiya Efendimiz, “Yâ Azrail! Gel, memuriyetini yerine getir”1 buyurdu.<br />
<br />
Peygamberimizin Rabbine kavuşması<br />
<br />
Mübârek başları Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Yanında su kabı vardı. İki elini suya batırıp ıslak ellerini mübârek yüzlerine sürdü. Mübârek dudaklarından “Lâ ilâhe İllallah” cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırdı. Gözlerini evin tavanına dikti. “Allah’ım! Refîk-i Alâ” cümlesini tekrarlaya tekrarlaya altmış üç yaşında iken mübarek ruhu Refîk-i Alâ’ya yükseldi.2<br />
<br />
Tarih: Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü.<br />
<br />
Milâdî 8 Haziran 632.<br />
<br />
* * *<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resulullahın Vefatından Sonrası</span><br />
<br />
Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimizin (a.s.m.) pâk ruhları artık a’lâ-yı illiyyine (en yüksek makama) yükselmişti. Ezvâc-ı Tahirat üzerine bir örtü örttüler ve feryada başladılar.<br />
<br />
O sırada annesi tarafından Hz. Resûlullahın son anlarını yaşadığını haber alan Hz. Üsâme hareket etmeyip ordusuyla Mescid-i Şerife gitmişti. Hâne-i Saadette feryad ve figanın yükseldiğini duyan Ashab, kalblerinden vurulmuşa döndüler. Sanki gök kubbe bir anda yıkılmış gibiydi. Herkesin nutku tutulmuş, gözler damla damla keder ve hüzün akıtıyordu.<br />
<br />
Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırdı:<br />
<br />
“Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa’ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Halkı teskin eden Sıddık-ı Ekber</span><br />
<br />
Hz. Ebû Bekir o sırada Sünh Mahallesindeki evinde bulunuyordu. Yürekleri dağlayan haberi kendisine ulaştırdılar. Gönlünün bir parçasının âdeta koptuğunu fark eden Hz. Ebû Bekir sür’atle Hâne-i Saadete girdi.<br />
<br />
Dehşet ve hayret içinde Fahr-i Kâinatın mübârek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü tecessüm etmiş bir nurdu. Eğildi, tazim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden dökülen kelimeler şunlar oldu:<br />
<br />
“Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Resûlallah!”1<br />
<br />
Sonra da Ehl-i Beyte teselli verdi.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Hâne-i Saadetten çıktıktan sonra Mescid-i Şerife vardı.<br />
<br />
Hz. Ömer’in “Resûlullah vefât etmedi” sözlerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle konuştu:<br />
<br />
“Kim ki Muhammed’e (a.s.m.) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (a.s.m.) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.”2<br />
<br />
Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu:<br />
<br />
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”3<br />
<br />
Bu âyet-i kerime, Uhud Muharebesinde, “Muhammed öldürüldü” şâyiası üzerine nazil olmuştu. Ashab; onu belki yüzlerce, binlerce defa okumuş oldukları halde, o andaki teessür sebebiyle bir anda unutuvermişlerdi sanki!<br />
<br />
İşte, yalnız metanetini muhafaza eden Hz. Ebû Bekir bunu unutmamış ve Ashaba hatırlatmakla en büyük hizmeti ve vazifeyi ifâ etmiş oluyordu.<br />
<br />
Bu hitabe ve bu âyet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine Sahabîler kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar.<br />
<br />
Daha sonra Hz. Ebû Bekir şu meâldeki âyet-i kerimeyi okudu.<br />
<br />
“Muhakkak ki sen de öleceksin onlar da ölecekler.”1<br />
<br />
Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir bu hitabesiyle o zamanki İslâm cemaatına büyük bir hizmet ifâ etmiş oluyordu.<br />
<br />
Ashab-ı Güzîn artık Kâinatın Efendisinin bu dünyadan göçmüş olduğunu anlayıp kabul ettikleri gibi, Hz. Ömer de; “Resûlullah ölmemiştir” sözünü söylemekten vazgeçerek kendine geldi.<br />
<br />
Evet, Medine, Medine olalı beri, Kâinatın Efendisinin kendisine teşrifi ile duyduğu sevinç kadar hiç bir sevinç duymamıştı. Şimdi ise aynı Medine en büyük hüzün ve keder ânını yaşıyordu. Âdeta semâlarını hüzün ve kederden bir kara bulut kaplamıştı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesi</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin vefâtıyla Medine mateme bürünmüştü. Gözlerden gözyaşı, gönüllerden tahassür, keder ve elem akıyordu.<br />
<br />
Ancak, bununla hiç bir iş hallolmazdı. Müslümanların işlerini görecek, İslâmın hükümlerini tatbik edecek, Resûl-i Ekrem Efendimize halife olacak bir devlet başkanının seçilmesi gerekliydi.<br />
<br />
Bunun için derhal teşebbüse geçildi. O sırada, bu yüksek makama herkesten en lâyık ve ehliyetli olan Sıddık-ı Ekber Hz. Ebû Bekir’di. Zira, Ashab-ı Kiramın en yüksek tabakası en evvel Mekke’de îmân eden seçkin Sahabilerdi. Onların da en efdali Hz. Ebû Bekir idi. Gerçi, Hz. Abbas ve Hz. Ali, akrabalık cihetiyle herkesten ziyade Resûl-i Ekrem Efendimize yakın idiler. Fakat, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, yâr-ı gârı olan Hz. Ebû Bekir’i Ashabının hepsinden üstün tutardı. Vefâtını netice veren hastalığında da bunu göstermişti. Mescid-i Şerife açılan kapıların hepsini kapattırdığı halde, Hz. Ebû Bekir’inkini açık bıraktırmıştı. Ebediyyet âlemine göç etmesine üç gün kala imamlık vazifesini yine ona devretmiş, İslâmın temel şartlarının en mühimi olan namazda onu bütün Müslümanların önüne geçirmişti.<br />
<br />
Bu sebeple Hz. Resûlullahtan sonra, halifeliğe en lâyık o idi.<br />
<br />
Nitekim netice de öyle oldu. Resûl-i Ekrem Efendimizin ebediyyet âlemine irtihal buyurdukları Pazartesi günü öğleden sonra akşama kadar yapılan uzun konuşma, görüşme ve müzakerelerden sonra Hz. Ebû Bekir Hz. Resûlullahın halifesi seçildi ve ona bîat edildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’e umumî biât</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü. Hz. Ebû Bekir, Mescid-i Nebevîye geldi. Minbere çıkıp oturdu.<br />
<br />
Henüz konuşmaya başlamadan önce, Hz. Ömer ayağa kalktı. Allah’a hamd ve şükürde bulunduktan sonra, Müslümanlara, “Allah, halifeliği sizin hayırlınız, Resûlullahın (a.s.m.) yâr-ı gârı olan zâta nasip etti. Kalkınız, ona bîat ediniz!”<br />
<br />
Mescid-i Şerifte bulunan Müslümanlar kalkıp Hz. Ebû Bekir’e umumî bîat yaptılar.1<br />
<br />
Bîat işi bitince Hz. Ebû Bekir, Allah’a hamd ve şükür ettikten sonra şöyle konuştu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Ben, üzerinize vâli ve emir oldum. Halbuki, sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Fenalık yaparsam bana doğru yolu gösteriniz!<br />
<br />
“Doğruluk emânettir. Yalancılık hiyânettir. İnşaallah, içinizdeki en zayıfınız kendisinin hakkını alıncaya kadar, yanımda en güçlünüz olacaktır! İnşallah, içinizde en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır.<br />
<br />
“Ey insanlar! Allah yolunda cihadı terk etmeyin! Bilin ki, cihadı terk eden kavim zelîl olur.<br />
<br />
Ben, Allah ve Resûlüne itâat ettikçe, siz de bana itâat ediniz. Ben, Allah ve Resûlüne âsi olursam, sizin de bana itâatınız lâzım gelmez.<br />
<br />
“Kendim ve sizin için Allah’tan af ve mağfiret dilerim!”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimizin yıkanması ve kefene sarılması</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on ikisi Pazartesi günü, Müslümanlar öğleden sonra akşama kadar işlerini yürütecek bir halifenin seçimi ile meşgul olduklarından, Peygamberimizin yıkanması, techiz ve defni Salı gününe kaldı. O gün, Hz. Ebû Bekir’e Mescid-i Nebevîden umumî bîat yapıldıktan sonra bu işlere başlandı.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Hücre-i Saadetlerinde yıkama işiyle meşgul olmak için Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas, Kusem bin Abbas, Üsâme bin Zeyd ve Peygamberimizin azaldlısı Şükrân (Salih) bulunuyordu.2<br />
<br />
Bu arada Ensar-ı Kiram da bu ulvî hizmette bulunmak istiyordu. Bu husustaki arzularını izhar ettiler. Onları temsilen de Hz. Ali, Evs bin Havlî’yi içeri aldı.3<br />
<br />
Yıkama işini Hz. Ali yaptı. Zirâ, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sağlığında ona, “Vefât ettiğim zaman beni, sen yıka” diye vasiyyet etmişlerdi.4<br />
<br />
Evs bin Havlî testi ile su taşıyor, Hz. Abbas ile Üsâme ve Şükrân, Peygamberimizin üzerine su döküyorlardı. Hz. Ali de eline sarmış olduğu bez ile gömlek üzerinden oğuşturarak Peygamberimizi yıkıyordu. Mübarek cesedleri son derece temizdi, mis gibi kokuyordu. Hücre-i Saadetin içini, o âna kadar görülmemiş bir güzel koku kaplamıştı. Peygamber Efendimizde, ölülerde görüle gelen şeylerden hiç birinden eser yoktu. Hz. Ali yıkarken, “Anam babam sana fedâ olsun! Hayatında da, vefâtında da temizsin, güzelsin, yâ Resûlallah!”1 diyordu.<br />
<br />
Yıkama işi bittikten sonra Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz, yine Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas ve Şükran tarafından kefene sarıldı.2<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin üzerine namaz kılınması</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü öğleye doğru Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yıkanma ve kefene sarılma işi tamamlandı. Hücre-i Saadetinde seririnin üzerine konuldu. Bundan sonra Hâne-i Saadetlerinin kapısını açtılar. Önce melekler, sonra erkekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar Fahr-i Alem Efendimize karşı bu son vazifelerini huşû ve hüzün içinde ifâ ettiler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûl-i Ekrem’in defni</span><br />
<br />
Resûl-i Ekremin nereye defnedileceği hususu görüşüldü. Bir kısmı, Mekke’ye götürülmesini, diğer bir kısmı Medine’de ve Bakî mezarlığına, bazıları ise Mescidin içine defnedilmesini teklif etti.3<br />
<br />
Fakat, Hz. Ebû Bekir imdada yetişerek şöyle dedi:<br />
<br />
“Ben, Resûlullahtan şu sözü işitmiştim ve hâlâ unutmamışımdır: ‘Cenab-ı Hak, her peygamberin ruhunu o peygamberin defnolunmak istediği yerde alır. Dolayısıyla, Resûlullahı istirahat döşeğinin bulunduğu yere defnetmeliyiz!”4<br />
<br />
Bu teklif Ashab-ı Kiram tarafından benimsendi. Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, Hz. Âişe’nin evinde yattığı döşeğin altının kabir olarak kazılması kararlaştırıldı. Bundan sonra döşek kaldırılarak altı lahd tarzında kazıldı.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Bilâl’in Müslümanları ağlatması</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz henüz defnedilmemişti. Bu sırada Hz. Bilâl, hüzün ve hasret akıtan yanık sesiyle ezan okudu. “Eşhedü Enne Muhammede’r-Resûlullah” dediği zaman, Ashab-ı Kiram hüngür hüngür ağlamaya başladı. Mescid-i Nebevî, ağlama sesleriyle çalkalandı.<br />
<br />
Bu, Hz. Bilâl’in son ezânı oldu. Resûl-i Kibriyâ Hazretleri defnedildikten sonra artık ezan okumadı.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin kabre konması</span><br />
<br />
Çarşamba gecesinin geç vakitleri idi. Nihâyet, gönül ve göz yaşları arasında Server-i Kâinatın mübarek na’şını kabrine tevdi ettiler.<br />
<br />
Bu büyük, eşsiz ve benzersiz hayatın safhalarını gücümüzün yettiği kadar anlatmaya çalışıp burada bitirirken şöyle duâ ediyoruz:<br />
<br />
Allah’ım! Bizi dünyada Resûlünün sünnetinden ayırma! Âhirette ise şefâatından mahrum kılma! Âmin… Âmin… Âmin… <br />
<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 16.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vefatı</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin hastalanması</span><br />
<br />
Bu emri verişinden bir gün sonra âniden hastalandı. Fakat, cihad için yola çıkacak ordunun hazırlığından vazgeçmedi. Bir gün sonra, Perşembe günü, hasta olduğu halde bizzat kendi eliyle sancağı Hz. Üsâme’ye verdi:<br />
<br />
“Ey Üsâme! Allah yolunda, Allah’ın ismiyle muharebeye çık! Allah’ı inkâr edenlerle çarpış!” buyurdu. Mücahidlere hitaben de şöyle dedi:<br />
<br />
“Ahde vefasızlık etmeyiniz! Küçük çocukları ve kadınları öldürmeyiniz!<br />
<br />
“Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz! Zira, ne olacağını bilemezsiniz. Belki, onlar yüzünden belâ ve musibete uğrayabilirsiniz.<br />
<br />
“Fakat, ‘Allah’ım! İmdadımıza yetiş! Düşmanımızın hakkından gel! Bizi onların zararından koru!’ diye dua ediniz. Şunu da unutmayınız ki, Cennet kılıçların parıltısı altındadır.”1<br />
<br />
Hz. Üsâme sancağı Büreyde bin Husayb’a teslim ettikten sonra, aldığı emir gereğince karargâhını Cürüf’te kurdu. Hazırlığını bitiren Müslüman oraya koşuyordu.<br />
<br />
Hz. Üsâme, ordusunu hazırlamakla meşguldü. Müslümanlar da harbe katılmak üzere hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı. İslâm ordusunda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi Ashab-ı Kiramın ileri gelenlerinden bir çok kimse vardı. Bunların üzerine henüz yirmi yaşına basmamış Hz. Üsâme kumandan tayin edilmişti.<br />
<br />
Bu durum, hoşa gitmeyen bazı sözlerin söylenmesine sebep oldu: “Henüz yirmisine ayak basmamış bir delikanlı kumandan tayin ediliyor. Ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse emri altına veriliyor. Bu nasıl olur?”<br />
<br />
Ayyaş bin Ebî Rebîa ise, “İlk Muhacirlerin başına bu genç nasıl kumandan tayin ediliyor?”2 diyordu.<br />
<br />
Sanki bir anda Hz. Üsâme’nin Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tarafından tayin edildiği unutuluvermiş gibi bir sürü söz ve dedikodu çıkmıştı.<br />
<br />
Duruma Hz. Ömer (r.a.) muttali oldu. Bu tarz sözleri sarf edenlere gereken cevabı verdikten sonra, meseleyi gidip Hz. Resûlullaha (a.s.m.) intikal ettirdi.<br />
<br />
Peygamberimiz yakalandığı hastalığın şiddetinden yatağında yatmaktaydı. Haberi alır almaz, kızgınlığının ifâdesi yüzünde belli oldu. Sargılı başı ile yatağından kalktı. Ashabın yardımıyla mescide giderek minbere çıktı. Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra, “Ey insanlar!” dedi. “Üsâme’yi kumandan tayin ettiğim için bazılarınızın ileri geri konuştuğunu duydum. Benim Üsâme’yi kumandan tayin etmeme itiraz ediyor gibisiniz! Daha önce Üsâme’nin babasını kumandan tayin ettiğim zaman da aynı şeyi yapmıştınız. Vallahi, nasıl babası kumandanlığa lâyık olduğunu göstermişse, Üsâme de babasından sonra kumandanlığa lâyık bir kimsedir.<br />
<br />
“Babası nasıl en sevdiğim biri idiyse, Üsâme de en sevdiğim kimselerden biridir. O da, babası da her türlü hayrı işleyebilecek yaratılışa sahip kimselerdir. Onlardan hayırlı işler bekleyiniz. Muhakkak ki Üsâme sizin hayırlı olanlarınızdandır ve bu işe ehliyetli birisidir.”1<br />
<br />
Bu hitabesinden sonra minberden inip Hâne-i Saadetine girdi. İslâm ordusuna katılacak Müslümanlar birer ikişer gelip kendisiyle vedâlaştılar. Efendimiz onlara, “Üsâme’yi gönderme işini ihmal etmeyiniz”2 diyordu.<br />
<br />
Hattâ bir ara dadısı ve Hz. Üsâme’nin annesi Hz. Ümmü Eymen Hâne-i Saadete gelip, “Yâ Resûlallah! Üsâme’yi bir süre karargâhında bıraksan olmaz mı?” deyince, Efendimiz aynı sözleri tekrarladı:<br />
<br />
“Üsâme’yi gönderme işini ihmal etmeyiniz. Onu gönderiniz!”<br />
<br />
Bu kesin emir üzerine Müslümanlar karargâha gittiler.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resulullahın Son Ziyaretleri</span><br />
<br />
Baki’ mezarlığını ziyaret<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimizin, bu fani dünyayı terk edeceği gün, saat besaat yaklaşıyordu.<br />
<br />
Bir gece yarısı, ansızın Hâne-i Saadetinden çıktı. Hz. Âişe Vâlidemiz, “Yâ Resûlallah, nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Baki’ mezarlığında medfûn bulunan ehlim için istiğfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum”1 diye cevap verdi.<br />
<br />
Yanında azâdlı kölelerinden Ebû Rafi’ ve Ebû Müveyhib vardı. Baki’ mezarlığında kabirler arasında uzun bir müddet durarak duâ ve istiğfarda bulundu. Sonra Ebû Müveyhib’e dönerek yakında ebedî âleme gideceğini, Bakî-i Hakîkînin cemâliyle müşerref olacağını şöylece ifâde buyurdu:<br />
<br />
“Ey Ebû Müveyhib! Dünya hazinelerinin anahtarları ile âhiret nimetlerini seçme hususunda serbest bırakıldım. Ben de âhiret nimetlerini tercih ettim.”2<br />
<br />
Bu sözleri duyan Ebû Müveyhib’in birden nutku tutuldu. Yalnız gözü değil, bütün duyguları, ruhu, kalbi bir anda ağlamaya başladı.<br />
<br />
Bu mânâlı ziyaretten sonra Resûl-i Kibriyâ, Hâne-i Saadetine geri döndü.<br />
<br />
Uhud şehidlerini ziyaret<br />
<br />
Uhud şehidleri için de duâ ve istiğfarda bulunması, Efendimize emredilmişti.<br />
<br />
Bu sebeple bir gün Uhud’a gitti. Orada şehid olan en güzîde Sahabîleri için uzun uzun duâ etti.<br />
<br />
Oradan döner dönmez, Mescid-i Saadete vardı. Minbere çıktı. Müslümanlara hitaben, “Ben, sizin Kevser Havuzuna ilk kavuşanınız ve sizi ilk karşılayanınız olacağım” buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Ben, sizin hakkınızda benden sonraki müşrikliğe dönersiniz diye korkmuyorum. Fakat ben, sizin hakkınızda, dünyaya kapılır, onun için birbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz ve bunun neticesi olarak sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de yok olup gidersiniz, diye korkuyorum.”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Meymûne’nin evinde</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz âdetleri gereği Hz. Meymûne’nin evinde bulunuyorlardı. Hasta olmasına rağmen âilelerinin hakkına son derece riâyet ediyordu. Burada Efendimizin ateşi birden yükseldi. Dâvet ettiği bütün hanımları etrafında mahzun ve kederli duruyorlardı.<br />
<br />
“Yarın hanginizin evine gideyim?” diye sordu.<br />
<br />
Bu sualini bir kaç kere tekrarladı. Hiç bir hanımından cevap gelmedi.<br />
<br />
Bunu sormasındaki maksad, hastalık günlerini Hz. Âişe Vâlidemizin evinde geçirmeyi arzu etmiş olmasındandı.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin bu arzusunu Ezvâc-ı Tâhirat ferasetleriyle anlamada gecikmediler. İttifakla Hz. Âişe Vâlidemizin evinde kalmasını uygun buldular.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Meymûne’nin evinden çıkarak, bir eli Hz. Ali’nin, diğer bir eli Hz. Abbas’ın omuzunda, onların yardımı ile Hz. Âişe Vâlidemizin evine geldi.2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">En Yakınlarının Lisanından Resulullahın Son Günleri</span><br />
<br />
Hz. Âişe, Efendimizin hastalığını anlatıyor<br />
<br />
Hz. Âişe Vâlidemiz, Efendimizin hastalığı esnasındaki bir hatırasını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) eve geldiği sırada başımda bir ağrı belirmişti. Ağrının şiddetinden ‘Vay başım, vay başım’ diye söylendim. Resûlullah bunu duyunca, ‘Ne ehemmiyeti var? Neden üzülüyorsun? Eğer benden evvel dünyadan göçüp gidersen seni teçhiz ve tekfin eder namazını da kılarım’ diye konuştu. Ben de, ‘Benim ölümümü mü istiyorsunuz?’ dedim.”<br />
<br />
Hz. Âişe, Peygamberimizin latife yaptığını birden anlayamayıp böyle konuşmuştu. Resûl-i Ekrem latifesinin sonunu şu ciddi sözlerle bağladı:<br />
<br />
“Ey Âişe Senin başının ağrısı geçer gider. Asıl baş ağrısı benim başımın ağrısıdır. Artık ondan kurtulmak çok zor.”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz ve Sıddık-ı Ekber</span><br />
<br />
Her yerde her zaman Allah ve Resûlüne sadakâtın zirvesinde bulunan Sıddık-ı Ekber, Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak kendisine hizmet etmekten şeref duyacağını şöylece dile getirdi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah, müsâade buyurursanız, hastalığınızda size hizmet etmek isterim!”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Sıddık-ı Ekberin arzusuna müsâade etmedi, ama cevabı gönlünü fethedici idi.<br />
<br />
“Ey Ebû Bekir! Bu niyetinle bile yapacağın hizmetin sevap ve mükâfatına şimdiden nâil oldun. Ancak ben, hastalığım esnasında hizmetlerimi kızımla, zevcelerimden başkasına gördürecek olursam, onları üzmüş olurum!”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">En ağır hastalık, en fazla ıztırap</span><br />
<br />
Hastalığın şiddeti, ateşin yüksekliği sebebiyle Peygamber Efendimiz yatağında bile rahat edemiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyordu.<br />
<br />
Başucunda bulunanlar, bu durum sebebiyle, “Yâ Resûlallah! Eğer bizden birisi bu derece ıztırap çektiğini izhar etseydi, muhakkak bizi tekdir ederdin” dediler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem cevabıyla durumunu şöylece izah etti:<br />
<br />
“Benim hastalığım bildiğiniz gibi değil, oldukça zordur. Allah Taâlâ, salih ve mü’min kullarını belânın, hastalığın ve musibetin en şiddetlilerine mübtelâ eder. Fakat o belâ, o musîbet ve o hastalık vasıtasıyla o mü’min salih kulunun derecesini yükseltir, günahlarını yok eder.”<br />
<br />
Ve Hz. Âişe Vâlidemiz şöyle der:<br />
<br />
“Hakikaten Resûlullahın hastalığından daha zor, daha şiddetli bir hastalık görmedik.”<br />
<br />
İbn-i Mes’ud anlatıyor<br />
<br />
Abdullah ibni Mes’ud (r.a.) ise Peygamberimizin hastalığının şiddetini şöyle dile getirir:<br />
<br />
“Nebînin (a.s.m.) hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetli sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım.<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Humma hararetinden çok ıztırap çekiyorsunuz!<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükâfatı vardır, dedim.<br />
<br />
“Resûlullah, ‘Evet’ diyerek beni tasdik etti. Sonra da şöyle buyurdu: ‘Hastalığa tutulan hiç bir Müslüman yoktur ki; Allah Taâlâ onun hata ve günahlarını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin.”1<br />
<br />
Ümmü Bişr anlatıyor<br />
<br />
Hastalığı sırasında Resûl-i Ekremin ziyaretine giden Bişr bin Bera’nın annesi Ümmü Bişr de gördüklerini şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullahı ziyarete gitmiştim. Vücudundaki şiddetli harareti görünce sormadan edemedim:<br />
<br />
‘Yâ Resûlallah! Ben böyle sıtma hiç görmedim.’<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) bana cevaben şöyle buyurdu: ‘Bizim hastalığımız herkesten daha şiddetli ve daha ziyâde olur. Fakat bunun mukabilinde kazandığımız sevap ve mükâfat da o nisbette fazla olur!’”2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem yazı yazdırmak için kâğıt kalem istiyor<br />
<br />
Rebiülevvel ayının sekizi, Perşembe günü.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığının en şiddetli anları. Etrafında Hz. Ömer gibi bazı zâtlar bulunuyordu. Bu sırada, “Bana kâğıt kalem getiriniz, size bir yazı yazayım. Tâ ki bundan sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız” buyurdu.3<br />
<br />
Hz. Ömer, “Resûlullaha (a.s.m.) hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur’an var. Allah’ın Kitabı bize yeter” dedi.<br />
<br />
Kâğıt kalem getirip getirmemekte tereddüt ettiler.<br />
<br />
Bazıları Hz. Ömer’in sözlerini doğruladı. Kimisi de kâğıt kalemin getirilmesini istiyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, onların anlaşmazlığa düştüklerini fark edince, “Yanımdan kalkınız, yanımda münakaşa, gürültü etmeyiniz. Beni kendi halime bırakınız”1 buyurdu.<br />
<br />
Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yazdırmasını arzu ettiği şey, yazılmamış oluyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hastalığının hafiflediği gün</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığı gün gün, saat saat şiddetini arttırıyordu. Bir ara soğuk su getirilmesini emretti. Getirilen suyu mübârek vücudlarına döktürdü.<br />
<br />
Bundan sonra biraz hafifleyip rahatlık hissetti. Bunun farkına varır varmaz Hz. Ali ve Hz. Fazl bin Abbas’a dayanarak Hâne-i Saadetinden Mescid-i Şerife gitti. Minbere çıkıp oturdu. Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Duydum ki, vefât edeceğimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hangi Peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı ki, ben de kalayım? Bilesiniz ki, ben yakında Rabbime kavuşacağım. Ona siz de kavuşacaksınız.<br />
<br />
“Ey Ensar! İlk Muhacirlere iyilik etmenizi tavsiye ederim.<br />
<br />
“Ey Muhacirler! Size de Ensara iyilikte bulunmanızı tavsiye ederim. Onlar size yardımda bulundular. Sizi memleketlerine getirdiler. Sizi evlerinde ağırladılar, barındırdılar. Geçimde sıkıntı içinde oldukları halde sizi kendilerine tercih ettiler. Her kim onların üzerine hâkim durumuna geçerse onlara iyilikte bulunsun.<br />
<br />
“Ey İnsanlar!<br />
<br />
“Her şey Cenab-ı Hakkın ezelî idaresi dairesinde cereyan eder. Allahu Taâlânın kaza ve kaderine galebe etmek sevdasına kapılmayınız, çünkü mağlûp olursunuz. Cenab-ı Hakka hile yapmaya kalkışmayınız, zira zarar ve ziyana siz uğrarsınız.<br />
<br />
“Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser Havuzu kenarıdır. Her kim Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın.<br />
<br />
“Ey İnsanlar!<br />
<br />
“Bilmelisiniz ki, günah işlemek, nimet ve kısmetlerin değişmesine sebep olur. İnsanların ekserisi salih olursa, onların âmirleri, idarecileri de adl ve insafla muamele ederler. Halk, isyan ve günaha meylederse onların idarecileri, hâkimleri de zulm ve adaletsiz iş görmeye yönelirler.”1<br />
<br />
Bu hitabesinden sonra tekrar Hz. Âişe Vâlidemizin evine gitti ve yatağına yattı.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kâinatın Efendisi Müslümanlarla Helâlleşiyor</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz hastalığının en şiddetli olduğu bir günde Ashabıyla helâlleşmeyi arzu etti.<br />
<br />
Yine bir taraftan Hz. Ali’ye diğer taraftan da Fazl bin Abbas Hazretlerine dayanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Minber’e çıkıp oturdu.<br />
<br />
Hz. Bilal’e de (r.a.) şu emri verdi:<br />
<br />
“Halka ilân et. Mescid’de toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu benim son vasiyetim olacaktır.”<br />
<br />
Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı mescid almaz oldu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah’a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirâma şöyle hitap etti:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşssam, işte sırtım gelsin vursun.<br />
<br />
“Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın.<br />
<br />
“Sakın hak sahibi, ‘Şayet kısas talebinde bulunursam, Resûlullah bana darılır’ diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur.<br />
<br />
“Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Veyâhut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.”1<br />
<br />
Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimiz sözlerini tekrarladı:<br />
<br />
“Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Her kimin benden alacağı varsa işte malım gelsin alsın.”1<br />
<br />
Cemaat içinden biri ayağa kalktı. “Yâ Resûlallah! Sizden üç dirhem alacağım var” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye ‘yemin et’ diye teklif de etmem. Ancak bu üç dirhemin zimmetime nasıl geçtiğini öğrenmek isterim!” buyurdu.<br />
<br />
Ayağa kalkan zât, “Yâ Resûlallah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana fakire üç dirhem vermemi emretmiştiniz. Ben de verdim. İşte istediğim bu üç dirhemdir” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Doğru söylüyorsun” dedikten sonra, “Ey Fadl! Buna üç dirhem ver”2 buyurdu.<br />
<br />
Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Mescide açılan kapıları kapatınız! Sadece, Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın”3 buyurdu.<br />
<br />
Emir gereği Mescid-i Şerifin çevresindeki evlerin kapısı, Hz. Ebû Bekir’inki hariç hepsi kapatıldı.4<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir namaz kıldırmaya memur ediliyor</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hastalığı sebebiyle ezan okununca daima Mescid-i Şerife çıkar ve cemaata namaz kıldırırdı.<br />
<br />
Vefâtına üç gün kala hastalığı birden ağırlaştı. Bu sebeple artık Mescid-i Şerife de çıkamaz oldu. O zaman, “Ebû Bekir’e söyleyiniz, mü’minlere namaz kıldırsın”5 diye emir vererek imamlığı Hz. Ebû Bekir’e bıraktı.6<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin son namaz kıldırışı</span><br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Müslümanlara öğle namazını kıldırıyordu. Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bedeninde bir hafiflik hissetti. Hz. Abbas ile Hz. Ali’nin yardımıyla yavaş yavaş Mescid-i Şerife çıktı.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz gelmekte olduğunu anlayınca, geri çekilmek istedi. Efendimiz, yerinde durması için işaret etti. Sonra Hz. Ebû Bekir’in yanına oturtulmasını emir buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in sol tarafına götürüp oturttular. Hz. Ebû Bekir ayakta, oturmuş olan Efendimize tabi oldu.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Mescid-i Şerifte Müslümanlara kıldırdığı son namaz budur.<br />
<br />
Hz. Cebrâil’in, hatırını sormak için gelişi<br />
<br />
Rebiülevvel ayının onu, Cumartesi günü idi. Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu:<br />
<br />
“Ey Ahmed,” dedi. “Yüce Allah, sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden çok daha iyi bildiği halde sana; ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor”<br />
<br />
Rabb-i Rahimine kavuşmanın hasretini yüreğinde duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Ey Cebrâil! Kendimi baygın ve sıkıntılı bir halde görüyorum!”2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vefâtından bir gün evvel</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü. Cin ve insin peygamberi Hz. Muhammed (a.s.m.) yatağında, şiddetli ateşler içinde idi. Etrafında Ezvac-ı Tahirat vardı. Başucunda Hz. Aişe Vâlidemiz oturuyordu.<br />
<br />
Bu sırada, Hz. Üsâme ordugâhtan gelip huzur-ı saadetlerine girdi. Efendimiz dalgın yatıyordu. Yerinden kımıldayacak hali yoktu. Hz. Üsâme, mübârek ellerini ve başlarını öptü. İçi hüzün ve keder doluydu. Azami hürmet içinde Kâinatın Efendisinin karşısında ayakta durdu. Efendimiz ona bir şey söylemedi. Sadece ellerini göğe kaldırdı ve onun üzerine sürdü. Ona duâ ettiği anlaşıldı.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin duâsını alan Hz. Üsâme doğruca ordunun başına döndü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Cebrâil’in ikinci gelişi</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü.<br />
<br />
Hz. Cebrâil yine hatırlarını sormak üzere geldi. Bu esnada Yemen’de peygamberlik dava eden yalancı Esved-i Ansî’nin idam edildiğini haber verdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu haberi Ashab-ı Kirama bildirdi.2<br />
<br />
Pazartesi günü…<br />
<br />
Hayatında mühim hadiselerin meydana geldiği Pazartesi günü. Rebiülevvel ayının on ikisi. Böyle bir Pazartesi gününde mübârek gözlerini dünyaya açmıştı.<br />
<br />
Bu gün de, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (a.s.m.) bir ara hastalığı hafifleyip kendine geldi.<br />
<br />
Bu hafifliği hisseder etmez, yatağından kalktı. Hazırlıklarını yaparak Mescid-i Şerife teşrif etti.<br />
<br />
O sırada Ashab-ı Kiram saf bağlayıp Hz. Ebû Bekir’in arkasında sabah namazını kılıyorlardı. Kâinatın Efendisi bu nurânî manzarayı görmekle son derece sevindi, hatta tebessüm buyurdu.<br />
<br />
Kendileri de Hz. Ebû Bekir’e uyarak namazını edâ etti.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizi, aralarında mütebessim bir sîma ile gören Sahabîler bütün bütün sıhhat buldu düşüncesiyle son derece sevindiler.1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz hücre-i saadetlerinde</span><br />
<br />
Son günün sabah namazını Hz. Ebû Bekir’e uyup Ashabının arasında kılarak onları sevince garkeden Fahr-i Kâinat Efendimiz, namazın edâsından sonra yine Hücre-i Saadetine döndü. Yataklarına yattılar.<br />
<br />
Bu arada kumandan Hz. Üsâme son defa kendisiyle vedâlaşmak üzere geldi. Resûl-i Ekrem, “Allah’ın bereketi ile artık hareket et!” buyurdu.2<br />
<br />
Emri alan kumandan Hz. Üsâme bin Zeyd doğruca ordugâha gidip mücahidlere hareket emrini verdi.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir’in izin isteyip, Sünh’taki evine gidişi<br />
<br />
Pazartesi günü, Hz. Ebû Bekir de, Fahr-i Kâinat Efendimizin durumunun bir ara iyileştiğini fark etmişti. Bunun için huzura girip, “Yâ Resûlallah! Allah’a hamdolsun! Onun lütuf ve keremiyle sağ salim sabaha çıktınız! Müsâade buyurursanız, Sünh’taki evime gideyim” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Olur” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Sünh’taki evine gitti.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslümanlara ve ev halkına son seslenişi</span><br />
<br />
Son gün Pazartesi. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek dillerinden şu cümleler dökülüyordu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey insanlar! Siz bana karşı hiç bir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben, ancak Allah’ın Kitabı Kur’an’ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram kıldım!<br />
<br />
“Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye!<br />
<br />
“Allah katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben, sizi Allah’ın gazabından kurtaramam!”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin Hz. Fâtıma’ya söyledikleri</span><br />
<br />
Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekremin hayatta kalmış olan biricik kızı idi. Kâinatın Efendisinin evlâd sevgisini kendisiyle tatmin ettiği tek evlâdı.<br />
<br />
Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ, güzel ahlâkta, yürüyüşte, oturuşta, kalkışta Peygamber Efendimize en çok benzeyen evlâdı idi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem hastalığının son gününde bir ara biricik kızı, güzel ahlâk ve zerâfet timsali Hz. Fâtıma’yı yanına çağırdı.<br />
<br />
Hz. Fâtıma gelince, onu sol tarafına oturttu. Ona gizlice bir şey söyledi.<br />
<br />
Hz. Fâtıma’yı birden bir hüzün ve keder havası kapladı. Arkasından gözyaşları boşanmaya başladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, sonra bu güzîde kızına gizlice bir şey daha söyledi. Bu sefer, biraz evvel gözyaşı döken Hz. Fâtıma birden gülümseyip sevinmeye başladı.<br />
<br />
O sırada orada bulunan Hz. Âişe, daha sonra bunun sebebini sorunca Hz. Fâtıma şu cevabı verir:<br />
<br />
“Önce bana pek yakında dünyadan ve benden ayrılacağını söyledi. Bunun için ağladım.<br />
<br />
“Sonra da ‘Âilem içinde en evvel bana sen kavuşacaksın’ deyince de sevindim.”2<br />
<br />
Ve artık son anlar<br />
<br />
Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Güneş, batıya doğru kayıyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin mübârek başları, Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Artık nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Dili Allah’ı zikretmekle meşguldü: “Allah’ım! Beni, Refîk-i A’lâ’ya1 ulaştır” duâsını tekrarlıyordu. Bu esnada bile ümmetine irşadda bulunmaktan geri durmuyordu: “Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Namaza dikkat ve devam ediniz!”2 diyordu.<br />
<br />
Bu hazin manzara orada bulunan Hz. Fâtıma’nın yüreğini âdeta dağlıyordu. Bir ara Resûl-i Kibriyâ Efendimizi bağrına bastı: “Vay! Babamın çektiği ıztıraba” diyerek gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Bugünden sonra baban hiç bir zaman ızdırap çekmeyecektir” buyurdu ve ilâve etti:<br />
<br />
“Kızım! Sakın ağlama! Ben vefât ettiğim zaman ‘İnnâ lillahi ve innâ ileyhi Raciûn’ de.”3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Cebrâil ile Hz. Azrail’in birlikte gelişleri</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu fâni dünyada artık son dakikalarını yaşıyordu.<br />
<br />
Bu esnada, Hz. Cebrâil Hz. Azrail ile birlikte geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu. Sonra, “Ölüm meleği Azrail içeri girmek için izin ister” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz müsâade edince, Hz. Azrail içeri girdi. Efendimizin önünde oturdu, “Yâ Resûlallah!” dedi, “Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım. İstersen sana bırakacağım.”<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Cebrâil’e baktı. O da, “Yâ Resûlallah, Mele-i A’lâ seni beklemektedir” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hâtemü’l-Enbiya Efendimiz, “Yâ Azrail! Gel, memuriyetini yerine getir”1 buyurdu.<br />
<br />
Peygamberimizin Rabbine kavuşması<br />
<br />
Mübârek başları Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Yanında su kabı vardı. İki elini suya batırıp ıslak ellerini mübârek yüzlerine sürdü. Mübârek dudaklarından “Lâ ilâhe İllallah” cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırdı. Gözlerini evin tavanına dikti. “Allah’ım! Refîk-i Alâ” cümlesini tekrarlaya tekrarlaya altmış üç yaşında iken mübarek ruhu Refîk-i Alâ’ya yükseldi.2<br />
<br />
Tarih: Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü.<br />
<br />
Milâdî 8 Haziran 632.<br />
<br />
* * *<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resulullahın Vefatından Sonrası</span><br />
<br />
Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimizin (a.s.m.) pâk ruhları artık a’lâ-yı illiyyine (en yüksek makama) yükselmişti. Ezvâc-ı Tahirat üzerine bir örtü örttüler ve feryada başladılar.<br />
<br />
O sırada annesi tarafından Hz. Resûlullahın son anlarını yaşadığını haber alan Hz. Üsâme hareket etmeyip ordusuyla Mescid-i Şerife gitmişti. Hâne-i Saadette feryad ve figanın yükseldiğini duyan Ashab, kalblerinden vurulmuşa döndüler. Sanki gök kubbe bir anda yıkılmış gibiydi. Herkesin nutku tutulmuş, gözler damla damla keder ve hüzün akıtıyordu.<br />
<br />
Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırdı:<br />
<br />
“Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa’ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Halkı teskin eden Sıddık-ı Ekber</span><br />
<br />
Hz. Ebû Bekir o sırada Sünh Mahallesindeki evinde bulunuyordu. Yürekleri dağlayan haberi kendisine ulaştırdılar. Gönlünün bir parçasının âdeta koptuğunu fark eden Hz. Ebû Bekir sür’atle Hâne-i Saadete girdi.<br />
<br />
Dehşet ve hayret içinde Fahr-i Kâinatın mübârek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü tecessüm etmiş bir nurdu. Eğildi, tazim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden dökülen kelimeler şunlar oldu:<br />
<br />
“Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Resûlallah!”1<br />
<br />
Sonra da Ehl-i Beyte teselli verdi.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Hâne-i Saadetten çıktıktan sonra Mescid-i Şerife vardı.<br />
<br />
Hz. Ömer’in “Resûlullah vefât etmedi” sözlerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle konuştu:<br />
<br />
“Kim ki Muhammed’e (a.s.m.) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (a.s.m.) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.”2<br />
<br />
Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu:<br />
<br />
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”3<br />
<br />
Bu âyet-i kerime, Uhud Muharebesinde, “Muhammed öldürüldü” şâyiası üzerine nazil olmuştu. Ashab; onu belki yüzlerce, binlerce defa okumuş oldukları halde, o andaki teessür sebebiyle bir anda unutuvermişlerdi sanki!<br />
<br />
İşte, yalnız metanetini muhafaza eden Hz. Ebû Bekir bunu unutmamış ve Ashaba hatırlatmakla en büyük hizmeti ve vazifeyi ifâ etmiş oluyordu.<br />
<br />
Bu hitabe ve bu âyet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine Sahabîler kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar.<br />
<br />
Daha sonra Hz. Ebû Bekir şu meâldeki âyet-i kerimeyi okudu.<br />
<br />
“Muhakkak ki sen de öleceksin onlar da ölecekler.”1<br />
<br />
Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir bu hitabesiyle o zamanki İslâm cemaatına büyük bir hizmet ifâ etmiş oluyordu.<br />
<br />
Ashab-ı Güzîn artık Kâinatın Efendisinin bu dünyadan göçmüş olduğunu anlayıp kabul ettikleri gibi, Hz. Ömer de; “Resûlullah ölmemiştir” sözünü söylemekten vazgeçerek kendine geldi.<br />
<br />
Evet, Medine, Medine olalı beri, Kâinatın Efendisinin kendisine teşrifi ile duyduğu sevinç kadar hiç bir sevinç duymamıştı. Şimdi ise aynı Medine en büyük hüzün ve keder ânını yaşıyordu. Âdeta semâlarını hüzün ve kederden bir kara bulut kaplamıştı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesi</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin vefâtıyla Medine mateme bürünmüştü. Gözlerden gözyaşı, gönüllerden tahassür, keder ve elem akıyordu.<br />
<br />
Ancak, bununla hiç bir iş hallolmazdı. Müslümanların işlerini görecek, İslâmın hükümlerini tatbik edecek, Resûl-i Ekrem Efendimize halife olacak bir devlet başkanının seçilmesi gerekliydi.<br />
<br />
Bunun için derhal teşebbüse geçildi. O sırada, bu yüksek makama herkesten en lâyık ve ehliyetli olan Sıddık-ı Ekber Hz. Ebû Bekir’di. Zira, Ashab-ı Kiramın en yüksek tabakası en evvel Mekke’de îmân eden seçkin Sahabilerdi. Onların da en efdali Hz. Ebû Bekir idi. Gerçi, Hz. Abbas ve Hz. Ali, akrabalık cihetiyle herkesten ziyade Resûl-i Ekrem Efendimize yakın idiler. Fakat, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, yâr-ı gârı olan Hz. Ebû Bekir’i Ashabının hepsinden üstün tutardı. Vefâtını netice veren hastalığında da bunu göstermişti. Mescid-i Şerife açılan kapıların hepsini kapattırdığı halde, Hz. Ebû Bekir’inkini açık bıraktırmıştı. Ebediyyet âlemine göç etmesine üç gün kala imamlık vazifesini yine ona devretmiş, İslâmın temel şartlarının en mühimi olan namazda onu bütün Müslümanların önüne geçirmişti.<br />
<br />
Bu sebeple Hz. Resûlullahtan sonra, halifeliğe en lâyık o idi.<br />
<br />
Nitekim netice de öyle oldu. Resûl-i Ekrem Efendimizin ebediyyet âlemine irtihal buyurdukları Pazartesi günü öğleden sonra akşama kadar yapılan uzun konuşma, görüşme ve müzakerelerden sonra Hz. Ebû Bekir Hz. Resûlullahın halifesi seçildi ve ona bîat edildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’e umumî biât</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü. Hz. Ebû Bekir, Mescid-i Nebevîye geldi. Minbere çıkıp oturdu.<br />
<br />
Henüz konuşmaya başlamadan önce, Hz. Ömer ayağa kalktı. Allah’a hamd ve şükürde bulunduktan sonra, Müslümanlara, “Allah, halifeliği sizin hayırlınız, Resûlullahın (a.s.m.) yâr-ı gârı olan zâta nasip etti. Kalkınız, ona bîat ediniz!”<br />
<br />
Mescid-i Şerifte bulunan Müslümanlar kalkıp Hz. Ebû Bekir’e umumî bîat yaptılar.1<br />
<br />
Bîat işi bitince Hz. Ebû Bekir, Allah’a hamd ve şükür ettikten sonra şöyle konuştu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Ben, üzerinize vâli ve emir oldum. Halbuki, sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Fenalık yaparsam bana doğru yolu gösteriniz!<br />
<br />
“Doğruluk emânettir. Yalancılık hiyânettir. İnşaallah, içinizdeki en zayıfınız kendisinin hakkını alıncaya kadar, yanımda en güçlünüz olacaktır! İnşallah, içinizde en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır.<br />
<br />
“Ey insanlar! Allah yolunda cihadı terk etmeyin! Bilin ki, cihadı terk eden kavim zelîl olur.<br />
<br />
Ben, Allah ve Resûlüne itâat ettikçe, siz de bana itâat ediniz. Ben, Allah ve Resûlüne âsi olursam, sizin de bana itâatınız lâzım gelmez.<br />
<br />
“Kendim ve sizin için Allah’tan af ve mağfiret dilerim!”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimizin yıkanması ve kefene sarılması</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on ikisi Pazartesi günü, Müslümanlar öğleden sonra akşama kadar işlerini yürütecek bir halifenin seçimi ile meşgul olduklarından, Peygamberimizin yıkanması, techiz ve defni Salı gününe kaldı. O gün, Hz. Ebû Bekir’e Mescid-i Nebevîden umumî bîat yapıldıktan sonra bu işlere başlandı.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Hücre-i Saadetlerinde yıkama işiyle meşgul olmak için Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas, Kusem bin Abbas, Üsâme bin Zeyd ve Peygamberimizin azaldlısı Şükrân (Salih) bulunuyordu.2<br />
<br />
Bu arada Ensar-ı Kiram da bu ulvî hizmette bulunmak istiyordu. Bu husustaki arzularını izhar ettiler. Onları temsilen de Hz. Ali, Evs bin Havlî’yi içeri aldı.3<br />
<br />
Yıkama işini Hz. Ali yaptı. Zirâ, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sağlığında ona, “Vefât ettiğim zaman beni, sen yıka” diye vasiyyet etmişlerdi.4<br />
<br />
Evs bin Havlî testi ile su taşıyor, Hz. Abbas ile Üsâme ve Şükrân, Peygamberimizin üzerine su döküyorlardı. Hz. Ali de eline sarmış olduğu bez ile gömlek üzerinden oğuşturarak Peygamberimizi yıkıyordu. Mübarek cesedleri son derece temizdi, mis gibi kokuyordu. Hücre-i Saadetin içini, o âna kadar görülmemiş bir güzel koku kaplamıştı. Peygamber Efendimizde, ölülerde görüle gelen şeylerden hiç birinden eser yoktu. Hz. Ali yıkarken, “Anam babam sana fedâ olsun! Hayatında da, vefâtında da temizsin, güzelsin, yâ Resûlallah!”1 diyordu.<br />
<br />
Yıkama işi bittikten sonra Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz, yine Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas ve Şükran tarafından kefene sarıldı.2<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin üzerine namaz kılınması</span><br />
<br />
Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü öğleye doğru Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yıkanma ve kefene sarılma işi tamamlandı. Hücre-i Saadetinde seririnin üzerine konuldu. Bundan sonra Hâne-i Saadetlerinin kapısını açtılar. Önce melekler, sonra erkekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar Fahr-i Alem Efendimize karşı bu son vazifelerini huşû ve hüzün içinde ifâ ettiler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûl-i Ekrem’in defni</span><br />
<br />
Resûl-i Ekremin nereye defnedileceği hususu görüşüldü. Bir kısmı, Mekke’ye götürülmesini, diğer bir kısmı Medine’de ve Bakî mezarlığına, bazıları ise Mescidin içine defnedilmesini teklif etti.3<br />
<br />
Fakat, Hz. Ebû Bekir imdada yetişerek şöyle dedi:<br />
<br />
“Ben, Resûlullahtan şu sözü işitmiştim ve hâlâ unutmamışımdır: ‘Cenab-ı Hak, her peygamberin ruhunu o peygamberin defnolunmak istediği yerde alır. Dolayısıyla, Resûlullahı istirahat döşeğinin bulunduğu yere defnetmeliyiz!”4<br />
<br />
Bu teklif Ashab-ı Kiram tarafından benimsendi. Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, Hz. Âişe’nin evinde yattığı döşeğin altının kabir olarak kazılması kararlaştırıldı. Bundan sonra döşek kaldırılarak altı lahd tarzında kazıldı.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Bilâl’in Müslümanları ağlatması</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz henüz defnedilmemişti. Bu sırada Hz. Bilâl, hüzün ve hasret akıtan yanık sesiyle ezan okudu. “Eşhedü Enne Muhammede’r-Resûlullah” dediği zaman, Ashab-ı Kiram hüngür hüngür ağlamaya başladı. Mescid-i Nebevî, ağlama sesleriyle çalkalandı.<br />
<br />
Bu, Hz. Bilâl’in son ezânı oldu. Resûl-i Kibriyâ Hazretleri defnedildikten sonra artık ezan okumadı.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin kabre konması</span><br />
<br />
Çarşamba gecesinin geç vakitleri idi. Nihâyet, gönül ve göz yaşları arasında Server-i Kâinatın mübarek na’şını kabrine tevdi ettiler.<br />
<br />
Bu büyük, eşsiz ve benzersiz hayatın safhalarını gücümüzün yettiği kadar anlatmaya çalışıp burada bitirirken şöyle duâ ediyoruz:<br />
<br />
Allah’ım! Bizi dünyada Resûlünün sünnetinden ayırma! Âhirette ise şefâatından mahrum kılma! Âmin… Âmin… Âmin… <br />
<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 15.Bölüm]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8234</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jan 2020 13:23:48 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8234</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 15.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Veda Haccı</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Zilhicce ayı. (Milâdî, Mart 632.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin onuncu yılının Zilkàde ayında iken hacca hazırlandı. Medine’deki Müslümanlara da haccetmek üzere hazırlanmalarını emir buyurdu. Ayrıca, Medine dışındaki Müslümanlara da bu maksatla hazırlanıp Medine’de toplanmaları için haber gönderdi.<br />
<br />
Bu haber üzerine, haccetmek arzusunda olan binlerce Müslüman Medine’ye akın etmeye başladı. Çok geçmeden Medine îmân ve İslâmın nuruyla münevver simalarla dolup taştı. Medine etrafında çadırlar kuruldu.<br />
<br />
Müslümanlar eşsiz bir bayram sevinci yaşarken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de, tebliğ ettiği azametli davanın muazzam neticesini görmenin huzur ve saadeti içinde Cenâb-ı Hakka hamd ve şükrediyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Medine’den ayrılış</span><br />
<br />
Zilkâde ayının çıkmasına beş gün vardı. Günlerden Cumartesi idi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine’de yerine Ebû Dücâne es-Sâidî’yi vekil tayin etti.1 Hâne-i Saadetinde yıkandı. Güzel kokular süründü. Yeni elbiseler giydi. Öğleye doğru Hâne-i Saadetinden çıkıp Mescid-i Şerife gitti. Öğle namazını kıldırdı.2<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimiz, etrafını nurânî halkalar halinde sarmış olan yüz bini aşkın Müslümanla birlikte Medine’den hareket ederek Zülhuleyfe mevkiine vardı. Geceyi, muazzam, cemaatıyla burada geçirdi.<br />
<br />
Ertesi günü, öğle namazını burada edâ ederek ihrama girdi ve herbiri insanlık âleminin birer yıldızı olan Sahabîleriyle birlikte Mekke-i Mükerremenin yolunu tuttu.<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimizin beraberinde bütün Ezvâc-ı Tahirat ve hayattaki tek evlâdı Hz. Fâtıma da vardı.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, devesi Kasva’nın üzerinde idi. On binlerce Sahabî o Mânevi Güneşin etrafında yörüngelerini kaybetmeyen gezegenleri andırıyordu. Dillerde sadece telbiye vardı:<br />
<br />
“Lebbeyk Allahümme Leybeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke Lebbeyk. İnnelhamde vennimete leke ve’l-mülk. Lâ şerike leke.”<br />
<br />
Sanki yeryüzü bir ağız olmuş, aynı “telbiye”yi yüzbinler dil ile tekrarlıyordu. Fahr-i Âlem Efendimiz ve Sahabîlerin sevinç ve heyecanına âdeta yer ve gök iştirak ediyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mekke’ye varış</span><br />
<br />
Tarih: Zilhicce ayının dördü, Pazar günü, sabahın erken saatleri.<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimiz, etraftan gelenlerin de katılmasıyla yüz bini aşkın Müslüman hacılarla Mekke’ye üst kısmından, Seniyyetü’l-Kedâ mevkiinden girdi.1 Kâbe-i Muazzamayı görünce, “Yâ Rabbi! Bu muazzam mâbedin azamet, şeref, keramet ve mehabetini arttır”2 diye duâ etti.<br />
<br />
Bundan sonra Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Beytullaha vardı. Hacerü’l-Esvedi istilâm etti3 ve o köşeden Kâbe-i Muazzamayı tavafa başladı. Tavafın ilk üç devresinde adımlarını kısaltıp, omuzlarını silkelemek suretiyle hızlı ve çalımlı bir şekilde yürüdü. Kalan dört devresini ise ağır ağır yürüyerek tavafını tamamladı.<br />
<br />
Kâbe’nin etrafını yedi defa dolaşarak tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahime vardı. Orada iki rekât namaz kıldı.1 Sonra tekrar dönüp Hacerü’l-Esvedi istilâm etti. Bu esnada Hz. Ömer’e, “Ey Ömer! Sen, güçlü kuvvetlisin. Hacerü’l-Esvede yetişmek için başkasına omuz vurma! İnsanları, güçsüzleri rahatsız etme! Eğer, tenhâ bulursan onu istilâm et! Yok tenhâ bulamazsan, uzaktan el sürüp öpme işareti yap ve kelime-i Tevhid oku, tekbir getir”2 buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin sa’y edişi</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bundan sonra Safa Tepesine çıktı. Orada Cenâb-ı Hakka hamd ve şükrünü takdim etti. Buradan inerek Safâ ve Merve arasında yedi kere sa’y etti.<br />
<br />
Mina’ya gidiş<br />
<br />
Mekke’de Pazar, Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri kalan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Perşembe günü Mina’ya gitti. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını orada cemâatla edâ etti. Geceyi orada geçirdi. Zilhicce’nin dokuzu Cuma günü sabah namazını edâ ettikten sonra Mina’dan Arafat’a doğru hareket etti.3<br />
<br />
Ashab-ı Kiramın getirdiği telbiye ve tekbirlerle âdeta yer gök çınlıyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vedâ Hutbesi</span><br />
<br />
Arafat’ta Allah’a hamd ve senâdan sonra hususî olarak o sırada hazır bulunan yüz bini aşkın (120.000) Sahabîye, umumî olarak da bütün Müslümanlara, bütün insanlığa değişmez, eskimez ölçüler ihtiva eden şu hutbesini irâd buyurdu:<br />
<br />
“Bismillâhirrâhmânirrahîm.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.<br />
<br />
“İnsanlar!<br />
<br />
“Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.<br />
<br />
“Ashabım!<br />
<br />
“Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.<br />
<br />
“Ashabım!<br />
<br />
“Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lâkin anaparanız size âittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.<br />
<br />
“Ashabım!<br />
<br />
“Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı, Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rabia’nın kan dâvâsıdır.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapılmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve âdete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.<br />
<br />
“Ey mü’minler!<br />
<br />
“Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberinin (a.s.m.) sünnetidir.<br />
<br />
“Mü’minler!<br />
<br />
“Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helâl olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına âit soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisâba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lânetine uğrasın. Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehâdetlerini kabul eder.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır.<br />
<br />
“Âzâsı kesik siyahî bir köle başınıza âmir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.<br />
<br />
“Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.<br />
<br />
“Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.<br />
<br />
“İnsanlar Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a âittir.<br />
<br />
“İnsanlar!<br />
<br />
“Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?”<br />
<br />
Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:<br />
<br />
“Allah’ın elçiliğini ifâ ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehâdet ederiz.”<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şehâdet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Öğle ve ikindi namazlarının beraber kılınışı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün insanlığa en yüksek ve kudsî bir ders olan Vedâ Hutbesini sona erdirdiği sırada Hz. Bilâl-i Habeşî öğle ezanını okumaya başladı. Resûl-i Ekrem Efendimiz ve Ashab-ı Kiram, huşu içinde susup ezanı dinlediler. Ezan bitince, Hz. Bilâl kaamet getirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz, o muhteşem cemaata imam olup önce öğle namazını kıldırdı. Sonra yine kaamet getirilerek ikindi namazını kıldırdı. Böylece Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir ezan iki kaametle iki vaktin namazını birleştirdi.2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk işâret</span><br />
<br />
İkindiden sonraydı, vakit akşama yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Bu sırada şu âyet-i kerime nâzil oldu:<br />
<br />
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmı seçtim.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu âyeti okuyunca, Ashab-ı Kiram son derece sevinip ferah duydular. Sadece biri ağlıyordu: Hz. Ebû Bekir. Sahabîler buna bir mânâ veremediler. Niçin ağladığını sorduklarında, “Bu âyet, Resûlullahın (a.s.m.) vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor. Onun için ağlıyorum”2 cevabını aldılar.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir’in söylediği ve anladığı sır doğru idi. Zira bu âyet, Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyadan göç etme zamanının yaklaşmış olduğuna ilk işâret idi. Çünkü, teklif ve tebliğ edilmesi gereken şeyler bittiğine göre, teklif ve tebliğ edenin vazifesi de son bulacak demekti.<br />
<br />
Aynı sırrı, Hz. Ömer’in de idrak ettiğini kaynaklar zikrederler.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Arafat’tan Müzdelife’ye</span><br />
<br />
Cuma günü, güneş battıktan sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.) devesi Kasvâ’nın üzerinde ve terkisinde Üsâme bin Zeyd ile birlikte, Arafat’tan Müzdelife’ye geldi. Bu sırada akşam namazı vakti çıkmış, yatsı namazı vakti girmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir ezan iki kaametle önce akşam, arkasından da yatsı namazını kıldırdı.4<br />
<br />
Peygamber Efendimiz Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan geceyi Müzdelife’de geçirdi. Cumartesi günü sabah namazını orada edâ ettikten sonra Meş’ar-ı Harama geldi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashabına “Cemre’de1 atılacak ufak taşları toplayınız” diye emretti ve taşların nasıl atılacağını gösterdi.<br />
<br />
Sonra Akabe Cemresine birer birer yedi ufak taş attı. Her taş atışında “Allahü ekber” diyerek tekbir getiriyordu. Bu arada Ashab-ı Kiram da aynı şekilde Cemre taşlarını atıyorlardı.<br />
<br />
Peygamberimiz Akabe Cemresine yedi taşı attıktan sonra Mina’ya döndü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kurban kesme</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz oradan kurban kesme yerine gitti. Ömr-ü saadetlerinin her bir senesi için bir kurban olmak üzere atmış üç kurbanı bizzat mübarek elleriyle kesti.2 Saçlarını traş ettirdi. Kesilen saçlarını hatıra olsun diye Sahabîlerine birer ikişer dağıttı. Bu da ashabından ayrılığının yaklaştığına işâretti. Ayrıca: “Ey insanlar! Haccın usûl ve erkânını benden öğrendiniz. Bilmem, ama belki bundan sonra benimle görüşemezsiniz” buyurarak da bu işâreti kuvvetlendirdi.<br />
<br />
Peygamberimizin (a.s.m.) saçının ön kısmı traş edildiği sırada, Hz. Halid bin Velid, “Yâ Resûlallah” dedi, “alnın üzerindeki saçınızdan bana verir misiniz?”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz onun bu isteğini kabul etti ve kendisine saçının ön kısmından bir kaç tel verip hayatında devamlı muzaffer olması için duâ etti. Hz. Halid, mübârek saçları alıp gözüne sürdü, sonra da külâhının önüne yerleştirdi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin o saç ve duâsının bereketi hürmetine Hz. Halid girdiği her harpten muzaffer çıkmıştır. Nitekim kendisi de, “Ben, onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu”3 demiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin ifâza tavafı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurban bayramının birinci günü öğle vaktinden önce ifâza (ziyâret) tavafını yapmak üzere Kâbe-i Muazzamaya gitti. Müslümanlara da gitmelerini emir buyurdu. Tavafını yaptıktan sonra öğle namazını kıldı. Zemzem Kuyusundan su içti.1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz o gün akşama doğru Mina’ya döndü.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurban bayramının ikinci ve üçüncü günü, güneş batıya doğru eğrildiği zaman yaya olarak Mina Mescidinden sonraki İlk Cemrenin yanına vardı. Oraya birer birer yedi tane çakıl taşı attı. Her birini atarken “Allahü ekber” diyerek tekbir getiriyordu.<br />
<br />
Bundan sonra İkinci Cemre, ondan sonra da Cemre-i Akabe denilen Üçüncü Cemre’nin yanına vardı. Her birisine birer birer yedi taş attı. Her birini atarken “Allahü Ekber” diyerek tekbir getiriyordu.2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhassab’a gidiş</span><br />
<br />
Zilhicce’nin on üçü, Salı günü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mina’dan Muhassab denilen taşlık yere gitti. Orada çadırı kurulmuştu. Bu sırada Ashab-ı Kirama hitaben şöyle buyurmuştu.<br />
<br />
“Allah, sözümü güzelce ezberleyip, sonra da onu duymayanlara ulaştıran kimselerin yüzünü nurlandırıp neşelendirsin. Olabilir ki, anlayan kendisinden daha iyi anlayana onu ulaştırır.<br />
<br />
“İyi biliniz ki, üç şey mü’min ve Müslümanların kalblerine kin ve kıskançlık sokmaz.<br />
<br />
1. Allah’ın rızasını gözeterek ihlâs ile amel,<br />
<br />
2. Müslüman olan âmirlere nasihat ve itaatta bulunmak,<br />
<br />
3. Müslüman cemaata îtikâd ve sâlih âmelde tabi olmak.”3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vedâ tavafı</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sabah namazından önce, Beytullaha tavaf için gidileceğini Ashab-ı Kirama ilân etti. Daha Sonra Kabe-i Muazzamaya gidip veda tavafını yaptı.1<br />
<br />
Zilhicce’nin on dördü, Çarşamba günü. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Ashab-ı Kiram, Vedâ Tavafından sonra, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvereye doğru yola çıktılar. Gadir-i Hum Vadisinde konakladılar. Efendimiz orada öğle namazını kıldırdı. Namaz bitince Ashabına, “Ey insanlar! Biliniz ki, ben de bir insanım! Çok sürmez yüce Rabbimin elçisi gelecek, beni ebedî âleme çağıracak. Ben de onun dâvetine icâbet edeceğim. Yakında size vedâ edeceğim” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Eğer sadâkatle sarılırsanız, sizi doğru yolda muhafaza edecek iki şey bırakıyorum: Onların birincisi Allah’ın Kitabı Kur’an’dır ki, içinde hidâyet ve nur vardır. Ona sım sıkı sarılınız! İkincisi de Ehl-i Beytim’dir.”2 (*)<br />
<br />
Bu sözlerinden sonra Hz. Ali’nin elinden tuttu. “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır” buyurdu ve arkasından, “Allah’ım! Ona dost olana dost, düşman olana düşman ol!” diye niyazda bulundu.1<br />
<br />
Peygamberimizin (a.s.m.) yakında ebedî âleme göç edeceğini haber veren yukarıdaki sözleri, Ashab-ı Kiramı hüzne boğdu. Uğrunda canlarını fedâ ettikleri, öz nefislerinden daha çok sevdikleri Kâinatın Efendisi aralarından gidecekti.<br />
<br />
Şimdiden âdeta kendilerini bir yetim kabul edip gözyaşları döküyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Medine’ye varış</span><br />
<br />
Medine görününce Peygamber Efendimiz üç defa tekbir getirdi. Sonra âdetleri olan duâyı yaptı:<br />
<br />
“Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah tektir, ortağı yoktur. Mülk Onundur. Bütün hamd de Ona mahsustur. O, her şeye kadîrdir.<br />
<br />
“Rabbimize yönelici, günahlarımızdan tevbe edici, Rabbimize kulluk, secde ve hamd edici olarak dönüyoruz.”2<br />
<br />
Medine’ye girince Efendimiz doğruca Mescid-i Şerife vardı. Orada iki rekât namaz edâ ettikten sonra Hâne-i Saadetine döndü.<br />
<br />
Bu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin ilk ve son haccı oldu.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yalancı Peygamberlerin Çıkışı</span><br />
<br />
Esved-i Ansî’nin nübüvvet iddiâsında bulunması<br />
<br />
Peygamber Efendimizin Veda Haccından sonra, etraftan gelen Müslümanlar memleketlerine dönmüşlerdi. Aldıkları talimatları memleketlerine götürmüşler, halka onları anlatmışlardı.<br />
<br />
Veda Haccı esnasında inen (Mâide Sûresi, 3) âyet-i kerime dinin kemâle erdiğini beyân ediyordu. Bu Resûl-i Kibriyâ Efendimizin aynı zamanda vefatının da yaklaştığının ifadesi oluyordu. Bunu bir kısım Müslümanlar sezmişti. Veda Haccından sonra Peygamber Efendimizin hastalanması ise bunu kuvvetlendirmişti.<br />
<br />
Bu esnâda Araplardan bazı kimseler peygamberlik davasına kalkıştı.<br />
<br />
Bunların ilki, Benî Ans Kabilesinden Esved-i Ansî diye tanınan Abhele bin Ka’b idi. Kâhin ve hokkabaz bir adamdı. Sözleriyle halkı tesir altına alırdı.1<br />
<br />
Yemen’de ortaya çıkan bu adam, peygamber olduğunu ve meleklerin kendisine vahiy getirdiğini iddia etmeye başladı. Bir takım yalan, dolan ve hilelerle Yemen ahalisinden bir çok kimseyi aldattı. Necran halkı da ona tâbi oldu. Daha sonra San’a’ya gidip orayı da zaptederek fesad ve irtidat dâiresini genişletti.<br />
<br />
Yemen’de bulunan Müslüman vali ve memurlar orayı terk etmek durumunda kaldılar. Hz. Muaz bin Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebû Mûsa el-Eş’ari Hazretlerinin yanına gitti. Daha sonra ikisi oradan Hadramut’a gittiler.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz durumu haber aldı. Yemen’deki Müslümanlara; “Her nasıl olursa olsun Abhele’nin hakkından geliniz” diye haber gönderdi.1<br />
<br />
Yemen’deki Müslümanlar bu emir üzerine derhal harekete geçtiler. Sonunda onu evinde öldürdüler. Esved’in öldürüldüğü haberi Medine’ye Peygamber Efendimizin vefatından bir gün önce Pazar günü ulaştı. Yalancı Esved’in öldürülmesinden sonra Müslüman vâli ve memurlar tekrar Yemen’e döndüler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müseylime-i Kezzabın peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkışı</span><br />
<br />
Yine Hicretin onuncu senesinde Müseylime-i Kezzab Yemâme’de peygamberlik davasına kalkıştı.<br />
<br />
Müseylime, daha önce Benî Hanife temsilcileri ile görüşüp Müslüman olmuştu. Yemâme’ye dönünce irtidâd etti.2<br />
<br />
İrtidat ettikten sonra Müseylime, Peygamberimize ortak olduğunu iddia etmeye ve yaymaya başladı. Kısa zamanda, hokkabazlık ve sihirbazlığıyla Benî Hanif ve Yemâme halkından bir çok kimseyi kandırıp etrafına topladı.<br />
<br />
Hattâ, bir ara Kur’an-ı Kerim’i bile taklide kalkıştı. Bir takım gülünç sözler dizip Kur’an diye okurdu. Uydurduğu laflardan bazıları şunlardı:<br />
<br />
“Fil nedir? Filin ne olduğunu sana ne bildirdi?<br />
<br />
“Onun hurma lifinden ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır.<br />
<br />
“Bu Rabbimizin yarattıklarından azıcığıdır!”<br />
<br />
Müseylime’yi gülünç duruma sokan bir başka sözü ise şuydu:<br />
<br />
“Ey kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun? Üstün suda, altın balçıkta! Sen, ne suyu bulandırabilirsin, ne de içene mani olabilirsin! Yarasa, sana ölüm haberini getirinceye kadar bekle!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Necid diyarında bulunan Müslümanlara da haber göndererek, Müseylime-i Kezzab’ın hakkından gelmelerini emir buyurdu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin ebediyyet âlemine irtihalinden sonra, Hz. Ebû Bekir, Halid bin Velid komutasında Müseylime’nin üzerine bir ordu gönderdi. Vahşi bin Harb, Hz. Hamza’yı şehid ettiği mızrağıyla onu öldürdü.<br />
<br />
Üsâme Ordusu<br />
<br />
Hicretin 11. senesi, Sefer ayının yirmi altısı, Pazartesi günü idi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalanmasından bir gün önceydi. Buna rağmen o, yine İslâmın istikbal ve inkişâfını ilgilendiren tedbirler almak, gerekli teşebbüslerde bulunmakla meşguldü.<br />
<br />
Bizans, İslâm Devleti için her zaman bir büyük tehlike hüviyetini koruyordu. O zamana kadar da gerekli dersi tam manasıyla almış değildi.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz o tarafa büyük ehemmiyet veriyordu.<br />
<br />
Pazartesi günü, Ashab-ı Kirama sefer için hazırlanmalarını emretti. Hedef belli idi: Bizanslılarla, yâni Rumlarla muharebe. Emri duyan Müslümanlar evlerine dağılıp süratle hazırlığa başladılar.<br />
<br />
Ertesi gün, yani Salı günü Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Üsâme bin Zeyd Hazretlerini huzuruna çağırttı. Ona şu emri verdi:<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 15.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Veda Haccı</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Zilhicce ayı. (Milâdî, Mart 632.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin onuncu yılının Zilkàde ayında iken hacca hazırlandı. Medine’deki Müslümanlara da haccetmek üzere hazırlanmalarını emir buyurdu. Ayrıca, Medine dışındaki Müslümanlara da bu maksatla hazırlanıp Medine’de toplanmaları için haber gönderdi.<br />
<br />
Bu haber üzerine, haccetmek arzusunda olan binlerce Müslüman Medine’ye akın etmeye başladı. Çok geçmeden Medine îmân ve İslâmın nuruyla münevver simalarla dolup taştı. Medine etrafında çadırlar kuruldu.<br />
<br />
Müslümanlar eşsiz bir bayram sevinci yaşarken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de, tebliğ ettiği azametli davanın muazzam neticesini görmenin huzur ve saadeti içinde Cenâb-ı Hakka hamd ve şükrediyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Medine’den ayrılış</span><br />
<br />
Zilkâde ayının çıkmasına beş gün vardı. Günlerden Cumartesi idi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine’de yerine Ebû Dücâne es-Sâidî’yi vekil tayin etti.1 Hâne-i Saadetinde yıkandı. Güzel kokular süründü. Yeni elbiseler giydi. Öğleye doğru Hâne-i Saadetinden çıkıp Mescid-i Şerife gitti. Öğle namazını kıldırdı.2<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimiz, etrafını nurânî halkalar halinde sarmış olan yüz bini aşkın Müslümanla birlikte Medine’den hareket ederek Zülhuleyfe mevkiine vardı. Geceyi, muazzam, cemaatıyla burada geçirdi.<br />
<br />
Ertesi günü, öğle namazını burada edâ ederek ihrama girdi ve herbiri insanlık âleminin birer yıldızı olan Sahabîleriyle birlikte Mekke-i Mükerremenin yolunu tuttu.<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimizin beraberinde bütün Ezvâc-ı Tahirat ve hayattaki tek evlâdı Hz. Fâtıma da vardı.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, devesi Kasva’nın üzerinde idi. On binlerce Sahabî o Mânevi Güneşin etrafında yörüngelerini kaybetmeyen gezegenleri andırıyordu. Dillerde sadece telbiye vardı:<br />
<br />
“Lebbeyk Allahümme Leybeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke Lebbeyk. İnnelhamde vennimete leke ve’l-mülk. Lâ şerike leke.”<br />
<br />
Sanki yeryüzü bir ağız olmuş, aynı “telbiye”yi yüzbinler dil ile tekrarlıyordu. Fahr-i Âlem Efendimiz ve Sahabîlerin sevinç ve heyecanına âdeta yer ve gök iştirak ediyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mekke’ye varış</span><br />
<br />
Tarih: Zilhicce ayının dördü, Pazar günü, sabahın erken saatleri.<br />
<br />
Fahr-i Âlem Efendimiz, etraftan gelenlerin de katılmasıyla yüz bini aşkın Müslüman hacılarla Mekke’ye üst kısmından, Seniyyetü’l-Kedâ mevkiinden girdi.1 Kâbe-i Muazzamayı görünce, “Yâ Rabbi! Bu muazzam mâbedin azamet, şeref, keramet ve mehabetini arttır”2 diye duâ etti.<br />
<br />
Bundan sonra Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Beytullaha vardı. Hacerü’l-Esvedi istilâm etti3 ve o köşeden Kâbe-i Muazzamayı tavafa başladı. Tavafın ilk üç devresinde adımlarını kısaltıp, omuzlarını silkelemek suretiyle hızlı ve çalımlı bir şekilde yürüdü. Kalan dört devresini ise ağır ağır yürüyerek tavafını tamamladı.<br />
<br />
Kâbe’nin etrafını yedi defa dolaşarak tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahime vardı. Orada iki rekât namaz kıldı.1 Sonra tekrar dönüp Hacerü’l-Esvedi istilâm etti. Bu esnada Hz. Ömer’e, “Ey Ömer! Sen, güçlü kuvvetlisin. Hacerü’l-Esvede yetişmek için başkasına omuz vurma! İnsanları, güçsüzleri rahatsız etme! Eğer, tenhâ bulursan onu istilâm et! Yok tenhâ bulamazsan, uzaktan el sürüp öpme işareti yap ve kelime-i Tevhid oku, tekbir getir”2 buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin sa’y edişi</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bundan sonra Safa Tepesine çıktı. Orada Cenâb-ı Hakka hamd ve şükrünü takdim etti. Buradan inerek Safâ ve Merve arasında yedi kere sa’y etti.<br />
<br />
Mina’ya gidiş<br />
<br />
Mekke’de Pazar, Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri kalan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Perşembe günü Mina’ya gitti. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını orada cemâatla edâ etti. Geceyi orada geçirdi. Zilhicce’nin dokuzu Cuma günü sabah namazını edâ ettikten sonra Mina’dan Arafat’a doğru hareket etti.3<br />
<br />
Ashab-ı Kiramın getirdiği telbiye ve tekbirlerle âdeta yer gök çınlıyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vedâ Hutbesi</span><br />
<br />
Arafat’ta Allah’a hamd ve senâdan sonra hususî olarak o sırada hazır bulunan yüz bini aşkın (120.000) Sahabîye, umumî olarak da bütün Müslümanlara, bütün insanlığa değişmez, eskimez ölçüler ihtiva eden şu hutbesini irâd buyurdu:<br />
<br />
“Bismillâhirrâhmânirrahîm.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.<br />
<br />
“İnsanlar!<br />
<br />
“Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.<br />
<br />
“Ashabım!<br />
<br />
“Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.<br />
<br />
“Ashabım!<br />
<br />
“Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lâkin anaparanız size âittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.<br />
<br />
“Ashabım!<br />
<br />
“Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı, Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rabia’nın kan dâvâsıdır.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapılmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve âdete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.<br />
<br />
“Ey mü’minler!<br />
<br />
“Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberinin (a.s.m.) sünnetidir.<br />
<br />
“Mü’minler!<br />
<br />
“Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helâl olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına âit soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisâba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lânetine uğrasın. Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehâdetlerini kabul eder.<br />
<br />
“Ey insanlar!<br />
<br />
“Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır.<br />
<br />
“Âzâsı kesik siyahî bir köle başınıza âmir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.<br />
<br />
“Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.<br />
<br />
“Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.<br />
<br />
“İnsanlar Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a âittir.<br />
<br />
“İnsanlar!<br />
<br />
“Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?”<br />
<br />
Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:<br />
<br />
“Allah’ın elçiliğini ifâ ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehâdet ederiz.”<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şehâdet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!”1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Öğle ve ikindi namazlarının beraber kılınışı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün insanlığa en yüksek ve kudsî bir ders olan Vedâ Hutbesini sona erdirdiği sırada Hz. Bilâl-i Habeşî öğle ezanını okumaya başladı. Resûl-i Ekrem Efendimiz ve Ashab-ı Kiram, huşu içinde susup ezanı dinlediler. Ezan bitince, Hz. Bilâl kaamet getirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz, o muhteşem cemaata imam olup önce öğle namazını kıldırdı. Sonra yine kaamet getirilerek ikindi namazını kıldırdı. Böylece Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir ezan iki kaametle iki vaktin namazını birleştirdi.2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk işâret</span><br />
<br />
İkindiden sonraydı, vakit akşama yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Bu sırada şu âyet-i kerime nâzil oldu:<br />
<br />
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmı seçtim.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu âyeti okuyunca, Ashab-ı Kiram son derece sevinip ferah duydular. Sadece biri ağlıyordu: Hz. Ebû Bekir. Sahabîler buna bir mânâ veremediler. Niçin ağladığını sorduklarında, “Bu âyet, Resûlullahın (a.s.m.) vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor. Onun için ağlıyorum”2 cevabını aldılar.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir’in söylediği ve anladığı sır doğru idi. Zira bu âyet, Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyadan göç etme zamanının yaklaşmış olduğuna ilk işâret idi. Çünkü, teklif ve tebliğ edilmesi gereken şeyler bittiğine göre, teklif ve tebliğ edenin vazifesi de son bulacak demekti.<br />
<br />
Aynı sırrı, Hz. Ömer’in de idrak ettiğini kaynaklar zikrederler.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Arafat’tan Müzdelife’ye</span><br />
<br />
Cuma günü, güneş battıktan sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.) devesi Kasvâ’nın üzerinde ve terkisinde Üsâme bin Zeyd ile birlikte, Arafat’tan Müzdelife’ye geldi. Bu sırada akşam namazı vakti çıkmış, yatsı namazı vakti girmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir ezan iki kaametle önce akşam, arkasından da yatsı namazını kıldırdı.4<br />
<br />
Peygamber Efendimiz Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan geceyi Müzdelife’de geçirdi. Cumartesi günü sabah namazını orada edâ ettikten sonra Meş’ar-ı Harama geldi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashabına “Cemre’de1 atılacak ufak taşları toplayınız” diye emretti ve taşların nasıl atılacağını gösterdi.<br />
<br />
Sonra Akabe Cemresine birer birer yedi ufak taş attı. Her taş atışında “Allahü ekber” diyerek tekbir getiriyordu. Bu arada Ashab-ı Kiram da aynı şekilde Cemre taşlarını atıyorlardı.<br />
<br />
Peygamberimiz Akabe Cemresine yedi taşı attıktan sonra Mina’ya döndü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kurban kesme</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz oradan kurban kesme yerine gitti. Ömr-ü saadetlerinin her bir senesi için bir kurban olmak üzere atmış üç kurbanı bizzat mübarek elleriyle kesti.2 Saçlarını traş ettirdi. Kesilen saçlarını hatıra olsun diye Sahabîlerine birer ikişer dağıttı. Bu da ashabından ayrılığının yaklaştığına işâretti. Ayrıca: “Ey insanlar! Haccın usûl ve erkânını benden öğrendiniz. Bilmem, ama belki bundan sonra benimle görüşemezsiniz” buyurarak da bu işâreti kuvvetlendirdi.<br />
<br />
Peygamberimizin (a.s.m.) saçının ön kısmı traş edildiği sırada, Hz. Halid bin Velid, “Yâ Resûlallah” dedi, “alnın üzerindeki saçınızdan bana verir misiniz?”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz onun bu isteğini kabul etti ve kendisine saçının ön kısmından bir kaç tel verip hayatında devamlı muzaffer olması için duâ etti. Hz. Halid, mübârek saçları alıp gözüne sürdü, sonra da külâhının önüne yerleştirdi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin o saç ve duâsının bereketi hürmetine Hz. Halid girdiği her harpten muzaffer çıkmıştır. Nitekim kendisi de, “Ben, onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu”3 demiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin ifâza tavafı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurban bayramının birinci günü öğle vaktinden önce ifâza (ziyâret) tavafını yapmak üzere Kâbe-i Muazzamaya gitti. Müslümanlara da gitmelerini emir buyurdu. Tavafını yaptıktan sonra öğle namazını kıldı. Zemzem Kuyusundan su içti.1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz o gün akşama doğru Mina’ya döndü.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurban bayramının ikinci ve üçüncü günü, güneş batıya doğru eğrildiği zaman yaya olarak Mina Mescidinden sonraki İlk Cemrenin yanına vardı. Oraya birer birer yedi tane çakıl taşı attı. Her birini atarken “Allahü ekber” diyerek tekbir getiriyordu.<br />
<br />
Bundan sonra İkinci Cemre, ondan sonra da Cemre-i Akabe denilen Üçüncü Cemre’nin yanına vardı. Her birisine birer birer yedi taş attı. Her birini atarken “Allahü Ekber” diyerek tekbir getiriyordu.2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhassab’a gidiş</span><br />
<br />
Zilhicce’nin on üçü, Salı günü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mina’dan Muhassab denilen taşlık yere gitti. Orada çadırı kurulmuştu. Bu sırada Ashab-ı Kirama hitaben şöyle buyurmuştu.<br />
<br />
“Allah, sözümü güzelce ezberleyip, sonra da onu duymayanlara ulaştıran kimselerin yüzünü nurlandırıp neşelendirsin. Olabilir ki, anlayan kendisinden daha iyi anlayana onu ulaştırır.<br />
<br />
“İyi biliniz ki, üç şey mü’min ve Müslümanların kalblerine kin ve kıskançlık sokmaz.<br />
<br />
1. Allah’ın rızasını gözeterek ihlâs ile amel,<br />
<br />
2. Müslüman olan âmirlere nasihat ve itaatta bulunmak,<br />
<br />
3. Müslüman cemaata îtikâd ve sâlih âmelde tabi olmak.”3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vedâ tavafı</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sabah namazından önce, Beytullaha tavaf için gidileceğini Ashab-ı Kirama ilân etti. Daha Sonra Kabe-i Muazzamaya gidip veda tavafını yaptı.1<br />
<br />
Zilhicce’nin on dördü, Çarşamba günü. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Ashab-ı Kiram, Vedâ Tavafından sonra, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvereye doğru yola çıktılar. Gadir-i Hum Vadisinde konakladılar. Efendimiz orada öğle namazını kıldırdı. Namaz bitince Ashabına, “Ey insanlar! Biliniz ki, ben de bir insanım! Çok sürmez yüce Rabbimin elçisi gelecek, beni ebedî âleme çağıracak. Ben de onun dâvetine icâbet edeceğim. Yakında size vedâ edeceğim” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Eğer sadâkatle sarılırsanız, sizi doğru yolda muhafaza edecek iki şey bırakıyorum: Onların birincisi Allah’ın Kitabı Kur’an’dır ki, içinde hidâyet ve nur vardır. Ona sım sıkı sarılınız! İkincisi de Ehl-i Beytim’dir.”2 (*)<br />
<br />
Bu sözlerinden sonra Hz. Ali’nin elinden tuttu. “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır” buyurdu ve arkasından, “Allah’ım! Ona dost olana dost, düşman olana düşman ol!” diye niyazda bulundu.1<br />
<br />
Peygamberimizin (a.s.m.) yakında ebedî âleme göç edeceğini haber veren yukarıdaki sözleri, Ashab-ı Kiramı hüzne boğdu. Uğrunda canlarını fedâ ettikleri, öz nefislerinden daha çok sevdikleri Kâinatın Efendisi aralarından gidecekti.<br />
<br />
Şimdiden âdeta kendilerini bir yetim kabul edip gözyaşları döküyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Medine’ye varış</span><br />
<br />
Medine görününce Peygamber Efendimiz üç defa tekbir getirdi. Sonra âdetleri olan duâyı yaptı:<br />
<br />
“Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah tektir, ortağı yoktur. Mülk Onundur. Bütün hamd de Ona mahsustur. O, her şeye kadîrdir.<br />
<br />
“Rabbimize yönelici, günahlarımızdan tevbe edici, Rabbimize kulluk, secde ve hamd edici olarak dönüyoruz.”2<br />
<br />
Medine’ye girince Efendimiz doğruca Mescid-i Şerife vardı. Orada iki rekât namaz edâ ettikten sonra Hâne-i Saadetine döndü.<br />
<br />
Bu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin ilk ve son haccı oldu.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yalancı Peygamberlerin Çıkışı</span><br />
<br />
Esved-i Ansî’nin nübüvvet iddiâsında bulunması<br />
<br />
Peygamber Efendimizin Veda Haccından sonra, etraftan gelen Müslümanlar memleketlerine dönmüşlerdi. Aldıkları talimatları memleketlerine götürmüşler, halka onları anlatmışlardı.<br />
<br />
Veda Haccı esnasında inen (Mâide Sûresi, 3) âyet-i kerime dinin kemâle erdiğini beyân ediyordu. Bu Resûl-i Kibriyâ Efendimizin aynı zamanda vefatının da yaklaştığının ifadesi oluyordu. Bunu bir kısım Müslümanlar sezmişti. Veda Haccından sonra Peygamber Efendimizin hastalanması ise bunu kuvvetlendirmişti.<br />
<br />
Bu esnâda Araplardan bazı kimseler peygamberlik davasına kalkıştı.<br />
<br />
Bunların ilki, Benî Ans Kabilesinden Esved-i Ansî diye tanınan Abhele bin Ka’b idi. Kâhin ve hokkabaz bir adamdı. Sözleriyle halkı tesir altına alırdı.1<br />
<br />
Yemen’de ortaya çıkan bu adam, peygamber olduğunu ve meleklerin kendisine vahiy getirdiğini iddia etmeye başladı. Bir takım yalan, dolan ve hilelerle Yemen ahalisinden bir çok kimseyi aldattı. Necran halkı da ona tâbi oldu. Daha sonra San’a’ya gidip orayı da zaptederek fesad ve irtidat dâiresini genişletti.<br />
<br />
Yemen’de bulunan Müslüman vali ve memurlar orayı terk etmek durumunda kaldılar. Hz. Muaz bin Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebû Mûsa el-Eş’ari Hazretlerinin yanına gitti. Daha sonra ikisi oradan Hadramut’a gittiler.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz durumu haber aldı. Yemen’deki Müslümanlara; “Her nasıl olursa olsun Abhele’nin hakkından geliniz” diye haber gönderdi.1<br />
<br />
Yemen’deki Müslümanlar bu emir üzerine derhal harekete geçtiler. Sonunda onu evinde öldürdüler. Esved’in öldürüldüğü haberi Medine’ye Peygamber Efendimizin vefatından bir gün önce Pazar günü ulaştı. Yalancı Esved’in öldürülmesinden sonra Müslüman vâli ve memurlar tekrar Yemen’e döndüler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müseylime-i Kezzabın peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkışı</span><br />
<br />
Yine Hicretin onuncu senesinde Müseylime-i Kezzab Yemâme’de peygamberlik davasına kalkıştı.<br />
<br />
Müseylime, daha önce Benî Hanife temsilcileri ile görüşüp Müslüman olmuştu. Yemâme’ye dönünce irtidâd etti.2<br />
<br />
İrtidat ettikten sonra Müseylime, Peygamberimize ortak olduğunu iddia etmeye ve yaymaya başladı. Kısa zamanda, hokkabazlık ve sihirbazlığıyla Benî Hanif ve Yemâme halkından bir çok kimseyi kandırıp etrafına topladı.<br />
<br />
Hattâ, bir ara Kur’an-ı Kerim’i bile taklide kalkıştı. Bir takım gülünç sözler dizip Kur’an diye okurdu. Uydurduğu laflardan bazıları şunlardı:<br />
<br />
“Fil nedir? Filin ne olduğunu sana ne bildirdi?<br />
<br />
“Onun hurma lifinden ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır.<br />
<br />
“Bu Rabbimizin yarattıklarından azıcığıdır!”<br />
<br />
Müseylime’yi gülünç duruma sokan bir başka sözü ise şuydu:<br />
<br />
“Ey kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun? Üstün suda, altın balçıkta! Sen, ne suyu bulandırabilirsin, ne de içene mani olabilirsin! Yarasa, sana ölüm haberini getirinceye kadar bekle!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Necid diyarında bulunan Müslümanlara da haber göndererek, Müseylime-i Kezzab’ın hakkından gelmelerini emir buyurdu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin ebediyyet âlemine irtihalinden sonra, Hz. Ebû Bekir, Halid bin Velid komutasında Müseylime’nin üzerine bir ordu gönderdi. Vahşi bin Harb, Hz. Hamza’yı şehid ettiği mızrağıyla onu öldürdü.<br />
<br />
Üsâme Ordusu<br />
<br />
Hicretin 11. senesi, Sefer ayının yirmi altısı, Pazartesi günü idi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalanmasından bir gün önceydi. Buna rağmen o, yine İslâmın istikbal ve inkişâfını ilgilendiren tedbirler almak, gerekli teşebbüslerde bulunmakla meşguldü.<br />
<br />
Bizans, İslâm Devleti için her zaman bir büyük tehlike hüviyetini koruyordu. O zamana kadar da gerekli dersi tam manasıyla almış değildi.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz o tarafa büyük ehemmiyet veriyordu.<br />
<br />
Pazartesi günü, Ashab-ı Kirama sefer için hazırlanmalarını emretti. Hedef belli idi: Bizanslılarla, yâni Rumlarla muharebe. Emri duyan Müslümanlar evlerine dağılıp süratle hazırlığa başladılar.<br />
<br />
Ertesi gün, yani Salı günü Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Üsâme bin Zeyd Hazretlerini huzuruna çağırttı. Ona şu emri verdi:<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 14.Bölüm]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8233</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jan 2020 11:55:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8233</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 14.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Onuncu Senesi</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hazret-i İbrahim’in Vefatı</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Rebiülevvel ayının onuncu günü, Salı. Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, bütün insanlara karşı bir şefkat ve merhamet kaynağını andırıyordu. Mini mini yavrulara, şip şirin çocuklara karşı ise bam başka bir muhabbet, ap ayrı bir şefkat besliyordu. Hele kendi çocuklarına karşı âdeta bir şefkat ve sevgi deryâsıydı.<br />
<br />
Hz. Hatice’den dünyaya gelen üç oğlu Kasım, Abdullah ve Tahir’i henüz Mekke’de iken ve bebek yaşta ebedî âleme uğurlamıştı. Onların ebedî âleme göçü ile mübarek kalbleri oldukça teessür duymuştu. Fakat, Hz. Mâriye’den sevgili oğlu İbrahim’in dünyaya gelişi onu bir derece teselli ediyordu. Bu sebeple, bu biricik oğlunu fazlasıyla seviyordu. Mübarek elleriyle başını okşuyor, kucağına alıp göğsüne basarak bu sevgi ve şefkatini izhar ediyordu.<br />
<br />
Evet, şefkat “rahmet-i İlâhiyye’nin en lâtif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerindendir.” Şefkatin en şirini de evlâda karşı duyulanıdır. Çocuk ise, Cenab-ı Hakkın, anne-babaya muvakketen teslim edilmiş bir emânetidir.<br />
<br />
İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, her emânet gibi, bu emânete karşı da gereken alâkayı esirgemiyordu. Çocuğunu, Cenab-ı Hakkın rahmetinin bir cilvesi olarak görüyor ve onun için seviyor, bağrına basıyordu.<br />
<br />
Hz. İbrahim on altı ayına henüz ayak basmıştı. Bu sırada Peygamber Efendimiz onun hastalandığı haberini aldı. Sevgili oğlunun annesi Hz. Mâriye ile birlikte oturdukları bağ içindeki evine gitti.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, hasta yatan nur topu oğlunun gözlerinde eski parlaklığı ve hareketli bakışları göremiyordu. Gürbüz ve hareketli İbrahim, bir anda sessiz, sakin ve dünyadan küsmüş gibi duruyordu. Bu haliyle ebedî âleme yolcu olduğunu âdeta ifade etmek istiyordu.<br />
<br />
Bunu fark eden Efendimiz, kucağında tuttuğu sevgili oğlunun yavaş yavaş kayan gözlerine bakarak, “Allah’ın takdirine karşı elden ne gelir, ey İbrahim!” buyurdu. Az sonra Hz. İbrahim fâni dünyaya gözlerini yumdu.<br />
<br />
Bu esnada Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Hz. Abdurrahman bin Avf, “Yâ Resûlallah! Siz de mi ağlıyorsunuz? Böyle ağlamaktan halkı men etmemiş miydiniz?” deyince, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Ey ibni Avf! Ben size günah ve ahmaklığın ifâdesi olan şu iki ağlayış ve bağırışı yasakladım: Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışından ve musîbet ve felâket sırasındaki bağırışla yüz göz tırmalamak, üst baş yırtmaktan. Benim bu ağlamam ise, şefkatin eseridir, acımadan ibârettir. Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz yukarıdaki dersinden sonra da göz yaşlarına hâkim olamadı. Gözleri yaşla dolunca şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Göz yaş döker, kalb teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!”2<br />
<br />
Bir erkek evlâda doyamamanın hasretli gözyaşlarını akıtan Efendimiz, daha sonra karşısındaki dağa bakarak şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey dağ! Eğer, bendeki üzüntü sende olsaydı, muhakkak yıkılmış gitmiştin. Fakat biz, Allah’ın bize emrettiğini söyleriz: ‘İnnâ lillahi ve İnnâ ileyhi râciûn’”3<br />
<br />
Teçhiz ve tekfininden sonra, en mûtenâ ve mübârek eller üzerinde Hz. İbrahim, Baki’ mezarlığına götürüldü. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) orada cenaze namazını kıldırdı.<br />
<br />
Kabir hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kabirde bir delik gördü. Kabir kazanın dikkatini çekti ve oranın kapatılmasını emretti. Kabiri kazan, “Yâ Resûlallah! O delik mevtaya ne zarar verir, ne de fayda!” deyince, Kâinatın Efendisi şu dersi verdi:<br />
<br />
“Evet, o ölüye fayda da vermez zarar da. Ancak, dirinin gözüne zarar verir, rahatsız eder. Allah kul bir iş yapınca onu mükemmel yapmasını ister.”1<br />
<br />
Bundan sonra Hz. İbrahim kabre kondu. Server-i Kâinat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (a.s.m.), mübarek elleriyle göz yaşları arasında kabrin üzerine toprak serpti, su serpti.<br />
<br />
Peygamberimizin Müslümanları ikazı<br />
<br />
Hz. İbrahim’in vefât ettiği gün güneş tutulmuştu.<br />
<br />
Halk bunun, onun vefâtıyla ilgili olduğunu sanarak, “İbrahim’in ölümü sebebiyle güneş tutuldu” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bunu duyunca, Mescid-i Şerife vardı ve Allah’a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirama şu dersi verdi:<br />
<br />
“Ey insanlar! Biliniz ki, güneş ve ay; Allah’ın kudret alâmetlerinden ikisidir. Bir kimsenin vefâtı veya birinin hayatı sebebiyle tutulmazlar.<br />
<br />
“Bunları tutulmuş gördüğünüzde, hemen mescidlere gidiniz. Onlar açılıncaya kadar da Allah’a duâ ediniz, namaz kılınız!”2<br />
<br />
Hz. İbrahim’in ölümü ile Peygamber Efendimizin çocuklarından sadece kızı Fâtıma hayatta kalmış oluyordu. Bu da onun neslinin hikmete binâen oğullarından değil, kızından devam edeceğinin bir ifadesiydi. Böylece; “Muhammed, hiçbirinizin babası değildir; o Allah’ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncusudur”1 âyet-i kerimesinin işârî mânâsı da anlaşılmış oluyordu:<br />
<br />
“Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işâret-i gaybiyeyi fehmeder ki; Peygamberin (a.s.m.) evlâd-ı zükûru [erkek çocukları], rical derecesinde kalmayıp, rical olarak nesli bir hikmete binâen kalmayacaktır. Yalnız ‘Rical’ tâbirinin ifâdesiyle nisânın [kadınların] pederi olduğunu işâret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillahilhamd, Hz. Fâtıma’nın (r.a.) nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nuranî silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvetin mânevî ve maddî neslini idame ediyorlar.”2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Halid bin Velid’in Necran’a Gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Rebiülevvel ayı. (Milâdî 631.) Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tarihte Hz. Halid bin Velid’i dört yüz mücahidle Yemen civarındaki Necran’da oturan Haris bin Ka’boğullarına gönderdi.1<br />
<br />
Resûlullahın Halid bin Velid’e emri şöyleydi:<br />
<br />
“Onları üç gün İslâma dâvet et, icâbet ederlerse, gerekeni yap. Şayet icabet etmekten kaçınırlarsa onlarla savaş!”2<br />
<br />
Hz. Halid, emrindeki mücahidlerle Necran yakınına vardı. Bir kaç taraftan süvari elçiler göndererek Hâris bin Ka’boğullarını üç gün üst üste İslâmiyete dâvet etti. Necran halkı, sonunda dâvete icabet ederek Müslüman oldu.3<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Halid, İslâmın ahkâmını, mesuliyetlerini öğretmek üzere aralarında bir müddet kaldı. Sonra da durumu Resûl-i Ekrem Efendimize bir mektupla bildirdi. Mektubunda ne yapması gerektiğini soruyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Hz. Halid’in mektubuna şu cevabı yazıp gönderdi:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed’den Halid bin Velid’e:<br />
<br />
“Allah’ın selâmı üzerine olsun! Senden [yaptığından] dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a hamdederim! Elçinin getirdiği mektubunu aldım. Mektubunda, Hâris bin Ka’boğullarının karşı koymadan Müslüman olduklarını, tek ve ortağı olmayan Allah’a îmân ettiklerini, Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet getirdiklerini, Allah’ın onları doğru yola hidâyet ettiğini haber veriyorsun. Onları, Allah ve Resûlünün emirlerine göre hareket ettikleri takdirde, âhiret nimetleriyle müjdele! Aykırı hareket ettikleri takdirde, âhiret azabının dehşetiyle korkut. Artık dön gel! Onların elçileri de seninle birlikte gelsin! Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerine olsun.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) emri üzerine Hz. Halid, Hâris bin Ka’boğullarından bir heyetle Medine’ye geldi. Elçiler, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp Müslüman olduklarını haber verdiler.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Benî Hâris bin Ka’boğullarına elçiler arasında bulunan Kays bin Husayn’ı vali ve kumandan tayin etti.<br />
<br />
Elçiler, Medine’de bir müddet kaldıktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimizin verdiği hediyelerle birlikte yurtlarına döndüler.2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslüman Beldelere Vali ve Zekât Memurları Gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin onuncu senesinde, İslâm güneşi bir çok beldede bütün haşmetiyle parlamaya başlamıştı. Bu sırada Peygamber Efendimiz, İslâmiyetin yayıldığı bütün beldelere vâliler ve zekât, sadaka tahsil memurları gönderdi. Necran, Hadramut, San’a, Kinde, Sadif, Yemen, Zebid, Rima’, Aden, Sahil, Cened (Yemen) vâli ve zekât tahsil memurlarının gönderildikleri yerler arasındaydı.1<br />
<br />
Muaz bin Cebel Yemen’e gönderiliyor<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin Müslüman beldelere vâli ve zekât tahsil memurları gönderdiği sıradaydı. Bir gün sabah namazından sonra cemaata dönerek, “İçinizden hanginiz Yemen’e gider?” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, “Ben giderim, yâ Resûlallah” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hiç bir cevap vermeyip sustu. “Az sonra tekrar, “Hanginiz Yemen’e gider?” diye sordu.<br />
<br />
Bu sefer Hz. Ömer ayağa kalktı, “Ben giderim, yâ Resûlallah” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’e de cevap vermeyip sustu.<br />
<br />
Bir müddet bekledikten sonra tekrar, “İçinizden Yemen’e kim gider?” diye sordu.<br />
<br />
Muaz bin Cebel (r.a.) kalkıp, “Ben giderim, yâ Resûlallah” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Ey Muaz! Bu vazife senindir” buyurdu.<br />
<br />
O sırada Yemen üç vâliliğe ayrılmıştı. Hz. Muaz vâliliklerin en büyüğü olan Cened vâliliğine tayin edilmişti. Orada kadılık yapacak, halka İslâmiyeti, Kur’an-ı Kerim okumayı öğretecek, Yemen ülkesinde tahsil edilen zekât ve sadakaları da vazifelilerden teslim alacaktı.<br />
<br />
Hz. Muaz, Medine’den ayrılacağı sırada Peygamber Efendimiz ona, “Sana halli için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “Resûlullahın sünnetine göre hüküm veririm” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, “Resûlullahın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne yaparsın?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “O zaman, kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti:<br />
<br />
“Allah’a hamdolsun ki, Resûlullahın elçisini, Resûlullahın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.”1<br />
<br />
Yola çıkacağı sırada ise Peygamber Efendimiz, Hz. Muaz’a şu emir ve tavsiyelerde bulundu:<br />
<br />
“Sen Ehl-i Kitap bir kavmin yanına gidiyorsun. Onları, bir olan Allah’a îmân ve benim de Resûlullah olduğuma şehâdete dâvet et. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara, Allah’ın her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir.<br />
<br />
“Eğer bunu da kabul ederlerse, Allah’ın kendilerine, zenginlerden alınıp fakirlere verilecek zekâtı farz kıldığını bildir. Eğer, bunu kabul ederlerse, sakın mallarının en kıymetlilerini alma!<br />
<br />
“Mazlumun duâsından sakın! Çünkü, bu duâ ile Allah Taâlâ arasında bir perde yoktur.”1<br />
<br />
Bu sırada Muaz bin Cebel Hazretleri de Efendimizden bazı tavsiyelerde bulunmasını istedi, “Yâ Resûlallah! Bana tavsiyelerde bulun” diye ricada bulundu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Her ne halde ve nerede olursan ol, Allah’tan kork!” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “ Yâ Resûlallah! Bana biraz daha tavsiyelerde bulun” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, “Günahın arkasından hemen iyilik ve hayır yetiştir ki, onu yok etsin!”<br />
<br />
Hz. Muaz, “Yâ Resûlallah! Bana tavsiyelerini arttır” diye dileğini tekrarladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “İnsanlara, güzel ahlâk ile muâmelede bulun!” buyurdu.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin, Hz. Muaz ile beraberinde gönderdiği Ebû Mûsa el-Eşarî’yi uğurlarken de son tavsiyesi şu oldu:<br />
<br />
“Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ali’nin Yemen’e gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Ramazan ayı. (Milâdî 631.) Bu tarihte Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali’ye, Yemen’de bulunan Mezhiclere gidip onları İslâmiyete dâvet etmek vazifesini verdi. Hz. Ali ile birlikte üç yüz süvari vardı.1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, uğurlayacağı sırada Hz. Ali, “Yâ Resûlallah! Nasıl yapacağım?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz şu tâlimatı verdi:<br />
<br />
“Onların topraklarına girinceye kadar yürü. Mıntıkalarına girince onları ‘Lâ ilâhe illallah’ demeye dâvet et.<br />
<br />
“Eğer, ‘Lâ ilâhe illallah’ derlerse, onlara namazı emret. Zekâtlarını da alarak, fakirlerine dağıt. Başka bir şey de isteme. Şunu da bil ki, Allah’ın senin vasıtanla bir kimseye hidâyet ihsan etmesi, sana üzerinde güneşin doğduğu her şeyden Allah’ın yanında daha hayırlıdır. Onlar seninle çarpışmadıkça sen de onlarla çarpışma!”2<br />
<br />
Hz. Ali, bu emir üzerine mâiyetindeki mücahidlerle Yemen mıntıkasına vardı. Kendisini karşılayan halkı Müslüman olmaya çağırdı. Halk bu dâvete icabet etmeyerek karşı koydu.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ali, ordusunu düzene soktu ve onlarla çarpıştı. Mücahidlere karşı duramayan düşman, sonunda dâvete icâbet etmeye mecbur kalıp, Müslüman olmayı kabul etti.<br />
<br />
Reislerinden bazıları gelerek Müslüman olduklarını ve arkalarında bulunan kabilelerinin de temsilcileri bulunduklarını bildirdiler. Zekâtlarını da getirip Hz. Ali’ye teslim ettiler.<br />
<br />
Hz. Ali daha sonra, Vedâ Haccı sırasında gelip Peygamberimize kavuştu.3 <br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 14.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Onuncu Senesi</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hazret-i İbrahim’in Vefatı</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Rebiülevvel ayının onuncu günü, Salı. Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, bütün insanlara karşı bir şefkat ve merhamet kaynağını andırıyordu. Mini mini yavrulara, şip şirin çocuklara karşı ise bam başka bir muhabbet, ap ayrı bir şefkat besliyordu. Hele kendi çocuklarına karşı âdeta bir şefkat ve sevgi deryâsıydı.<br />
<br />
Hz. Hatice’den dünyaya gelen üç oğlu Kasım, Abdullah ve Tahir’i henüz Mekke’de iken ve bebek yaşta ebedî âleme uğurlamıştı. Onların ebedî âleme göçü ile mübarek kalbleri oldukça teessür duymuştu. Fakat, Hz. Mâriye’den sevgili oğlu İbrahim’in dünyaya gelişi onu bir derece teselli ediyordu. Bu sebeple, bu biricik oğlunu fazlasıyla seviyordu. Mübarek elleriyle başını okşuyor, kucağına alıp göğsüne basarak bu sevgi ve şefkatini izhar ediyordu.<br />
<br />
Evet, şefkat “rahmet-i İlâhiyye’nin en lâtif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerindendir.” Şefkatin en şirini de evlâda karşı duyulanıdır. Çocuk ise, Cenab-ı Hakkın, anne-babaya muvakketen teslim edilmiş bir emânetidir.<br />
<br />
İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, her emânet gibi, bu emânete karşı da gereken alâkayı esirgemiyordu. Çocuğunu, Cenab-ı Hakkın rahmetinin bir cilvesi olarak görüyor ve onun için seviyor, bağrına basıyordu.<br />
<br />
Hz. İbrahim on altı ayına henüz ayak basmıştı. Bu sırada Peygamber Efendimiz onun hastalandığı haberini aldı. Sevgili oğlunun annesi Hz. Mâriye ile birlikte oturdukları bağ içindeki evine gitti.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, hasta yatan nur topu oğlunun gözlerinde eski parlaklığı ve hareketli bakışları göremiyordu. Gürbüz ve hareketli İbrahim, bir anda sessiz, sakin ve dünyadan küsmüş gibi duruyordu. Bu haliyle ebedî âleme yolcu olduğunu âdeta ifade etmek istiyordu.<br />
<br />
Bunu fark eden Efendimiz, kucağında tuttuğu sevgili oğlunun yavaş yavaş kayan gözlerine bakarak, “Allah’ın takdirine karşı elden ne gelir, ey İbrahim!” buyurdu. Az sonra Hz. İbrahim fâni dünyaya gözlerini yumdu.<br />
<br />
Bu esnada Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Hz. Abdurrahman bin Avf, “Yâ Resûlallah! Siz de mi ağlıyorsunuz? Böyle ağlamaktan halkı men etmemiş miydiniz?” deyince, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Ey ibni Avf! Ben size günah ve ahmaklığın ifâdesi olan şu iki ağlayış ve bağırışı yasakladım: Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışından ve musîbet ve felâket sırasındaki bağırışla yüz göz tırmalamak, üst baş yırtmaktan. Benim bu ağlamam ise, şefkatin eseridir, acımadan ibârettir. Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz yukarıdaki dersinden sonra da göz yaşlarına hâkim olamadı. Gözleri yaşla dolunca şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Göz yaş döker, kalb teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!”2<br />
<br />
Bir erkek evlâda doyamamanın hasretli gözyaşlarını akıtan Efendimiz, daha sonra karşısındaki dağa bakarak şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey dağ! Eğer, bendeki üzüntü sende olsaydı, muhakkak yıkılmış gitmiştin. Fakat biz, Allah’ın bize emrettiğini söyleriz: ‘İnnâ lillahi ve İnnâ ileyhi râciûn’”3<br />
<br />
Teçhiz ve tekfininden sonra, en mûtenâ ve mübârek eller üzerinde Hz. İbrahim, Baki’ mezarlığına götürüldü. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) orada cenaze namazını kıldırdı.<br />
<br />
Kabir hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kabirde bir delik gördü. Kabir kazanın dikkatini çekti ve oranın kapatılmasını emretti. Kabiri kazan, “Yâ Resûlallah! O delik mevtaya ne zarar verir, ne de fayda!” deyince, Kâinatın Efendisi şu dersi verdi:<br />
<br />
“Evet, o ölüye fayda da vermez zarar da. Ancak, dirinin gözüne zarar verir, rahatsız eder. Allah kul bir iş yapınca onu mükemmel yapmasını ister.”1<br />
<br />
Bundan sonra Hz. İbrahim kabre kondu. Server-i Kâinat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (a.s.m.), mübarek elleriyle göz yaşları arasında kabrin üzerine toprak serpti, su serpti.<br />
<br />
Peygamberimizin Müslümanları ikazı<br />
<br />
Hz. İbrahim’in vefât ettiği gün güneş tutulmuştu.<br />
<br />
Halk bunun, onun vefâtıyla ilgili olduğunu sanarak, “İbrahim’in ölümü sebebiyle güneş tutuldu” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bunu duyunca, Mescid-i Şerife vardı ve Allah’a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirama şu dersi verdi:<br />
<br />
“Ey insanlar! Biliniz ki, güneş ve ay; Allah’ın kudret alâmetlerinden ikisidir. Bir kimsenin vefâtı veya birinin hayatı sebebiyle tutulmazlar.<br />
<br />
“Bunları tutulmuş gördüğünüzde, hemen mescidlere gidiniz. Onlar açılıncaya kadar da Allah’a duâ ediniz, namaz kılınız!”2<br />
<br />
Hz. İbrahim’in ölümü ile Peygamber Efendimizin çocuklarından sadece kızı Fâtıma hayatta kalmış oluyordu. Bu da onun neslinin hikmete binâen oğullarından değil, kızından devam edeceğinin bir ifadesiydi. Böylece; “Muhammed, hiçbirinizin babası değildir; o Allah’ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncusudur”1 âyet-i kerimesinin işârî mânâsı da anlaşılmış oluyordu:<br />
<br />
“Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işâret-i gaybiyeyi fehmeder ki; Peygamberin (a.s.m.) evlâd-ı zükûru [erkek çocukları], rical derecesinde kalmayıp, rical olarak nesli bir hikmete binâen kalmayacaktır. Yalnız ‘Rical’ tâbirinin ifâdesiyle nisânın [kadınların] pederi olduğunu işâret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillahilhamd, Hz. Fâtıma’nın (r.a.) nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nuranî silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvetin mânevî ve maddî neslini idame ediyorlar.”2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Halid bin Velid’in Necran’a Gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Rebiülevvel ayı. (Milâdî 631.) Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tarihte Hz. Halid bin Velid’i dört yüz mücahidle Yemen civarındaki Necran’da oturan Haris bin Ka’boğullarına gönderdi.1<br />
<br />
Resûlullahın Halid bin Velid’e emri şöyleydi:<br />
<br />
“Onları üç gün İslâma dâvet et, icâbet ederlerse, gerekeni yap. Şayet icabet etmekten kaçınırlarsa onlarla savaş!”2<br />
<br />
Hz. Halid, emrindeki mücahidlerle Necran yakınına vardı. Bir kaç taraftan süvari elçiler göndererek Hâris bin Ka’boğullarını üç gün üst üste İslâmiyete dâvet etti. Necran halkı, sonunda dâvete icabet ederek Müslüman oldu.3<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Halid, İslâmın ahkâmını, mesuliyetlerini öğretmek üzere aralarında bir müddet kaldı. Sonra da durumu Resûl-i Ekrem Efendimize bir mektupla bildirdi. Mektubunda ne yapması gerektiğini soruyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Hz. Halid’in mektubuna şu cevabı yazıp gönderdi:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed’den Halid bin Velid’e:<br />
<br />
“Allah’ın selâmı üzerine olsun! Senden [yaptığından] dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a hamdederim! Elçinin getirdiği mektubunu aldım. Mektubunda, Hâris bin Ka’boğullarının karşı koymadan Müslüman olduklarını, tek ve ortağı olmayan Allah’a îmân ettiklerini, Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet getirdiklerini, Allah’ın onları doğru yola hidâyet ettiğini haber veriyorsun. Onları, Allah ve Resûlünün emirlerine göre hareket ettikleri takdirde, âhiret nimetleriyle müjdele! Aykırı hareket ettikleri takdirde, âhiret azabının dehşetiyle korkut. Artık dön gel! Onların elçileri de seninle birlikte gelsin! Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerine olsun.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) emri üzerine Hz. Halid, Hâris bin Ka’boğullarından bir heyetle Medine’ye geldi. Elçiler, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp Müslüman olduklarını haber verdiler.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Benî Hâris bin Ka’boğullarına elçiler arasında bulunan Kays bin Husayn’ı vali ve kumandan tayin etti.<br />
<br />
Elçiler, Medine’de bir müddet kaldıktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimizin verdiği hediyelerle birlikte yurtlarına döndüler.2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslüman Beldelere Vali ve Zekât Memurları Gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin onuncu senesinde, İslâm güneşi bir çok beldede bütün haşmetiyle parlamaya başlamıştı. Bu sırada Peygamber Efendimiz, İslâmiyetin yayıldığı bütün beldelere vâliler ve zekât, sadaka tahsil memurları gönderdi. Necran, Hadramut, San’a, Kinde, Sadif, Yemen, Zebid, Rima’, Aden, Sahil, Cened (Yemen) vâli ve zekât tahsil memurlarının gönderildikleri yerler arasındaydı.1<br />
<br />
Muaz bin Cebel Yemen’e gönderiliyor<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin Müslüman beldelere vâli ve zekât tahsil memurları gönderdiği sıradaydı. Bir gün sabah namazından sonra cemaata dönerek, “İçinizden hanginiz Yemen’e gider?” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, “Ben giderim, yâ Resûlallah” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hiç bir cevap vermeyip sustu. “Az sonra tekrar, “Hanginiz Yemen’e gider?” diye sordu.<br />
<br />
Bu sefer Hz. Ömer ayağa kalktı, “Ben giderim, yâ Resûlallah” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’e de cevap vermeyip sustu.<br />
<br />
Bir müddet bekledikten sonra tekrar, “İçinizden Yemen’e kim gider?” diye sordu.<br />
<br />
Muaz bin Cebel (r.a.) kalkıp, “Ben giderim, yâ Resûlallah” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Ey Muaz! Bu vazife senindir” buyurdu.<br />
<br />
O sırada Yemen üç vâliliğe ayrılmıştı. Hz. Muaz vâliliklerin en büyüğü olan Cened vâliliğine tayin edilmişti. Orada kadılık yapacak, halka İslâmiyeti, Kur’an-ı Kerim okumayı öğretecek, Yemen ülkesinde tahsil edilen zekât ve sadakaları da vazifelilerden teslim alacaktı.<br />
<br />
Hz. Muaz, Medine’den ayrılacağı sırada Peygamber Efendimiz ona, “Sana halli için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “Resûlullahın sünnetine göre hüküm veririm” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, “Resûlullahın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne yaparsın?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “O zaman, kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti:<br />
<br />
“Allah’a hamdolsun ki, Resûlullahın elçisini, Resûlullahın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.”1<br />
<br />
Yola çıkacağı sırada ise Peygamber Efendimiz, Hz. Muaz’a şu emir ve tavsiyelerde bulundu:<br />
<br />
“Sen Ehl-i Kitap bir kavmin yanına gidiyorsun. Onları, bir olan Allah’a îmân ve benim de Resûlullah olduğuma şehâdete dâvet et. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara, Allah’ın her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir.<br />
<br />
“Eğer bunu da kabul ederlerse, Allah’ın kendilerine, zenginlerden alınıp fakirlere verilecek zekâtı farz kıldığını bildir. Eğer, bunu kabul ederlerse, sakın mallarının en kıymetlilerini alma!<br />
<br />
“Mazlumun duâsından sakın! Çünkü, bu duâ ile Allah Taâlâ arasında bir perde yoktur.”1<br />
<br />
Bu sırada Muaz bin Cebel Hazretleri de Efendimizden bazı tavsiyelerde bulunmasını istedi, “Yâ Resûlallah! Bana tavsiyelerde bulun” diye ricada bulundu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Her ne halde ve nerede olursan ol, Allah’tan kork!” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Muaz, “ Yâ Resûlallah! Bana biraz daha tavsiyelerde bulun” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, “Günahın arkasından hemen iyilik ve hayır yetiştir ki, onu yok etsin!”<br />
<br />
Hz. Muaz, “Yâ Resûlallah! Bana tavsiyelerini arttır” diye dileğini tekrarladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “İnsanlara, güzel ahlâk ile muâmelede bulun!” buyurdu.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin, Hz. Muaz ile beraberinde gönderdiği Ebû Mûsa el-Eşarî’yi uğurlarken de son tavsiyesi şu oldu:<br />
<br />
“Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ali’nin Yemen’e gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin 10. senesi, Ramazan ayı. (Milâdî 631.) Bu tarihte Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali’ye, Yemen’de bulunan Mezhiclere gidip onları İslâmiyete dâvet etmek vazifesini verdi. Hz. Ali ile birlikte üç yüz süvari vardı.1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, uğurlayacağı sırada Hz. Ali, “Yâ Resûlallah! Nasıl yapacağım?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz şu tâlimatı verdi:<br />
<br />
“Onların topraklarına girinceye kadar yürü. Mıntıkalarına girince onları ‘Lâ ilâhe illallah’ demeye dâvet et.<br />
<br />
“Eğer, ‘Lâ ilâhe illallah’ derlerse, onlara namazı emret. Zekâtlarını da alarak, fakirlerine dağıt. Başka bir şey de isteme. Şunu da bil ki, Allah’ın senin vasıtanla bir kimseye hidâyet ihsan etmesi, sana üzerinde güneşin doğduğu her şeyden Allah’ın yanında daha hayırlıdır. Onlar seninle çarpışmadıkça sen de onlarla çarpışma!”2<br />
<br />
Hz. Ali, bu emir üzerine mâiyetindeki mücahidlerle Yemen mıntıkasına vardı. Kendisini karşılayan halkı Müslüman olmaya çağırdı. Halk bu dâvete icabet etmeyerek karşı koydu.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ali, ordusunu düzene soktu ve onlarla çarpıştı. Mücahidlere karşı duramayan düşman, sonunda dâvete icâbet etmeye mecbur kalıp, Müslüman olmayı kabul etti.<br />
<br />
Reislerinden bazıları gelerek Müslüman olduklarını ve arkalarında bulunan kabilelerinin de temsilcileri bulunduklarını bildirdiler. Zekâtlarını da getirip Hz. Ali’ye teslim ettiler.<br />
<br />
Hz. Ali daha sonra, Vedâ Haccı sırasında gelip Peygamberimize kavuştu.3 <br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 13.Bölüm]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8232</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jan 2020 11:38:19 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8232</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 13.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Dokuzuncu Senesi</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etrafa Vali ve Zekât Memurlarının Gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı. Bu tarihe kadar bir çok kabile İslâmla şereflenmiş, birçok memleket de İslâm topraklarına katılmıştı. Bu memleketin idaresi ve halkına mükellefiyetlerinin bildirilmesi gerekiyordu.<br />
<br />
Bu maksatla Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu 9. yılı Muharrem ayında İslâm memleketlerinden bazılarına valiler ve halktan zekât toplamak için de zekât tahsil memurları tayin edip gönderdi.1<br />
<br />
Resûl-i Ekremin, gönderdiği vali ve zekât tahsil memurlarına emir ve tavsiyeleri şu idi:<br />
<br />
“Halkın kusurlarına karşı affedici davranınız ve en iyi mallarını almaktan sakınınız!”2<br />
<br />
Yemen’in güzel kasabalarından biri olan San’a ve yine Yemen’in Hadramut bölgesi ile Süleymler, Müzeyneler, Cuheyneler, Kilaboğulları, Resûl-i Ekrem Efendimizin vali ve zekât memurları gönderdiği memleket ve kabilelerden bazıları idi.3<br />
<br />
Bu valiler idarî işlerle meşgul olmaktan başka, halk arasında çıkan dâvalara da bakıyorlar, onları İslâmî hükümlere göre halletmeye çalışıyorlardı.<br />
<br />
Zekât memurları ise, gittikleri kabilelere İslâmın zekât mükellefiyetini anlatarak, zenginlerinin bu malî ibâdeti yerine getirmeleri gerektiğini bildiriyorlardı.<br />
<br />
Bazı kabileler bu mükellefiyetlerini seve seve yerine getirdiler. Bir kısım kabileler ise önce bu malî mükellefiyeti ağır bularak memurları hoş karşılamadılar. Ancak sonradan bu hareketlerinden vazgeçerek zekâtlarını vermeye başladılar.<br />
<br />
Mekke’nin fethi, İslâmın en parlak ve en şerefli bir zaferi idi. Çünkü, bu fetih ile senelerden beri Hz. Resûlullah ile Kureyş müşrikleri arasında süregelen amansız mücadele İslâmın galibiyeti ile netice bulmuştu.<br />
<br />
Arabistan’daki kabileler de yıllardan beri devam edegelen bu çetin mücadeleyi yakından ve dikkatlice takip etmişlerdi. Önce, bu mücadelede Resûl-i Kibriyâyı kavmi olan Kureyşlilerle yalnız bırakmayı tercih etmişler ve “Onu kavmi olan Kureyşlilerle baş başa bırakınız. Eğer o, kavmine galip gelirse, şüphesiz kendisi sözünde doğrudur ve peygamberdir”1 demişlerdi.<br />
<br />
İşte, etraftaki kabilelerin yakından takip ettikleri bu şiddetli mücadele, Mekke fethi ile İslâmın üstünlüğü, şirkin mağlubiyet ve perişanlığı ile son bulmuştu.<br />
<br />
Artık onlar için tek yol kalmıştı: İslâmın şefkatli sînesine bir an evvel koşmak. Gayet iyi biliyorlardı ki, Mekkeli müşriklerin bunca düşmanlık ve kuvvetlerine rağmen söndüremedikleri bu dâvâyı kendileri de söndüremezler ve onun yayılmasını engelleyemezlerdi.<br />
<br />
Bu sebeple Mekke’nin fethini takip eden günlerde Hicretin 9. yılı başlarında civar kabilelerin Müslüman olmak için Medine’ye akın akın geldikleri görülüyordu. Bu sebeple bu yıla “Heyetler Yılı” adı da verilmiştir.2<br />
<br />
Gelen bu heyetlerin hepsini Peygamber Efendimiz, gayet güzel karşılıyor ve onlara izzet ikramda bulunuyordu. Bu heyetlerin içinde her sınıftan insan vardı. Hepsi de Resûl-i Ekremin yüksek ahlâk ve faziletine, Ashabının nazik ve insanî hareket ve davranışlarına hayran kalarak yurtlarına dönüyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Temim Heyeti Medîne’de</span><br />
<br />
Hz. Resûlullah, Hicretin 9. senesi Muharrem ayı başlarında Ashabdan Büsr bin Süfyan’ı Huzaalılardan Benî Kab Kabilesine zekâtlarını almak üzere göndermişti.<br />
<br />
Kâ’boğulları, gelen memura teslim edilmek üzere hayvanlarından düşen zekâtı bir tarafa ayırmışlardı. Fakat, aynı yerde oturan Temim Kabilesi oldukça fazla olan bu hayvanların verilmesine karşı çıkmış, hattâ kılıçlarını sıyırarak Büsr Hazretlerini öldüreceklerini bile izhardan çekinmemişlerdi. Bunun üzerine Büsr (r.a.), Medine’ye dönerek durumu Resûl-i Ekrem Efendimize anlatmıştı. Allah Resûlü de elli kadar bedevî süvari ile Uyeyne bin Hısn’ı Temimoğulları üzerine göndermişti. Uyeyne bin Hısn, Temimoğulları üzerine aniden baskın yapmıştı. Bir çok ganimet malları ile birlikte on bir erkek, yirmi kadın ve otuz kadar da çocuk esir edip Medine’ye geri dönmüştü.1<br />
<br />
Uyeyne bin Hısn’ın Medine’ye dönmesinden az sonra idi.<br />
<br />
Zekât vermemekte direnen Temimoğullarından bir heyet çıkıp Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İçlerinde meşhur hatip ve şâirleri de vardı. Gayeleri esirlerini geri almaktı.<br />
<br />
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) onlara, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.<br />
<br />
“Biz Temim Kabilesindeniz” dediler. “Sizinle şiir ve övünme yarışı düzenleyelim diye şâir ve hatiplerimizi getirdik.”<br />
<br />
Hafifçe tebessüm eden Efendimiz, “Ben şiir söylemekle vazifelendirilmediğim gibi, övünmekle de emredilmedim. Bunu yapamam. Fakat, haydi neyiniz varsa ortaya dökün de görelim!” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Benî Temim’in Utarid adındaki hatibi ayağa kalkarak, kavim ve kabilesini övdükten sonra, “Bizimle fazilet yarışına çıkacak kimse, saydıklarımızın bir benzerini saysın döksün bakalım!” diyerek meydan okudu.<br />
<br />
Benî Temim hatibinin sözlerini bitirip yerine oturmasından sonra Resûl-i Kibriyâ, Sâbit bin Kays’a, “Kalk! Şunun konuşmasına karşılık ver!” diye emretti.<br />
<br />
Sabit (r.a.), ayağa kalktı. Önceden hiç bir hazırlığı olmadığı halde Cenâb-ı Hakkın büyüklüğüne ve Resûlullahın medh ve senâsına dâir Temimlileri bile hayrette bırakan gayet belagatlı ve tesirli bir hitabede bulundu. Hz. Sâbit şöyle diyordu:<br />
<br />
“Hamdolsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yaratan ve onlardaki hükmünü yürüten Odur.<br />
<br />
“Hiçbir şey yoktur ki, Onun fazl ve kereminin eseri olmasın!<br />
<br />
“Bizim her tarafta galip gelişimiz ve hâkim oluşumuz da Onun kudretinin eseridir.<br />
<br />
“O, insanların arasından en hayırlısını seçerek peygamber göndermiştir. Ki o peygamber; baba tarafından insanların en şereflisi, söz cihetinden, en doğru sözlüsü, ana tarafından ise en üstünüdür.<br />
<br />
“Allah, ona Kitabını indirmiş, onu kullarının emîni ve mu’temedi, cihanın da güzîdesi ve seçkini kılmıştır.”1<br />
<br />
Sıra şâirlerin meharetlerini ortaya dökmesine gelmişti.<br />
<br />
Önce, Benî Temim şâirlerinden biri ayağa kalkarak kendilerini medh eden bir kaside sundu.<br />
<br />
Adam şiirini bitirir bitirmez Resûl-i Ekrem şâiri Hassan bin Sâbit’e, “Kalk yâ Hassan! Şu adamın şiirine karşılık ver!”2 diye emretti.<br />
<br />
Sonra da, “Allahu Taâla, Resûlünü müdafaa ederken Hassan’ı muhakkak Cebrâil ile destekler” buyurdu.<br />
<br />
Kâinatın Efendisini müdafaa etmenin şerefini yüklenen Hz. Hassan aşk ve heyecan içinde ayağa kalktı. Aynı vezin ve kafiyede uzun bir şiirle Temimli şâire cevap verdi. Şiirinde İslâmın müstesna güzelliğini, yücelik ve faziletini veciz ve açık bir ifâde ile dile getirdi.<br />
<br />
Müslüman hatip ve şâirin, Temimoğulları şâir ve hatibinden çok daha güzel birer hitabe ve şiir sunmaları hem Peygamber Efendimizi, hem de orada bulunan Sahabîleri sevindirdi. Buna karşılık Temim heyeti, İslâm şâir ve hatibinin, kendilerininkinden daha üstün olduğunun belli olması karşısında sustular. İleri gelenlerinden olan Akrâ bin Habis ise şöyle demekten kendini alamadı:<br />
<br />
“Allah’a yemin ederim ki, bu zâta her zaman gaybdan yardım ediliyor. O, muhakkak muvaffak olacaktır. Her şeyde, herkese üstün gelmektedir.<br />
<br />
“Onun hatibi hatibimizden, şâiri de şâirimizden daha üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve daha gürdür.”1<br />
<br />
Daha sonra Akrâ bin Habis, Hz. Resûlullahın yanına yaklaştı ve şehâdet getirerek Müslüman oldu. Onun Müslümün oluşunu diğerleri takib etti.2<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, heyettekilerin herbirini birer hediye ile taltif ettiği gibi, alınmış olan bütün esirlerini de kendilerine geri verdi.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Esed Heyeti Medine’de</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı idi. Medine’ye gelen heyetlerden biri de on kişilik Benî Esed Kabilesi idi. Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize arzettikten sonra şöyle dediler:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Herkes kıtlık ve kuraklık içinde sıkıntıdan kıvranırken, biz kendi rızamızla kalkıp geldik. Başka kabileler gibi seninle harp etmeden Müslüman olduk.”1<br />
<br />
Bu sözleriyle Peygamber Efendimizin, Müslüman olduklarından dolayı kendilerine minnettâr kalması gerektiğini ifade etmek istiyorlardı. Bu minnettarlık sebebiyle de bol ihsana mazhar olmayı ümit ediyorlardı. Henüz Müslüman olduklarından ve İslâmın engin ruhuna vakıf bulunmadıklarından dolayı bu tarz bir tavır takındıkları muhakkaktı.<br />
<br />
Halbuki, iman etmekle ancak kendilerine fayda temin etmiş oluyorlardı. Bu sayede ebedî hayatlarını mahvolmaktan kurtarmış oluyorlardı. İman etmekle Resûl-i Ekremin şahsına elbette bir fayda temin etmiş değillerdi. Bu sebeple bu tarz davranışları son derece yersizdi ve İslâm ruhuna uygun değildi. Nâzil olan âyet-i kerime bunu açıkça ortaya koydu:<br />
<br />
“Onlar İslâma girmekle seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer îmânınızda sâdıksanız, sizi îmâna kavuşturduğu için asıl sizin Allah’a minnetar olmanız gerekir.”2<br />
<br />
Mü’minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan îmânı elde etmiş olmasından dolayı, Cenâb-ı Hakka şükür ve hamddır. Bunun dışında îmânına mukabil hiç bir maddîmânevî menfaat beklememeli, hattâ kalben dahi arzu etmemelidir. Zira, îmân nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak, o âlemde Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.<br />
<br />
İmân ve Kur’an’a ait hizmetlerin sevap ve mükâfatları da uhrevîdir, âhirette verilir. Binâenaleyh, hem îmân edip Müslüman olan, hem de Kur’an ve İslâmiyete hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlâsını kaybetmiş sayılır. İhlâsın zayi olması ise, ibâdetlerin makbuliyet sırrını ortadan kaldırır. Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında imân ve Kur’an’a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nâil olsa, bunu, Cenâb-ı Hakkın kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir. Ayrıca “Bu maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor” hissine de kapılmamalıdır.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tayy Kabilesi Puthanesinin Yıktırılması</span><br />
<br />
Tayy Kabilesi, fevkalâde cömertliği dillere destan olan meşhur Hâtem-i Tai’nin kabilesi idi. Yemen’de otururlardı.<br />
<br />
Hicretin sekizinci senesinde Arabistan’ın her tarafı putlardan temizlenip, puthaneler yıktırılırken, bu kabilenin puthaneleri henüz duruyor ve Füls (Fels) adındaki putları da yıktırılmamış bulunuyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu dokuzuncu yılı, Rebiülâhir ayında Hz. Ali’yi Ensarın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir kuvvetle Füls’ü yıkmaya gönderdi.1<br />
<br />
Hz. Ali, emrindeki mücahidlerle Tayy Kabilesi yurduna vardı. Tayyoğulları mücahidlere karşı koydular. Çarpışma meydana geldi. Düşman bir çok kayıp verdi. Müslümanlar çarpışmadan galip çıktılar ve bir çok esirle, bol miktarda ganimet malları elde ettiler. Bu arada, Tayyoğulları puthanesi de bir daha onarılmayacak bir şekilde mücahidler tarafından yıkıldı. Putları Füls ise parçalanarak yakıldı.2<br />
<br />
Kabile reisi Adiyy bin Hatem, henüz Hz. Ali gelmeden durumu haber almış ve Suriye tarafına kaçmıştı. Bu sebeple de ele geçirilememişti. Ancak esirler arasında Hatem-i Tâi’nin Seffâne adındaki kızı vardı.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Seffâne’nin isteği</span><br />
<br />
Hz. Ali memur olduğu vazifeyi yerine getirdikten sonra esirler ve ganimet mallarıyla birlikte Medine’ye döndü.<br />
<br />
Esirler arasında bulunan Seffâne, Mescid-i Nebevînin kapısında bir odaya konuldu. Oldukça zeki, ağır başlı bir kadındı. Günün birinde Resûl-i Ekrem bu odanın yanından geçerken, Seffâne ayağa kalkarak şöyle dedi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Babam dünyadan göçmüş, kardeşim ise kaçmış bulunuyor. Kurtulmak için verecek bir şeyim yok. Hürriyete kavuşmam için yüksek affına, merhamet ve şefkatına sığınıyorum.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, kim olduğunu sorunca, Seffâne kendisini şöyle tanıttı:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah!<br />
<br />
“Ben, âileleri koruyan, esirlerin esaret bağlarını çözen, açları doyuran, çıplakları giydiren, misafirleri ağırlayan, yemekler yediren, selâmlaşmayı yayan Hâtem-i Tâî’nin kızıyım.”<br />
<br />
Seffâne’nin kendisini böyle tanıtmasından memnun olan Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey kadın! Bu saydıkların gerçekten mü’minlerin sıfatlarıdır. Keşki baban Müslüman olsaydı da, onu rahmetle ansaydık.”2<br />
<br />
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz mühim bir gerçeği ortaya koyuyordu. Her kâfirin her vasfının kâfir olması gerekmediği gerçeğini. Evet, Hâtem-i Tâî Müslüman değildi ve Müslüman olmadan da ölmüştü. Ama yukarıda zikredilen sıfatları Müslüman sıfatıydı. Resûl-i Ekrem de bu sözleriyle Hatem’in bu Müslümanca sıfatlarını takdirle karşılıyordu. Bunu takdir etmekle kalmayıp Seffâne’yi de serbest bırakarak hürriyetine kavuşturdu. Lâyık olandan şefkat ve merhametini, af ve safhını asla esirgemeyen Resûl-i Kibriyâ bununla da kalmadı. Seffâne’ye bol bol ikramda da bulundu. Ona elbise ve yol harçlığı vererek, güvenilir bir kafile ile de Şam’a, kardeşinin yanına gönderdi.3<br />
<br />
Doğruca Şam’a varan Seffâne derhal kardeşini buldu. Peygamberimizden gördüğü insanî muameleyi anlattı. Kızkardeşine yapılan bu şefkatli muamele, Adiyy’in mânâ âleminde dalgalanma meydana getirdi ve “Bu zât hakkındaki fikrin nedir?” diye sordu.<br />
<br />
Fahr-i Âlemin mübârek simalarını bir kerecik gören ve onun bir tek insanî muamelesine mazhar olan Seffâne1 tereddüt etmeden, “Bana sorarsan” dedi, “hemen gidip ona tâbi olmanı tavsiye ederim.”<br />
<br />
Adiyy, bir müddet düşünceye dalınca, kızkardeşi buna hiç gerek olmadığını şu sözleriyle belirtti:<br />
<br />
“Neden düşünüp duruyorsun? Eğer peygamberse, ona bir an evvel tâbi olur, büyük hayır ve fazilete erersin. Yok eğer hükümdar ise hiç bir şey kaybetmezsin. Yemen’deki saltanatın yine elinde kalır. Üstelik hor ve hakir de görülmezsin!”2<br />
<br />
Adiyy, kızkardeşinin tavsiyesini uygun buldu. Derhal Medine’ye gelerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.<br />
<br />
Babası gibi meşhur olan bu zâtı, Hz. Resûlullah evinde ağırlayıp, misafir etmek istiyordu.<br />
<br />
Mescid’den çıkıp Hâne-i Saadetlerine doğru beraber yürüdüler. Bu sırada önlerine bir kadın çıktı. Kadın, ihtiyacı için uzun uzadıya konuştu. Hz. Resûlullah, sabırsızlık göstermeden ve rahatsızlık duymadan onu dinliyordu.<br />
<br />
İhtiyar kadına karşı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bu güzel muâmelesi ve nezâketini müşâhede eden Adiyy, yalnız kendisine işittirmek istiyormuşcasına mırıldandı:<br />
<br />
“Vallahi, o bir hükümdar değildir!”<br />
<br />
Kala kala ikinci ihtimal kalmıştı: “Öyle ise peygamberdir” ihtimâli.<br />
<br />
Beraberce Hâne-i Saadete vardılar. Efendimiz, Adiyy’i deriden bir şiltenin üzerine oturtmak istedi. Ancak o, buna razı olmadı. Oraya oturmaya kendisinin lâyık olduğunu söyledi. Fakat, Peygamberimiz oturmadı ve yine onun oturması için ısrar etti. Bu ısrar üzerine Adiyy deriden şiltenin üzerine geçip oturdu. Hz. Resûlullah ise, bu değerli misafiri karşısında çıplak yerde oturdu.<br />
<br />
Efendimizin tevazuunu ve misafire karşı gösterdiği alâka ve nezaketini ortaya koyan bu davranışı Adiyy’in gönlünü biraz daha yumuşattı ve îmâna bir nebze daha yaklaştırdı.<br />
<br />
Bundan sonra Hz. Resûlullah, onu Müslüman olmaya davet etti. Bu dâvetini üç defa tekrarladı. Ne var ki Adiyy, bu dâvete o anda müsbet cevap vermekten kaçındı:<br />
<br />
“Ben” dedi, “Hıristiyanım!”<br />
<br />
Bunun üzerine Kâinatın Efendisi şöyle konuştu:<br />
<br />
“Ey Adiyy! Belki de, ‘Onun dinine insanların zâif, fakir ve güçsüzleri giriyor’ diye söylenmiş olmasından dolayı İslâma girmekten geri duruyorsun.<br />
<br />
“Vallahi, öyle bir gün gelecek ki, o Müslümanlar, bol servete kavuşacaklar, hattâ mala talib olacak kimse bile bulamayacaklardır.<br />
<br />
“Yine Müslümanlar az, düşmanları çok diye düşünmüş olabilir ve bunun için de Müslüman olmaktan çekiniyor olabilirsin!<br />
<br />
“Sen Hîre’yi bilir misin? İşte bu din, öylesine bir emniyet, bir asayiş temin edecek ki, bir kadın tek başına Allah korkusundan başka hiç bir korku duymayarak Hire’den kalkıp Kâbe’yi tavaf etmeye gidecektir!”1<br />
<br />
Bu konuşma, Adiyy’in gönül kapısını İslâma açtı ve orada Müslüman olmakla şereflendi.<br />
<br />
Ashab-ı Kirâmın büyüklerinden olan Adiyy bin Hâtem işte bu zâttır.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz, Necâşinin Cenaze Namazını Kılıyor</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Recep ayından bir gündü.<br />
<br />
Hz. Resûlullahın etrafında birçok Sahabî vardı.<br />
<br />
Bu sırada, “Bugün sizin salih bir kardeşiniz vefât etti. Kalkın onun namazını kılın!”1 buyurdu.<br />
<br />
Sahabîler derhal hazırlandılar ve Hz. Resûlullahın arkasında saf bağlayarak “salih kardeşleri” üzerinde gâib namazı kıldılar.<br />
<br />
Namazdan sonra Resûl-i Ekrem, “Kardeşiniz Necaşî Ashame için Allah’tan mağfiret taleb ettik.”2 buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Sahabîler “salih kardeşlerinin” Habeş hükümdarı Ashame olduğunu öğrenmiş oluyorlardı.<br />
<br />
Medine’ye yaklaşık bir hafta sonra gelen haber; Habeş Hükümdarının aynı günde vefât ettiğini bildiriyordu.<br />
<br />
Habeş Necaşîsi Ashame, Hz. Resûlullah tarafından bir mektupla Hicretin yedinci senesinde İslâma dâvet edilmiş ve derhal Müslüman olmuştu. Müslüman elçiye de, “Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabînin (a.s.m.) hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanattan çok daha üstündür”3 demişti.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz, Hanımlarından Bir An Uzak Kalıyor</span><br />
<br />
Hicretin dokuzuncu senesinde, İslâm nûru bütün haşmetiyle Arabistan yarımadasını kucaklamıştı. Hz. Resûlullahın elinde artık bir çok maddî imkânlar vardı. İslâm Devletinin serveti çoğalmış, Müslümanların maddî durumları oldukça düzelmişti.<br />
<br />
Her türlü imkâna kavuşmuş olmasına rağmen Hz. Resûlullah, sade hayatından ayrılmıyor, mütevazi yaşayışına devam ediyor, lüks ve debdebeye iltifat etmiyordu.<br />
<br />
Fakat, Ezvâc-ı Tâhirat, kadınlığın fıtratında bulunan ziynet ve dünya malına karşı meyil saikiyle dünyanın refah ve bolluğundan, giyim kuşam ve ziynetinden, bol nimetler içinde yaşamaktan nasiplerini almak istiyorlardı. Bunun için de zaman zaman Peygamberimizin etrafında toplanarak, “Bizler de başka kadınların istedikleri ziynetleri isteriz” derlerdi.<br />
<br />
Sonra da herbiri bir takım şeyler isterdi. Fakat, Peygamber Efendimiz, kendisi sâde yaşadığı gibi hanımlarının da sâde bir hayat sürmelerini ve buna rıza göstermelerini arzu ediyordu. Bunun için de isteklerine müsbet cevap vermiyordu. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhiratın bu tarz isteklerde bulunmasından da mübârek gönülleri rahatsızlık duyuyordu.<br />
<br />
Efendimizin mutad bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tesbit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi.<br />
<br />
Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri de yanlarında bulunanlardan kendilerine ikram ederlerdi. Günün birinde Hz. Zeyneb bint-i Cahş Validemize bir tulum bal hediye getirmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resûl-i Ekreme çok sevdiği baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in yanında her zamankinden fazla kalırdı.<br />
<br />
Bu durum Hz. Âişe’nin nazarından kaçmadı. Sebebini merak etmeye başladı. Bir ara cariyesi vasıtasıyla bu fazla duruşun sebebinin ikram edilen bal şerbeti olduğunu öğrendi.1<br />
<br />
Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında her nedense bir rekabet vardı. Hattâ bu yüzden Peygamberimizin pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Hz. Safiyye ve Hz. Hafsa Hz. Âişe’nin tarafını, Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe, Meymune ve Cüveyriye (r.a) ise Hz. Zeyneb bint-i Cahş’ın grubunu teşkil ediyorlardı.2<br />
<br />
Resûl-i Ekremin, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe gayrete geldi. Taraftarı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu talimatı verdi:<br />
<br />
“Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?’ Resûlullah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman, ‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabiî ki o, ‘Zeynep bana bal şerbeti içirmişti’ cevabında bulunacaktır. O zaman da biz, ‘Demek o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz.”3<br />
<br />
Megafir, ‘mağfur’un çoğuludur. Mağfur, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan, tatlı, fakat fena kokulu bir zamkıdır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bildiği için bu tarz bir talimatta bulunmuştu.<br />
<br />
Kâinatın Efendisi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken, “Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?” sorusuyla karşılaştı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Hayır!” dedi.<br />
<br />
Hz. Hafsa, “O halde bu koku ne?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Zeynep bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Hafsa, “Demek ki, o balın arısı Urfut ağacından yayılmış, bal toplamış” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Onu bir daha içmem” diyerek yemin etti.<br />
<br />
Sonra da, “İşte, yemin ettim. Sakın bunu başka bir kimseye duyurma” buyurdu.1<br />
<br />
Böylece Peygamber Efendimiz sırf “hanımlarını memnun etmek ve aralarındaki iki hizb halinde hissolunan fıtrî kadınlık gayret ve kıskançlığının âile nizamı üzerinde aksi tesir icrasından çekinmek maksadına mebnî”2 olarak kendisine helâl bir gıda olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu.3<br />
<br />
Bunu verdiği bir kaç sır ile4 birlikte gizli tutmasını Hz. Hafsa’ya sıkı sıkıya tembih eyledi. Hattâ ondan bu hususta söz aldı.<br />
<br />
Peygamberimizin baldan istifade etmemeye yemin etmesi üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “Ey Peygamber! Niçin hanımlarının hoşnutluğunu arayıp da Allah’ın helâl kıldığı şeyi kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”1<br />
<br />
Hz. Hafsa, Resûl-i Ekremin bu sırlarını gizleyemedi. Çok geçmeden anlaştıkları Hz. Âişe’ye duyurdu. Duruma bundan sonra diğer hanımları da muttali’ oldu.<br />
<br />
Mahremiyetinin muhafazasını istediği vakıânın ifşâ edildiğini Cenâb-ı Hak, Resûlüne vahiy ile bildirdi:<br />
<br />
“Hani Peygamber, hanımlarından birine gizlice bir söz söylemişti. Hanımı bu sözü açığa vurunca Allah da peygamberine sırrının açıklandığını bildirdi. Sonra Peygamber o hanımına, açığa vurmuş olduğu şeyin bir kısmını bildirdi, bir kısmını da yüzüne vurmadı. Ona durumu böylece anlatınca, hanımı ‘Bunu sana kim bildirdi?’ diye sordu Peygamber de ‘Herşeyi hakkıyla bilen ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Allah bildirdi’ diye cevap verdi.”2<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Resûlullah, Hz. Hafsa’ya serzenişte bulundu. Sonra da Ezvâc-ı Tâhirattan bazıları dünya hayatının ziynet ve refahı ile ilgili bazı istek ve tekliflerde bulundular.<br />
<br />
Peygamberimiz hem bu duruma üzüldü, hem de hanımlarının birbirlerini kıskanmalarından fazlasıyla rahatsız oldu.<br />
<br />
Bunun üzerine, dünya hayatının nazarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak, hanımlarına bir ders vermek, aynı zamanda aralarındaki kıskançlık ve çekememezliğe bir derece mani olabilmek düşüncesiyle ve neticede onların zâtına besledikleri muhabbet ve sadakâtlarını ölçmek maksadıyla onlardan bir ay uzak durmak üzere yemin etti.3 Bu yeminden sonra da, Meşrebe diye anılan çardakta tek başına yatıp kalkmaya başladı.4<br />
<br />
İşte bu hadiseye İ’lâ Hadisesi denir. İ’lâ’nın lûgat mânâsı “mutlak yemin” dir. Fıkıh dilinde ise, erkeğin cinsî muamelede bulunmamak üzere hanımına yaklaşmamaya yemin etmesi demektir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ashab-ı Kiramın telâşı</span><br />
<br />
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Meşrebe’de yalnız başına kaldığını duyan Sahabîler, “Hanımlarını boşamıştır” düşüncesiyle telâşlandılar. Hz. Ömer, bu telâşını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Medine’nin Avâli semtinde oturuyordum. Ensardan bir komşum vardı. İkimiz birer gün arayla Resûlullahı ziyaret ederdik. Ben inersem, o gün vahiy ve saireye dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O indiği zaman da aynı şeyi yapardı.<br />
<br />
“Sıra komşumda idi. Gecenin bir kısmı geçmişti. Gelerek kapıyı şiddetle çaldı. Telâşla açtım:<br />
<br />
“‘Ne var?’ diye sordum.<br />
<br />
“‘Büyük bir felâket’ dedi.<br />
<br />
“‘Ne oldu?’ dedim, ‘Gassanîler Medine’ye hücuma mı geçtiler?’<br />
<br />
“‘Hayır,’ dedi, ‘daha fena bir şey oldu. Resûlullah, zevcelerini boşamış!’<br />
<br />
“Bunun üzerine sabah namazını kıldıktan sonra, giyinip kuşandım ve Medine’ye indim. Hafsa’nın yanına vardım. Ağlıyordu. ‘Ne diye ağlıyorsun?’ dedim. ‘Ben, seni Resûlullaha karşılık vermekten, kendisinden bir şey istemekten sakındırmamış mıydım?’ Sonra sordum: ‘Allah Resûlü sizleri boşadı mı?’<br />
<br />
“‘Bilmiyorum’ dedi.<br />
<br />
“‘Resûlullah şimdi nerede?’ diye sordum.<br />
<br />
“‘Şuradaki Meşrebe’de. İnzivaya çekilmiş’ dedi.<br />
<br />
“Kalktım, Resûlullahın bulunduğu yere yaklaştım. Kapıda hizmetçisi Rebâh vardı. ‘Ey Rebah’ dedim, Resûlullahın yanına girmem için izin iste.<br />
<br />
“Rebâh içeri girip çıktı: ‘Arzunuzu arz ettim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.<br />
<br />
“Dönüp Mescide gittim. Ashab-ı Kiramdan bazıları minberin etrafında üzgün üzgün oturuyorlardı. Bazısı ise ağlıyordu. Ben de biraz oturdum. Fakat, canımın sıkıntısı bir türlü geçmiyordu. Resûlullahın odasına tekrar yaklaştım. Rebâh’a ‘Ömer’in içeri girmesi için izin iste’ dedim.<br />
<br />
“Köle içeri girip çıktı, ‘Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.<br />
<br />
“Tekrar mescide döndüm. Minberin yanında bir müddet oturdum. Endişe ve üzüntümden bir türlü kurtulamıyordum.<br />
<br />
“Yine Resûlullahın bulunduğu odaya yaklaştım. Sesimi yükselterek, ‘Ey Rebâh’ dedim, ‘ben Resûlullahı görmek istiyorum. Müsaade iste. Şayet Resûlullah benim Hafsa lehinde tavassutta bulunacağımı zannediyorsa, yemin olsun ki, eğer Resûlullah emrederse onun boynunu uçururum.’<br />
<br />
Rebâh içeri girdi. Çıkınca, ‘Kendilerine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.<br />
<br />
“Bunun üzerine dönüp giderken, kölenin ikinci sesini işittim: ‘Gir, artık sana izin verdi!’<br />
<br />
“İçeri girdim, Allah Resûlüne selâm verdim. Hasırdan örtülü bir yatak üzerinde idi. Hasır derisinin üzerinde izler bırakmış, çizgiler belli oluyordu. Etrafıma bakındım. Bir yanda bir avuç arpa, diğer yanda asılı bir post gördüm. Gözlerim yaşardı. Resûlullah, ‘Niçin ağlıyorsun?’ diye sordu.<br />
<br />
‘Yâ Resûlallah! Nasıl ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ü sefâsını sürerken, siz Allah’ın en sevgili kulu olduğunuz halde bu basit şartlar içinde yaşıyorsunuz!’<br />
<br />
“Resûlullah, ‘Ey Hattab’ın oğlu Ömer!’ dedi. ‘Dünya nimeti onların, âhiret saadeti de bizim olmasına râzı değil misin?’<br />
<br />
“Sonra, ‘Yâ Resûlallah! Hanımlarını boşadın mı?’ diye sordum.<br />
<br />
“Mübarek başlarını bana doğru kaldırarak, ‘Hayır’ buyurdular.<br />
<br />
“Bu cevap karşısında birden bire ‘Allahü Ekber’ dedim.<br />
<br />
Sonra da, ‘Bütün Ashab keder içindeler. Gidip kendilerine hakikatı söyleyeyim mi?’ dedim.<br />
<br />
“Resûlullah, ‘Olur’ dedi ve yüzünden üzüntüsü dağılıncaya kadar konuştu. Nihayet şenlendi ve gülmeye başladı.<br />
<br />
“Bunun üzerine çıkıp mescidin kapısına dikildim ve yüksek sesle bağırdım, ‘Resûlullah, hanımlarını boşamamıştır.’”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûlullahın Meşrebe’den ayrılışı</span><br />
<br />
Bir ay dolunca Resûlullah, inzivadan çıkarak hanımlarıyla görüşmeye başladı. Bu sırada şu âyet-i kerime nâzil oldu:<br />
<br />
“Ey Peygamber, hanımlarına de ki: ‘Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelinizi verip sizi güzellikte serbest bırakayım.’<br />
<br />
“‘Eğer Allah’ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.’”2<br />
<br />
Buna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), hanımlarını, dünya ve dünya zîneti ile Allah ve Resûlünü tercihte serbest bırakmaya memur edilmiş oluyordu.<br />
<br />
Âyet, nâzil olduğu sırada Efendimiz hanımlarından Hz. Âişe’nin yanında idi. İlk önce meseleyi ona açtı. Hattâ bu konuda babasına anasına danışabileceğini de beyân etti. Hz. Âişe derhal cevabını verdi:<br />
<br />
“Ben, bu hususta mı anneme babama danışacağım! Ben elbette ki, Allah’ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu cevaba gülümsedi.<br />
<br />
Diğer Ezvâc-ı Tahirât da aynı şekilde Allah ve Resûlünün rızasını ve âhiret yurdunu, dünya ve zînetine tercih ettiler. Böylece Fahr-i Kâinat Efendimize muhabbet ve sadakâtlarını ispatlamış oldular.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Beliy Heyetinin Müslüman Oluşu</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte, Benî Beliy Kabilesinden bir heyet Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizle görüşüp huzurda Müslüman oldular.1<br />
<br />
Heyetin büyüğü Ebüddabib bu arada Peygamber Efendimize bazı sorular sordu.<br />
<br />
“Yâ Resûlallah” dedi, ‘ben, misafirleri ağırlamayı seven biriyim. Bundan dolayı bana âhirette bir sevap var mıdır?”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet, zengine olsun fakire olsun, yapacağın her iyilik sadakadır”2 buyurdu.<br />
<br />
Bu cevaptan memnun olan Ebüddabib bu sefer, “Yâ Resûlallah! Misafirliğin müddeti ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üç gündür. Bundan sonra oturmak misafir için uygun olmaz” buyurdu.3<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, bu hadisleriyle misafirliğin hududunu çizmiştir. Mü’min, misafir mü’min kardeşini üç gün yedirip içirip, barındırmakla vazifelidir. Üç günü geçtikten sonra bu mükellefiyet üzerinden düşer. Bundan sonra onu ağırlayıp ağırlamamakta serbesttir.<br />
<br />
Beliy Heyeti, üç gün kaldıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimizin verdiği hediyelerle yurtlarına döndüler.4<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tebük Gazâsı</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Receb ayı. ( Milâdî 630.) Hicretin dokuzuncu senesi, İslâmın Arabistan Yarımadasında bütün haşmetiyle yayıldığı senedir. Bir taraftan dalga dalga insanlar Medine’ye gelerek Resûl-i Ekreme İslâmiyet üzerine bîat ediyor, diğer taraftan Müslüman olmuş kabilelerin dinî ve idarî işlerini tanzim etmek gayesiyle etrafa memurlar ve valiler gönderiliyordu. Hülâsa, Asr-ı Saadette İslâm, Hicretin 9. senesinde en şaşaâlı ve ihtişamlı devrini yaşıyordu.<br />
<br />
Ancak, parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı. Onlardan biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı. Başında Kayser Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da gördüğü tahrik neticesinde Din-i Mübîn-i İslâmı ve müntesiplerini ortadan kaldırmak maksadıyla büyük bir ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzâm, Lahm, Âmile, Gassan, v.s. gibi kabileler de Heraklius’un bu ordusuna katılacaklardı.1 Bir insan seli halinde Medine üzerine akacak ve güya Müslümanları imha edeceklerdi.<br />
<br />
Durumu Resûlullah Efendimiz derhal haber aldı ve ânında hazırlığa başladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), herhangi bir gazâya çıkarken, maksadını açıklamazdı. Bir başka yere gidecekmiş gibi davranır ve konuşurdu.<br />
<br />
Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek yerin uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın da çokluğunu açıkça mücahidlere bildirdi.2<br />
<br />
Medine içinde harp hazırlıkları başlarken Peygamber Efendimiz etraftaki Müslüman kabilelere de haber gönderdi ve harp için mücahid istedi.1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sahabîlerin yardımları</span><br />
<br />
Her tarafa kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek mücahidlerden bir çoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarf edecek paraları yoktu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Müslüman zenginleri harp hazırlığı ve teçhizatı ile yardıma çağırdı.<br />
<br />
Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu dâvete derhal iştirak ettiler.<br />
<br />
Hz. Ömer, Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dâvetine koşanların başındaydı. Kendi kendine, “Bugün Ebû Bekir’i geçeceğim” diyordu. Malının yarısını alıp Peygamber Efendimize getirdi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Ömer, “Size getirdiğimin bir mislini bıraktım” dedi.2<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem3 gümüşü alıp huzur-ı Risâlete getirdi. Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyordu. Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.<br />
<br />
Sıddık-ı Ekber sevinçle, “Onlara, Allah ve Resûlünü bıraktım”4 cevabını verdi.<br />
<br />
Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömer’in gözleri yaşardı ve “Anam babam sana fedâ olsun, ey Ebû Bekir” dedi, “hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak geçiyorsun. Artık, hiç bir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım.”5<br />
<br />
“Zinnûreyn” lâkabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam’a göndermek üzere bir ticaret kervanı hazırlatmıştı. Yardım dâveti üzerine, kervanı Şam’a göndermekten vazgeçti ve üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte Hz. Resûlullaha teslim etti. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti.<br />
<br />
Hz. Osman bin Affan’ın bu fedakârlığı karşısında Server-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.), “Allah’ım, ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol!”1 diye duâ etti.<br />
<br />
Hz. Resûlullahın yardım dâvetine Abdurrahman bin Avf (r.a.), dört bin dirhemle koştu:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah,” dedi, “bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum, bir o kadarını da ev halkım için bıraktım.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun”2 buyurdu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu duâsı sebebiyledir ki, Abdurrahman bin Avf Hazretleri vefât ettiği zaman dört hanımından sadece her birisinin miras hissesine on sekiz bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.3<br />
<br />
Daha bir çok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar. Kimi hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veriyordu. Hiç biri, getireceği şeyin küçüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine bakıp yardıma koşmaktan geri kalmıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir sa’ hurma ile yardıma koşan zât</span><br />
<br />
Ebû Akil, elinde bir sa’4 hurma ile Resûlullahın huzuruna geldi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah,” dedi, “iki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımda su çektim. Bu iki sa’dan birini ev halkım için bıraktım. Diğerini de Rabbimin rızasını kazanmak için size getirdim.”<br />
<br />
Bundan son derece mütehassis olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allah, senin getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın” diye duâ etti ve getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.1<br />
<br />
Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe bin Zeyd, Allah Resûlünün bu dâvetine can u gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiç bir şeyi yoktu. Allah’a yalvardı:<br />
<br />
“Ey Allah’ım! Sen, cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resûlünle birlikte cihada çıkabilecek bir bineğe sahip kılmadın.”<br />
<br />
Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Resûlullahın huzuruna geldi. “Yâ Resûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisinden faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum” dedi ve ilâve etti:<br />
<br />
“Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle, ‘Bu da tasadduk edilir mi?’ deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”2<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Allah sadakanı kabul buyursun” dedi.<br />
<br />
Ertesi gün, Peygamber Efendimiz Ashabına, “Şu gece tasaddukta bulunmuş kişi nerededir?” diye sordu.<br />
<br />
Kimsede bir hareket görülmedi.<br />
<br />
Bu sefer Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Gece sadakayı veren nerede ise ayağa kalksın” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ulbe ayağa kalktı.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim. Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların divanına yazıldın”3 buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ulbe, duâsının kabulünden dolayı son derece memnun oldu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslüman kadınların fedakârlığı</span><br />
<br />
Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar zînet eşyası varsa, Allah yolunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Resûlullaha seve seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.<br />
<br />
Eslem Kabilesine mensup Hz. Ümmü Sinan der ki:<br />
<br />
“Âişe’nin (r.a.) evinde Resûlullahın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm. Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan bir takım şeyler buluyordu.”1<br />
<br />
İşte bütün bu yardımlarla kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe iştirak edecek durumdan mahrum bulunan bir çok Müslümana da silah tedarik edildi, sefer hazırlığı yapıldı, harp teçhizatı sağlandı.<br />
<br />
Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin Ashabın yardımları bile onların techizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar Resûlullaha sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak kimine binecek deve, kimine silah, kimine ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul edilmiyorlardı.<br />
<br />
Red cevabı alanlar arasında “Bekkâûn” yani “Ağlayanlar” diye meşhûr yedi zât vardı ki, şunlardı: Salim bin Umeyr, Amr bin Humam, Ulbe bin Zeyd, Irbad bin Sâriyye, Ebû Leylâ Abdurrahman bin Kâ’b, Abdullah bin Mugaffel ve Heremî bin Abdullah.2<br />
<br />
Bu yedi zât, harp hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah! Sefere çıkmak isteriz. Ancak, binecek devemiz, yolda yiyecek azığımız yok!” diyerek durumlarını arz ettiler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Size verecek binek kalmadı” buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak huzur-ı risâletten ayrıldılar.1<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, bu fedakâr Sahabîler hakkında şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Şu kimseler üzerine de cihâda katılamadıkları için bir günah yoktur ki, sana her gelişlerinde, ‘Sizi bindirecek bir şey bulamadım’ derdin, onlar da cihad için harcayacak birşey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak dönerlerdi.”2<br />
<br />
Harbe iştirak edemeyecekleri endişesiyle üzüntülerinden göz yaşı dökerek Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu Sahabîler, bu âyetin inmesiyle zengin Sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler. Böylece, harbe iştirak etmek imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivâyete göre bunların üçünü Hz. Osman bin Affan, ikisini Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin bin Umeyr harp için techiz etmişlerdir.3<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Münafıklar sahnede</span><br />
<br />
Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde meyvelerin tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığından birazcık olsun uzak kalmak için bağ ve bahçelerindeki ağaçların gölgelerine oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda İslâm ordusu dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans’a karşı harbe çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl katlanabilirlerdi?<br />
<br />
Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı görülüyordu. Reisleri Abdullah bin Übeyy, Müslümanlar arasına fitne sokmak, onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle şöyle konuşuyordu:<br />
<br />
“Muhammed Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve Ashabının esir düşeceklerini şimdiden görür gibiyim.”1<br />
<br />
Diğer münâfıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyorlardı.2<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, münâfıkların bu sözleri üzerine şu Âyet-i Kerime’yi inzâl buyurdu:<br />
<br />
“Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için keyiflendiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, ‘Bu sıcakta cihâda çıkmayın’ dediler. Sen, ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır’ de, Keşke anlayabilselerdi!”3<br />
<br />
Bazı münâfıklar ise kadınlara olan düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için bahane ediyordu.<br />
<br />
Bunun üzerine de şu âyet-i celile nâzil oldu:<br />
<br />
“Onlardan, ‘İzin ver de beni fitneye düşürme’ diyenler vardır. Heyhat, onlar fitnenin tâ içine düşmüşledir. Cehennem ise, kâfirleri her taraftan kuşatmıştır.”4<br />
<br />
Daha bir çok münâfık böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden izin istediler. Bunun üzerine, seksenden fazla münâfığa izin verildi.<br />
<br />
Onlar, Peygamber Efendimize beyân ettikleri özürlerinde yalancı idiler. Allah ve Resûlüne gönülden inanmış kimseler değillerdi.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak (c.c.) şu âyetiyle de onların bu durumunu Resûlüne haber veriyordu:<br />
<br />
“Cihâddan geri kalmak için izin isteyenler, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanmayan ve kalbleri şüpheye tutulmuş kimselerdir ki, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.”5<br />
<br />
Bir sonraki âyette de Allahü Teâlâ yerlerinde oturup kalanlara bakıp ümitsizliğe kapılmamaları için Müslümanları teselli ediyordu:<br />
<br />
“Eğer sizinle beraber cihâda çıksalardı, sizin için fesattan başka birşey arttırmazlar, fitne çıkarmak için aranızda koşuştururlardı. İçinizde ise onları can kulağıyla dinleyecekler vardır.”1<br />
<br />
Münâfıklar gürûhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri, Allah ve Resûlüne gönülden bağlı olan mücahidleri cihâda çıkmak hususunda asla tereddüde düşürmedi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusu hazır</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen Seniyyetü’l-Veda’ ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, otuz bin kişi idi. Bunun on binini süvariler teşkil ediyordu.2<br />
<br />
Bundan sonra Peygamber Efendimiz Medine’de yerine Muhammed bin Mesleme’yi (r.a.) vekil bıraktı.3<br />
<br />
Hz. Ali de İslâm ordusuyla Seniyyetü’l-Veda’a kadar gelmişti. Kâinatın Efendisi Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) onu huzuruna çağırdı ve “Medine’de muhakkak ya ben, ya da sen kalacaksın”4 buyurdular. Sonra da onu her iki ev halkının işleriyle meşgul olmak üzere Medine’de bırakacağını söyledi. Hz. Ali ağladı, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Gittiğin her tarafta ben senin yanında bulunmak isterdim. Tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsun?”5<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) cevaben, “Bana göre sen, Musâ’ya göre Harûn6 gibi olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir”7 buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sürat Medine’ye geri döndü.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir’e teslim etti.1 En büyük bayrağı ise Zübeyr bin Avvam’a (r.a.) verdi.<br />
<br />
Hazreclilerin sancağını Ebû Dücâne (r.a.), Benî Malik bin Neccarların bayrağını ise Zeyd bin Sâbit’e verdi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusunun Medine’den hareketi</span><br />
<br />
Receb ayının bir Perşembe günü idi.<br />
<br />
Güneşin batışına yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu Medine’den Tebük’e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda cihâda çıkan mücahidlerde, bunca sıkıntı ve ağır şartlara rağmen en ufak bir tereddüt ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık âhiret âleminde sonsuz nîmetlere kavuşacaklarını, Allah’ın cemâliyle müşerref olacaklarını biliyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, imanlı gönüllerindeki serinliğe tesir etmiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda savaşmaya olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kudsî duygularla yollarına devam ediyorlardı.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ali’nin arkadan İslâm ordusuna yetişmesi</span><br />
<br />
Peygamberimiz tarafından Hz. Ali’nin Medine’de bırakılması üzerine de münâfıklar, aralarında ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu vesile ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti. Şöyle diyorlardı:<br />
<br />
“Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine’de bıraktı!”2<br />
<br />
Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhal silahlanıp İslâm ordusunun arkasına düştü. Cürf denilen mevkide Resûl-i Kibriyâ Efendimizle buluştu. Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali! Neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Ali, “Yâ Resûlallah! Münâfıklar, senin bana kıymet vermediğini söylüyorlar. Bende görüp hoşlanmadığım bir şeyden dolayı beni yanında götürmediğinden söz ediyorlar.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz işin mahiyetini anlamıştı. Güldü:<br />
<br />
“Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben, seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Derhal geri dön. Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde vekilim ol!” buyurdu. Sonra ilâve etti:<br />
<br />
“Yâ Ali! Bana göre sen, Musâ’ya göre Hârun gibi olmağa razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber olmayacaktır!”2<br />
<br />
Hz. Ali, Peygamber Efendimizin sözlerini tasdik edip derhal Medine’ye döndü.3<br />
<br />
Medine’de bir çok münâfık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve bozgunculuğa tevessül edebilecelerini de göz önünde bulundurarak Peygamber Efendimizin Hz. Ali’yi Medine’de bıraktığı da söylenebilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Meşhur üç kişi</span><br />
<br />
Bir kısım münâfığın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki, samimî Müslümanlardan Kâ’b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebi’ de sırf ihmalkârlıkları yüzünden Medine’de kaldılar.4<br />
<br />
Bu meşhur üç kişi hakkında vaki olacak muameleyi Peygamber Efendimizin Medine’ye dönüşünden sonra anlatacağız.<br />
<br />
Fahr-i Kâinat kumandasındaki İslâm ordusu güneşin sıcaklığına, çölün kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu. Bir ara mücahidler, “Yâ Resûlallah! Ebû Zerr, devesi yürümediğinden geride kalmış” dediler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer, onda bir hayır varsa, Yüce Allah, onu bize kavuşturur”1 buyurdu.<br />
<br />
Ebû Zerr (r.a.), devesi zâif olduğu için geride kalmıştı. Devesinin yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.<br />
<br />
Ordu, bir konak yerinde istirahata çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan Ebû Zerr’di. Mücahidler, Peygamber Efendimize haber verdiler. Resûlullah şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Allah, Ebû Zerr’e merhamet etsin. O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”2<br />
<br />
Bu ferman-ı Nebevîden seneler sonra Hz. Osman’ın hilâfeti sırasındaydı.<br />
<br />
Şam’da ikâmet etmekte olan Ebû Zerr bir gün, “Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azapla müjdele”3 meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu.<br />
<br />
Hz. Muâviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, ehl-i kitap hakkındadır” deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır, bu hem bizim, hem de ehl-i kitap hakkındadır” cevabını verdi.<br />
<br />
Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı. Hz. Muâviye, bunun üzerine, “Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor” diye yazıp, onu Hz. Osman’a şikâyet etti.<br />
<br />
Hz. Osman da onu Şam’dan Medine’ye çağırdı.<br />
<br />
Medine’ye gelen Hz. Ebû Zerr’e İslâm Halifesi, “Yanımda kal. Bütün ihtiyaçlarını ben karşılayayım” diye teklifte bulundu. Fakat o, “Dünyanızdaki şeylerin bana gereği yok” diyerek bu teklifi kabul etmedi.<br />
<br />
Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal” diye teklif etti.<br />
<br />
Ebû Zerr, bunu kabul etti ve “Rebeze’ye gitmeme izin ver” diye dilekte bulundu.<br />
<br />
Hz. Osman’ın izin vermesi üzerine de Medine’ye üç konak uzaklıkta bulunan Rebeze’ye gitti.<br />
<br />
Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sadece zevcesi ile hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun ortasına koyunuz. Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, ‘Bu Resûlullahın (a.s.m.) Sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz’ deyiniz” diye vasiyet etti.<br />
<br />
Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.<br />
<br />
Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiç bir şey bulunmadığı gibi, seni saracak bir kefen bile yok” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak” dedikten sonra şöyle konuştu:<br />
<br />
“Bir gün bir kaç kişiyle birlikte Resûlullahın huzurunda idik. Şöyle buyurdular:<br />
<br />
‘İçinizden birisi kır bir yerde vefât edecek. Cenazesinde mü’minlerden, küçük bir cemaat hazır bulunacaktır.’<br />
<br />
“O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatlar içinde vefât ettiler. Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır bir yerde ölüyorum. Yolu gözetle! Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin.”1<br />
<br />
Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicretin 32. senesinde yanında sadece hanımı ve hizmetçisi bulunduğu halde vefât ederek, Hz. Resûlullahın yirmi sene önce verdiği haberi tasdik etti.<br />
<br />
Vefât edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini yerine getirdiler. Yıkayıp kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.<br />
<br />
Tam o sırada umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıka geldi. İçlerinde meşhur Sahabî Abdullah bin Mes’ud da vardı.<br />
<br />
Ebû Zerr’in hizmetçisi ayağa kalktı, “Bu, Resûlullahın Sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz” deyince, Hz. Abdullah bin Mes’ud kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı ve Resûl-i Kibriyânın seneler önceki fermânını tekrarladı:<br />
<br />
“Ebu Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur.”<br />
<br />
Sonra da hep beraber bu büyük Sahabînin cenazesini defnettiler.1<br />
<br />
İslâm ordusu Hıcr’da<br />
<br />
İslâm ordusu Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.<br />
<br />
Medine’den yedi merhale mesafede bulunan Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Salih’in (a.s.) kavmi olan Semud’un gece yarısından sonra Cenâb-ı Hak tarafından estirilen bir toz bulutu ile helâk olduğu yerdi.2<br />
<br />
Buraya varınca Peygamber Efendimiz, “Şu azaba uğratılmış olanların evlerine, onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giriniz”3 buyurdu.<br />
<br />
Mücahidler, Hıcr’ın kuyusundan su aldılar. Onunla hamurlarını yoğurdular. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şu emri verdi:<br />
<br />
“O kuyunun suyundan su içmeyiniz. Ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiç bir şey yemeyiniz.”4<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin yağmur duâsı</span><br />
<br />
Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm ordusunda büyük bir susuzluk başgösterdi. Mücahidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle anlatır:<br />
<br />
“O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik. Herhangi birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bulamadığımız gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ içimizden biri devesini kesmiş, hörgücündeki suyu içmişti.”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Münâfıkların dedikoduları</span><br />
<br />
Müslümanlar arasında bulunan münâfıklardan bazıları bunu fırsat bilerek dedikoduya başladılar:<br />
<br />
“Eğer Muhammed, gerçekten bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine, Allah’tan yağmur dileyip, yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah’tan yağmur diler, yağmur yağdırırdı.”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar, böyle söylüyorlar öyle mi? Allah’ın, size yağmur yağdıracağını umarım”2 buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:<br />
<br />
“Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında Ebû Bekir dayanamayarak Resûlullaha şu ricada bulundu:<br />
<br />
“‘Yâ Resûlallah! Allah, duânızı kabul eder. Ne olur bizim için hayır duâda bulunsanız.’<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.), ‘Bunu istiyor musunuz?’ buyurdu.<br />
<br />
“Ebû Bekir, ‘Evet yâ Resûlallah!’ dedi.<br />
<br />
“Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), ellerini açarak duâ etti. Daha duâsını bitirmeden, hava birden bire karardı. Önce yağmur çiselemeye başladı. Sonra da sağnak halinde boşaldı. Bütün mücahidler kaplarını doldurdular.<br />
<br />
“Konakladığımız yerden ayrılınca, bir de ne görelim, yağmur sadece ordunun bulunduğu bölge içinde yağmış. O bölgenin dışına bir tek damla bile düşmemiş.”<br />
<br />
İşte Kâinatın Efendisi böylesine bir duâ, bir niyaz ve istek ile Allah’ın ikram ve ihsanına mazhar oluyordu.<br />
<br />
Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz bir çok mu’cizelere, ikram ve ihsanlara mazhar olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu ikram ve ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise imanları daha da kuvvetleniyor, daha fazla mertebe katediyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kasvâ’nın kaybolması</span><br />
<br />
Sefer sırasında bir ara Resûl-i Ekrem Efendimizin devesi Kasvâ kayboldu.1 Ashab-ı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulmaya muvaffak olamadılar.<br />
<br />
Münâfıklar bunu da fırsat bilerek Hz. Resûlullahı rahatsız edici söz söylemekten geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd bin Lusayt, “Şaşılacak şey! Muhammed, peygamber olduğunu söyler, gökten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu bilmez”2 diye söylendi.<br />
<br />
Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, “Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilirim. Ondan başkasını asla bilemem!” buyurdu ve ilâve etti:<br />
<br />
“Şimdi de Allah bana bildirdi ki, Kasvâ filan ve filan dağların arkasındaki vadidedir. Yuları bir ağaca takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz onu bana getiriniz.”3<br />
<br />
Sahabîler, Hz. Resûlullahın tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yuları bir ağaca dolanmış halde buldular ve alıp getirdiler.4<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, ancak Cenâb-ı Hakkın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir, insanlar için gayb hükmünde olan hadiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar olduğu mucizelerinin bir nev’idir.<br />
<br />
Resûlullahın, Allah’ın bildirmesiyle haber verdiği istikbale âit bütün haberler Ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.5<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusu Tebük’te</span><br />
<br />
Nihâyet, kavurucu sıcaklar altında ve sıcaktan âdeta kaynayan kumlar üzerinde yapılan yorucu bir yolculuktan sonra İslâm ordusu on dokuzuncu konak yeri olan Tebük’e vardı.<br />
<br />
Fakat, ortada ne Bizans ordusu, ne de bir başkası vardı. Doğu Roma İmparatoru giriştiği hazırlıktan, cesaretsizliği sebebiyle son anda vazgeçmişti.<br />
<br />
Ebû Hayseme, samimi bir Müslümandı. Sadece ihmalkârlığı yüzünden İslâm ordusuna katılmayıp, Medine’de kalmıştı.<br />
<br />
İslâm ordusunun Medine’den ayrılışından günlerce sonra, bir gün işinden evine dönmüştü. Hanımlarının çardağı süpürmüş, temizlemiş ve soğuk şerbetleri hazırlamış olduğunu görmüştü. Bu manzara birden âlemini değiştirdi. Çardakların kapısı önünde dikildi. Hanımlarına ve kendisi için hazırlanan şeylere bakarak şöyle dedi:<br />
<br />
“Sübhanallah! Resûlullah (a.s.m.), yakıcı güneşin, rüzgâr ve sıcağın altında silahını boynunda taşısın da, Ebû Hayseme serin gölgede, yemeği hazırlanmış, iki güzel kadının yanında, mal ve mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?” Sonra da hanımlarına dönerek, “Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâma gidip kavuşmadıkça hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim! Derhal yol azığımı hazırlayınız” dedi.1<br />
<br />
Yol azığı hazırlanan Ebû Hayseme derhal Medine’den Tebük’e doğru yola çıktı. İslâm ordusu Tebük’te konakladığı esnada mücahidler uzaktan bir atlının geldiğini fark ettiler. “İşte, bakınız bir süvari geliyor!” dediler.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Ebû Hayseme mi ola? Onun olmasını isterdim” buyurdu.<br />
<br />
Biraz sonra yaklaşınca, Sahabîler onu hemen tanıdılar. “Yâ Resûlallah! Vallahi, gelen Ebû Hayseme’dir,” dediler.<br />
<br />
Ebû Hayseme, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna varıp selâm verdi. Resûl-i Ekrem, “Ebû Hayseme! Sen, helâke yaklaşmıştın!”1 buyurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin Tebük’teki hitabesi</span><br />
<br />
İslâm ordusunun Tebük’te beklediği sıradaydı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, bir ara ayağa kalktı. Arkasını bir hurma ağacına dayayarak şu hitabede bulundu:<br />
<br />
“Size insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi? İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağı üzerinde, son nefesine kadar Allah yolunda çalışan kimsedir!<br />
<br />
“İnsanların en şerlisi de, Allah’ın Kitabını okuyup, ondan hiç faydalanmayan azgın kimsedir. İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır. Yapışılacak en sağlam kulp takvadır.<br />
<br />
“Dinlerin hayırlısı, İslâmiyettir.<br />
<br />
“Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir.<br />
<br />
“Sözlerin şereflisi, zikrullahtır.<br />
<br />
“Kıssaların güzeli, Kur’an’da olan kıssalardır.<br />
<br />
“Amellerin hayırlısı, Allah’ın yapılmasını mecbur kıldığı farzlardır.<br />
<br />
“Amellerin kötüsü, bid’atlar, sonradan ihdâs edilmiş (hoş olmayan) şeylerdir.<br />
<br />
“En güzel yol, en güzel yaşayış, Peygamberin yolu ve yaşayışıdır.<br />
<br />
“Ölümlerin şereflisi, şehidlerin ölümüdür.<br />
<br />
“Körlüğün körü, doğru yolu bulduktan sonra dalâlete sapmaktır.<br />
<br />
“Doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır.<br />
<br />
“Körlüğün kötüsü, kalb körlüğüdür.<br />
<br />
“Veren el alan elden hayırlıdır.<br />
<br />
“Az olup yetişen şey, çok olup Allah’a taattan alıkoyandan hayırlıdır.<br />
<br />
“Özür dilemenin en fenası, ölüm gelip çattığı zamankidir.<br />
<br />
“Pişmanlığın kötüsü, Kıyâmet günündekidir.<br />
<br />
“Yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir.<br />
<br />
“Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginlidir.<br />
<br />
“Hikmetin başı, Allah korkusudur.<br />
<br />
“Şarap, içki, günahların her çeşidini bir araya toplayandır.<br />
<br />
“Gençlik, delilikten bir bölümdür.<br />
<br />
“Kazançların kötüsü, faiz kazancıdır.<br />
<br />
“Yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir.<br />
<br />
“Mes’ud kişi, başkasının halinden ders ve ibret alandır.<br />
<br />
“Amellerde esas olan, neticeleridir.<br />
<br />
“Düşüncelerin kötüsü, yalan yanlış düşüncelerdir.<br />
<br />
“Mü’mine sövmek, günah işlemektir ve dinî emirlere hürmetsizliktir.<br />
<br />
“Mü’mini öldürmek küfürdür.<br />
<br />
“Mü’min etinin yemek [dedikodu ve gıybetini yapmak] Allah’ın emirlerine karşı koymaktır.<br />
<br />
“Yalan yere, Allah adıyla yemin eden kişi, yalanlanır.<br />
<br />
“Af dileyen kişi Allah tarafından affolunur.<br />
<br />
“Kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır.<br />
<br />
“Uğradığı zarara katlanan kişiye, Allah karşılığını verir.<br />
<br />
“Allah, zorluklara sabredip katlanan kimsenin sevabını kat kat arttırır.<br />
<br />
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!<br />
<br />
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!<br />
<br />
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle! Kendim ve sizin için Allah’tan mağfiret dilerim!”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin tâunla ilgili emri</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Tebük’te iken, Şam taraflarında bir yerde tâun (veba) hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duydu. Bunun üzerine Ashabına hitaben şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Bulunduğunuz herhangi bir yerde tâun zuhur ettiği zaman oradan çıkmayınız, kaçmayınız!<br />
<br />
“Tâun zuhur eden yere de sakın yaklaşmayınız.”2<br />
<br />
Tıp ilminde veba veya yumurcak olarak isimlendirilen tâun bulaşıcı hastalıklardan biridir. Hattâ, Avrupa’da bir ara korkunç olması sebebiyle “kara ölüm” diye de adlandırılmıştı. İşte Peygamber Efendimiz yukarıdaki sözleriyle bu hastalığa karşı insanlığın tedbirli davranması gerektiğine tâ bin dört yüz küsur sene önceden dikkati çekmiştir.<br />
<br />
Yukarıdaki sözleriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz aynı zamanda, tıpta mühim bir yer işgal eden “karantina” usûlüne de tâ o zamandan işâret buyurmuştur.<br />
<br />
Peygamberimizin Ashab-ı Kiramın görüşünü alması<br />
<br />
Tebük’te konaklayan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Şam üzerine yürünüp yürünmemesi hususunda Ashab-ı Kiramın görüşünü sordu.<br />
<br />
Hz. Ömer söz alıp, “Yâ Resûlallah! Eğer gitmekle Allah tarafından emrolundunsa git!” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Eğer, bu hususta Allah’tan herhangi bir emir almış olsaydım, o zaman sizin görüşlerinizi öğrenmek istemezdim” buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">O zaman Hz. Ömer fikrini şöyle beyan etti:</span><br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Rumlar, sayıca oldukça kalabalıktırlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Onların yakınlarına yeterince gelmiş bulunuyorsunuz. Bu derece yaklaşmanız onları korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönünüz, Yahut, Allah Taâlâ, size bu husustaki emrini bildirir.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu görüşünü uygun buldu ve Tebük’ten ileri gitmedi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sadece Peygamberimize verilen beş şey</span><br />
<br />
İslâm ordusu, Tebük’te beklemeye devam ediyordu. Peygamber Efendimiz, bir gece teheccüd namazını kıldıktan sonra, çevresinde kendisini bekleyen Sahabîlere dönerek şöyle konuştu:<br />
<br />
“Daha önce hiç bir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi:<br />
<br />
“1) Benden önceki peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim.<br />
<br />
“2) Yeryüzü bana mescid (namazgâh) ve temizlik vasıtası kılındı. Bunun için nerede olursam olayım, namaz vakti girince, (su bulunmazsa) teyemmüm eder, namazımı orada kılarım.<br />
<br />
“Ümmetimden herhangi biri, namaz vakti girince, bulunduğu yerde namazını kılsın. Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bu ihsan edilmemişti. Onların ümmetleri, namazlarını ancak kilise ve havralarında kılabilirlerdi.<br />
<br />
“3) Ganimetler bana helâl kılındı. Halbuki, benden önceki peygamberlerin hiçbirine helâl kılınmamıştı.<br />
<br />
“4) Bana şefâat makamı verildi.<br />
<br />
“5) Ben, bir aylık mesafedeki düşmanlarımın bile kalplerine korku salmakla yardım olundum.”2<br />
<br />
<br />
<br />
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Halid bin Velid’i Dûmetü’l-Cendel’e göndermesi<br />
<br />
Tebük’ten ileri gitmeme kararı veren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu esnada Hz. Halid bin Velid’i yanına dört yüz süvari vererek Dûmetü’l-Cendel’de bulunan Kindelerin Kralı Hıristiyan Ükeydir bin Abdülmelik’e göndermek istedi. Hz. Halid şöyle dedi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Her tarafını iyice bilmediğim geniş memlekette, bu kadar az sayıda insanla gidip onu bulmam nasıl mümkün olur.”<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, şu fermanı verdi:<br />
<br />
“Sen, muhakkak onu, yabanî sığır avlarken bulacak ve yakalayacaksın! Yakalayınca, onu öldürme, bana getir!”1<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Halid, beraberindeki mücahidlerle Tebük’ten Şam’ın Medine’ye en yakın beldelerinden olan Dûmetü’l-Cendel’e doğru hareket etti. Oraya vardığında Resûl-i Kibriyâ Efendimizin haber verdiği gibi, Ükeydir’i yabanî sığır avlarken görüp yakaladı.2 Daha sonra onu ve kardeşini alıp Efendimizin huzuruna getirdi. Peygamber Efendimiz onları Müslüman olmaya dâvet etti. Buna yanaşmadılar. Fakat, cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun üzerine kanları bağışlandı. Onlar da Tebük’ten ayrılıp memleketlerine döndüler.3<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eyle Hükümdarının Peygamberimize gelmesi</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz, henüz Tebük’ten ayrılmadığı sırada, Eyle4 Hükümdarı Yuhanne bin Ru’be çıkıp huzura geldi. Sulh yapmak istediğini belirtti. Her sene muayyen miktarda cizye vermek üzere Peygamber Efendimiz onunla anlaşma yaptı.5<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ayrıca Yuhanne ve Eyle halkı için şu yazıyı yazdırdı:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah ve Allah’ın Resûlü Muhammed tarafından Yuhanne ve Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezenleri için emân yazısıdır:<br />
<br />
“Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz halkından Eylelilerle birlikte bulunanlar, Allah’ın ve Muhammed Peygamberin himâyesindedirler.<br />
<br />
“Onlardan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacaktır.<br />
<br />
“Gerek su almak isteyen, gerek denizde veya karada dilediği yola gitmek isteyene mani olmak helâl olmayacaktır.<br />
<br />
“Bunu, Resûlullahın izniyle Cuheym bin Salt ve Şürahbil bin Hasene yazdı.”1<br />
<br />
İslâm ordusunun Tebük’te ikâmeti sırasında Şam ülkelerinden Yahudi olan Cerba ve Ezruh halkı da Peygamber Efendimize gelerek, cizye vermek suretiyle emân dilediler. Peygamber Efendimiz tekliflerini kabul etti. Bir anlaşma metni yazılarak kendilerine emân verildiği kayıt altına alındı.2 <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir parça azık, bütün bir orduya yetiyor</span><br />
<br />
Tebük’ten ayrılmak üzere hazırlıklar yapılıyordu. Bu esnada Sahabîlerden bazıları, mücahidlerin azıklarının tükenmiş olduğunu ve büyük sıkıntıya düştüklerini gelip şikâyet suretinde Peygamberimize arz ettiler. Sonra da, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyursanız da, su taşıdığımız develerimizi boğazlasak, onların etini yesek olmaz mı?” dediler.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Olur, öyle yapınız” buyurarak müsaade etti.<br />
<br />
Onlar da bunun üzerine gidip develerini kesme hazırlığına koyuldular. Bu esnada Hz. Ömer yanlarına geldi. Develerini kesmekten vazgeçmelerini söyledikten sonra, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna vardı.<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Halkın bindikleri develerini kesmeye izin mi verdiniz?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Uğradıkları açlıktan bana şikâyet ettiler. Ben de buna müsaade ettim” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah” dedi, “mücahidler böyle yaparlarsa, binilecek deve kalmaz! Sen, onların arta kalan azıklarını getirt, bir araya topla, onlar üzerinde bereket duâsı yap! Yüce Allah, herhalde senin duânı kabul eder ve o yiyeceklere bereket ihsan buyurur.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine mücahidler ellerinde kalan azıklarını getirdiler. Peygamber Efendimizin serdirdiği deri bir yaygı üzerine bıraktılar. Kimisi bir avuç hurma, kimisi bir avuç un, kimisi bir avuç darı, v.s. getirmişti.<br />
<br />
Yaygının üzerinde toplanan azık çok az birşeydi. Üç sa’ (3,120 gram) var veya yoktu!<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, kalkıp abdest aldı. Arkasından iki rekât namaz kıldı. Sonra da yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenâb-ı Hakka niyazda bulundu. Peşinden de Sahabîlere hitaben, “Kaplarınıza alınız” buyurdu.<br />
<br />
Herkes getirdiği kabını doldurdu. Hiç bir kab boş kalmadı. Doyuncaya kadar da, yaygının üzerindeki azıktan yediler.<br />
<br />
Sonunda gördüler ki, yaygının üzerinde toplanan azık kadar hâlâ duruyor.1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tebük’ten ayrılış</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz yirmi gün kaldıktan sonra Ashabıyla Tebük’ten Medine’ye doğru harekete geçti.1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin devesinin yuları Ammar bir Yasir’in elindeydi. Arkadan ise deveyi Huzeyfe bin Yemân sürüyordu.<br />
<br />
Bu arada bir grup münâfığın gece karanlığında kendisine suikastte bulunacağı Resûl-i Kibriyâ Efendimize (a.s.m.) Cenâb-ı Hak tarafından haber verildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem (a.s.m.) devamlı etrafını gözetliyor, her an dikkatli bulunuyordu.<br />
<br />
Bir ara karanlıkta bir grubun kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bunlar, suikastı plânlayan münâfıklardı. Yoldaki dar boğazda Peygamber Efendimizi pusuya düşürmeyi planlamışlardı.<br />
<br />
Peygamberimiz, hemen Hz. Huzeyfe’ye onları dağıtma emri verdi. Hz. Huzeyfe üzerlerine yürüyerek “Ey Allah’ın düşmanları” diye bağırdı. Birden korkuya kapılarak ordunun içine karıştılar.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimize münafıkların, bu tarz bir suikasta teşebbüs ettiklerini öğrenen Hz. Üseyyid bin Hudayr fenâ halde hiddete geldi. Ordudaki münâfıkların boyunlarını vurmak için izin istediyse de Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Halkın ‘müşriklerle arasındaki savaş sona erince, Muhammed, Ashabını öldürmeye başladı’ diye yaygara yapmalarını hoş görmem.”<br />
<br />
Üseyyid bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! Bunlar, senin Ashabın değiller ki?” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), “Mademki, dilleriyle, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olduklarını izhar etmişlerdir, şu halde onlara dokunamayız”3 buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mescid-i Dırar</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Tebük seferine hazırlandığı sıradaydı. Kubâlı bir grup münâfık huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! Yağmurlu ve soğuk gecelerde hasta ve uzak yere gidemeyeceklerin namaz kılmaları için bir Mescid yapmış bulunuyoruz” dedikten sonra ilâve etmişlerdi:<br />
<br />
“Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”1<br />
<br />
Dillerinden dökülen bu cümleler, zahire bakılırsa, masum bir niyetin ifadesi olarak görünüyordu. Ne var ki, içlerinde gizledikleri menhus niyet başkaydı. Maksatları; Müslüman cemaatı bölmek, İslâmın ilk mescidi olan Kubâ Mescidinden, inşa ettikleri mescide adam çekip kendi nifak saçan emellerine onları âlet etmeye çalışmaktı. Bu hususta, bizzat Peygamber Efendimizin “fasık” diye adlandırdığı Ebû Amir Rahip Abd-i Amr2 da kendilerine yardım edeceğine söz vermiş ve şöyle demişti: “Siz, bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar silah depo ediniz. Ben de Rum Hükümdarı Kaysere gideceğim. Rumlardan asker getirtip Muhammed ve Ashabını Medine’den çıkaracağım.”3<br />
<br />
Ne var ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz içlerinde gizledikleri bu menhus niyet ve çirkin maksatlarını bilmiyordu. Bu sebeple onlara, “Şu sırada Tebük seferine çıkmak üzereyim. Seferden dönersek ve Allah da dilerse gelir mescidinizde size namaz kıldırırız”4 buyurmuştu.<br />
<br />
Hz. Resûlullahı çağırmalarındaki asıl maksat, inşâ ettikleri mescidin bir nevi kudsiyet ve meşrûiyetini tescildi. Bu gerçekleşirse halkı oraya çekip meş’um gayelerine âlet etmeleri daha da kolaylaşacaktı.<br />
<br />
Hakikat-ı halde böyle bir mescide ihtiyaç var mıydı? Hayır.<br />
<br />
Ama, münâfıklık tohumlarının intişârı için böyle bir yuvaya, böyle bir toplantı yerine kendilerince gerek duymuşlardı.<br />
<br />
Nihâyet Tebük Seferi neticelenmiş Peygamber Efendimiz Ashabıyla Medine’ye dönüyordu. Medine yakınında bu münâfıklar Peygamberimizin yoluna çıkarak kendilerine verilmiş olan sözü yerine getirmesini istediler.1<br />
<br />
Fakat, Cenâb-ı Hak, onların bu art niyetlerinin tahakkuk etmesine fırsat vermedi. İşin iç yüzünü orada Resûlüne inzal buyurduğu şu âyetlelerle bildirdi:<br />
<br />
“O kimseler ki, Müslümanlara zarar vermek, küfre yardımda bulunmak, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve bundan önce Allah ve Resûlüne karşı savaşa yeltenmiş kimsenin gelişini beklemek için bir mescid edindiler. ‘Bizim iyilikten başka bir kastımız yok’ diye yemin ederler. Yalan söylediklerine ise Allah şâhittir.<br />
<br />
“O mescidde namaz kılma. Senin namaz kılmana lâyık olan mescid, ilk günden beri takvâ üzerine kurulu bulunan mesciddir. Orada maddî ve mânevî pisliklerden temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.<br />
<br />
“Binâsını Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa çökmeye yüz tutmuş bir yar kenarına kurup da onunla birlikte Cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zâlimler topluluğuna yol göstermez.<br />
<br />
“Onların binâ ettikleri mescid, kalblerinde bir şüphe olarak devam eder ve kalbleri parçalanıp ölmedikçe o şüpheden kurtulamazlar. Allah herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar.”2<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Mâlik bin Duhşum ile Âsım bin Adiyy’i çağırıp şu emri verdi:<br />
<br />
“Şu, halkı zâlim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimizin bu emri derhal yerine getirildi. Kur’an’da “Mescid-i Dırar (Zarar Mescidi)” olarak vasıflandırılan mâlum binâ yakılıp yıkıldı.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye yaklaştığı sırada Ashab-ı Kirama hitaben, “Medine’de öyle kimseler vardır ki, sizin gittiğiniz ve geçtiğiniz her yerde ve vadide onlar da sizinle birlikte bulunmuş gibidir” buyurdu.<br />
<br />
Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Onlar Medine’de iken nasıl bizimle birlikte olabilirler” diyerek hayretlerini izhar ettiler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz meseleyi şöyle izah etti:</span><br />
<br />
“Onlar, ancak mâzeretleri sebebiyle Medine’de kalmışlardır. Allahu Taâla Kitabında, ‘Mü’minlerin hepsinin birden harbe çıkması gerekmez. Her topluluktan bir kısım geride kalıp da, dinlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri geri döndüğünde onları ikaz etmeleri daha doğru olmaz mı? Umulur ki, böylece Allah’ın yasaklarından sakınmış olurlar’ (Tevbe Sûresi, 122) buyurmuyor mu?<br />
<br />
“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; onların duâları, düşmanımıza silahlarımızdan daha tesirlidir.”3<br />
<br />
Medine’ye doğru yaklaşırken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Dağına baktı ve “İşte Uhud Dağı! O bizi sever, biz de onu severiz” buyurdu.4<br />
<br />
Peygamber Efendimizin gelmekte olduğunu duyan Medine’deki büyük küçük bütün Müslümanlar yola çıkıp onu Seniyyetü’l-Veda’ denilen tepede karşıladılar. Kadınlar, küçük çocuklar Hz. Resûlullahı tekrar görmenin sevincini yaşıyorlardı. Bu sevinçlerini, “Seniyyetü’l-Veda’dan dolunay doğdu üstümüze. Yalvaran bulundukça, Allah’a hamdetmek düşer bize” diyerek izhar ediyorlardı.1<br />
<br />
Nihâyet, Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla yorucu bir yolculuktan sonra Ramazan ayında Medine’ye geldi.2<br />
<br />
İslâm ordusu, Tebük’te kimseyle karşılaşmamıştı. Ancak, böylesine uzun bir yolu en zor şartlar altında kat’edip düşmanı karşılamaya gitmesi bile büyük bir muvaffakiyetti. Bu sefere çıkış aynı zamanda o günün en büyük devletlerinden biri olan Bizans İmparatorluğuna açıktan açığa bir meydan okuyuştu. Bu meydan okuyuşa cevap verme cesaretinin gösterilememesi ise ayrı bir ehemmiyetli mânâyı taşıyordu. Bu, artık İslâm kuvvet ve kudretinin karşısına çıkacak bir gücün bulunmadığının bir ifâdesiydi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Selâmı alınmayan Sahabîler</span><br />
<br />
Hz. Kâ’b bin Mâlik, Hz. Mürâre bin Rebi’ ve Hz. Hilâl bin Ümeyye, üçü de samimi, sağlam birer Müslümandı. Fakat üçü de, meşru bir özürleri olmaksızın, sırf ihmâlkârlıklarının eseri olarak Tebük Seferine çıkan orduya katılmayıp Medine’de kalmışlardı.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, Ensarın Hazreç Kabilesinden olan şâirdi. Akabe Bîatında bulunan üç şâirden biriydi. Harplerde kahramanlık duygularını harekete geçiren hamasî şiirler söylerdi.3 Tebük Seferine kadar Bedir hariç diğer bütün savaşlara katılmıştı. Hatta Uhud günü, her tarafın birbirine karıştığı o dehşetli anda Resûl-i Kibriyâ Efendimizi miğferi altında parlayan mübârek gözlerinden o tanıyıp Ashaba haber vermiş, onların toparlanması için seslenmişti. O günkü çarpışmada on bir yara da almıştı.4<br />
<br />
Mürâre bin Rebi’ ile Hilâl bin Ümeyye de Ashab-ı Bedir’den, örnek ahlâk ve fazilet sahibi iki Sahabî idi.5<br />
<br />
Bu üç kişiden biri olan Kâ’b bin Mâlik (r.a.) seferden geri kalışını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.), bu savaşı (Tebük Savaşını) meyvelerin olgunlaştığı ve ağaç gölgelerinin altında serinleme arzusunun şiddetlendiği bir zamanda yaptı. Resûlullahla beraber bütün Müslümanlar harbe hazırlandılar.<br />
<br />
“Ben de onlarla birlikte sefere hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp dolaşırdım. Fakat hiç bir iş görmeden akşam üzeri döner geri gelirdim.<br />
<br />
“Kendi kendime; ‘Hazırlanmağa imkânım, kudretim ve henüz zamanım da var’ derdim. Bu ihmalcilik bende durmayıp devam etmişti. Nihâyet herkes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Resûlullah (a.s.m.) ile Müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben, o âna kadar, savaş teçhizatımdan hiç birini hazırlamamıştım. Yine kendi kendime; ‘Bir iki gün sonra hazırlanır, onlara yetişirim’ diyordum.<br />
<br />
“Ordu, Medine’den ayrılıp gittikten sonra hazırlanmak için sabah erkenden kalktım. Fakat yine eskisi gibi bir türlü hazırlık yapamadım. Bu durumum Müslümanlar gidinceye ve savaş bitinceye kadar böyle devam etti. Binip gitmeyi, onlara yetişmeyi düşündüm, keşke bunu olsun yapsaydım. Fakat bir türlü muvaffak olamadım.”1<br />
<br />
Geri kalan diğer iki Sahabînin de durumları bundan farksızdı. Hiç biri kötü niyetle geri kalmış değildi. Ancak, ihmalkâr davranmışlar ve ordudan geri kalmışlardı. Bu durum da onların acı bir imtihan ve sıkıntı geçirmelerine sebep oluyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz Mescid-i Saâdetlerinde iken bu üç Sahabî af dilemeye geldiler. Ne için geri kaldıklarını açık açık anlattılar.<br />
<br />
Hz. Kâ’b bin Mâlik af dilemeye gittikleri o ânı şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) sabahleyin geldi. Herhangi bir seferden döndüklerinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, ondan sonra da Müslümanlarla otururdu.<br />
<br />
“Yine aynı şekilde iki rekât namaz kılıp Müslümanlarla oturduğunda, harbe iştirak etmemiş olanlar ona gelerek yemin ettiler ve özür beyânında bulundular. Bunlar seksen kadardı. Resûlullah (a.s.m.), onların sözlerine ve zahire bakarak beyân ettikleri özürlerini yerinde görüp, onlar için Allah’tan af diledi ve işin iç yüzünü ve hakikatını Allahu Taâlaya havale etti.<br />
<br />
“O sırada ben de huzura geldim. Resûlullah Aleyhiselâma selâm verince acı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana, ‘Gel bakalım’ diye buyurdu.<br />
<br />
“Yürüdüm, önüne oturdum. Bana, ‘Seni harpten alıkoyan sebep neydi? Sen Akabe’de bîat etmiş değil miydin?’ buyurdu.<br />
<br />
“‘Evet, vallahi, yâ Resûlallah! Size her hal ü kârda yardım etmeye söz verdim. Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki, sizden başka şu dünyada insanlardan herhangi birisinin karşısında otursaydım, alelâde bir özür ileri sürerek onun gazabından kendimi kurtarmayı başarırdım. Çünkü, ben Allah’ın inayeti ile kuvvetli bir hitabete sahibim. Bugün sana yalan söylesem şu anda beni mâzur görürsün. Fakat birgün Allah sana işin hakikatini bildirirse yine bana kızarsın. Eğer huzurunuzda doğruyu söylersem, yine kızacaksınız. Ama ben bu hususta Allah’ın affını diliyorum. Hayır, hiç bir mazeretim yoktu. Şunu da belirteyim ki, hiçbir zaman sefere çkıldığı andaki kadar kuvvetli ve varlıklı da olmamıştım.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Kâ’b Hazretlerinin bu konuşmasından sonra, “İşte bu doğruyu söyledi. Kalk git; Allah senin hakkında bir hüküm verinceye kadar bekle”2 buyurdu.<br />
<br />
Diğer iki Sahabî de Kâb Hazretleri gibi konuştular. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), onlara da gidip Allah’ın haklarında indireceği hükme kadar beklemelerini söyledi.1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Görüşme yasağı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Allah’ın kendisine vahiy ile bildireceği hükme kadar, diğer Müslümanların bu üç kişi ile görüşüp konuşmalarını da yasakladı.2<br />
<br />
Bu yasak üzerine, artık herkes onlardan kaçıyordu. Görüşmek istedikleri kimseler, hattâ akrabaları bile kendileriyle görüşmek, konuşmak istemiyorlardı. Hattâ selâmlarını bile almıyorlardı. Artık yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye, ruhlarını sıkmaya, kalblerini sıkıştırmaya başlamıştı.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, bu hazin ve sıkıntılı halini ise şöyle tasvir eder:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.), harbe iştirak etmeyen ben ve diğer iki zatla Müslümanların konuşmalarını yasakladı. İnsanlar bizden kaçıyordu. Bize karşı tutumları başkalaştı. Bu yüzden dünya beni sıkmaya başladı. Dünya, artık tanıdığım o dünya değildi sanki. Bu durumumuz tam elli gün devam etti.<br />
<br />
“İki arkadaşım kaderlerine rıza göstererek evlerinde oturup günlerini ağlayarak geçiriyorlardı. Ben ise onlardan daha genç ve güçlü idim. Dışarı çıkıyor, Müslümanlarla beraber namaz kılıyor, sokaklarda çarşılarda dolaşıyordum. Fakat, bir tek kişi bile benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Sahabîleriyle sohbete başlayan Resûlullaha (a.s.m.) selâm veriyordum ve kendi kendime; ‘Acaba selâm almak için dudakları kımıldadı mı, kımıldamadı mı?’ diye soruyordum.<br />
<br />
“Sonra Resûlullahın (a.s.m.) yakınında namaz kılıyor, yan gözle kendisini kolluyordum. Ben namaza durduğum zaman Resûlullah bana bakıyor. Onun tarafına döndüğüm zaman da benden yüz çeviriyordu.”1<br />
<br />
İşte bu üç Sahabî böylesine acı ve ibretli bir imtihana tabi tutulmuşlardı.<br />
<br />
Hatta oldukça ibret vericidir ki: Hiç kimsenin kendisiyle görüşmek istemediğini gören Kâb’ Hazretleri bir gün amcası oğlu Ebû Katâde’nin yanına varır. Selâm verir. Ebû Katâde onun selâmını almaz. Hz. Resûlullahın selâmını almadığı kimsenin selâmını Ebû Katâde nasıl alabilirdi? İsterse en yakın akrabası, isterse öz kardeşi olsun! Ashab-ı Kirâmın, Hz. Resûlullaha olan muhabbet ve sadakatlerinin bariz bir misâlidir bu.<br />
<br />
Hz. Kâ‘b bin Mâlik, selâmını almayan Ebû Katâde’ye, “Allah için olsun söyle, Allah’ı ve Resûlünü ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?” diye sorar.<br />
<br />
Ebû Katâde, tek kelime bile cevap vermez. İkinci kez sorar. Ebû Katâde yine tek kelime konuşmaz. Üçüncü sefer sorunca sadece, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” diye cevap verir.<br />
<br />
Çok sevdiği amcası oğlu Ebû Katâde’den bu cevabı alan Kâ’b, tabii ki göz yaşlarını tutamaz ve gözleri yaşlı olarak oradan uzaklaşır.2<br />
<br />
Henüz Kâ’b ve arkadaşları Allah’ın Resûlü ve Müslümanların kendilerine karşı takbik ettikleri her türlü boykottan kurtulmuş değillerdi. Bu sırada Gassan hükümdarı Hıristiyan Cebele bin Eyhem’den kendisine bir mektup geldi. Mektupta kendisine hitaben şöyle deniliyordu:<br />
<br />
“Haber aldığıma göre sahibin (Peygamberimiz) sana cefâ ve ezâ ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide (tahkir ve tezlil için) yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şanına lâyık bir sûrette hürmet ve ihsanda bulunuruz.”3<br />
<br />
Hz. Kâ’b mektubu okuyunca kendi kendine, “Bu da bir başka imtihandır” dedi ve mektubu ânında yırtıp yakarak1 Hz. Resûlullaha olan sadakâtını bir kere daha ortaya koydu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir yasak daha</span><br />
<br />
Kâ’b (r.a.) ve iki Sahabînin tutuldukları imtihan, çilelerinin kırkıncı günü bittikten sonra daha da şiddetlendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara şu haberi gönderdi:<br />
<br />
“Bundan böyle hanımlarına da asla yaklaşmayacaklardır!”2<br />
<br />
Bu emri alan Hz. Kâ’b, hanımına, “Bu hususta Allah’ın hükmü gelinceye kadar git babanın evinde, kal!” diye emretti.3<br />
<br />
Gerçekten Kâ’b bin Mâlik ile diğer iki Sahabî Mürâre bin Rebi’ ve Hilâl bin Ümeyye çok çetin imtihanlara tâbi tutuluyorlardı ve bu imtihanlarla Allah’a ve Resûlüne karşı olan sadakâtlarının derecesi ölçülüyordu. Görüldüğü gibi onlar da kendilerine yakışan sadakâtı göstermekte asla tereddüt göstermiyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sahabî kadındaki feraset</span><br />
<br />
Üç kişiden biri olan Hilâl bin Ümeyye hizmetini kendisi göremeyecek kadar yaşlıydı. Bu muâmeleye mâruz kalışından dolayı durmadan ağlıyordu. Yemiyor, içmiyordu. İçtiği bir yudum su veya birazcık süttü.<br />
<br />
Kendisine bu emir tebliğ edilince hanımı çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna geldi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah” dedi, “Hilâl bin Ümeyye, kendi işini göremeyecek kadar yaşlanmış bir ihtiyardır. Hizmet edecek kimsesi de yoktur. Acaba, sadece ona hizmette bulunmama müsaade eder misiniz?”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kendine yaklaştırmamak şartıyla, hizmet edebilirsin”1 buyurdu.<br />
<br />
Kadın, “Yâ Resûlallah,” dedi, “vallahi, onun ne bana, ne de hiç bir şeye doğru kımıldayacak hali var. Vallahi, bu muameleye mâruz kalışından beri de durmadan ağlıyor. Gözlerini kaybedeceğinden korkuyorum.”2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Beklenen hüküm</span><br />
<br />
Nihayet, bu üç Sahabînin çektikleri çilenin ellinci günü tamamlanmıştı. Cenâb-ı Hak, Resûlüne onlar hakkındaki hükmünü göndererek tevbelerinin kabul edildiğini şöyle müjdeledi:<br />
<br />
“Haklarında hüküm bırakılmış olan üç kişiye de Allah tevbe nasip etti. Öyle ki, yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber onlara dar gelmiş, kalbleri sıkıştıkta sıkışmış ve Allah’ın azâbından kurtulmak için Ondan başka sığınacak bir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah onlara pişman olup dönmeleri için tevbe nasip etti. Muhakkak ki Allah, tevbeleri çokça kabul edici ve kullarına merhamet edicidir.”3<br />
<br />
Cenâb-ı Hakkın, kendilerini affetmiş olduğunu bildirmesiyle bu üç zatın elli gün süren acı ve ızdıraplı imtihanı bitmiş oluyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Hakkın malûm üç kişinin tevbelerini kabul buyurduğunu Ashab-ı Kirama bildirdi.<br />
<br />
Bunun üzerine, Zübeyr bin Avvam (r.a.) atına atlayarak son sürât Kâ’b bin Mâlik’i, Said bin Zeyd ise Hilâl bin Ümeyye’yi müjdelemeye gitti.<br />
<br />
O sırada Kâ’b bin Mâlik evinde oturuyordu. Düşünceliydi. Dünya bütün genişliğine rağmen ona dar geliyor ve ruhunu âdeta tutmuş sıkıyordu. Tam bu esnada Hz. Zübeyr yetişip müjdeyi verince, birden secdeye kapandı. Artık üzerindeki bütün sıkıntılar gitmişti. O küçücük evi sanki bir dünya gibi genişlemişti. Ruhundaki sıkıntı, yerini ferah ve sürûra terk etmişti. Sevincinden üzerindeki elbisesini çıkarıp Hz. Zübeyr’e giydirdi.1<br />
<br />
Tevbesinin kabul olunduğunu duyan Hilâl bin Ümeyye de derhal secdeye kapandı. Uzun bir süre başını secdeden kaldırmadı. Müjdeyi veren Sahabî der ki: “Sevincinden can verdiğini sandım.”<br />
<br />
Mürâre bin Rebi’yi de bir başka Sahabî müjdeledi.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, bizzat gidip tevbesinin kabul olunduğunu bir kere de Peygamber Efendimizden öğrenmek istiyordu. Bunun için Mescid-i Nebevînin yolunu tuttu. Her gören kendisine, “Allah, tevbeni kabul etti, müjdeler olsun sana, ey Kâ’b!” diyordu.<br />
<br />
Kâ’b, mescide vardı. Selâm verip Hz. Resûlüllahın huzurunda diz çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimizin de yüzü sevinçten gülüyordu. Kâ’b’ın selâmını tatlı bir tebessümle birlikte aldı. Sonra da, “Müjde, ey Kâ’b! Bugün, annenden doğduğun günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı, en mesûdudur” diye buyurdu.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, “Yâ Resûlallah! Bu müjde senden mi, yoksa Allah’tan mı?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Benden değil, doğrudan doğruya Allah katından”2 diye buyurdu.<br />
<br />
Mânevî sıkıntıdan kurtulan Kâ’b, son derece memnun ve mesrurdu, “Yâ Resûlallah! Tevbem kabul olunduğu için Allah ve Resûlü yolunda sadaka olarak malımı dağıtmak istiyorum” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu teklife, “Malımın bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır”3 cevabını verdi.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ümmü Gülsüm’ün Vefatı</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi. Resûl-i Ekrem Efendimiz kerimesi ve Hz. Osman’ın zevcesi Hz. Ümmü Gülsüm Hicretin dokuzuncu senesinde vefat etti.1<br />
<br />
Yıkanıp kefenlendikten sonra, namazını bizzat Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kıldırdı.2 Defnedildikten sonra kabrinin başında bir müddet oturdu. Bu sırada gözlerinden yaşlar aktığı görüldü.<br />
<br />
Hz. Ümmü Gülsüm, Peygamber Efendimizin en küçük kızı Fâtıma’nın büyüğü idi. Annesi Hz. Hatice Müslüman olduğu sırada Müslüman olmuştu.<br />
<br />
Hz. Osman’ın, Hz. Ümmü Gülsüm’den çocuğu olmamıştı.3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sakif Kabilesi Heyetinin Medine’ye Gelişi</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Ramazan ayı. Urve bin Mesûd Sakif Kabilesinin en çok sevilen reislerinden biri idi. Mekke fethinden sonra Hicretin 9. senesinde Medine’ye gelerek Müslüman olmuştu. Sonra da kabilesini İslâma dâvet etmek üzere Peygamberimizden izin istemişti. İzin verilince de Tâif’e dönerek kabilesini İslâma dâvet etmişti. Ancak hakkı kabul etmemekte direnen Sakîfliler tarafından ok yağmuruna tutularak şehid edilmişti.1<br />
<br />
Urve’nin şehid edildiği haberini alan Peygamber Efendimiz, “Urve de Yâsin ehli2 gibi kabilesini Müslüman olmaya dâvet etti ve sonunda şehid oldu”3 diye buyurmuşlardı.<br />
<br />
İşte bu şehâdet hadisesinden sonra Peygamber Efendimiz Sakiflilerin takibini daha da arttırmıştı. Bu vazifeyi Müslüman olan Havazinlilerin reisi Mâlik bin Avf’a yaptırıyordu. Sakiflileri öylesine baskı altında tutuyordu ki, bir ara kalelerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı.<br />
<br />
Nitekim bu takip kısa zamanda tesirini göstermişti. Sakifliler, dalâlet ve şirk üzere yaşadıkları müddetçe rahat yüzü görmeyeceklerini kesinlikle anlamışlardı.<br />
<br />
Ancak Müslüman olurlarsa rahat edebileceklerinin idrakine varan Sakifliler, Hicretin dokuzuncu yılı Ramazan ayında Medine’ye, Peygamberimize bir heyet gönderdiler.4<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, okunan Kur’an’ları duyabilmeleri, Müslümanların cemâat halindeki huşû ve huzur içinde kıldıkları namazları görebilmeleri maksadıyla bu heyet için mescidin yan tarafına çadırlar kuruldu.5 Devamlı surette kendileriyle meşgul oldu, konuştu, İslâmiyeti anlattı.<br />
<br />
Osman bin Ebî As, heyette bulunanların yaşça en küçüğü idi. Diğer arkadaşları çadırlarına gittikleri sırada bu genç, Peygamberimizin yanına gidiyor, dinî sohbetlerini dinliyor, diğer arkadaşlarının haberi olmadan Kur’an okumasını öğreniyordu. Hz. Resûlullahı bulamadığı zamanlarda ise Hz. Ebû Bekir’den ders alıyordu.<br />
<br />
Heyettekiler Peygamberimizle konuşup Müslüman oldukları sırada Osman bin Ebî As Kur’an okumasını öğrendiği gibi, bir hayli de ezber yapmıştı. Heyettekiler kendileri için namaz kıldıracak bir imam istediklerinde de, Peygamberimiz, kendilerinden olan bu genci imam olarak vazifelendirdi.1<br />
<br />
Bir müddet kaldıktan sonra, Abd-i Yalil başkanlığındaki Sakif heyeti Müslüman olarak Medine’den yurtlarına döndü. Olup bitenleri anlatınca Sakifliler de Müslüman oldular.2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lât putunun yıktırılışı</span><br />
<br />
Sakifliler, kendi putları Lât’ı elleriyle kırmak istemediklerinden, Peygamberimiz bu putu yıkmak için Ebû Süfyan bin Harb ile Muğire bin Şu’be’yi gönderdi.3<br />
<br />
Daha düne kadar, Lât ve Uzza önünde eğilen Ebû Süfyan, şimdi kendi eliyle aynı putu kırıp dağıtmaya gidiyordu. Çünkü gönlündeki şirk putu kırılmıştı. Onun yerine saf, ter temiz Tevhid bayrağı dikilmişti. Bunun için gitmekte tereddüt göstermedi.<br />
<br />
Ebû Süfyan ile Mugîre bin Şu’be Taif’e varıp Lât putunu kırarak darmadağın ettiler.4<br />
<br />
Sakifoğullarının putu Lât’ın da Tevhid nuruyla darmadağın edilmesinden sonra Arabistan putlardan ve puthanelerden tamamıyla temizlenmiş oluyordu. Artık bütün yollar, Tevhid âlemine uzanıyor, bütün gönüller oraya bağlanmış oluyordu.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Hilâl Heyeti</span><br />
<br />
Resûl-i Ekreme, bîat etmek üzere Medine’ye gelen heyetler arasında Benî Hilâl Kabilesi temsilcileri de bulunuyordu. Bunlar, Abd-i Avf bin Asram ve Kabîsa bin Muhârık adında iki kişi idi.1<br />
<br />
Abd-i Avf, arkadaşlarıyla gelip Peygamberimizin huzurunda Müslüman olunca, Efendimiz, “İsmin nedir?” diye sordu.<br />
<br />
“Abd-i Avf’tır” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Sen, Abdullah’sın” buyurarak ismini değiştirdi.2<br />
<br />
Hilâloğulları temsilcilerinden Kabîsa bin Muhârık, bir ara Peygaberimize, “Yâ Resûlallah, ben, kavmimden birisine kefil olup borçlandım. Bu hususta bana yardım et!”3 diyerek yardım talebinde bulundu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kabîsa’nın isteğine, “Olur! Biraz bekle! Bir yerden zekât mallarından gelirse borcunu öderim” diye cevap verdi.<br />
<br />
Sonra da, “Ey Kabîsa! Bilesin ki, halktan bir şey istemek şu üç durumdan birinde bulunan kimseden başkasına doğru değildir:<br />
<br />
1) İki kişinin (veya iki kavim ve kabilenin) arasını bulmak için borçlanan,<br />
<br />
2) Malı bir âfet sebebiyle mahvolan,<br />
<br />
3) Kavim ve kabilesinden aklı başında üç adamın şehâdetiyle fakir olduğu tebeyyün eden.<br />
<br />
“Ey Kabîsa, dilenmenin bundan ötesi haramdır”1 buyurdu.<br />
<br />
Böylece Kabîsa’nın bu isteği, içtimaî hayatta mühim bir esas ve ölçünün ortaya konmasına vesile oldu.<br />
<br />
İslâm nazarında dilencilik, ihtiyacı olmadan bir kimseden bir şey istemek, en kötü ahlâktan biri sayılmıştır. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) bir çok hadisleri mevcuttur.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdullah bin Übeyy’in Ölümü</span><br />
<br />
Abdullah bin Übeyy bin Selûl, münâfıkların reisi idi. Hz. Resûlullahın aziz şahsiyetini nazarlardan düşürmek, İslâmiyetin inkişâfına mâni olmak ve Müslümanları birbirine düşürmek için elinden gelen bütün gayreti ömrü boyunca göstermekten geri durmamıştı. Bu menhus maksadını tahakkuk ettirmek için de bir çok iftiralarda bulunmuştu. Müslümanların tesanüde en çok muhtaç olduğu bir zamanda bu adam tesanüdleri bozucu hareketlerde bulunurdu. Fakat Cenâb-ı Hakkın inayeti ve Resûlullahın tedbir ve himmeti ile bu teşebbüsleri hep sonuçsuz kalırdı.<br />
<br />
Başında bulunduğu nifak şebekesinin yaptıklarından dolayı haklarında âyet-i kerimeler, hattâ “Münafıkûn” adında müstakil bir sûre nazil olmuştu.<br />
<br />
Bu sebeple Hz. Resûlullah bunlara karşı hep ihtiyatlı davranır, hâl ve hareketlerini kontrol altında bulundurur ve İslâm camiasının ittifak ve tesanüdünü bozucu planları karşısında hep tedbirli olurdu.<br />
<br />
İşte, İslâm camiasının birliğini bozmak için eline geçen her fırsatı kullanmaktan geri kalmayan bu adam Hicretin dokuzuncu senesi Zilkâde ayında öldü.1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin cenaze namazını kıldırması</span><br />
<br />
Abdullah bin Übeyy, münâfıkların reisi iken, oğlu Abdullah son derece samimi ve müttaki bir Müslümandı. Bu, “Ölüden, diriyi, diriden ölüyü çıkaran” Cenâb-ı Hakkın kudret ve hikmetinin bir tecellisi idi. Baba münafıkların reisi, oğul mücahid bir Müslüman.<br />
<br />
Babası vefât ettikten sonra, oğlu Abdullah babasının vasiyeti üzerine Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah! Gömleğini bana versen de, babamı onunla kefenlesem” dedi. Sonra da, “Yâ Resûlallah! Onun namazını kılıp istiğfarda bulunsanız”1 diye ricada bulundu.<br />
<br />
Gariptir ki, hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde plânların tasavvuru ve tahakkuku ile meşgul olan bu adamın kefenlenmesi için Resûl-i Ekrem Efendimiz sırtından gömleğini çıkarıp Hz. Abdullah’a verdi ve “Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz, namazını kılayım”2 buyurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ömer’in ikâzı</span><br />
<br />
Cenaze hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz namazı kılmaya kalkarken Hz. Ömer, arkasından ridasına yapıştı, “Yâ Resûlallah! Allah sizi münâfıklar üzerine namaz kılmaktan nehyetmedi mi?”3 dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz gülümseyerek şöyle dedi: “Ben, istiğfar etmek veya etmemekte serbest bırakılmışım. Ben de tercihimi yaptım. Allah Taâlâ, ‘Onlar adına ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen yine Allah onları bağışlayacak değildir…’ (Tevbe Sûresi, 80) buyurmuştur.”4<br />
<br />
Daha sonra Resûlüllah (a.s.m.), Abdullah bin Übeyy’in cenaze namazını kıldı ve kabri başına kadar da gitti.5<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nâzil olan âyet</span><br />
<br />
Aradan çok zaman geçmeden Peygamberimize münâfık ölüleri hakkında Cenâb-ı Hak tarafından şu kesin emir verildi:<br />
<br />
“Onlardan ölen hiçbir kimsenin asla namazını kılma ve kabrinin başında durma. Onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmişler ve Allah’a itaatten çıkmış olarak ölüp gitmişlerdir.”1<br />
<br />
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, hiç bir münâfığın cenaze namazını kılmadı. Kabrinin başında da durmadı.2<br />
<br />
Peygamberimizin böylesine ömrünün her safhasında İslâm cemâatını bölmek gayretiyle yaşayan bir adamın cenazesine karşı bu alâkasının şüphesiz bir çok hikmetleri vardı. En mühim hikmeti onun etrafında toplanmış olanların samimi iman etmelerini temin etmekti. Nitekim, Efendimize, gömleğini niçin verdiği ve cenaze namazını niçin kıldığı sorulduğunda, şu cevabı vermişti:<br />
<br />
“Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini Rabbimden gelecek azabdan kurtaramayacaktır. Fakat ben, bu sayede onun kavminden bin kişinin samimi Müslüman olmasını umuyorum.”3<br />
<br />
Gerçekten de Abdullah bin Übeyy’in vefât ederken peygamberimizden medet umduğunu gören bin kişi samimiyetle Müslüman olmuştur.4<br />
<br />
Bunu gören Hz. Ömer de, davranışından pişmanlık duymuş, “Allah ve Resûlü elbette daha iyi bilir”5 demiştir.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Haccın Farz Kılınması</span><br />
<br />
İslâmın beş şartından biri olan hac, Hicretin dokuzuncu senesinde farz kılındı.1<br />
<br />
“Muhakkak ki, insanların ibâdeti için kurulan ilk mâbed, Mekke’deki o çok mübârek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yol gösteren Kâbe’dir.<br />
<br />
“Onda, Allah katındaki şeref ve hürmetini gösteren ap açık deliller ve İbrahim’in makamı vardır. Ona giren her türlü tecâvüzden emin olur. Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi ise, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Her kim bu hakkı tanımaz ve haccı inkâr ederse, doğrusu Allah bütün âlemlerden müstağnîdir, kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur”2 meâlindeki âyet-i kerimeler Hicretin dokuzuncu yılında nâzil olunca, Hz. Resûlullah bir hutbe irad ederek Müslümanlara bu mükellefiyetlerini şöyle bildirdi:<br />
<br />
“Ey insanlar, hac üzerinize farz kılındı. O halde haccediniz.”3<br />
<br />
Resûl-i Ekremin bu tebliği üzerine Sahabîler, “Yâ Resûlallah, her yıl mı?” diye sordular.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, cevap vermeyerek sustu.<br />
<br />
Aynı sualin Sahabîler tarafından üçüncü kere tekrarlanmasından sonra Peygamberimiz, “Hayır! Her yıl değil.<br />
<br />
“Şayet ‘Evet’ demiş olsaydım, muhakkak ki her sene haccetmek üzerinize farz olurdu. Ve siz buna güç yetiremezdiniz.”4<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Âshab-ı Kiramın aynı şeyi tekrar tekrar sormasından dolayı da şu dersi verdi:<br />
<br />
“Ben bir şey teklif etmeyerek sizi kendi halinize bıraktıkça, siz de beni kendi halime bırakınız. Muhakkak ki, sizden evvelki milletler ancak çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı muhalefetleri yüzünden helâk olmuşlardır.<br />
<br />
“Binaenaleyh, ben size bir şey emrettiğimde, siz bundan gücünüzün yettiği kadar yapınız. Bir şeyden de sizi nehyettiğimde, artık onu terk ediniz.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“İslâm beş şey üzerine binâ edildi: Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Resûlullah olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek, Ramazan orucunu tutmak.”2<br />
<br />
Hacc farz kılınınca Peygamber Efendimiz hac yapmak istedi. Fakat sonra, “Beytullahta müşrikler de bulunacaklar ve onu çıplak tavaf edecekler. Bu hal ortadan kalkmadıkça, ben haccetmek istemem”3 buyurarak şimdilik bu isteğini tehir etti.<br />
<br />
Gerçekten müşrikler, geceleyin Kâbe’yi kadın erkek karışık ve çıplak olarak tavaf ederlerdi. Üstelik bunu, Kâbe’ye hürmet sayarlardı.4<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’in hac emirliğine tayini</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisi gitmeyince, Hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebû Bekir’i Müslümanlara haccettirmek ve hac yapma usûlünü öğretmek üzere Hac Emîri olarak tayin etti.5<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, hac yapmak üzere hazırlanmış bulunan üç yüz Müslümanla Medine’den yola çıktı. Medinelilerin ihrama girme yeri olan Zülhuleyfe’ye varınca orada ihrama girdi ve “Lebbeyk Allahümme Leybeyk lâ şerîke leke Lebbeyk. İnnelhamde vennimete leke ve’l-Mülk. Lâ şerike leke” diye telbiye getirdi.<br />
<br />
Üç yüz kişiden ibâret İslâmın ilk hacı kafilesi Medine’den hareket ettikten bir müddet sonra “Tevbe Sûresi” nâzil oldu. Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Bu sûreyi, halka okumak üzere Ebû Bekir’i gönderseniz” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Bu tebliği ya ben, veya ev halkımdan birisinin yerine getirmesi lâzımdır” buyurdu.1<br />
<br />
Arapların âdet ve geleneklerine göre, herhangi bir anlaşmayı ancak kabilenin reisi veya onun akrabasından biri yapabilir veya bozabilirdi. Hz. Ali akrabalık cihetiyle Peygamberimize Hz. Ebû Bekir’den daha yakın bulunuyordu.<br />
<br />
Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı ve “Tevbe Sûresinin baş tarafından şu yazılmış olanları götür” diye emrettikten sonra şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kurban kesme günü Mina’da toplandıkları zaman halka yüksek sesle ilân et ki: Hiç bir kâfir Cennete giremez.<br />
<br />
“Bu yıldan sonra hiç bir müşrik hac yapmayacak!<br />
<br />
“Hiç bir çıplak Beytullahı tavaf etmeyecek!<br />
<br />
“Kimin Resûlullahla anlaşması varsa, onun anlaşması, müddeti bitinceye kadar geçerli olacaktır.<br />
<br />
“Müddetsiz anlaşmalar için dört ay müddet tanınacaktır.”2<br />
<br />
Hz. Ali neden kendisinin gönderilmek istendiğini öğrenmek istiyordu. “Yâ Resûlallah,” dedi, “ben yaşlı olmadığım gibi, hatib de değilim?”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Bunu, mutlaka ya ben ya da sen götüreceksin. Fakat sen git. Muhakkak Allah, senin diline ve kalbine sebat ihsan eder!”1 buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ali, derhal Medine’den hareket etti. Beraberinde Hz. Ebû Hüreyre’de vardı. Yolda Hz. Ebû Bekir’e yetişti. Hz. Ebû Bekir ona, “Âmir misin, memur mu?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Ali, “Memurum” dedi ve geliş maksadını şöyle izah etti:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) beni, halka Tevbe Sûresini okuyayım ve ahd sahibine ahdinin tamamlanacağını haber vereyim diye gönderdi.”2<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir başkanlığındaki ilk hacı kafilesi Mekke’ye girdi. Hz. Ebû Bekir, bir hutbe irad buyurdu. Hutbesinde, halka haccın nasıl yapılacağını anlattı.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, konuşmasını bitirince, Hz. Ali ayağa kalktı ve “Ey insanlar! Ben size Resûlullahın elçisiyim” dedikten sonra Tevbe Sûresinin ilk otuz veya kırk âyetini okudu.<br />
<br />
Bu sûrenin ilk âyetlerinden birkaçı şu meâldedir:<br />
<br />
“Müşriklerden aranızda anlaşma bulunanlara, Allah ve Resûlunden bir ihtardır.<br />
<br />
“Dört ay müddetle yeryüzünde dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz ve Allah elbette kâfirleri rezil edecektir.<br />
<br />
“Büyük hac gününde Allah ve Resûlunden insanlara şunu ilân edin ki, Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Tevbe ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, bilin ki, Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri ise acı bir azapla müjdele.<br />
<br />
“Ancak, müşriklerden aranızda antlaşma olup da bunu hiçbir şekilde ihmâl etmemiş ve kimseye size karşı yardım etmemiş olanlar müstesnâdır. Onlarla olan antlaşmalarınızı, müddetlerinin sonuna kadar tamamlayın. Muhakkak ki Allah, haksızlıktan sakınanları sever.<br />
<br />
“Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, hapsedin ve onların bütün yollarını tutun. Ancak onlar tevbe eder, namazlarını dos doğru kılar ve zekâtlarını verirlerse, siz de onları serbest bırakın. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.<br />
<br />
“Eğer müşriklerden biri emân dileyecek olursa, sen de ona emân ver—tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra da, îmân etmeyip yurduna dönmek isterse, onu emin olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar hak ve hakikatı bilmez bir topluluktur.”1<br />
<br />
Daha sonra Hz. Ali, “Ben, size dört şeyi bildirmeye memurum” dedi ve memur bulunduğu hususları halka şöyle ilân etti:<br />
<br />
“Hiç bir kâfir Cennete giremez! Bu seneden sonra hiç bir müşrik haccetmeyecek! Beytullah çıplak tavaf edilmeyecek! Kimin Resûlullahla (a.s.m.) anlaşması varsa onun anlaşması, müddeti bitinceye kadar mu’teber olacak!<br />
<br />
“Bunlar dışındakilere dört ay daha mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiç bir müşrik için ne ahd, ne de himâye vardır.”2<br />
<br />
Hz. Ali yanında, Hz. Ebû Hüreyre de yukarıdaki hususları zaman zaman halka yüksek sesle ilân ediyordu.<br />
<br />
Haclarını tamamladıktan sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve beraberindeki Sahabîler Medine’ye döndüler.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Dokuzuncu Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri</span><br />
<br />
Urve bin Mes’ud’un Müslüman olması ve şehadeti<br />
<br />
Urve bin Mesûd, Tâiflilerin ileri gelenlerindendi. Peygamber Efendimiz ordusuyla Tâif’i muhasara altına aldığı sırada o, Yemen’in Cüreş şehrinde bulunuyordu. Orada, Tâif müdafaası için mancınık vesaire yapma sanatını öğreniyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz Tâif’ten muhasarayı kaldırıp ayrıldıktan sonra Tâif’e döndü. Bir müddet sonra da Cenâb-ı Hak, kalbine İslâmın sevgisini düşürünce çıkıp Medine’ye geldi. Hicretin dokuzuncu yılı Rebiülevvel ayında Resûl-i Ekrem Efendimizin huzurunda İslâmiyetle şereflendi.1 Efendimiz, bu değerli insanın Müslümanlar safına katılmasından fazlasıyla memnun oldu.<br />
<br />
Hz. Urve bin Mesûd, Medine’de bir müddet kaldıktan sonra bir gün Resûl-i Ekrem Efendimize, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyurun da, gidip kavmimi İslâmiyete dâvet edeyim” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Tâif halkının kibir ve gururlarının esiri olup, Müslümanlıktan kaçındıklarını biliyordu. Bu sebeple, “Onlar seni sağ bırakmazlar” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Urve, “Yâ Resûlallah! Onlar, beni öz evlâtlarından daha çok severler!” dedi ve gitmek istediğini tekrarladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz yine, “Onlar seni sağ bırakmazlar” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Urve, Tâif halkının kendisine karşı gösterdikleri sevgi ve hürmete güveniyordu. “Yâ Resûlallah! Vallahi, değil öldürmek, beni uykudan uyandırmaya bile kıymazlar” diye konuştu.<br />
<br />
Sonra dileğini üçüncü kere tekrarladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Madem istiyorsun, git” diye izin verdi.<br />
<br />
Hz. Urve, derhal yola koyulup Tâif’e vardı. Tâiflileri Müslüman olmaya dâvet etti. Kibir ve gururlarının zebunu olmuş Tâifliler bu ulvî dâvete ok yağmuru ile karşılık verdiler. Ve çok sevdikleri Hz. Urve bin Mesûd’u şehid ettiler.1<br />
<br />
Onun şehâdet haberini duyan Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Onun kavmi ile olan hali, Sahib-i Yasinin kavmi arasındaki haline benzer. Sahib-i Yasin, kavmini, Allah Taâlâ’ya imâna dâvet etmişti de, kavmi onu öldürmüştü. Allah’a hamdolsun ki, ümmetimin içinde, Sahib-i Yâsin gibi birini bulundurdu.”2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’in zevcesi Ümmü Rûman’ın vefâtı</span><br />
<br />
Hz. Ebû Bekir’in asıl ismi Zeynep olan zevcesi Ümmü Rûman, Mekke’de ilk sıralarda Müslüman olmuş ve Peygamberimize bîat etmişti. Kendisinden Abdurrahman ve Âişe dünyaya gelmişti.<br />
<br />
Ümmü Ruman, Hicretin dokuzuncu senesinde vefât etti. Peygamber Efendimiz kabrine inip onun için Cenâb-ı Haktan mağfiret niyaz etti.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mestler üzerine meshin emredilmesi</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Tebük Seferi esnasında mestler üzerine meshetmeyi emir buyurdu.4 Bunun müddeti misafirler için geceli gündüzlü üç gün (72 saat), misafir olmayanlar için bir gün bir gecedir (24 saat). </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 13.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Dokuzuncu Senesi</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etrafa Vali ve Zekât Memurlarının Gönderilmesi</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı. Bu tarihe kadar bir çok kabile İslâmla şereflenmiş, birçok memleket de İslâm topraklarına katılmıştı. Bu memleketin idaresi ve halkına mükellefiyetlerinin bildirilmesi gerekiyordu.<br />
<br />
Bu maksatla Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu 9. yılı Muharrem ayında İslâm memleketlerinden bazılarına valiler ve halktan zekât toplamak için de zekât tahsil memurları tayin edip gönderdi.1<br />
<br />
Resûl-i Ekremin, gönderdiği vali ve zekât tahsil memurlarına emir ve tavsiyeleri şu idi:<br />
<br />
“Halkın kusurlarına karşı affedici davranınız ve en iyi mallarını almaktan sakınınız!”2<br />
<br />
Yemen’in güzel kasabalarından biri olan San’a ve yine Yemen’in Hadramut bölgesi ile Süleymler, Müzeyneler, Cuheyneler, Kilaboğulları, Resûl-i Ekrem Efendimizin vali ve zekât memurları gönderdiği memleket ve kabilelerden bazıları idi.3<br />
<br />
Bu valiler idarî işlerle meşgul olmaktan başka, halk arasında çıkan dâvalara da bakıyorlar, onları İslâmî hükümlere göre halletmeye çalışıyorlardı.<br />
<br />
Zekât memurları ise, gittikleri kabilelere İslâmın zekât mükellefiyetini anlatarak, zenginlerinin bu malî ibâdeti yerine getirmeleri gerektiğini bildiriyorlardı.<br />
<br />
Bazı kabileler bu mükellefiyetlerini seve seve yerine getirdiler. Bir kısım kabileler ise önce bu malî mükellefiyeti ağır bularak memurları hoş karşılamadılar. Ancak sonradan bu hareketlerinden vazgeçerek zekâtlarını vermeye başladılar.<br />
<br />
Mekke’nin fethi, İslâmın en parlak ve en şerefli bir zaferi idi. Çünkü, bu fetih ile senelerden beri Hz. Resûlullah ile Kureyş müşrikleri arasında süregelen amansız mücadele İslâmın galibiyeti ile netice bulmuştu.<br />
<br />
Arabistan’daki kabileler de yıllardan beri devam edegelen bu çetin mücadeleyi yakından ve dikkatlice takip etmişlerdi. Önce, bu mücadelede Resûl-i Kibriyâyı kavmi olan Kureyşlilerle yalnız bırakmayı tercih etmişler ve “Onu kavmi olan Kureyşlilerle baş başa bırakınız. Eğer o, kavmine galip gelirse, şüphesiz kendisi sözünde doğrudur ve peygamberdir”1 demişlerdi.<br />
<br />
İşte, etraftaki kabilelerin yakından takip ettikleri bu şiddetli mücadele, Mekke fethi ile İslâmın üstünlüğü, şirkin mağlubiyet ve perişanlığı ile son bulmuştu.<br />
<br />
Artık onlar için tek yol kalmıştı: İslâmın şefkatli sînesine bir an evvel koşmak. Gayet iyi biliyorlardı ki, Mekkeli müşriklerin bunca düşmanlık ve kuvvetlerine rağmen söndüremedikleri bu dâvâyı kendileri de söndüremezler ve onun yayılmasını engelleyemezlerdi.<br />
<br />
Bu sebeple Mekke’nin fethini takip eden günlerde Hicretin 9. yılı başlarında civar kabilelerin Müslüman olmak için Medine’ye akın akın geldikleri görülüyordu. Bu sebeple bu yıla “Heyetler Yılı” adı da verilmiştir.2<br />
<br />
Gelen bu heyetlerin hepsini Peygamber Efendimiz, gayet güzel karşılıyor ve onlara izzet ikramda bulunuyordu. Bu heyetlerin içinde her sınıftan insan vardı. Hepsi de Resûl-i Ekremin yüksek ahlâk ve faziletine, Ashabının nazik ve insanî hareket ve davranışlarına hayran kalarak yurtlarına dönüyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Temim Heyeti Medîne’de</span><br />
<br />
Hz. Resûlullah, Hicretin 9. senesi Muharrem ayı başlarında Ashabdan Büsr bin Süfyan’ı Huzaalılardan Benî Kab Kabilesine zekâtlarını almak üzere göndermişti.<br />
<br />
Kâ’boğulları, gelen memura teslim edilmek üzere hayvanlarından düşen zekâtı bir tarafa ayırmışlardı. Fakat, aynı yerde oturan Temim Kabilesi oldukça fazla olan bu hayvanların verilmesine karşı çıkmış, hattâ kılıçlarını sıyırarak Büsr Hazretlerini öldüreceklerini bile izhardan çekinmemişlerdi. Bunun üzerine Büsr (r.a.), Medine’ye dönerek durumu Resûl-i Ekrem Efendimize anlatmıştı. Allah Resûlü de elli kadar bedevî süvari ile Uyeyne bin Hısn’ı Temimoğulları üzerine göndermişti. Uyeyne bin Hısn, Temimoğulları üzerine aniden baskın yapmıştı. Bir çok ganimet malları ile birlikte on bir erkek, yirmi kadın ve otuz kadar da çocuk esir edip Medine’ye geri dönmüştü.1<br />
<br />
Uyeyne bin Hısn’ın Medine’ye dönmesinden az sonra idi.<br />
<br />
Zekât vermemekte direnen Temimoğullarından bir heyet çıkıp Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İçlerinde meşhur hatip ve şâirleri de vardı. Gayeleri esirlerini geri almaktı.<br />
<br />
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) onlara, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.<br />
<br />
“Biz Temim Kabilesindeniz” dediler. “Sizinle şiir ve övünme yarışı düzenleyelim diye şâir ve hatiplerimizi getirdik.”<br />
<br />
Hafifçe tebessüm eden Efendimiz, “Ben şiir söylemekle vazifelendirilmediğim gibi, övünmekle de emredilmedim. Bunu yapamam. Fakat, haydi neyiniz varsa ortaya dökün de görelim!” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Benî Temim’in Utarid adındaki hatibi ayağa kalkarak, kavim ve kabilesini övdükten sonra, “Bizimle fazilet yarışına çıkacak kimse, saydıklarımızın bir benzerini saysın döksün bakalım!” diyerek meydan okudu.<br />
<br />
Benî Temim hatibinin sözlerini bitirip yerine oturmasından sonra Resûl-i Kibriyâ, Sâbit bin Kays’a, “Kalk! Şunun konuşmasına karşılık ver!” diye emretti.<br />
<br />
Sabit (r.a.), ayağa kalktı. Önceden hiç bir hazırlığı olmadığı halde Cenâb-ı Hakkın büyüklüğüne ve Resûlullahın medh ve senâsına dâir Temimlileri bile hayrette bırakan gayet belagatlı ve tesirli bir hitabede bulundu. Hz. Sâbit şöyle diyordu:<br />
<br />
“Hamdolsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yaratan ve onlardaki hükmünü yürüten Odur.<br />
<br />
“Hiçbir şey yoktur ki, Onun fazl ve kereminin eseri olmasın!<br />
<br />
“Bizim her tarafta galip gelişimiz ve hâkim oluşumuz da Onun kudretinin eseridir.<br />
<br />
“O, insanların arasından en hayırlısını seçerek peygamber göndermiştir. Ki o peygamber; baba tarafından insanların en şereflisi, söz cihetinden, en doğru sözlüsü, ana tarafından ise en üstünüdür.<br />
<br />
“Allah, ona Kitabını indirmiş, onu kullarının emîni ve mu’temedi, cihanın da güzîdesi ve seçkini kılmıştır.”1<br />
<br />
Sıra şâirlerin meharetlerini ortaya dökmesine gelmişti.<br />
<br />
Önce, Benî Temim şâirlerinden biri ayağa kalkarak kendilerini medh eden bir kaside sundu.<br />
<br />
Adam şiirini bitirir bitirmez Resûl-i Ekrem şâiri Hassan bin Sâbit’e, “Kalk yâ Hassan! Şu adamın şiirine karşılık ver!”2 diye emretti.<br />
<br />
Sonra da, “Allahu Taâla, Resûlünü müdafaa ederken Hassan’ı muhakkak Cebrâil ile destekler” buyurdu.<br />
<br />
Kâinatın Efendisini müdafaa etmenin şerefini yüklenen Hz. Hassan aşk ve heyecan içinde ayağa kalktı. Aynı vezin ve kafiyede uzun bir şiirle Temimli şâire cevap verdi. Şiirinde İslâmın müstesna güzelliğini, yücelik ve faziletini veciz ve açık bir ifâde ile dile getirdi.<br />
<br />
Müslüman hatip ve şâirin, Temimoğulları şâir ve hatibinden çok daha güzel birer hitabe ve şiir sunmaları hem Peygamber Efendimizi, hem de orada bulunan Sahabîleri sevindirdi. Buna karşılık Temim heyeti, İslâm şâir ve hatibinin, kendilerininkinden daha üstün olduğunun belli olması karşısında sustular. İleri gelenlerinden olan Akrâ bin Habis ise şöyle demekten kendini alamadı:<br />
<br />
“Allah’a yemin ederim ki, bu zâta her zaman gaybdan yardım ediliyor. O, muhakkak muvaffak olacaktır. Her şeyde, herkese üstün gelmektedir.<br />
<br />
“Onun hatibi hatibimizden, şâiri de şâirimizden daha üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve daha gürdür.”1<br />
<br />
Daha sonra Akrâ bin Habis, Hz. Resûlullahın yanına yaklaştı ve şehâdet getirerek Müslüman oldu. Onun Müslümün oluşunu diğerleri takib etti.2<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, heyettekilerin herbirini birer hediye ile taltif ettiği gibi, alınmış olan bütün esirlerini de kendilerine geri verdi.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Esed Heyeti Medine’de</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı idi. Medine’ye gelen heyetlerden biri de on kişilik Benî Esed Kabilesi idi. Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize arzettikten sonra şöyle dediler:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Herkes kıtlık ve kuraklık içinde sıkıntıdan kıvranırken, biz kendi rızamızla kalkıp geldik. Başka kabileler gibi seninle harp etmeden Müslüman olduk.”1<br />
<br />
Bu sözleriyle Peygamber Efendimizin, Müslüman olduklarından dolayı kendilerine minnettâr kalması gerektiğini ifade etmek istiyorlardı. Bu minnettarlık sebebiyle de bol ihsana mazhar olmayı ümit ediyorlardı. Henüz Müslüman olduklarından ve İslâmın engin ruhuna vakıf bulunmadıklarından dolayı bu tarz bir tavır takındıkları muhakkaktı.<br />
<br />
Halbuki, iman etmekle ancak kendilerine fayda temin etmiş oluyorlardı. Bu sayede ebedî hayatlarını mahvolmaktan kurtarmış oluyorlardı. İman etmekle Resûl-i Ekremin şahsına elbette bir fayda temin etmiş değillerdi. Bu sebeple bu tarz davranışları son derece yersizdi ve İslâm ruhuna uygun değildi. Nâzil olan âyet-i kerime bunu açıkça ortaya koydu:<br />
<br />
“Onlar İslâma girmekle seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer îmânınızda sâdıksanız, sizi îmâna kavuşturduğu için asıl sizin Allah’a minnetar olmanız gerekir.”2<br />
<br />
Mü’minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan îmânı elde etmiş olmasından dolayı, Cenâb-ı Hakka şükür ve hamddır. Bunun dışında îmânına mukabil hiç bir maddîmânevî menfaat beklememeli, hattâ kalben dahi arzu etmemelidir. Zira, îmân nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak, o âlemde Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.<br />
<br />
İmân ve Kur’an’a ait hizmetlerin sevap ve mükâfatları da uhrevîdir, âhirette verilir. Binâenaleyh, hem îmân edip Müslüman olan, hem de Kur’an ve İslâmiyete hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlâsını kaybetmiş sayılır. İhlâsın zayi olması ise, ibâdetlerin makbuliyet sırrını ortadan kaldırır. Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında imân ve Kur’an’a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nâil olsa, bunu, Cenâb-ı Hakkın kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir. Ayrıca “Bu maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor” hissine de kapılmamalıdır.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tayy Kabilesi Puthanesinin Yıktırılması</span><br />
<br />
Tayy Kabilesi, fevkalâde cömertliği dillere destan olan meşhur Hâtem-i Tai’nin kabilesi idi. Yemen’de otururlardı.<br />
<br />
Hicretin sekizinci senesinde Arabistan’ın her tarafı putlardan temizlenip, puthaneler yıktırılırken, bu kabilenin puthaneleri henüz duruyor ve Füls (Fels) adındaki putları da yıktırılmamış bulunuyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu dokuzuncu yılı, Rebiülâhir ayında Hz. Ali’yi Ensarın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir kuvvetle Füls’ü yıkmaya gönderdi.1<br />
<br />
Hz. Ali, emrindeki mücahidlerle Tayy Kabilesi yurduna vardı. Tayyoğulları mücahidlere karşı koydular. Çarpışma meydana geldi. Düşman bir çok kayıp verdi. Müslümanlar çarpışmadan galip çıktılar ve bir çok esirle, bol miktarda ganimet malları elde ettiler. Bu arada, Tayyoğulları puthanesi de bir daha onarılmayacak bir şekilde mücahidler tarafından yıkıldı. Putları Füls ise parçalanarak yakıldı.2<br />
<br />
Kabile reisi Adiyy bin Hatem, henüz Hz. Ali gelmeden durumu haber almış ve Suriye tarafına kaçmıştı. Bu sebeple de ele geçirilememişti. Ancak esirler arasında Hatem-i Tâi’nin Seffâne adındaki kızı vardı.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Seffâne’nin isteği</span><br />
<br />
Hz. Ali memur olduğu vazifeyi yerine getirdikten sonra esirler ve ganimet mallarıyla birlikte Medine’ye döndü.<br />
<br />
Esirler arasında bulunan Seffâne, Mescid-i Nebevînin kapısında bir odaya konuldu. Oldukça zeki, ağır başlı bir kadındı. Günün birinde Resûl-i Ekrem bu odanın yanından geçerken, Seffâne ayağa kalkarak şöyle dedi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Babam dünyadan göçmüş, kardeşim ise kaçmış bulunuyor. Kurtulmak için verecek bir şeyim yok. Hürriyete kavuşmam için yüksek affına, merhamet ve şefkatına sığınıyorum.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, kim olduğunu sorunca, Seffâne kendisini şöyle tanıttı:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah!<br />
<br />
“Ben, âileleri koruyan, esirlerin esaret bağlarını çözen, açları doyuran, çıplakları giydiren, misafirleri ağırlayan, yemekler yediren, selâmlaşmayı yayan Hâtem-i Tâî’nin kızıyım.”<br />
<br />
Seffâne’nin kendisini böyle tanıtmasından memnun olan Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey kadın! Bu saydıkların gerçekten mü’minlerin sıfatlarıdır. Keşki baban Müslüman olsaydı da, onu rahmetle ansaydık.”2<br />
<br />
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz mühim bir gerçeği ortaya koyuyordu. Her kâfirin her vasfının kâfir olması gerekmediği gerçeğini. Evet, Hâtem-i Tâî Müslüman değildi ve Müslüman olmadan da ölmüştü. Ama yukarıda zikredilen sıfatları Müslüman sıfatıydı. Resûl-i Ekrem de bu sözleriyle Hatem’in bu Müslümanca sıfatlarını takdirle karşılıyordu. Bunu takdir etmekle kalmayıp Seffâne’yi de serbest bırakarak hürriyetine kavuşturdu. Lâyık olandan şefkat ve merhametini, af ve safhını asla esirgemeyen Resûl-i Kibriyâ bununla da kalmadı. Seffâne’ye bol bol ikramda da bulundu. Ona elbise ve yol harçlığı vererek, güvenilir bir kafile ile de Şam’a, kardeşinin yanına gönderdi.3<br />
<br />
Doğruca Şam’a varan Seffâne derhal kardeşini buldu. Peygamberimizden gördüğü insanî muameleyi anlattı. Kızkardeşine yapılan bu şefkatli muamele, Adiyy’in mânâ âleminde dalgalanma meydana getirdi ve “Bu zât hakkındaki fikrin nedir?” diye sordu.<br />
<br />
Fahr-i Âlemin mübârek simalarını bir kerecik gören ve onun bir tek insanî muamelesine mazhar olan Seffâne1 tereddüt etmeden, “Bana sorarsan” dedi, “hemen gidip ona tâbi olmanı tavsiye ederim.”<br />
<br />
Adiyy, bir müddet düşünceye dalınca, kızkardeşi buna hiç gerek olmadığını şu sözleriyle belirtti:<br />
<br />
“Neden düşünüp duruyorsun? Eğer peygamberse, ona bir an evvel tâbi olur, büyük hayır ve fazilete erersin. Yok eğer hükümdar ise hiç bir şey kaybetmezsin. Yemen’deki saltanatın yine elinde kalır. Üstelik hor ve hakir de görülmezsin!”2<br />
<br />
Adiyy, kızkardeşinin tavsiyesini uygun buldu. Derhal Medine’ye gelerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.<br />
<br />
Babası gibi meşhur olan bu zâtı, Hz. Resûlullah evinde ağırlayıp, misafir etmek istiyordu.<br />
<br />
Mescid’den çıkıp Hâne-i Saadetlerine doğru beraber yürüdüler. Bu sırada önlerine bir kadın çıktı. Kadın, ihtiyacı için uzun uzadıya konuştu. Hz. Resûlullah, sabırsızlık göstermeden ve rahatsızlık duymadan onu dinliyordu.<br />
<br />
İhtiyar kadına karşı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bu güzel muâmelesi ve nezâketini müşâhede eden Adiyy, yalnız kendisine işittirmek istiyormuşcasına mırıldandı:<br />
<br />
“Vallahi, o bir hükümdar değildir!”<br />
<br />
Kala kala ikinci ihtimal kalmıştı: “Öyle ise peygamberdir” ihtimâli.<br />
<br />
Beraberce Hâne-i Saadete vardılar. Efendimiz, Adiyy’i deriden bir şiltenin üzerine oturtmak istedi. Ancak o, buna razı olmadı. Oraya oturmaya kendisinin lâyık olduğunu söyledi. Fakat, Peygamberimiz oturmadı ve yine onun oturması için ısrar etti. Bu ısrar üzerine Adiyy deriden şiltenin üzerine geçip oturdu. Hz. Resûlullah ise, bu değerli misafiri karşısında çıplak yerde oturdu.<br />
<br />
Efendimizin tevazuunu ve misafire karşı gösterdiği alâka ve nezaketini ortaya koyan bu davranışı Adiyy’in gönlünü biraz daha yumuşattı ve îmâna bir nebze daha yaklaştırdı.<br />
<br />
Bundan sonra Hz. Resûlullah, onu Müslüman olmaya davet etti. Bu dâvetini üç defa tekrarladı. Ne var ki Adiyy, bu dâvete o anda müsbet cevap vermekten kaçındı:<br />
<br />
“Ben” dedi, “Hıristiyanım!”<br />
<br />
Bunun üzerine Kâinatın Efendisi şöyle konuştu:<br />
<br />
“Ey Adiyy! Belki de, ‘Onun dinine insanların zâif, fakir ve güçsüzleri giriyor’ diye söylenmiş olmasından dolayı İslâma girmekten geri duruyorsun.<br />
<br />
“Vallahi, öyle bir gün gelecek ki, o Müslümanlar, bol servete kavuşacaklar, hattâ mala talib olacak kimse bile bulamayacaklardır.<br />
<br />
“Yine Müslümanlar az, düşmanları çok diye düşünmüş olabilir ve bunun için de Müslüman olmaktan çekiniyor olabilirsin!<br />
<br />
“Sen Hîre’yi bilir misin? İşte bu din, öylesine bir emniyet, bir asayiş temin edecek ki, bir kadın tek başına Allah korkusundan başka hiç bir korku duymayarak Hire’den kalkıp Kâbe’yi tavaf etmeye gidecektir!”1<br />
<br />
Bu konuşma, Adiyy’in gönül kapısını İslâma açtı ve orada Müslüman olmakla şereflendi.<br />
<br />
Ashab-ı Kirâmın büyüklerinden olan Adiyy bin Hâtem işte bu zâttır.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz, Necâşinin Cenaze Namazını Kılıyor</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Recep ayından bir gündü.<br />
<br />
Hz. Resûlullahın etrafında birçok Sahabî vardı.<br />
<br />
Bu sırada, “Bugün sizin salih bir kardeşiniz vefât etti. Kalkın onun namazını kılın!”1 buyurdu.<br />
<br />
Sahabîler derhal hazırlandılar ve Hz. Resûlullahın arkasında saf bağlayarak “salih kardeşleri” üzerinde gâib namazı kıldılar.<br />
<br />
Namazdan sonra Resûl-i Ekrem, “Kardeşiniz Necaşî Ashame için Allah’tan mağfiret taleb ettik.”2 buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Sahabîler “salih kardeşlerinin” Habeş hükümdarı Ashame olduğunu öğrenmiş oluyorlardı.<br />
<br />
Medine’ye yaklaşık bir hafta sonra gelen haber; Habeş Hükümdarının aynı günde vefât ettiğini bildiriyordu.<br />
<br />
Habeş Necaşîsi Ashame, Hz. Resûlullah tarafından bir mektupla Hicretin yedinci senesinde İslâma dâvet edilmiş ve derhal Müslüman olmuştu. Müslüman elçiye de, “Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabînin (a.s.m.) hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanattan çok daha üstündür”3 demişti.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz, Hanımlarından Bir An Uzak Kalıyor</span><br />
<br />
Hicretin dokuzuncu senesinde, İslâm nûru bütün haşmetiyle Arabistan yarımadasını kucaklamıştı. Hz. Resûlullahın elinde artık bir çok maddî imkânlar vardı. İslâm Devletinin serveti çoğalmış, Müslümanların maddî durumları oldukça düzelmişti.<br />
<br />
Her türlü imkâna kavuşmuş olmasına rağmen Hz. Resûlullah, sade hayatından ayrılmıyor, mütevazi yaşayışına devam ediyor, lüks ve debdebeye iltifat etmiyordu.<br />
<br />
Fakat, Ezvâc-ı Tâhirat, kadınlığın fıtratında bulunan ziynet ve dünya malına karşı meyil saikiyle dünyanın refah ve bolluğundan, giyim kuşam ve ziynetinden, bol nimetler içinde yaşamaktan nasiplerini almak istiyorlardı. Bunun için de zaman zaman Peygamberimizin etrafında toplanarak, “Bizler de başka kadınların istedikleri ziynetleri isteriz” derlerdi.<br />
<br />
Sonra da herbiri bir takım şeyler isterdi. Fakat, Peygamber Efendimiz, kendisi sâde yaşadığı gibi hanımlarının da sâde bir hayat sürmelerini ve buna rıza göstermelerini arzu ediyordu. Bunun için de isteklerine müsbet cevap vermiyordu. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhiratın bu tarz isteklerde bulunmasından da mübârek gönülleri rahatsızlık duyuyordu.<br />
<br />
Efendimizin mutad bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tesbit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi.<br />
<br />
Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri de yanlarında bulunanlardan kendilerine ikram ederlerdi. Günün birinde Hz. Zeyneb bint-i Cahş Validemize bir tulum bal hediye getirmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resûl-i Ekreme çok sevdiği baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in yanında her zamankinden fazla kalırdı.<br />
<br />
Bu durum Hz. Âişe’nin nazarından kaçmadı. Sebebini merak etmeye başladı. Bir ara cariyesi vasıtasıyla bu fazla duruşun sebebinin ikram edilen bal şerbeti olduğunu öğrendi.1<br />
<br />
Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında her nedense bir rekabet vardı. Hattâ bu yüzden Peygamberimizin pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Hz. Safiyye ve Hz. Hafsa Hz. Âişe’nin tarafını, Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe, Meymune ve Cüveyriye (r.a) ise Hz. Zeyneb bint-i Cahş’ın grubunu teşkil ediyorlardı.2<br />
<br />
Resûl-i Ekremin, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe gayrete geldi. Taraftarı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu talimatı verdi:<br />
<br />
“Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?’ Resûlullah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman, ‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabiî ki o, ‘Zeynep bana bal şerbeti içirmişti’ cevabında bulunacaktır. O zaman da biz, ‘Demek o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz.”3<br />
<br />
Megafir, ‘mağfur’un çoğuludur. Mağfur, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan, tatlı, fakat fena kokulu bir zamkıdır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bildiği için bu tarz bir talimatta bulunmuştu.<br />
<br />
Kâinatın Efendisi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken, “Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?” sorusuyla karşılaştı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Hayır!” dedi.<br />
<br />
Hz. Hafsa, “O halde bu koku ne?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Zeynep bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Hafsa, “Demek ki, o balın arısı Urfut ağacından yayılmış, bal toplamış” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Onu bir daha içmem” diyerek yemin etti.<br />
<br />
Sonra da, “İşte, yemin ettim. Sakın bunu başka bir kimseye duyurma” buyurdu.1<br />
<br />
Böylece Peygamber Efendimiz sırf “hanımlarını memnun etmek ve aralarındaki iki hizb halinde hissolunan fıtrî kadınlık gayret ve kıskançlığının âile nizamı üzerinde aksi tesir icrasından çekinmek maksadına mebnî”2 olarak kendisine helâl bir gıda olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu.3<br />
<br />
Bunu verdiği bir kaç sır ile4 birlikte gizli tutmasını Hz. Hafsa’ya sıkı sıkıya tembih eyledi. Hattâ ondan bu hususta söz aldı.<br />
<br />
Peygamberimizin baldan istifade etmemeye yemin etmesi üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “Ey Peygamber! Niçin hanımlarının hoşnutluğunu arayıp da Allah’ın helâl kıldığı şeyi kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”1<br />
<br />
Hz. Hafsa, Resûl-i Ekremin bu sırlarını gizleyemedi. Çok geçmeden anlaştıkları Hz. Âişe’ye duyurdu. Duruma bundan sonra diğer hanımları da muttali’ oldu.<br />
<br />
Mahremiyetinin muhafazasını istediği vakıânın ifşâ edildiğini Cenâb-ı Hak, Resûlüne vahiy ile bildirdi:<br />
<br />
“Hani Peygamber, hanımlarından birine gizlice bir söz söylemişti. Hanımı bu sözü açığa vurunca Allah da peygamberine sırrının açıklandığını bildirdi. Sonra Peygamber o hanımına, açığa vurmuş olduğu şeyin bir kısmını bildirdi, bir kısmını da yüzüne vurmadı. Ona durumu böylece anlatınca, hanımı ‘Bunu sana kim bildirdi?’ diye sordu Peygamber de ‘Herşeyi hakkıyla bilen ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Allah bildirdi’ diye cevap verdi.”2<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Resûlullah, Hz. Hafsa’ya serzenişte bulundu. Sonra da Ezvâc-ı Tâhirattan bazıları dünya hayatının ziynet ve refahı ile ilgili bazı istek ve tekliflerde bulundular.<br />
<br />
Peygamberimiz hem bu duruma üzüldü, hem de hanımlarının birbirlerini kıskanmalarından fazlasıyla rahatsız oldu.<br />
<br />
Bunun üzerine, dünya hayatının nazarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak, hanımlarına bir ders vermek, aynı zamanda aralarındaki kıskançlık ve çekememezliğe bir derece mani olabilmek düşüncesiyle ve neticede onların zâtına besledikleri muhabbet ve sadakâtlarını ölçmek maksadıyla onlardan bir ay uzak durmak üzere yemin etti.3 Bu yeminden sonra da, Meşrebe diye anılan çardakta tek başına yatıp kalkmaya başladı.4<br />
<br />
İşte bu hadiseye İ’lâ Hadisesi denir. İ’lâ’nın lûgat mânâsı “mutlak yemin” dir. Fıkıh dilinde ise, erkeğin cinsî muamelede bulunmamak üzere hanımına yaklaşmamaya yemin etmesi demektir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ashab-ı Kiramın telâşı</span><br />
<br />
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Meşrebe’de yalnız başına kaldığını duyan Sahabîler, “Hanımlarını boşamıştır” düşüncesiyle telâşlandılar. Hz. Ömer, bu telâşını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Medine’nin Avâli semtinde oturuyordum. Ensardan bir komşum vardı. İkimiz birer gün arayla Resûlullahı ziyaret ederdik. Ben inersem, o gün vahiy ve saireye dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O indiği zaman da aynı şeyi yapardı.<br />
<br />
“Sıra komşumda idi. Gecenin bir kısmı geçmişti. Gelerek kapıyı şiddetle çaldı. Telâşla açtım:<br />
<br />
“‘Ne var?’ diye sordum.<br />
<br />
“‘Büyük bir felâket’ dedi.<br />
<br />
“‘Ne oldu?’ dedim, ‘Gassanîler Medine’ye hücuma mı geçtiler?’<br />
<br />
“‘Hayır,’ dedi, ‘daha fena bir şey oldu. Resûlullah, zevcelerini boşamış!’<br />
<br />
“Bunun üzerine sabah namazını kıldıktan sonra, giyinip kuşandım ve Medine’ye indim. Hafsa’nın yanına vardım. Ağlıyordu. ‘Ne diye ağlıyorsun?’ dedim. ‘Ben, seni Resûlullaha karşılık vermekten, kendisinden bir şey istemekten sakındırmamış mıydım?’ Sonra sordum: ‘Allah Resûlü sizleri boşadı mı?’<br />
<br />
“‘Bilmiyorum’ dedi.<br />
<br />
“‘Resûlullah şimdi nerede?’ diye sordum.<br />
<br />
“‘Şuradaki Meşrebe’de. İnzivaya çekilmiş’ dedi.<br />
<br />
“Kalktım, Resûlullahın bulunduğu yere yaklaştım. Kapıda hizmetçisi Rebâh vardı. ‘Ey Rebah’ dedim, Resûlullahın yanına girmem için izin iste.<br />
<br />
“Rebâh içeri girip çıktı: ‘Arzunuzu arz ettim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.<br />
<br />
“Dönüp Mescide gittim. Ashab-ı Kiramdan bazıları minberin etrafında üzgün üzgün oturuyorlardı. Bazısı ise ağlıyordu. Ben de biraz oturdum. Fakat, canımın sıkıntısı bir türlü geçmiyordu. Resûlullahın odasına tekrar yaklaştım. Rebâh’a ‘Ömer’in içeri girmesi için izin iste’ dedim.<br />
<br />
“Köle içeri girip çıktı, ‘Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.<br />
<br />
“Tekrar mescide döndüm. Minberin yanında bir müddet oturdum. Endişe ve üzüntümden bir türlü kurtulamıyordum.<br />
<br />
“Yine Resûlullahın bulunduğu odaya yaklaştım. Sesimi yükselterek, ‘Ey Rebâh’ dedim, ‘ben Resûlullahı görmek istiyorum. Müsaade iste. Şayet Resûlullah benim Hafsa lehinde tavassutta bulunacağımı zannediyorsa, yemin olsun ki, eğer Resûlullah emrederse onun boynunu uçururum.’<br />
<br />
Rebâh içeri girdi. Çıkınca, ‘Kendilerine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.<br />
<br />
“Bunun üzerine dönüp giderken, kölenin ikinci sesini işittim: ‘Gir, artık sana izin verdi!’<br />
<br />
“İçeri girdim, Allah Resûlüne selâm verdim. Hasırdan örtülü bir yatak üzerinde idi. Hasır derisinin üzerinde izler bırakmış, çizgiler belli oluyordu. Etrafıma bakındım. Bir yanda bir avuç arpa, diğer yanda asılı bir post gördüm. Gözlerim yaşardı. Resûlullah, ‘Niçin ağlıyorsun?’ diye sordu.<br />
<br />
‘Yâ Resûlallah! Nasıl ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ü sefâsını sürerken, siz Allah’ın en sevgili kulu olduğunuz halde bu basit şartlar içinde yaşıyorsunuz!’<br />
<br />
“Resûlullah, ‘Ey Hattab’ın oğlu Ömer!’ dedi. ‘Dünya nimeti onların, âhiret saadeti de bizim olmasına râzı değil misin?’<br />
<br />
“Sonra, ‘Yâ Resûlallah! Hanımlarını boşadın mı?’ diye sordum.<br />
<br />
“Mübarek başlarını bana doğru kaldırarak, ‘Hayır’ buyurdular.<br />
<br />
“Bu cevap karşısında birden bire ‘Allahü Ekber’ dedim.<br />
<br />
Sonra da, ‘Bütün Ashab keder içindeler. Gidip kendilerine hakikatı söyleyeyim mi?’ dedim.<br />
<br />
“Resûlullah, ‘Olur’ dedi ve yüzünden üzüntüsü dağılıncaya kadar konuştu. Nihayet şenlendi ve gülmeye başladı.<br />
<br />
“Bunun üzerine çıkıp mescidin kapısına dikildim ve yüksek sesle bağırdım, ‘Resûlullah, hanımlarını boşamamıştır.’”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûlullahın Meşrebe’den ayrılışı</span><br />
<br />
Bir ay dolunca Resûlullah, inzivadan çıkarak hanımlarıyla görüşmeye başladı. Bu sırada şu âyet-i kerime nâzil oldu:<br />
<br />
“Ey Peygamber, hanımlarına de ki: ‘Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelinizi verip sizi güzellikte serbest bırakayım.’<br />
<br />
“‘Eğer Allah’ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.’”2<br />
<br />
Buna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), hanımlarını, dünya ve dünya zîneti ile Allah ve Resûlünü tercihte serbest bırakmaya memur edilmiş oluyordu.<br />
<br />
Âyet, nâzil olduğu sırada Efendimiz hanımlarından Hz. Âişe’nin yanında idi. İlk önce meseleyi ona açtı. Hattâ bu konuda babasına anasına danışabileceğini de beyân etti. Hz. Âişe derhal cevabını verdi:<br />
<br />
“Ben, bu hususta mı anneme babama danışacağım! Ben elbette ki, Allah’ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu cevaba gülümsedi.<br />
<br />
Diğer Ezvâc-ı Tahirât da aynı şekilde Allah ve Resûlünün rızasını ve âhiret yurdunu, dünya ve zînetine tercih ettiler. Böylece Fahr-i Kâinat Efendimize muhabbet ve sadakâtlarını ispatlamış oldular.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Beliy Heyetinin Müslüman Oluşu</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte, Benî Beliy Kabilesinden bir heyet Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizle görüşüp huzurda Müslüman oldular.1<br />
<br />
Heyetin büyüğü Ebüddabib bu arada Peygamber Efendimize bazı sorular sordu.<br />
<br />
“Yâ Resûlallah” dedi, ‘ben, misafirleri ağırlamayı seven biriyim. Bundan dolayı bana âhirette bir sevap var mıdır?”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet, zengine olsun fakire olsun, yapacağın her iyilik sadakadır”2 buyurdu.<br />
<br />
Bu cevaptan memnun olan Ebüddabib bu sefer, “Yâ Resûlallah! Misafirliğin müddeti ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üç gündür. Bundan sonra oturmak misafir için uygun olmaz” buyurdu.3<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, bu hadisleriyle misafirliğin hududunu çizmiştir. Mü’min, misafir mü’min kardeşini üç gün yedirip içirip, barındırmakla vazifelidir. Üç günü geçtikten sonra bu mükellefiyet üzerinden düşer. Bundan sonra onu ağırlayıp ağırlamamakta serbesttir.<br />
<br />
Beliy Heyeti, üç gün kaldıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimizin verdiği hediyelerle yurtlarına döndüler.4<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tebük Gazâsı</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Receb ayı. ( Milâdî 630.) Hicretin dokuzuncu senesi, İslâmın Arabistan Yarımadasında bütün haşmetiyle yayıldığı senedir. Bir taraftan dalga dalga insanlar Medine’ye gelerek Resûl-i Ekreme İslâmiyet üzerine bîat ediyor, diğer taraftan Müslüman olmuş kabilelerin dinî ve idarî işlerini tanzim etmek gayesiyle etrafa memurlar ve valiler gönderiliyordu. Hülâsa, Asr-ı Saadette İslâm, Hicretin 9. senesinde en şaşaâlı ve ihtişamlı devrini yaşıyordu.<br />
<br />
Ancak, parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı. Onlardan biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı. Başında Kayser Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da gördüğü tahrik neticesinde Din-i Mübîn-i İslâmı ve müntesiplerini ortadan kaldırmak maksadıyla büyük bir ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzâm, Lahm, Âmile, Gassan, v.s. gibi kabileler de Heraklius’un bu ordusuna katılacaklardı.1 Bir insan seli halinde Medine üzerine akacak ve güya Müslümanları imha edeceklerdi.<br />
<br />
Durumu Resûlullah Efendimiz derhal haber aldı ve ânında hazırlığa başladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), herhangi bir gazâya çıkarken, maksadını açıklamazdı. Bir başka yere gidecekmiş gibi davranır ve konuşurdu.<br />
<br />
Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek yerin uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın da çokluğunu açıkça mücahidlere bildirdi.2<br />
<br />
Medine içinde harp hazırlıkları başlarken Peygamber Efendimiz etraftaki Müslüman kabilelere de haber gönderdi ve harp için mücahid istedi.1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sahabîlerin yardımları</span><br />
<br />
Her tarafa kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek mücahidlerden bir çoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarf edecek paraları yoktu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Müslüman zenginleri harp hazırlığı ve teçhizatı ile yardıma çağırdı.<br />
<br />
Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu dâvete derhal iştirak ettiler.<br />
<br />
Hz. Ömer, Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dâvetine koşanların başındaydı. Kendi kendine, “Bugün Ebû Bekir’i geçeceğim” diyordu. Malının yarısını alıp Peygamber Efendimize getirdi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Ömer, “Size getirdiğimin bir mislini bıraktım” dedi.2<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem3 gümüşü alıp huzur-ı Risâlete getirdi. Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyordu. Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.<br />
<br />
Sıddık-ı Ekber sevinçle, “Onlara, Allah ve Resûlünü bıraktım”4 cevabını verdi.<br />
<br />
Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömer’in gözleri yaşardı ve “Anam babam sana fedâ olsun, ey Ebû Bekir” dedi, “hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak geçiyorsun. Artık, hiç bir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım.”5<br />
<br />
“Zinnûreyn” lâkabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam’a göndermek üzere bir ticaret kervanı hazırlatmıştı. Yardım dâveti üzerine, kervanı Şam’a göndermekten vazgeçti ve üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte Hz. Resûlullaha teslim etti. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti.<br />
<br />
Hz. Osman bin Affan’ın bu fedakârlığı karşısında Server-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.), “Allah’ım, ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol!”1 diye duâ etti.<br />
<br />
Hz. Resûlullahın yardım dâvetine Abdurrahman bin Avf (r.a.), dört bin dirhemle koştu:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah,” dedi, “bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum, bir o kadarını da ev halkım için bıraktım.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun”2 buyurdu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu duâsı sebebiyledir ki, Abdurrahman bin Avf Hazretleri vefât ettiği zaman dört hanımından sadece her birisinin miras hissesine on sekiz bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.3<br />
<br />
Daha bir çok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar. Kimi hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veriyordu. Hiç biri, getireceği şeyin küçüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine bakıp yardıma koşmaktan geri kalmıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir sa’ hurma ile yardıma koşan zât</span><br />
<br />
Ebû Akil, elinde bir sa’4 hurma ile Resûlullahın huzuruna geldi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah,” dedi, “iki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımda su çektim. Bu iki sa’dan birini ev halkım için bıraktım. Diğerini de Rabbimin rızasını kazanmak için size getirdim.”<br />
<br />
Bundan son derece mütehassis olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allah, senin getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın” diye duâ etti ve getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.1<br />
<br />
Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe bin Zeyd, Allah Resûlünün bu dâvetine can u gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiç bir şeyi yoktu. Allah’a yalvardı:<br />
<br />
“Ey Allah’ım! Sen, cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resûlünle birlikte cihada çıkabilecek bir bineğe sahip kılmadın.”<br />
<br />
Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Resûlullahın huzuruna geldi. “Yâ Resûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisinden faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum” dedi ve ilâve etti:<br />
<br />
“Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle, ‘Bu da tasadduk edilir mi?’ deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”2<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Allah sadakanı kabul buyursun” dedi.<br />
<br />
Ertesi gün, Peygamber Efendimiz Ashabına, “Şu gece tasaddukta bulunmuş kişi nerededir?” diye sordu.<br />
<br />
Kimsede bir hareket görülmedi.<br />
<br />
Bu sefer Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Gece sadakayı veren nerede ise ayağa kalksın” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ulbe ayağa kalktı.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim. Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların divanına yazıldın”3 buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ulbe, duâsının kabulünden dolayı son derece memnun oldu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslüman kadınların fedakârlığı</span><br />
<br />
Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar zînet eşyası varsa, Allah yolunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Resûlullaha seve seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.<br />
<br />
Eslem Kabilesine mensup Hz. Ümmü Sinan der ki:<br />
<br />
“Âişe’nin (r.a.) evinde Resûlullahın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm. Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan bir takım şeyler buluyordu.”1<br />
<br />
İşte bütün bu yardımlarla kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe iştirak edecek durumdan mahrum bulunan bir çok Müslümana da silah tedarik edildi, sefer hazırlığı yapıldı, harp teçhizatı sağlandı.<br />
<br />
Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin Ashabın yardımları bile onların techizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar Resûlullaha sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak kimine binecek deve, kimine silah, kimine ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul edilmiyorlardı.<br />
<br />
Red cevabı alanlar arasında “Bekkâûn” yani “Ağlayanlar” diye meşhûr yedi zât vardı ki, şunlardı: Salim bin Umeyr, Amr bin Humam, Ulbe bin Zeyd, Irbad bin Sâriyye, Ebû Leylâ Abdurrahman bin Kâ’b, Abdullah bin Mugaffel ve Heremî bin Abdullah.2<br />
<br />
Bu yedi zât, harp hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah! Sefere çıkmak isteriz. Ancak, binecek devemiz, yolda yiyecek azığımız yok!” diyerek durumlarını arz ettiler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Size verecek binek kalmadı” buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak huzur-ı risâletten ayrıldılar.1<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, bu fedakâr Sahabîler hakkında şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Şu kimseler üzerine de cihâda katılamadıkları için bir günah yoktur ki, sana her gelişlerinde, ‘Sizi bindirecek bir şey bulamadım’ derdin, onlar da cihad için harcayacak birşey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak dönerlerdi.”2<br />
<br />
Harbe iştirak edemeyecekleri endişesiyle üzüntülerinden göz yaşı dökerek Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu Sahabîler, bu âyetin inmesiyle zengin Sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler. Böylece, harbe iştirak etmek imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivâyete göre bunların üçünü Hz. Osman bin Affan, ikisini Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin bin Umeyr harp için techiz etmişlerdir.3<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Münafıklar sahnede</span><br />
<br />
Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde meyvelerin tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığından birazcık olsun uzak kalmak için bağ ve bahçelerindeki ağaçların gölgelerine oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda İslâm ordusu dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans’a karşı harbe çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl katlanabilirlerdi?<br />
<br />
Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı görülüyordu. Reisleri Abdullah bin Übeyy, Müslümanlar arasına fitne sokmak, onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle şöyle konuşuyordu:<br />
<br />
“Muhammed Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve Ashabının esir düşeceklerini şimdiden görür gibiyim.”1<br />
<br />
Diğer münâfıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyorlardı.2<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, münâfıkların bu sözleri üzerine şu Âyet-i Kerime’yi inzâl buyurdu:<br />
<br />
“Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için keyiflendiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, ‘Bu sıcakta cihâda çıkmayın’ dediler. Sen, ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır’ de, Keşke anlayabilselerdi!”3<br />
<br />
Bazı münâfıklar ise kadınlara olan düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için bahane ediyordu.<br />
<br />
Bunun üzerine de şu âyet-i celile nâzil oldu:<br />
<br />
“Onlardan, ‘İzin ver de beni fitneye düşürme’ diyenler vardır. Heyhat, onlar fitnenin tâ içine düşmüşledir. Cehennem ise, kâfirleri her taraftan kuşatmıştır.”4<br />
<br />
Daha bir çok münâfık böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden izin istediler. Bunun üzerine, seksenden fazla münâfığa izin verildi.<br />
<br />
Onlar, Peygamber Efendimize beyân ettikleri özürlerinde yalancı idiler. Allah ve Resûlüne gönülden inanmış kimseler değillerdi.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak (c.c.) şu âyetiyle de onların bu durumunu Resûlüne haber veriyordu:<br />
<br />
“Cihâddan geri kalmak için izin isteyenler, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanmayan ve kalbleri şüpheye tutulmuş kimselerdir ki, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.”5<br />
<br />
Bir sonraki âyette de Allahü Teâlâ yerlerinde oturup kalanlara bakıp ümitsizliğe kapılmamaları için Müslümanları teselli ediyordu:<br />
<br />
“Eğer sizinle beraber cihâda çıksalardı, sizin için fesattan başka birşey arttırmazlar, fitne çıkarmak için aranızda koşuştururlardı. İçinizde ise onları can kulağıyla dinleyecekler vardır.”1<br />
<br />
Münâfıklar gürûhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri, Allah ve Resûlüne gönülden bağlı olan mücahidleri cihâda çıkmak hususunda asla tereddüde düşürmedi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusu hazır</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen Seniyyetü’l-Veda’ ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, otuz bin kişi idi. Bunun on binini süvariler teşkil ediyordu.2<br />
<br />
Bundan sonra Peygamber Efendimiz Medine’de yerine Muhammed bin Mesleme’yi (r.a.) vekil bıraktı.3<br />
<br />
Hz. Ali de İslâm ordusuyla Seniyyetü’l-Veda’a kadar gelmişti. Kâinatın Efendisi Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) onu huzuruna çağırdı ve “Medine’de muhakkak ya ben, ya da sen kalacaksın”4 buyurdular. Sonra da onu her iki ev halkının işleriyle meşgul olmak üzere Medine’de bırakacağını söyledi. Hz. Ali ağladı, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Gittiğin her tarafta ben senin yanında bulunmak isterdim. Tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsun?”5<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) cevaben, “Bana göre sen, Musâ’ya göre Harûn6 gibi olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir”7 buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sürat Medine’ye geri döndü.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir’e teslim etti.1 En büyük bayrağı ise Zübeyr bin Avvam’a (r.a.) verdi.<br />
<br />
Hazreclilerin sancağını Ebû Dücâne (r.a.), Benî Malik bin Neccarların bayrağını ise Zeyd bin Sâbit’e verdi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusunun Medine’den hareketi</span><br />
<br />
Receb ayının bir Perşembe günü idi.<br />
<br />
Güneşin batışına yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu Medine’den Tebük’e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda cihâda çıkan mücahidlerde, bunca sıkıntı ve ağır şartlara rağmen en ufak bir tereddüt ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık âhiret âleminde sonsuz nîmetlere kavuşacaklarını, Allah’ın cemâliyle müşerref olacaklarını biliyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, imanlı gönüllerindeki serinliğe tesir etmiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda savaşmaya olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kudsî duygularla yollarına devam ediyorlardı.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ali’nin arkadan İslâm ordusuna yetişmesi</span><br />
<br />
Peygamberimiz tarafından Hz. Ali’nin Medine’de bırakılması üzerine de münâfıklar, aralarında ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu vesile ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti. Şöyle diyorlardı:<br />
<br />
“Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine’de bıraktı!”2<br />
<br />
Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhal silahlanıp İslâm ordusunun arkasına düştü. Cürf denilen mevkide Resûl-i Kibriyâ Efendimizle buluştu. Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali! Neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Ali, “Yâ Resûlallah! Münâfıklar, senin bana kıymet vermediğini söylüyorlar. Bende görüp hoşlanmadığım bir şeyden dolayı beni yanında götürmediğinden söz ediyorlar.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz işin mahiyetini anlamıştı. Güldü:<br />
<br />
“Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben, seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Derhal geri dön. Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde vekilim ol!” buyurdu. Sonra ilâve etti:<br />
<br />
“Yâ Ali! Bana göre sen, Musâ’ya göre Hârun gibi olmağa razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber olmayacaktır!”2<br />
<br />
Hz. Ali, Peygamber Efendimizin sözlerini tasdik edip derhal Medine’ye döndü.3<br />
<br />
Medine’de bir çok münâfık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve bozgunculuğa tevessül edebilecelerini de göz önünde bulundurarak Peygamber Efendimizin Hz. Ali’yi Medine’de bıraktığı da söylenebilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Meşhur üç kişi</span><br />
<br />
Bir kısım münâfığın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki, samimî Müslümanlardan Kâ’b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebi’ de sırf ihmalkârlıkları yüzünden Medine’de kaldılar.4<br />
<br />
Bu meşhur üç kişi hakkında vaki olacak muameleyi Peygamber Efendimizin Medine’ye dönüşünden sonra anlatacağız.<br />
<br />
Fahr-i Kâinat kumandasındaki İslâm ordusu güneşin sıcaklığına, çölün kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu. Bir ara mücahidler, “Yâ Resûlallah! Ebû Zerr, devesi yürümediğinden geride kalmış” dediler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer, onda bir hayır varsa, Yüce Allah, onu bize kavuşturur”1 buyurdu.<br />
<br />
Ebû Zerr (r.a.), devesi zâif olduğu için geride kalmıştı. Devesinin yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.<br />
<br />
Ordu, bir konak yerinde istirahata çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan Ebû Zerr’di. Mücahidler, Peygamber Efendimize haber verdiler. Resûlullah şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Allah, Ebû Zerr’e merhamet etsin. O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”2<br />
<br />
Bu ferman-ı Nebevîden seneler sonra Hz. Osman’ın hilâfeti sırasındaydı.<br />
<br />
Şam’da ikâmet etmekte olan Ebû Zerr bir gün, “Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azapla müjdele”3 meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu.<br />
<br />
Hz. Muâviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, ehl-i kitap hakkındadır” deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır, bu hem bizim, hem de ehl-i kitap hakkındadır” cevabını verdi.<br />
<br />
Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı. Hz. Muâviye, bunun üzerine, “Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor” diye yazıp, onu Hz. Osman’a şikâyet etti.<br />
<br />
Hz. Osman da onu Şam’dan Medine’ye çağırdı.<br />
<br />
Medine’ye gelen Hz. Ebû Zerr’e İslâm Halifesi, “Yanımda kal. Bütün ihtiyaçlarını ben karşılayayım” diye teklifte bulundu. Fakat o, “Dünyanızdaki şeylerin bana gereği yok” diyerek bu teklifi kabul etmedi.<br />
<br />
Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal” diye teklif etti.<br />
<br />
Ebû Zerr, bunu kabul etti ve “Rebeze’ye gitmeme izin ver” diye dilekte bulundu.<br />
<br />
Hz. Osman’ın izin vermesi üzerine de Medine’ye üç konak uzaklıkta bulunan Rebeze’ye gitti.<br />
<br />
Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sadece zevcesi ile hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun ortasına koyunuz. Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, ‘Bu Resûlullahın (a.s.m.) Sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz’ deyiniz” diye vasiyet etti.<br />
<br />
Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.<br />
<br />
Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiç bir şey bulunmadığı gibi, seni saracak bir kefen bile yok” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak” dedikten sonra şöyle konuştu:<br />
<br />
“Bir gün bir kaç kişiyle birlikte Resûlullahın huzurunda idik. Şöyle buyurdular:<br />
<br />
‘İçinizden birisi kır bir yerde vefât edecek. Cenazesinde mü’minlerden, küçük bir cemaat hazır bulunacaktır.’<br />
<br />
“O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatlar içinde vefât ettiler. Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır bir yerde ölüyorum. Yolu gözetle! Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin.”1<br />
<br />
Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicretin 32. senesinde yanında sadece hanımı ve hizmetçisi bulunduğu halde vefât ederek, Hz. Resûlullahın yirmi sene önce verdiği haberi tasdik etti.<br />
<br />
Vefât edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini yerine getirdiler. Yıkayıp kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.<br />
<br />
Tam o sırada umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıka geldi. İçlerinde meşhur Sahabî Abdullah bin Mes’ud da vardı.<br />
<br />
Ebû Zerr’in hizmetçisi ayağa kalktı, “Bu, Resûlullahın Sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz” deyince, Hz. Abdullah bin Mes’ud kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı ve Resûl-i Kibriyânın seneler önceki fermânını tekrarladı:<br />
<br />
“Ebu Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur.”<br />
<br />
Sonra da hep beraber bu büyük Sahabînin cenazesini defnettiler.1<br />
<br />
İslâm ordusu Hıcr’da<br />
<br />
İslâm ordusu Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.<br />
<br />
Medine’den yedi merhale mesafede bulunan Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Salih’in (a.s.) kavmi olan Semud’un gece yarısından sonra Cenâb-ı Hak tarafından estirilen bir toz bulutu ile helâk olduğu yerdi.2<br />
<br />
Buraya varınca Peygamber Efendimiz, “Şu azaba uğratılmış olanların evlerine, onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giriniz”3 buyurdu.<br />
<br />
Mücahidler, Hıcr’ın kuyusundan su aldılar. Onunla hamurlarını yoğurdular. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şu emri verdi:<br />
<br />
“O kuyunun suyundan su içmeyiniz. Ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiç bir şey yemeyiniz.”4<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin yağmur duâsı</span><br />
<br />
Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm ordusunda büyük bir susuzluk başgösterdi. Mücahidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle anlatır:<br />
<br />
“O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik. Herhangi birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bulamadığımız gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ içimizden biri devesini kesmiş, hörgücündeki suyu içmişti.”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Münâfıkların dedikoduları</span><br />
<br />
Müslümanlar arasında bulunan münâfıklardan bazıları bunu fırsat bilerek dedikoduya başladılar:<br />
<br />
“Eğer Muhammed, gerçekten bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine, Allah’tan yağmur dileyip, yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah’tan yağmur diler, yağmur yağdırırdı.”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar, böyle söylüyorlar öyle mi? Allah’ın, size yağmur yağdıracağını umarım”2 buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:<br />
<br />
“Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında Ebû Bekir dayanamayarak Resûlullaha şu ricada bulundu:<br />
<br />
“‘Yâ Resûlallah! Allah, duânızı kabul eder. Ne olur bizim için hayır duâda bulunsanız.’<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.), ‘Bunu istiyor musunuz?’ buyurdu.<br />
<br />
“Ebû Bekir, ‘Evet yâ Resûlallah!’ dedi.<br />
<br />
“Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), ellerini açarak duâ etti. Daha duâsını bitirmeden, hava birden bire karardı. Önce yağmur çiselemeye başladı. Sonra da sağnak halinde boşaldı. Bütün mücahidler kaplarını doldurdular.<br />
<br />
“Konakladığımız yerden ayrılınca, bir de ne görelim, yağmur sadece ordunun bulunduğu bölge içinde yağmış. O bölgenin dışına bir tek damla bile düşmemiş.”<br />
<br />
İşte Kâinatın Efendisi böylesine bir duâ, bir niyaz ve istek ile Allah’ın ikram ve ihsanına mazhar oluyordu.<br />
<br />
Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz bir çok mu’cizelere, ikram ve ihsanlara mazhar olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu ikram ve ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise imanları daha da kuvvetleniyor, daha fazla mertebe katediyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kasvâ’nın kaybolması</span><br />
<br />
Sefer sırasında bir ara Resûl-i Ekrem Efendimizin devesi Kasvâ kayboldu.1 Ashab-ı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulmaya muvaffak olamadılar.<br />
<br />
Münâfıklar bunu da fırsat bilerek Hz. Resûlullahı rahatsız edici söz söylemekten geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd bin Lusayt, “Şaşılacak şey! Muhammed, peygamber olduğunu söyler, gökten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu bilmez”2 diye söylendi.<br />
<br />
Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, “Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilirim. Ondan başkasını asla bilemem!” buyurdu ve ilâve etti:<br />
<br />
“Şimdi de Allah bana bildirdi ki, Kasvâ filan ve filan dağların arkasındaki vadidedir. Yuları bir ağaca takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz onu bana getiriniz.”3<br />
<br />
Sahabîler, Hz. Resûlullahın tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yuları bir ağaca dolanmış halde buldular ve alıp getirdiler.4<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, ancak Cenâb-ı Hakkın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir, insanlar için gayb hükmünde olan hadiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar olduğu mucizelerinin bir nev’idir.<br />
<br />
Resûlullahın, Allah’ın bildirmesiyle haber verdiği istikbale âit bütün haberler Ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.5<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusu Tebük’te</span><br />
<br />
Nihâyet, kavurucu sıcaklar altında ve sıcaktan âdeta kaynayan kumlar üzerinde yapılan yorucu bir yolculuktan sonra İslâm ordusu on dokuzuncu konak yeri olan Tebük’e vardı.<br />
<br />
Fakat, ortada ne Bizans ordusu, ne de bir başkası vardı. Doğu Roma İmparatoru giriştiği hazırlıktan, cesaretsizliği sebebiyle son anda vazgeçmişti.<br />
<br />
Ebû Hayseme, samimi bir Müslümandı. Sadece ihmalkârlığı yüzünden İslâm ordusuna katılmayıp, Medine’de kalmıştı.<br />
<br />
İslâm ordusunun Medine’den ayrılışından günlerce sonra, bir gün işinden evine dönmüştü. Hanımlarının çardağı süpürmüş, temizlemiş ve soğuk şerbetleri hazırlamış olduğunu görmüştü. Bu manzara birden âlemini değiştirdi. Çardakların kapısı önünde dikildi. Hanımlarına ve kendisi için hazırlanan şeylere bakarak şöyle dedi:<br />
<br />
“Sübhanallah! Resûlullah (a.s.m.), yakıcı güneşin, rüzgâr ve sıcağın altında silahını boynunda taşısın da, Ebû Hayseme serin gölgede, yemeği hazırlanmış, iki güzel kadının yanında, mal ve mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?” Sonra da hanımlarına dönerek, “Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâma gidip kavuşmadıkça hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim! Derhal yol azığımı hazırlayınız” dedi.1<br />
<br />
Yol azığı hazırlanan Ebû Hayseme derhal Medine’den Tebük’e doğru yola çıktı. İslâm ordusu Tebük’te konakladığı esnada mücahidler uzaktan bir atlının geldiğini fark ettiler. “İşte, bakınız bir süvari geliyor!” dediler.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Ebû Hayseme mi ola? Onun olmasını isterdim” buyurdu.<br />
<br />
Biraz sonra yaklaşınca, Sahabîler onu hemen tanıdılar. “Yâ Resûlallah! Vallahi, gelen Ebû Hayseme’dir,” dediler.<br />
<br />
Ebû Hayseme, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna varıp selâm verdi. Resûl-i Ekrem, “Ebû Hayseme! Sen, helâke yaklaşmıştın!”1 buyurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin Tebük’teki hitabesi</span><br />
<br />
İslâm ordusunun Tebük’te beklediği sıradaydı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, bir ara ayağa kalktı. Arkasını bir hurma ağacına dayayarak şu hitabede bulundu:<br />
<br />
“Size insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi? İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağı üzerinde, son nefesine kadar Allah yolunda çalışan kimsedir!<br />
<br />
“İnsanların en şerlisi de, Allah’ın Kitabını okuyup, ondan hiç faydalanmayan azgın kimsedir. İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır. Yapışılacak en sağlam kulp takvadır.<br />
<br />
“Dinlerin hayırlısı, İslâmiyettir.<br />
<br />
“Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir.<br />
<br />
“Sözlerin şereflisi, zikrullahtır.<br />
<br />
“Kıssaların güzeli, Kur’an’da olan kıssalardır.<br />
<br />
“Amellerin hayırlısı, Allah’ın yapılmasını mecbur kıldığı farzlardır.<br />
<br />
“Amellerin kötüsü, bid’atlar, sonradan ihdâs edilmiş (hoş olmayan) şeylerdir.<br />
<br />
“En güzel yol, en güzel yaşayış, Peygamberin yolu ve yaşayışıdır.<br />
<br />
“Ölümlerin şereflisi, şehidlerin ölümüdür.<br />
<br />
“Körlüğün körü, doğru yolu bulduktan sonra dalâlete sapmaktır.<br />
<br />
“Doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır.<br />
<br />
“Körlüğün kötüsü, kalb körlüğüdür.<br />
<br />
“Veren el alan elden hayırlıdır.<br />
<br />
“Az olup yetişen şey, çok olup Allah’a taattan alıkoyandan hayırlıdır.<br />
<br />
“Özür dilemenin en fenası, ölüm gelip çattığı zamankidir.<br />
<br />
“Pişmanlığın kötüsü, Kıyâmet günündekidir.<br />
<br />
“Yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir.<br />
<br />
“Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginlidir.<br />
<br />
“Hikmetin başı, Allah korkusudur.<br />
<br />
“Şarap, içki, günahların her çeşidini bir araya toplayandır.<br />
<br />
“Gençlik, delilikten bir bölümdür.<br />
<br />
“Kazançların kötüsü, faiz kazancıdır.<br />
<br />
“Yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir.<br />
<br />
“Mes’ud kişi, başkasının halinden ders ve ibret alandır.<br />
<br />
“Amellerde esas olan, neticeleridir.<br />
<br />
“Düşüncelerin kötüsü, yalan yanlış düşüncelerdir.<br />
<br />
“Mü’mine sövmek, günah işlemektir ve dinî emirlere hürmetsizliktir.<br />
<br />
“Mü’mini öldürmek küfürdür.<br />
<br />
“Mü’min etinin yemek [dedikodu ve gıybetini yapmak] Allah’ın emirlerine karşı koymaktır.<br />
<br />
“Yalan yere, Allah adıyla yemin eden kişi, yalanlanır.<br />
<br />
“Af dileyen kişi Allah tarafından affolunur.<br />
<br />
“Kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır.<br />
<br />
“Uğradığı zarara katlanan kişiye, Allah karşılığını verir.<br />
<br />
“Allah, zorluklara sabredip katlanan kimsenin sevabını kat kat arttırır.<br />
<br />
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!<br />
<br />
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!<br />
<br />
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle! Kendim ve sizin için Allah’tan mağfiret dilerim!”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin tâunla ilgili emri</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Tebük’te iken, Şam taraflarında bir yerde tâun (veba) hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duydu. Bunun üzerine Ashabına hitaben şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Bulunduğunuz herhangi bir yerde tâun zuhur ettiği zaman oradan çıkmayınız, kaçmayınız!<br />
<br />
“Tâun zuhur eden yere de sakın yaklaşmayınız.”2<br />
<br />
Tıp ilminde veba veya yumurcak olarak isimlendirilen tâun bulaşıcı hastalıklardan biridir. Hattâ, Avrupa’da bir ara korkunç olması sebebiyle “kara ölüm” diye de adlandırılmıştı. İşte Peygamber Efendimiz yukarıdaki sözleriyle bu hastalığa karşı insanlığın tedbirli davranması gerektiğine tâ bin dört yüz küsur sene önceden dikkati çekmiştir.<br />
<br />
Yukarıdaki sözleriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz aynı zamanda, tıpta mühim bir yer işgal eden “karantina” usûlüne de tâ o zamandan işâret buyurmuştur.<br />
<br />
Peygamberimizin Ashab-ı Kiramın görüşünü alması<br />
<br />
Tebük’te konaklayan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Şam üzerine yürünüp yürünmemesi hususunda Ashab-ı Kiramın görüşünü sordu.<br />
<br />
Hz. Ömer söz alıp, “Yâ Resûlallah! Eğer gitmekle Allah tarafından emrolundunsa git!” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Eğer, bu hususta Allah’tan herhangi bir emir almış olsaydım, o zaman sizin görüşlerinizi öğrenmek istemezdim” buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">O zaman Hz. Ömer fikrini şöyle beyan etti:</span><br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Rumlar, sayıca oldukça kalabalıktırlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Onların yakınlarına yeterince gelmiş bulunuyorsunuz. Bu derece yaklaşmanız onları korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönünüz, Yahut, Allah Taâlâ, size bu husustaki emrini bildirir.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu görüşünü uygun buldu ve Tebük’ten ileri gitmedi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sadece Peygamberimize verilen beş şey</span><br />
<br />
İslâm ordusu, Tebük’te beklemeye devam ediyordu. Peygamber Efendimiz, bir gece teheccüd namazını kıldıktan sonra, çevresinde kendisini bekleyen Sahabîlere dönerek şöyle konuştu:<br />
<br />
“Daha önce hiç bir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi:<br />
<br />
“1) Benden önceki peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim.<br />
<br />
“2) Yeryüzü bana mescid (namazgâh) ve temizlik vasıtası kılındı. Bunun için nerede olursam olayım, namaz vakti girince, (su bulunmazsa) teyemmüm eder, namazımı orada kılarım.<br />
<br />
“Ümmetimden herhangi biri, namaz vakti girince, bulunduğu yerde namazını kılsın. Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bu ihsan edilmemişti. Onların ümmetleri, namazlarını ancak kilise ve havralarında kılabilirlerdi.<br />
<br />
“3) Ganimetler bana helâl kılındı. Halbuki, benden önceki peygamberlerin hiçbirine helâl kılınmamıştı.<br />
<br />
“4) Bana şefâat makamı verildi.<br />
<br />
“5) Ben, bir aylık mesafedeki düşmanlarımın bile kalplerine korku salmakla yardım olundum.”2<br />
<br />
<br />
<br />
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Halid bin Velid’i Dûmetü’l-Cendel’e göndermesi<br />
<br />
Tebük’ten ileri gitmeme kararı veren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu esnada Hz. Halid bin Velid’i yanına dört yüz süvari vererek Dûmetü’l-Cendel’de bulunan Kindelerin Kralı Hıristiyan Ükeydir bin Abdülmelik’e göndermek istedi. Hz. Halid şöyle dedi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Her tarafını iyice bilmediğim geniş memlekette, bu kadar az sayıda insanla gidip onu bulmam nasıl mümkün olur.”<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, şu fermanı verdi:<br />
<br />
“Sen, muhakkak onu, yabanî sığır avlarken bulacak ve yakalayacaksın! Yakalayınca, onu öldürme, bana getir!”1<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Halid, beraberindeki mücahidlerle Tebük’ten Şam’ın Medine’ye en yakın beldelerinden olan Dûmetü’l-Cendel’e doğru hareket etti. Oraya vardığında Resûl-i Kibriyâ Efendimizin haber verdiği gibi, Ükeydir’i yabanî sığır avlarken görüp yakaladı.2 Daha sonra onu ve kardeşini alıp Efendimizin huzuruna getirdi. Peygamber Efendimiz onları Müslüman olmaya dâvet etti. Buna yanaşmadılar. Fakat, cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun üzerine kanları bağışlandı. Onlar da Tebük’ten ayrılıp memleketlerine döndüler.3<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eyle Hükümdarının Peygamberimize gelmesi</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz, henüz Tebük’ten ayrılmadığı sırada, Eyle4 Hükümdarı Yuhanne bin Ru’be çıkıp huzura geldi. Sulh yapmak istediğini belirtti. Her sene muayyen miktarda cizye vermek üzere Peygamber Efendimiz onunla anlaşma yaptı.5<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ayrıca Yuhanne ve Eyle halkı için şu yazıyı yazdırdı:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah ve Allah’ın Resûlü Muhammed tarafından Yuhanne ve Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezenleri için emân yazısıdır:<br />
<br />
“Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz halkından Eylelilerle birlikte bulunanlar, Allah’ın ve Muhammed Peygamberin himâyesindedirler.<br />
<br />
“Onlardan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacaktır.<br />
<br />
“Gerek su almak isteyen, gerek denizde veya karada dilediği yola gitmek isteyene mani olmak helâl olmayacaktır.<br />
<br />
“Bunu, Resûlullahın izniyle Cuheym bin Salt ve Şürahbil bin Hasene yazdı.”1<br />
<br />
İslâm ordusunun Tebük’te ikâmeti sırasında Şam ülkelerinden Yahudi olan Cerba ve Ezruh halkı da Peygamber Efendimize gelerek, cizye vermek suretiyle emân dilediler. Peygamber Efendimiz tekliflerini kabul etti. Bir anlaşma metni yazılarak kendilerine emân verildiği kayıt altına alındı.2 <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir parça azık, bütün bir orduya yetiyor</span><br />
<br />
Tebük’ten ayrılmak üzere hazırlıklar yapılıyordu. Bu esnada Sahabîlerden bazıları, mücahidlerin azıklarının tükenmiş olduğunu ve büyük sıkıntıya düştüklerini gelip şikâyet suretinde Peygamberimize arz ettiler. Sonra da, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyursanız da, su taşıdığımız develerimizi boğazlasak, onların etini yesek olmaz mı?” dediler.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Olur, öyle yapınız” buyurarak müsaade etti.<br />
<br />
Onlar da bunun üzerine gidip develerini kesme hazırlığına koyuldular. Bu esnada Hz. Ömer yanlarına geldi. Develerini kesmekten vazgeçmelerini söyledikten sonra, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna vardı.<br />
<br />
“Yâ Resûlallah! Halkın bindikleri develerini kesmeye izin mi verdiniz?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Uğradıkları açlıktan bana şikâyet ettiler. Ben de buna müsaade ettim” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah” dedi, “mücahidler böyle yaparlarsa, binilecek deve kalmaz! Sen, onların arta kalan azıklarını getirt, bir araya topla, onlar üzerinde bereket duâsı yap! Yüce Allah, herhalde senin duânı kabul eder ve o yiyeceklere bereket ihsan buyurur.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine mücahidler ellerinde kalan azıklarını getirdiler. Peygamber Efendimizin serdirdiği deri bir yaygı üzerine bıraktılar. Kimisi bir avuç hurma, kimisi bir avuç un, kimisi bir avuç darı, v.s. getirmişti.<br />
<br />
Yaygının üzerinde toplanan azık çok az birşeydi. Üç sa’ (3,120 gram) var veya yoktu!<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, kalkıp abdest aldı. Arkasından iki rekât namaz kıldı. Sonra da yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenâb-ı Hakka niyazda bulundu. Peşinden de Sahabîlere hitaben, “Kaplarınıza alınız” buyurdu.<br />
<br />
Herkes getirdiği kabını doldurdu. Hiç bir kab boş kalmadı. Doyuncaya kadar da, yaygının üzerindeki azıktan yediler.<br />
<br />
Sonunda gördüler ki, yaygının üzerinde toplanan azık kadar hâlâ duruyor.1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tebük’ten ayrılış</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz yirmi gün kaldıktan sonra Ashabıyla Tebük’ten Medine’ye doğru harekete geçti.1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin devesinin yuları Ammar bir Yasir’in elindeydi. Arkadan ise deveyi Huzeyfe bin Yemân sürüyordu.<br />
<br />
Bu arada bir grup münâfığın gece karanlığında kendisine suikastte bulunacağı Resûl-i Kibriyâ Efendimize (a.s.m.) Cenâb-ı Hak tarafından haber verildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem (a.s.m.) devamlı etrafını gözetliyor, her an dikkatli bulunuyordu.<br />
<br />
Bir ara karanlıkta bir grubun kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bunlar, suikastı plânlayan münâfıklardı. Yoldaki dar boğazda Peygamber Efendimizi pusuya düşürmeyi planlamışlardı.<br />
<br />
Peygamberimiz, hemen Hz. Huzeyfe’ye onları dağıtma emri verdi. Hz. Huzeyfe üzerlerine yürüyerek “Ey Allah’ın düşmanları” diye bağırdı. Birden korkuya kapılarak ordunun içine karıştılar.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimize münafıkların, bu tarz bir suikasta teşebbüs ettiklerini öğrenen Hz. Üseyyid bin Hudayr fenâ halde hiddete geldi. Ordudaki münâfıkların boyunlarını vurmak için izin istediyse de Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Halkın ‘müşriklerle arasındaki savaş sona erince, Muhammed, Ashabını öldürmeye başladı’ diye yaygara yapmalarını hoş görmem.”<br />
<br />
Üseyyid bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! Bunlar, senin Ashabın değiller ki?” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), “Mademki, dilleriyle, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olduklarını izhar etmişlerdir, şu halde onlara dokunamayız”3 buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mescid-i Dırar</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Tebük seferine hazırlandığı sıradaydı. Kubâlı bir grup münâfık huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! Yağmurlu ve soğuk gecelerde hasta ve uzak yere gidemeyeceklerin namaz kılmaları için bir Mescid yapmış bulunuyoruz” dedikten sonra ilâve etmişlerdi:<br />
<br />
“Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”1<br />
<br />
Dillerinden dökülen bu cümleler, zahire bakılırsa, masum bir niyetin ifadesi olarak görünüyordu. Ne var ki, içlerinde gizledikleri menhus niyet başkaydı. Maksatları; Müslüman cemaatı bölmek, İslâmın ilk mescidi olan Kubâ Mescidinden, inşa ettikleri mescide adam çekip kendi nifak saçan emellerine onları âlet etmeye çalışmaktı. Bu hususta, bizzat Peygamber Efendimizin “fasık” diye adlandırdığı Ebû Amir Rahip Abd-i Amr2 da kendilerine yardım edeceğine söz vermiş ve şöyle demişti: “Siz, bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar silah depo ediniz. Ben de Rum Hükümdarı Kaysere gideceğim. Rumlardan asker getirtip Muhammed ve Ashabını Medine’den çıkaracağım.”3<br />
<br />
Ne var ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz içlerinde gizledikleri bu menhus niyet ve çirkin maksatlarını bilmiyordu. Bu sebeple onlara, “Şu sırada Tebük seferine çıkmak üzereyim. Seferden dönersek ve Allah da dilerse gelir mescidinizde size namaz kıldırırız”4 buyurmuştu.<br />
<br />
Hz. Resûlullahı çağırmalarındaki asıl maksat, inşâ ettikleri mescidin bir nevi kudsiyet ve meşrûiyetini tescildi. Bu gerçekleşirse halkı oraya çekip meş’um gayelerine âlet etmeleri daha da kolaylaşacaktı.<br />
<br />
Hakikat-ı halde böyle bir mescide ihtiyaç var mıydı? Hayır.<br />
<br />
Ama, münâfıklık tohumlarının intişârı için böyle bir yuvaya, böyle bir toplantı yerine kendilerince gerek duymuşlardı.<br />
<br />
Nihâyet Tebük Seferi neticelenmiş Peygamber Efendimiz Ashabıyla Medine’ye dönüyordu. Medine yakınında bu münâfıklar Peygamberimizin yoluna çıkarak kendilerine verilmiş olan sözü yerine getirmesini istediler.1<br />
<br />
Fakat, Cenâb-ı Hak, onların bu art niyetlerinin tahakkuk etmesine fırsat vermedi. İşin iç yüzünü orada Resûlüne inzal buyurduğu şu âyetlelerle bildirdi:<br />
<br />
“O kimseler ki, Müslümanlara zarar vermek, küfre yardımda bulunmak, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve bundan önce Allah ve Resûlüne karşı savaşa yeltenmiş kimsenin gelişini beklemek için bir mescid edindiler. ‘Bizim iyilikten başka bir kastımız yok’ diye yemin ederler. Yalan söylediklerine ise Allah şâhittir.<br />
<br />
“O mescidde namaz kılma. Senin namaz kılmana lâyık olan mescid, ilk günden beri takvâ üzerine kurulu bulunan mesciddir. Orada maddî ve mânevî pisliklerden temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.<br />
<br />
“Binâsını Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa çökmeye yüz tutmuş bir yar kenarına kurup da onunla birlikte Cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zâlimler topluluğuna yol göstermez.<br />
<br />
“Onların binâ ettikleri mescid, kalblerinde bir şüphe olarak devam eder ve kalbleri parçalanıp ölmedikçe o şüpheden kurtulamazlar. Allah herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar.”2<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Mâlik bin Duhşum ile Âsım bin Adiyy’i çağırıp şu emri verdi:<br />
<br />
“Şu, halkı zâlim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimizin bu emri derhal yerine getirildi. Kur’an’da “Mescid-i Dırar (Zarar Mescidi)” olarak vasıflandırılan mâlum binâ yakılıp yıkıldı.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye yaklaştığı sırada Ashab-ı Kirama hitaben, “Medine’de öyle kimseler vardır ki, sizin gittiğiniz ve geçtiğiniz her yerde ve vadide onlar da sizinle birlikte bulunmuş gibidir” buyurdu.<br />
<br />
Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Onlar Medine’de iken nasıl bizimle birlikte olabilirler” diyerek hayretlerini izhar ettiler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz meseleyi şöyle izah etti:</span><br />
<br />
“Onlar, ancak mâzeretleri sebebiyle Medine’de kalmışlardır. Allahu Taâla Kitabında, ‘Mü’minlerin hepsinin birden harbe çıkması gerekmez. Her topluluktan bir kısım geride kalıp da, dinlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri geri döndüğünde onları ikaz etmeleri daha doğru olmaz mı? Umulur ki, böylece Allah’ın yasaklarından sakınmış olurlar’ (Tevbe Sûresi, 122) buyurmuyor mu?<br />
<br />
“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; onların duâları, düşmanımıza silahlarımızdan daha tesirlidir.”3<br />
<br />
Medine’ye doğru yaklaşırken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Dağına baktı ve “İşte Uhud Dağı! O bizi sever, biz de onu severiz” buyurdu.4<br />
<br />
Peygamber Efendimizin gelmekte olduğunu duyan Medine’deki büyük küçük bütün Müslümanlar yola çıkıp onu Seniyyetü’l-Veda’ denilen tepede karşıladılar. Kadınlar, küçük çocuklar Hz. Resûlullahı tekrar görmenin sevincini yaşıyorlardı. Bu sevinçlerini, “Seniyyetü’l-Veda’dan dolunay doğdu üstümüze. Yalvaran bulundukça, Allah’a hamdetmek düşer bize” diyerek izhar ediyorlardı.1<br />
<br />
Nihâyet, Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla yorucu bir yolculuktan sonra Ramazan ayında Medine’ye geldi.2<br />
<br />
İslâm ordusu, Tebük’te kimseyle karşılaşmamıştı. Ancak, böylesine uzun bir yolu en zor şartlar altında kat’edip düşmanı karşılamaya gitmesi bile büyük bir muvaffakiyetti. Bu sefere çıkış aynı zamanda o günün en büyük devletlerinden biri olan Bizans İmparatorluğuna açıktan açığa bir meydan okuyuştu. Bu meydan okuyuşa cevap verme cesaretinin gösterilememesi ise ayrı bir ehemmiyetli mânâyı taşıyordu. Bu, artık İslâm kuvvet ve kudretinin karşısına çıkacak bir gücün bulunmadığının bir ifâdesiydi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Selâmı alınmayan Sahabîler</span><br />
<br />
Hz. Kâ’b bin Mâlik, Hz. Mürâre bin Rebi’ ve Hz. Hilâl bin Ümeyye, üçü de samimi, sağlam birer Müslümandı. Fakat üçü de, meşru bir özürleri olmaksızın, sırf ihmâlkârlıklarının eseri olarak Tebük Seferine çıkan orduya katılmayıp Medine’de kalmışlardı.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, Ensarın Hazreç Kabilesinden olan şâirdi. Akabe Bîatında bulunan üç şâirden biriydi. Harplerde kahramanlık duygularını harekete geçiren hamasî şiirler söylerdi.3 Tebük Seferine kadar Bedir hariç diğer bütün savaşlara katılmıştı. Hatta Uhud günü, her tarafın birbirine karıştığı o dehşetli anda Resûl-i Kibriyâ Efendimizi miğferi altında parlayan mübârek gözlerinden o tanıyıp Ashaba haber vermiş, onların toparlanması için seslenmişti. O günkü çarpışmada on bir yara da almıştı.4<br />
<br />
Mürâre bin Rebi’ ile Hilâl bin Ümeyye de Ashab-ı Bedir’den, örnek ahlâk ve fazilet sahibi iki Sahabî idi.5<br />
<br />
Bu üç kişiden biri olan Kâ’b bin Mâlik (r.a.) seferden geri kalışını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.), bu savaşı (Tebük Savaşını) meyvelerin olgunlaştığı ve ağaç gölgelerinin altında serinleme arzusunun şiddetlendiği bir zamanda yaptı. Resûlullahla beraber bütün Müslümanlar harbe hazırlandılar.<br />
<br />
“Ben de onlarla birlikte sefere hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp dolaşırdım. Fakat hiç bir iş görmeden akşam üzeri döner geri gelirdim.<br />
<br />
“Kendi kendime; ‘Hazırlanmağa imkânım, kudretim ve henüz zamanım da var’ derdim. Bu ihmalcilik bende durmayıp devam etmişti. Nihâyet herkes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Resûlullah (a.s.m.) ile Müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben, o âna kadar, savaş teçhizatımdan hiç birini hazırlamamıştım. Yine kendi kendime; ‘Bir iki gün sonra hazırlanır, onlara yetişirim’ diyordum.<br />
<br />
“Ordu, Medine’den ayrılıp gittikten sonra hazırlanmak için sabah erkenden kalktım. Fakat yine eskisi gibi bir türlü hazırlık yapamadım. Bu durumum Müslümanlar gidinceye ve savaş bitinceye kadar böyle devam etti. Binip gitmeyi, onlara yetişmeyi düşündüm, keşke bunu olsun yapsaydım. Fakat bir türlü muvaffak olamadım.”1<br />
<br />
Geri kalan diğer iki Sahabînin de durumları bundan farksızdı. Hiç biri kötü niyetle geri kalmış değildi. Ancak, ihmalkâr davranmışlar ve ordudan geri kalmışlardı. Bu durum da onların acı bir imtihan ve sıkıntı geçirmelerine sebep oluyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz Mescid-i Saâdetlerinde iken bu üç Sahabî af dilemeye geldiler. Ne için geri kaldıklarını açık açık anlattılar.<br />
<br />
Hz. Kâ’b bin Mâlik af dilemeye gittikleri o ânı şöyle anlatır:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) sabahleyin geldi. Herhangi bir seferden döndüklerinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, ondan sonra da Müslümanlarla otururdu.<br />
<br />
“Yine aynı şekilde iki rekât namaz kılıp Müslümanlarla oturduğunda, harbe iştirak etmemiş olanlar ona gelerek yemin ettiler ve özür beyânında bulundular. Bunlar seksen kadardı. Resûlullah (a.s.m.), onların sözlerine ve zahire bakarak beyân ettikleri özürlerini yerinde görüp, onlar için Allah’tan af diledi ve işin iç yüzünü ve hakikatını Allahu Taâlaya havale etti.<br />
<br />
“O sırada ben de huzura geldim. Resûlullah Aleyhiselâma selâm verince acı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana, ‘Gel bakalım’ diye buyurdu.<br />
<br />
“Yürüdüm, önüne oturdum. Bana, ‘Seni harpten alıkoyan sebep neydi? Sen Akabe’de bîat etmiş değil miydin?’ buyurdu.<br />
<br />
“‘Evet, vallahi, yâ Resûlallah! Size her hal ü kârda yardım etmeye söz verdim. Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki, sizden başka şu dünyada insanlardan herhangi birisinin karşısında otursaydım, alelâde bir özür ileri sürerek onun gazabından kendimi kurtarmayı başarırdım. Çünkü, ben Allah’ın inayeti ile kuvvetli bir hitabete sahibim. Bugün sana yalan söylesem şu anda beni mâzur görürsün. Fakat birgün Allah sana işin hakikatini bildirirse yine bana kızarsın. Eğer huzurunuzda doğruyu söylersem, yine kızacaksınız. Ama ben bu hususta Allah’ın affını diliyorum. Hayır, hiç bir mazeretim yoktu. Şunu da belirteyim ki, hiçbir zaman sefere çkıldığı andaki kadar kuvvetli ve varlıklı da olmamıştım.”1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Kâ’b Hazretlerinin bu konuşmasından sonra, “İşte bu doğruyu söyledi. Kalk git; Allah senin hakkında bir hüküm verinceye kadar bekle”2 buyurdu.<br />
<br />
Diğer iki Sahabî de Kâb Hazretleri gibi konuştular. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), onlara da gidip Allah’ın haklarında indireceği hükme kadar beklemelerini söyledi.1<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Görüşme yasağı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Allah’ın kendisine vahiy ile bildireceği hükme kadar, diğer Müslümanların bu üç kişi ile görüşüp konuşmalarını da yasakladı.2<br />
<br />
Bu yasak üzerine, artık herkes onlardan kaçıyordu. Görüşmek istedikleri kimseler, hattâ akrabaları bile kendileriyle görüşmek, konuşmak istemiyorlardı. Hattâ selâmlarını bile almıyorlardı. Artık yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye, ruhlarını sıkmaya, kalblerini sıkıştırmaya başlamıştı.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, bu hazin ve sıkıntılı halini ise şöyle tasvir eder:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.), harbe iştirak etmeyen ben ve diğer iki zatla Müslümanların konuşmalarını yasakladı. İnsanlar bizden kaçıyordu. Bize karşı tutumları başkalaştı. Bu yüzden dünya beni sıkmaya başladı. Dünya, artık tanıdığım o dünya değildi sanki. Bu durumumuz tam elli gün devam etti.<br />
<br />
“İki arkadaşım kaderlerine rıza göstererek evlerinde oturup günlerini ağlayarak geçiriyorlardı. Ben ise onlardan daha genç ve güçlü idim. Dışarı çıkıyor, Müslümanlarla beraber namaz kılıyor, sokaklarda çarşılarda dolaşıyordum. Fakat, bir tek kişi bile benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Sahabîleriyle sohbete başlayan Resûlullaha (a.s.m.) selâm veriyordum ve kendi kendime; ‘Acaba selâm almak için dudakları kımıldadı mı, kımıldamadı mı?’ diye soruyordum.<br />
<br />
“Sonra Resûlullahın (a.s.m.) yakınında namaz kılıyor, yan gözle kendisini kolluyordum. Ben namaza durduğum zaman Resûlullah bana bakıyor. Onun tarafına döndüğüm zaman da benden yüz çeviriyordu.”1<br />
<br />
İşte bu üç Sahabî böylesine acı ve ibretli bir imtihana tabi tutulmuşlardı.<br />
<br />
Hatta oldukça ibret vericidir ki: Hiç kimsenin kendisiyle görüşmek istemediğini gören Kâb’ Hazretleri bir gün amcası oğlu Ebû Katâde’nin yanına varır. Selâm verir. Ebû Katâde onun selâmını almaz. Hz. Resûlullahın selâmını almadığı kimsenin selâmını Ebû Katâde nasıl alabilirdi? İsterse en yakın akrabası, isterse öz kardeşi olsun! Ashab-ı Kirâmın, Hz. Resûlullaha olan muhabbet ve sadakatlerinin bariz bir misâlidir bu.<br />
<br />
Hz. Kâ‘b bin Mâlik, selâmını almayan Ebû Katâde’ye, “Allah için olsun söyle, Allah’ı ve Resûlünü ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?” diye sorar.<br />
<br />
Ebû Katâde, tek kelime bile cevap vermez. İkinci kez sorar. Ebû Katâde yine tek kelime konuşmaz. Üçüncü sefer sorunca sadece, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” diye cevap verir.<br />
<br />
Çok sevdiği amcası oğlu Ebû Katâde’den bu cevabı alan Kâ’b, tabii ki göz yaşlarını tutamaz ve gözleri yaşlı olarak oradan uzaklaşır.2<br />
<br />
Henüz Kâ’b ve arkadaşları Allah’ın Resûlü ve Müslümanların kendilerine karşı takbik ettikleri her türlü boykottan kurtulmuş değillerdi. Bu sırada Gassan hükümdarı Hıristiyan Cebele bin Eyhem’den kendisine bir mektup geldi. Mektupta kendisine hitaben şöyle deniliyordu:<br />
<br />
“Haber aldığıma göre sahibin (Peygamberimiz) sana cefâ ve ezâ ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide (tahkir ve tezlil için) yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şanına lâyık bir sûrette hürmet ve ihsanda bulunuruz.”3<br />
<br />
Hz. Kâ’b mektubu okuyunca kendi kendine, “Bu da bir başka imtihandır” dedi ve mektubu ânında yırtıp yakarak1 Hz. Resûlullaha olan sadakâtını bir kere daha ortaya koydu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir yasak daha</span><br />
<br />
Kâ’b (r.a.) ve iki Sahabînin tutuldukları imtihan, çilelerinin kırkıncı günü bittikten sonra daha da şiddetlendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara şu haberi gönderdi:<br />
<br />
“Bundan böyle hanımlarına da asla yaklaşmayacaklardır!”2<br />
<br />
Bu emri alan Hz. Kâ’b, hanımına, “Bu hususta Allah’ın hükmü gelinceye kadar git babanın evinde, kal!” diye emretti.3<br />
<br />
Gerçekten Kâ’b bin Mâlik ile diğer iki Sahabî Mürâre bin Rebi’ ve Hilâl bin Ümeyye çok çetin imtihanlara tâbi tutuluyorlardı ve bu imtihanlarla Allah’a ve Resûlüne karşı olan sadakâtlarının derecesi ölçülüyordu. Görüldüğü gibi onlar da kendilerine yakışan sadakâtı göstermekte asla tereddüt göstermiyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sahabî kadındaki feraset</span><br />
<br />
Üç kişiden biri olan Hilâl bin Ümeyye hizmetini kendisi göremeyecek kadar yaşlıydı. Bu muâmeleye mâruz kalışından dolayı durmadan ağlıyordu. Yemiyor, içmiyordu. İçtiği bir yudum su veya birazcık süttü.<br />
<br />
Kendisine bu emir tebliğ edilince hanımı çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna geldi:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah” dedi, “Hilâl bin Ümeyye, kendi işini göremeyecek kadar yaşlanmış bir ihtiyardır. Hizmet edecek kimsesi de yoktur. Acaba, sadece ona hizmette bulunmama müsaade eder misiniz?”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kendine yaklaştırmamak şartıyla, hizmet edebilirsin”1 buyurdu.<br />
<br />
Kadın, “Yâ Resûlallah,” dedi, “vallahi, onun ne bana, ne de hiç bir şeye doğru kımıldayacak hali var. Vallahi, bu muameleye mâruz kalışından beri de durmadan ağlıyor. Gözlerini kaybedeceğinden korkuyorum.”2<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Beklenen hüküm</span><br />
<br />
Nihayet, bu üç Sahabînin çektikleri çilenin ellinci günü tamamlanmıştı. Cenâb-ı Hak, Resûlüne onlar hakkındaki hükmünü göndererek tevbelerinin kabul edildiğini şöyle müjdeledi:<br />
<br />
“Haklarında hüküm bırakılmış olan üç kişiye de Allah tevbe nasip etti. Öyle ki, yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber onlara dar gelmiş, kalbleri sıkıştıkta sıkışmış ve Allah’ın azâbından kurtulmak için Ondan başka sığınacak bir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah onlara pişman olup dönmeleri için tevbe nasip etti. Muhakkak ki Allah, tevbeleri çokça kabul edici ve kullarına merhamet edicidir.”3<br />
<br />
Cenâb-ı Hakkın, kendilerini affetmiş olduğunu bildirmesiyle bu üç zatın elli gün süren acı ve ızdıraplı imtihanı bitmiş oluyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Hakkın malûm üç kişinin tevbelerini kabul buyurduğunu Ashab-ı Kirama bildirdi.<br />
<br />
Bunun üzerine, Zübeyr bin Avvam (r.a.) atına atlayarak son sürât Kâ’b bin Mâlik’i, Said bin Zeyd ise Hilâl bin Ümeyye’yi müjdelemeye gitti.<br />
<br />
O sırada Kâ’b bin Mâlik evinde oturuyordu. Düşünceliydi. Dünya bütün genişliğine rağmen ona dar geliyor ve ruhunu âdeta tutmuş sıkıyordu. Tam bu esnada Hz. Zübeyr yetişip müjdeyi verince, birden secdeye kapandı. Artık üzerindeki bütün sıkıntılar gitmişti. O küçücük evi sanki bir dünya gibi genişlemişti. Ruhundaki sıkıntı, yerini ferah ve sürûra terk etmişti. Sevincinden üzerindeki elbisesini çıkarıp Hz. Zübeyr’e giydirdi.1<br />
<br />
Tevbesinin kabul olunduğunu duyan Hilâl bin Ümeyye de derhal secdeye kapandı. Uzun bir süre başını secdeden kaldırmadı. Müjdeyi veren Sahabî der ki: “Sevincinden can verdiğini sandım.”<br />
<br />
Mürâre bin Rebi’yi de bir başka Sahabî müjdeledi.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, bizzat gidip tevbesinin kabul olunduğunu bir kere de Peygamber Efendimizden öğrenmek istiyordu. Bunun için Mescid-i Nebevînin yolunu tuttu. Her gören kendisine, “Allah, tevbeni kabul etti, müjdeler olsun sana, ey Kâ’b!” diyordu.<br />
<br />
Kâ’b, mescide vardı. Selâm verip Hz. Resûlüllahın huzurunda diz çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimizin de yüzü sevinçten gülüyordu. Kâ’b’ın selâmını tatlı bir tebessümle birlikte aldı. Sonra da, “Müjde, ey Kâ’b! Bugün, annenden doğduğun günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı, en mesûdudur” diye buyurdu.<br />
<br />
Kâ’b bin Mâlik, “Yâ Resûlallah! Bu müjde senden mi, yoksa Allah’tan mı?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Benden değil, doğrudan doğruya Allah katından”2 diye buyurdu.<br />
<br />
Mânevî sıkıntıdan kurtulan Kâ’b, son derece memnun ve mesrurdu, “Yâ Resûlallah! Tevbem kabul olunduğu için Allah ve Resûlü yolunda sadaka olarak malımı dağıtmak istiyorum” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu teklife, “Malımın bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır”3 cevabını verdi.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ümmü Gülsüm’ün Vefatı</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi. Resûl-i Ekrem Efendimiz kerimesi ve Hz. Osman’ın zevcesi Hz. Ümmü Gülsüm Hicretin dokuzuncu senesinde vefat etti.1<br />
<br />
Yıkanıp kefenlendikten sonra, namazını bizzat Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kıldırdı.2 Defnedildikten sonra kabrinin başında bir müddet oturdu. Bu sırada gözlerinden yaşlar aktığı görüldü.<br />
<br />
Hz. Ümmü Gülsüm, Peygamber Efendimizin en küçük kızı Fâtıma’nın büyüğü idi. Annesi Hz. Hatice Müslüman olduğu sırada Müslüman olmuştu.<br />
<br />
Hz. Osman’ın, Hz. Ümmü Gülsüm’den çocuğu olmamıştı.3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sakif Kabilesi Heyetinin Medine’ye Gelişi</span><br />
<br />
Hicretin 9. senesi, Ramazan ayı. Urve bin Mesûd Sakif Kabilesinin en çok sevilen reislerinden biri idi. Mekke fethinden sonra Hicretin 9. senesinde Medine’ye gelerek Müslüman olmuştu. Sonra da kabilesini İslâma dâvet etmek üzere Peygamberimizden izin istemişti. İzin verilince de Tâif’e dönerek kabilesini İslâma dâvet etmişti. Ancak hakkı kabul etmemekte direnen Sakîfliler tarafından ok yağmuruna tutularak şehid edilmişti.1<br />
<br />
Urve’nin şehid edildiği haberini alan Peygamber Efendimiz, “Urve de Yâsin ehli2 gibi kabilesini Müslüman olmaya dâvet etti ve sonunda şehid oldu”3 diye buyurmuşlardı.<br />
<br />
İşte bu şehâdet hadisesinden sonra Peygamber Efendimiz Sakiflilerin takibini daha da arttırmıştı. Bu vazifeyi Müslüman olan Havazinlilerin reisi Mâlik bin Avf’a yaptırıyordu. Sakiflileri öylesine baskı altında tutuyordu ki, bir ara kalelerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı.<br />
<br />
Nitekim bu takip kısa zamanda tesirini göstermişti. Sakifliler, dalâlet ve şirk üzere yaşadıkları müddetçe rahat yüzü görmeyeceklerini kesinlikle anlamışlardı.<br />
<br />
Ancak Müslüman olurlarsa rahat edebileceklerinin idrakine varan Sakifliler, Hicretin dokuzuncu yılı Ramazan ayında Medine’ye, Peygamberimize bir heyet gönderdiler.4<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, okunan Kur’an’ları duyabilmeleri, Müslümanların cemâat halindeki huşû ve huzur içinde kıldıkları namazları görebilmeleri maksadıyla bu heyet için mescidin yan tarafına çadırlar kuruldu.5 Devamlı surette kendileriyle meşgul oldu, konuştu, İslâmiyeti anlattı.<br />
<br />
Osman bin Ebî As, heyette bulunanların yaşça en küçüğü idi. Diğer arkadaşları çadırlarına gittikleri sırada bu genç, Peygamberimizin yanına gidiyor, dinî sohbetlerini dinliyor, diğer arkadaşlarının haberi olmadan Kur’an okumasını öğreniyordu. Hz. Resûlullahı bulamadığı zamanlarda ise Hz. Ebû Bekir’den ders alıyordu.<br />
<br />
Heyettekiler Peygamberimizle konuşup Müslüman oldukları sırada Osman bin Ebî As Kur’an okumasını öğrendiği gibi, bir hayli de ezber yapmıştı. Heyettekiler kendileri için namaz kıldıracak bir imam istediklerinde de, Peygamberimiz, kendilerinden olan bu genci imam olarak vazifelendirdi.1<br />
<br />
Bir müddet kaldıktan sonra, Abd-i Yalil başkanlığındaki Sakif heyeti Müslüman olarak Medine’den yurtlarına döndü. Olup bitenleri anlatınca Sakifliler de Müslüman oldular.2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lât putunun yıktırılışı</span><br />
<br />
Sakifliler, kendi putları Lât’ı elleriyle kırmak istemediklerinden, Peygamberimiz bu putu yıkmak için Ebû Süfyan bin Harb ile Muğire bin Şu’be’yi gönderdi.3<br />
<br />
Daha düne kadar, Lât ve Uzza önünde eğilen Ebû Süfyan, şimdi kendi eliyle aynı putu kırıp dağıtmaya gidiyordu. Çünkü gönlündeki şirk putu kırılmıştı. Onun yerine saf, ter temiz Tevhid bayrağı dikilmişti. Bunun için gitmekte tereddüt göstermedi.<br />
<br />
Ebû Süfyan ile Mugîre bin Şu’be Taif’e varıp Lât putunu kırarak darmadağın ettiler.4<br />
<br />
Sakifoğullarının putu Lât’ın da Tevhid nuruyla darmadağın edilmesinden sonra Arabistan putlardan ve puthanelerden tamamıyla temizlenmiş oluyordu. Artık bütün yollar, Tevhid âlemine uzanıyor, bütün gönüller oraya bağlanmış oluyordu.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Hilâl Heyeti</span><br />
<br />
Resûl-i Ekreme, bîat etmek üzere Medine’ye gelen heyetler arasında Benî Hilâl Kabilesi temsilcileri de bulunuyordu. Bunlar, Abd-i Avf bin Asram ve Kabîsa bin Muhârık adında iki kişi idi.1<br />
<br />
Abd-i Avf, arkadaşlarıyla gelip Peygamberimizin huzurunda Müslüman olunca, Efendimiz, “İsmin nedir?” diye sordu.<br />
<br />
“Abd-i Avf’tır” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Sen, Abdullah’sın” buyurarak ismini değiştirdi.2<br />
<br />
Hilâloğulları temsilcilerinden Kabîsa bin Muhârık, bir ara Peygaberimize, “Yâ Resûlallah, ben, kavmimden birisine kefil olup borçlandım. Bu hususta bana yardım et!”3 diyerek yardım talebinde bulundu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kabîsa’nın isteğine, “Olur! Biraz bekle! Bir yerden zekât mallarından gelirse borcunu öderim” diye cevap verdi.<br />
<br />
Sonra da, “Ey Kabîsa! Bilesin ki, halktan bir şey istemek şu üç durumdan birinde bulunan kimseden başkasına doğru değildir:<br />
<br />
1) İki kişinin (veya iki kavim ve kabilenin) arasını bulmak için borçlanan,<br />
<br />
2) Malı bir âfet sebebiyle mahvolan,<br />
<br />
3) Kavim ve kabilesinden aklı başında üç adamın şehâdetiyle fakir olduğu tebeyyün eden.<br />
<br />
“Ey Kabîsa, dilenmenin bundan ötesi haramdır”1 buyurdu.<br />
<br />
Böylece Kabîsa’nın bu isteği, içtimaî hayatta mühim bir esas ve ölçünün ortaya konmasına vesile oldu.<br />
<br />
İslâm nazarında dilencilik, ihtiyacı olmadan bir kimseden bir şey istemek, en kötü ahlâktan biri sayılmıştır. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) bir çok hadisleri mevcuttur.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdullah bin Übeyy’in Ölümü</span><br />
<br />
Abdullah bin Übeyy bin Selûl, münâfıkların reisi idi. Hz. Resûlullahın aziz şahsiyetini nazarlardan düşürmek, İslâmiyetin inkişâfına mâni olmak ve Müslümanları birbirine düşürmek için elinden gelen bütün gayreti ömrü boyunca göstermekten geri durmamıştı. Bu menhus maksadını tahakkuk ettirmek için de bir çok iftiralarda bulunmuştu. Müslümanların tesanüde en çok muhtaç olduğu bir zamanda bu adam tesanüdleri bozucu hareketlerde bulunurdu. Fakat Cenâb-ı Hakkın inayeti ve Resûlullahın tedbir ve himmeti ile bu teşebbüsleri hep sonuçsuz kalırdı.<br />
<br />
Başında bulunduğu nifak şebekesinin yaptıklarından dolayı haklarında âyet-i kerimeler, hattâ “Münafıkûn” adında müstakil bir sûre nazil olmuştu.<br />
<br />
Bu sebeple Hz. Resûlullah bunlara karşı hep ihtiyatlı davranır, hâl ve hareketlerini kontrol altında bulundurur ve İslâm camiasının ittifak ve tesanüdünü bozucu planları karşısında hep tedbirli olurdu.<br />
<br />
İşte, İslâm camiasının birliğini bozmak için eline geçen her fırsatı kullanmaktan geri kalmayan bu adam Hicretin dokuzuncu senesi Zilkâde ayında öldü.1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimizin cenaze namazını kıldırması</span><br />
<br />
Abdullah bin Übeyy, münâfıkların reisi iken, oğlu Abdullah son derece samimi ve müttaki bir Müslümandı. Bu, “Ölüden, diriyi, diriden ölüyü çıkaran” Cenâb-ı Hakkın kudret ve hikmetinin bir tecellisi idi. Baba münafıkların reisi, oğul mücahid bir Müslüman.<br />
<br />
Babası vefât ettikten sonra, oğlu Abdullah babasının vasiyeti üzerine Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah! Gömleğini bana versen de, babamı onunla kefenlesem” dedi. Sonra da, “Yâ Resûlallah! Onun namazını kılıp istiğfarda bulunsanız”1 diye ricada bulundu.<br />
<br />
Gariptir ki, hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde plânların tasavvuru ve tahakkuku ile meşgul olan bu adamın kefenlenmesi için Resûl-i Ekrem Efendimiz sırtından gömleğini çıkarıp Hz. Abdullah’a verdi ve “Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz, namazını kılayım”2 buyurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ömer’in ikâzı</span><br />
<br />
Cenaze hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz namazı kılmaya kalkarken Hz. Ömer, arkasından ridasına yapıştı, “Yâ Resûlallah! Allah sizi münâfıklar üzerine namaz kılmaktan nehyetmedi mi?”3 dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz gülümseyerek şöyle dedi: “Ben, istiğfar etmek veya etmemekte serbest bırakılmışım. Ben de tercihimi yaptım. Allah Taâlâ, ‘Onlar adına ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen yine Allah onları bağışlayacak değildir…’ (Tevbe Sûresi, 80) buyurmuştur.”4<br />
<br />
Daha sonra Resûlüllah (a.s.m.), Abdullah bin Übeyy’in cenaze namazını kıldı ve kabri başına kadar da gitti.5<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nâzil olan âyet</span><br />
<br />
Aradan çok zaman geçmeden Peygamberimize münâfık ölüleri hakkında Cenâb-ı Hak tarafından şu kesin emir verildi:<br />
<br />
“Onlardan ölen hiçbir kimsenin asla namazını kılma ve kabrinin başında durma. Onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmişler ve Allah’a itaatten çıkmış olarak ölüp gitmişlerdir.”1<br />
<br />
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, hiç bir münâfığın cenaze namazını kılmadı. Kabrinin başında da durmadı.2<br />
<br />
Peygamberimizin böylesine ömrünün her safhasında İslâm cemâatını bölmek gayretiyle yaşayan bir adamın cenazesine karşı bu alâkasının şüphesiz bir çok hikmetleri vardı. En mühim hikmeti onun etrafında toplanmış olanların samimi iman etmelerini temin etmekti. Nitekim, Efendimize, gömleğini niçin verdiği ve cenaze namazını niçin kıldığı sorulduğunda, şu cevabı vermişti:<br />
<br />
“Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini Rabbimden gelecek azabdan kurtaramayacaktır. Fakat ben, bu sayede onun kavminden bin kişinin samimi Müslüman olmasını umuyorum.”3<br />
<br />
Gerçekten de Abdullah bin Übeyy’in vefât ederken peygamberimizden medet umduğunu gören bin kişi samimiyetle Müslüman olmuştur.4<br />
<br />
Bunu gören Hz. Ömer de, davranışından pişmanlık duymuş, “Allah ve Resûlü elbette daha iyi bilir”5 demiştir.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Haccın Farz Kılınması</span><br />
<br />
İslâmın beş şartından biri olan hac, Hicretin dokuzuncu senesinde farz kılındı.1<br />
<br />
“Muhakkak ki, insanların ibâdeti için kurulan ilk mâbed, Mekke’deki o çok mübârek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yol gösteren Kâbe’dir.<br />
<br />
“Onda, Allah katındaki şeref ve hürmetini gösteren ap açık deliller ve İbrahim’in makamı vardır. Ona giren her türlü tecâvüzden emin olur. Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi ise, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Her kim bu hakkı tanımaz ve haccı inkâr ederse, doğrusu Allah bütün âlemlerden müstağnîdir, kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur”2 meâlindeki âyet-i kerimeler Hicretin dokuzuncu yılında nâzil olunca, Hz. Resûlullah bir hutbe irad ederek Müslümanlara bu mükellefiyetlerini şöyle bildirdi:<br />
<br />
“Ey insanlar, hac üzerinize farz kılındı. O halde haccediniz.”3<br />
<br />
Resûl-i Ekremin bu tebliği üzerine Sahabîler, “Yâ Resûlallah, her yıl mı?” diye sordular.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, cevap vermeyerek sustu.<br />
<br />
Aynı sualin Sahabîler tarafından üçüncü kere tekrarlanmasından sonra Peygamberimiz, “Hayır! Her yıl değil.<br />
<br />
“Şayet ‘Evet’ demiş olsaydım, muhakkak ki her sene haccetmek üzerinize farz olurdu. Ve siz buna güç yetiremezdiniz.”4<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, Âshab-ı Kiramın aynı şeyi tekrar tekrar sormasından dolayı da şu dersi verdi:<br />
<br />
“Ben bir şey teklif etmeyerek sizi kendi halinize bıraktıkça, siz de beni kendi halime bırakınız. Muhakkak ki, sizden evvelki milletler ancak çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı muhalefetleri yüzünden helâk olmuşlardır.<br />
<br />
“Binaenaleyh, ben size bir şey emrettiğimde, siz bundan gücünüzün yettiği kadar yapınız. Bir şeyden de sizi nehyettiğimde, artık onu terk ediniz.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“İslâm beş şey üzerine binâ edildi: Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Resûlullah olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek, Ramazan orucunu tutmak.”2<br />
<br />
Hacc farz kılınınca Peygamber Efendimiz hac yapmak istedi. Fakat sonra, “Beytullahta müşrikler de bulunacaklar ve onu çıplak tavaf edecekler. Bu hal ortadan kalkmadıkça, ben haccetmek istemem”3 buyurarak şimdilik bu isteğini tehir etti.<br />
<br />
Gerçekten müşrikler, geceleyin Kâbe’yi kadın erkek karışık ve çıplak olarak tavaf ederlerdi. Üstelik bunu, Kâbe’ye hürmet sayarlardı.4<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’in hac emirliğine tayini</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisi gitmeyince, Hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebû Bekir’i Müslümanlara haccettirmek ve hac yapma usûlünü öğretmek üzere Hac Emîri olarak tayin etti.5<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, hac yapmak üzere hazırlanmış bulunan üç yüz Müslümanla Medine’den yola çıktı. Medinelilerin ihrama girme yeri olan Zülhuleyfe’ye varınca orada ihrama girdi ve “Lebbeyk Allahümme Leybeyk lâ şerîke leke Lebbeyk. İnnelhamde vennimete leke ve’l-Mülk. Lâ şerike leke” diye telbiye getirdi.<br />
<br />
Üç yüz kişiden ibâret İslâmın ilk hacı kafilesi Medine’den hareket ettikten bir müddet sonra “Tevbe Sûresi” nâzil oldu. Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Bu sûreyi, halka okumak üzere Ebû Bekir’i gönderseniz” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Bu tebliği ya ben, veya ev halkımdan birisinin yerine getirmesi lâzımdır” buyurdu.1<br />
<br />
Arapların âdet ve geleneklerine göre, herhangi bir anlaşmayı ancak kabilenin reisi veya onun akrabasından biri yapabilir veya bozabilirdi. Hz. Ali akrabalık cihetiyle Peygamberimize Hz. Ebû Bekir’den daha yakın bulunuyordu.<br />
<br />
Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı ve “Tevbe Sûresinin baş tarafından şu yazılmış olanları götür” diye emrettikten sonra şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kurban kesme günü Mina’da toplandıkları zaman halka yüksek sesle ilân et ki: Hiç bir kâfir Cennete giremez.<br />
<br />
“Bu yıldan sonra hiç bir müşrik hac yapmayacak!<br />
<br />
“Hiç bir çıplak Beytullahı tavaf etmeyecek!<br />
<br />
“Kimin Resûlullahla anlaşması varsa, onun anlaşması, müddeti bitinceye kadar geçerli olacaktır.<br />
<br />
“Müddetsiz anlaşmalar için dört ay müddet tanınacaktır.”2<br />
<br />
Hz. Ali neden kendisinin gönderilmek istendiğini öğrenmek istiyordu. “Yâ Resûlallah,” dedi, “ben yaşlı olmadığım gibi, hatib de değilim?”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Bunu, mutlaka ya ben ya da sen götüreceksin. Fakat sen git. Muhakkak Allah, senin diline ve kalbine sebat ihsan eder!”1 buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ali, derhal Medine’den hareket etti. Beraberinde Hz. Ebû Hüreyre’de vardı. Yolda Hz. Ebû Bekir’e yetişti. Hz. Ebû Bekir ona, “Âmir misin, memur mu?” diye sordu.<br />
<br />
Hz. Ali, “Memurum” dedi ve geliş maksadını şöyle izah etti:<br />
<br />
“Resûlullah (a.s.m.) beni, halka Tevbe Sûresini okuyayım ve ahd sahibine ahdinin tamamlanacağını haber vereyim diye gönderdi.”2<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir başkanlığındaki ilk hacı kafilesi Mekke’ye girdi. Hz. Ebû Bekir, bir hutbe irad buyurdu. Hutbesinde, halka haccın nasıl yapılacağını anlattı.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, konuşmasını bitirince, Hz. Ali ayağa kalktı ve “Ey insanlar! Ben size Resûlullahın elçisiyim” dedikten sonra Tevbe Sûresinin ilk otuz veya kırk âyetini okudu.<br />
<br />
Bu sûrenin ilk âyetlerinden birkaçı şu meâldedir:<br />
<br />
“Müşriklerden aranızda anlaşma bulunanlara, Allah ve Resûlunden bir ihtardır.<br />
<br />
“Dört ay müddetle yeryüzünde dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz ve Allah elbette kâfirleri rezil edecektir.<br />
<br />
“Büyük hac gününde Allah ve Resûlunden insanlara şunu ilân edin ki, Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Tevbe ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, bilin ki, Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri ise acı bir azapla müjdele.<br />
<br />
“Ancak, müşriklerden aranızda antlaşma olup da bunu hiçbir şekilde ihmâl etmemiş ve kimseye size karşı yardım etmemiş olanlar müstesnâdır. Onlarla olan antlaşmalarınızı, müddetlerinin sonuna kadar tamamlayın. Muhakkak ki Allah, haksızlıktan sakınanları sever.<br />
<br />
“Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, hapsedin ve onların bütün yollarını tutun. Ancak onlar tevbe eder, namazlarını dos doğru kılar ve zekâtlarını verirlerse, siz de onları serbest bırakın. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.<br />
<br />
“Eğer müşriklerden biri emân dileyecek olursa, sen de ona emân ver—tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra da, îmân etmeyip yurduna dönmek isterse, onu emin olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar hak ve hakikatı bilmez bir topluluktur.”1<br />
<br />
Daha sonra Hz. Ali, “Ben, size dört şeyi bildirmeye memurum” dedi ve memur bulunduğu hususları halka şöyle ilân etti:<br />
<br />
“Hiç bir kâfir Cennete giremez! Bu seneden sonra hiç bir müşrik haccetmeyecek! Beytullah çıplak tavaf edilmeyecek! Kimin Resûlullahla (a.s.m.) anlaşması varsa onun anlaşması, müddeti bitinceye kadar mu’teber olacak!<br />
<br />
“Bunlar dışındakilere dört ay daha mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiç bir müşrik için ne ahd, ne de himâye vardır.”2<br />
<br />
Hz. Ali yanında, Hz. Ebû Hüreyre de yukarıdaki hususları zaman zaman halka yüksek sesle ilân ediyordu.<br />
<br />
Haclarını tamamladıktan sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve beraberindeki Sahabîler Medine’ye döndüler.<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Dokuzuncu Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri</span><br />
<br />
Urve bin Mes’ud’un Müslüman olması ve şehadeti<br />
<br />
Urve bin Mesûd, Tâiflilerin ileri gelenlerindendi. Peygamber Efendimiz ordusuyla Tâif’i muhasara altına aldığı sırada o, Yemen’in Cüreş şehrinde bulunuyordu. Orada, Tâif müdafaası için mancınık vesaire yapma sanatını öğreniyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz Tâif’ten muhasarayı kaldırıp ayrıldıktan sonra Tâif’e döndü. Bir müddet sonra da Cenâb-ı Hak, kalbine İslâmın sevgisini düşürünce çıkıp Medine’ye geldi. Hicretin dokuzuncu yılı Rebiülevvel ayında Resûl-i Ekrem Efendimizin huzurunda İslâmiyetle şereflendi.1 Efendimiz, bu değerli insanın Müslümanlar safına katılmasından fazlasıyla memnun oldu.<br />
<br />
Hz. Urve bin Mesûd, Medine’de bir müddet kaldıktan sonra bir gün Resûl-i Ekrem Efendimize, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyurun da, gidip kavmimi İslâmiyete dâvet edeyim” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Tâif halkının kibir ve gururlarının esiri olup, Müslümanlıktan kaçındıklarını biliyordu. Bu sebeple, “Onlar seni sağ bırakmazlar” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Urve, “Yâ Resûlallah! Onlar, beni öz evlâtlarından daha çok severler!” dedi ve gitmek istediğini tekrarladı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz yine, “Onlar seni sağ bırakmazlar” buyurdu.<br />
<br />
Hz. Urve, Tâif halkının kendisine karşı gösterdikleri sevgi ve hürmete güveniyordu. “Yâ Resûlallah! Vallahi, değil öldürmek, beni uykudan uyandırmaya bile kıymazlar” diye konuştu.<br />
<br />
Sonra dileğini üçüncü kere tekrarladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Madem istiyorsun, git” diye izin verdi.<br />
<br />
Hz. Urve, derhal yola koyulup Tâif’e vardı. Tâiflileri Müslüman olmaya dâvet etti. Kibir ve gururlarının zebunu olmuş Tâifliler bu ulvî dâvete ok yağmuru ile karşılık verdiler. Ve çok sevdikleri Hz. Urve bin Mesûd’u şehid ettiler.1<br />
<br />
Onun şehâdet haberini duyan Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Onun kavmi ile olan hali, Sahib-i Yasinin kavmi arasındaki haline benzer. Sahib-i Yasin, kavmini, Allah Taâlâ’ya imâna dâvet etmişti de, kavmi onu öldürmüştü. Allah’a hamdolsun ki, ümmetimin içinde, Sahib-i Yâsin gibi birini bulundurdu.”2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ebû Bekir’in zevcesi Ümmü Rûman’ın vefâtı</span><br />
<br />
Hz. Ebû Bekir’in asıl ismi Zeynep olan zevcesi Ümmü Rûman, Mekke’de ilk sıralarda Müslüman olmuş ve Peygamberimize bîat etmişti. Kendisinden Abdurrahman ve Âişe dünyaya gelmişti.<br />
<br />
Ümmü Ruman, Hicretin dokuzuncu senesinde vefât etti. Peygamber Efendimiz kabrine inip onun için Cenâb-ı Haktan mağfiret niyaz etti.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mestler üzerine meshin emredilmesi</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Tebük Seferi esnasında mestler üzerine meshetmeyi emir buyurdu.4 Bunun müddeti misafirler için geceli gündüzlü üç gün (72 saat), misafir olmayanlar için bir gün bir gecedir (24 saat). </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 12.Bölüm]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8231</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jan 2020 10:44:40 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=8231</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 12.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Huneyn Muharebesi<span style="font-size: large;" class="mycode_size"></span></span><br />
<br />
<br />
Hicretin 8. yılı, 5 Şevval, Cumartesi. (Mîlâdî 27 Ocak 630) Mekke’nin fethi ile Kureyş’in hemen hemen tamamı İslâmiyetle şereflenmişti. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müsbet tesirler bırakmış ve onların İslâm ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddi alâka, onların bundan böyle Resûl-i Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti sayılıyordu.<br />
<br />
Bununla birlikte, gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin kabileleri bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap kabilesi gelip Resûl-i Ekreme sadakât elini uzattığı halde, bunlar düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu, kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevk ediyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Mekke’yi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararı almaya kadar götürdü. Gayeleri, Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekke’ye ansızın baskında bulunmaktı.<br />
<br />
Bu maksatlarını her iki kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda izhar ediyorlardı:<br />
<br />
“Muhammed’in bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En uygunu olan; o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!”1<br />
<br />
Nitekim kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlerin lideri Mâlik bin Avf’ın kumandasında 20.000 kişilik bir ordu teşkil ettiler. Kumandan Mâlik bin Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin etmişti.<br />
<br />
Yirmi bin kişilik düşman ordusu kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin İslâm topraklarına saldırmak için bir araya geldiklerini haber alınca, derhal Abdullah bin Ebî Hadred’i bilgi almak üzere düşman topluluğunun arasına gönderdi.<br />
<br />
Tebdil-i kıyâfetle düşman ordusu arasında bir kaç gün dolaşan bu Sahabî, gereken bütün bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik bin Avf’ın diğer kumandanlara söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:<br />
<br />
“Bu Muhammed’in son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı kimseler, harp bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe çalıyordu. Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız! Müslümanlarla karşılaşınca hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!”<br />
<br />
Abdullah (r.a.) bu bilgileri topladıktan sonra Mekke’ye döndü ve duyduklarını olduğu gibi, Peygamberimize haber verdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz ordusunu hazırladı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde böyle büyük bir ordunun toplandığını haber alınca yerinde bastırmak için süratle hazırlığa geçti.<br />
<br />
Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin Ümeyye’ye şöyle dedi:<br />
<br />
“Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet olarak ver.”<br />
<br />
Safvan, “Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin etmek üzere istiyorum” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.1<br />
<br />
Peygamberimiz, Mekke’nin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir genç olan Attab bin Esîd’i Mekke’ye vali tayin etti. İslâm ve Kur’an’ı öğretmek üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.2<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusunun Mekke’den ayrılışı</span><br />
<br />
Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.<br />
<br />
On iki bin kişilik İslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında Mekke’den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı. Kureyş’in bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu. Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen ganimetten istifade etmekti.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu. Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen, tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.<br />
<br />
Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:<br />
<br />
“Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!”1<br />
<br />
Halbuki onlar, Allah’ın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun ap açık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.<br />
<br />
Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla ihsas etti.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Huneyn’e varış</span><br />
<br />
Şevval ayının on biri Salı günü idi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları bulunan Huneyn Vadisine vardı.<br />
<br />
Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve sancaklarını teslim etti.<br />
<br />
Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Ali’nin, bayrakları ise Sa’d bin Ebî Vakkas ile Hz. Ömer’in elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.<br />
<br />
Hâlid bin Velid’in (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları İslâm ordusunun öncü kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül’ün üzerinde bulunuyordu. Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer geçirmişti.1<br />
<br />
Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata düşkün bulunan Fahr-i Âlem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın “âdetullah” tabir edilen hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu açıkça ortaya koyuyordu. Allah’ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen, herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de miğfer geçiriyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk çarpışma</span><br />
<br />
Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi. Peygamberimiz, düşmanı gafil avlamak maksadıyla ordusuna Huneyn Vadisine inme emrini verdi. Vadiye, önce düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz. Halid, emrindeki öncü kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim yerinde pusu kurmuş olan düşmanın oklarına hedef oldular. Askerî manevraya elverişli olmayan dar vadide, ok yağmuru mücahidleri şaşkına çevirdi. Etrafın henüz karanlık olması ise işi bütün bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını anlamayan mücahidler geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilişini, orduya gönüllü olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri çekilişi takip etti. Geri çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı gösterir gibi oldu.<br />
<br />
Durum oldukça nazik, manzara oldukça acıklı ve ibretliydi.<br />
<br />
Hz. Resûlullahın etrafında sadece yüz kadar mücahidin bulunduğu görülüyordu. Düşman ise yirmi bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz, iki tarafından kaçışan mücahidlere şöyle seslendi:<br />
<br />
“Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz. Ben Allah’ın Resûlüyüm! Ben, Muhammed bin Abdullah’ım!” diye sesleniyordu.<br />
<br />
Harp meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldül’ün üzerinde bir cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümid ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın yirmi bin kişilik kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının şânı idi.<br />
<br />
İslâm ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.<br />
<br />
Ebû Süfyan bin Harb, “Bu bozgunun denize kadar arkası alınmaz” dedi.<br />
<br />
Safvan bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyan’ın bu sözlerinden hoşlanmadı.<br />
<br />
“Ağzına taş toprak dolsun senin” diye karşılık verdi.<br />
<br />
Yine o sırada Safvan bin Ümeyye’nin kardeşi gelip, “Müjdeler olsun! Bugün sihir bozuldu, tesirini kaybetti” deyince Safvan bin Ümeyye’den şu cevabı aldı.<br />
<br />
“Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hakim olmasından, Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir.”<br />
<br />
Süheyl bin Amr ise, “Muhammed ve Ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar” diye konuştu. Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehil’in oğlu İkrime, “Böyle söylemen doğru değil” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“İşler, ancak Allah’ın elindedir. Muhammed’in elinde bir şey yoktur. Bugün savaş onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır.”<br />
<br />
Süheyl, İkrime’nin bu sözlerini hayretle karşıladı ve “Sen, daha önce, bu söylediklerinin tersini söyler durmaz mıydın?” diyerek hayretini dile getirdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İkrime şu cevabı verdi:</span><br />
<br />
“Vallahi, biz uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar ediyormuşuz. Aklımızı çalıştırmamış; ne zarar, ne de fayda vermeyen bir takım taşlara tapmış durmuşuz.”1<br />
<br />
Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu.<br />
<br />
Şeybe bin Osman bunlardan biri idi. Uhud Harbinde babası öldürülmüştü. Bu yüzden de içi intikam ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ taraftan Peygamber Efendimize (a.s.m.) doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbas’ın elinde pırıl pırıl parlayan kılıcıyla durmuş olduğunu gördü: “Amcası oradayken ben yanına varamam” diyerek Peygamber Efendimizin (a.sm.) sol tarafına geçti. Oradan hucum etmek istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan bin Hâris’in durduğunu gördü: “Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz” diyerek bu sefer Peygamber Efendimizin (a.s.m.) arkasından yanına varmak istedi. Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de artık bir engel kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birden bire bir ateş peydâ oldu. Şeybe birden ürperdi, korktu. Ateşin kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah (c.c.) tarafından korunduğunu anlamıştı.<br />
<br />
Geri çekildiği sırada, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ona doğru mübarek başını çevirip gülümsedi ve “Ey Şeybe! Yanıma gel” buyurdu.<br />
<br />
Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini az evvel kendisinde bulan Şeybe o anda tir tir titriyordu. Kalbi korku ile ürperiyordu. Efendimizin yanına geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve “Allah’ım! Bundan şeytanın vesvese ve desiselerini gider” diye duâ etti.<br />
<br />
Bir anda Şeybe’nin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini iman ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe şöyle ifade eder.<br />
<br />
“Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah’ın yaratıklarından bana ondan daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı.”<br />
<br />
Daha sonra Peygamber Efendimiz, “Ey Şeybe! Haydi artık kâfirlerle savaş” buyurdu.<br />
<br />
Şeybe der ki: “Resûlullahın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canım ve her şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm.”1<br />
<br />
Böylece, “Gerek Arap gerek Arap olmayanlardan Muhammed’e tâbi olmadık kimse kalmasa bile, ben yine tâbi olmam” diyen biri daha Hz. Resûlullahın getirdiği nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp İslâmın saadetli sinesine kavuşmuş oluyordu.<br />
<br />
Etrafında bir avuç mücahidle kalan Resûl-i Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine akıp gelmekte olduğunu görünce, onlarla çarpışmak için boz Düldül’ü mahmuzlamak istiyor, ancak amcası Hz. Abbas Düldül’ün dizginini, Ebû Süfyan bin Hâris ise üzengisini tutup buna mani olmaya çalışıyorlardı.<br />
<br />
Bu dehşetli hengâmede, Resûl-i Kibriyâ, Düldül’ün dizginini tutan amcası Hz. Abbas’a, “Ey Ensar cemaatı! Ey Semure ağacının altında bîat etmiş bulunan Sahabîler topluluğu! Neredesiniz, diye seslen” emrini verdi. Hz. Abbas, gür sesiyle nidâ etti.1<br />
<br />
Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücahidler, durdular. Etraf alaca karanlıktan sıyrılıp, aydınlığa kavuştuğu gibi, mücahidler de yüreklerini kaplayan ürkeklikten sıyrılıp, kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık şimşekler çakıyordu. “Nereye gidiyoruz? Resûlullahı kime terk ediyoruz?” diyorlardı.<br />
<br />
Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûl-i Ekreme verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin etrafına koşuşuyordu. Bozulan ordu, tekrar toparlanmaya başladı. Öyle ki, atı hızlı koşamayanlar atlarından inip kendileri olanca güçleriyle bu dâvetin ifâsını tatbike koşuyorlardı. Uhud’da da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da Resûl-i Kibriyânın cesareti, matenati, düşman karşısındaki sebâtı, İslâm ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı.<br />
<br />
Bir anda Efendimizin etrafını saran mücahidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücahidlerin tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.<br />
<br />
Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne gibi kahraman Sahabîler o dehşetli hengâmede Resûl-i Kibriyânın (a.s.m.) önünde düşmana göğüslerini siper ederek çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesareti ile düşman askerlerinin cesâretini kırıyordu.<br />
<br />
Harbin bu en şiddetli ânında Fahr-i Âlem, üzerinde bulunduğu Düldül’ün üzengisine basarak dikildi ve “İşte şimdi fırın tutuştu! Harp kızıştı!”1 buyurdu.<br />
<br />
Sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, “Ben Allah’ın Resûlüyüm, Yalan yok!”2 diye seslendi.<br />
<br />
Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifâde ediyordu ve bütün kalbiyle Allah’ın va’dettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu sesleniş, sabrın ve sebâtın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi.<br />
<br />
Bu arada Hz. Ali ile Ebû Dücâne (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler korkmaya başladılar.<br />
<br />
Mücahidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda Resûl-i Ekrem Düldül’ünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:<br />
<br />
“Allah’ım! Bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galip gelmesini istemezsin.”3<br />
<br />
Cenab-ı Hakka böylesine gönülden yalvarıp, zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da eline bir avuç kum aldı, “Yüzleri kara olsun!” diyerek, düşman askerlerine doğru attı.4<br />
<br />
O anda, Resûl-i Zişân Efendimizin bir mucîzesi olarak, düşman askerlerinin gözlerine bir avuç kumdan isabet etmedik hiç kimse kalmadı.<br />
<br />
Artık, düşman ordusunda bozgun başlamıştı<br />
<br />
Meleklerin mücahidlerin imdadına gelmesiyle de, düşman askerinin geri kalan çarpışma güçlerini alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:</span><br />
<br />
“Vallahi, Resûlullahın, kumu onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini yitirdiklerini, işlerinin tersine gittiğini gördüm. Sonunda Allah onları bozguna uğrattı. Allah Resûlünün, Düldül’ü tepip, onları takibe koyulduğunu, hâlâ gözlerimle görür gibiyim.”1<br />
<br />
Cenab-ı Hak, mücahidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kur’ân-ı Keriminde şöyle beyan buyurur:<br />
<br />
“Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün çokluğunuza güvenmiştiniz; fakat bu size bir fayda vermedi. Yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber, size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.<br />
<br />
“Sonra Allah, Resûlünün ve mü’minlerin üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. İşte kâfirlerin cezası budur.”2<br />
<br />
Bozguna uğrayan düşman ordusu, bir kaç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün üzgün terk etti. Bir kısmı Tâif’e gitti. Bir kısmı Evtas’a toplandı. Diğer bir kısmı ise Nahle taraflarına doğru yol aldı.<br />
<br />
Çarpışma sonunda, Müslümanlardan 4 şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.<br />
<br />
Düşman, harp meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için geride esir olarak bir çok kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücahidlere o âna kadar elde edemedikleri bol miktarda ganimet kalmıştı.<br />
<br />
Alınan esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Sa’doğullarından Şeymâ da vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, “Bilin ki, ben Efendinizin süt kardeşiyim” diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp Huzur-u Risâlete getirdiler. Şeymâ, “Yâ Muhammed! Ben, senin süt kardeşinim” deyince, Efendimiz, “Bunu neyle ispatlarsın?” diye sordu.<br />
<br />
Şeymâ, “Omuzumda bulunan diş izi ile ki, onu sen ısırmıştın”1 dedi.<br />
<br />
İzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeymâ’yı tanıdı. Kendisiyle Sa’doğulları yurdunda, koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeymâ idi bu. İnsan kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler sonra da olsa unutmayan Kâinatın Serveri, süt kardeşi olan bu çocukluk arkadaşına ridâsını serip üzerine oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.<br />
<br />
Daha sonra Şeymâ’ya, “İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur. İstersen, faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına göndereyim” buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şeymâ’nın cevabı şu oldu:</span><br />
<br />
“Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!”2<br />
<br />
Resûlullahın bu kadirşinaslığı karşısında Şeymâ’nın ruh âlemi aniden aydınlandı ve şehâdet getirerek saadet dairesine girdi.3 Peygamber Efendimiz kabilesinin yanına dönmek isteyen Şeymâ’ya iki köle verdi. Sonra da Ci’râne mevkiine gidip beklemesini söyledi. Tâif dönüşünde ise ona ve âile halkından hayatta bulunanlara deve ve davarlar verdi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Düşmanın takib edilmesi</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takip edilmesini mücahidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleymoğulları teşkil ediyordu ve Hâlid bin Velid’in kumandası altında bulunuyorlardı.<br />
<br />
Takip esnasında Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının Hâlid bin Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, mücahidlerden biriyle derhal ona, “Hâlid’e yetiş ve ona ‘Allah Resûlü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten men ediyor’ de”1 diye haber gönderdi:<br />
<br />
Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!”<br />
<br />
Sahabînin biri, “Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?” diye sorunca, Fahr-i Kâinattan şu ibretli ve hakikatlı cevabı aldı:<br />
<br />
“Sizler de hidayete ermeden önce müşriklerin çocukları değil miydiniz? Her çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar. Dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra anne babaları, onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır.”2<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Evtas’ta çarpışma</span><br />
<br />
Huneyn Vadisinde mücahidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû Âmir el-Eş’ârî Hazretlerine bir sancak vererek bazı mücahidlerle toplanan düşman üzerine yolladı. Evtas’ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.<br />
<br />
Teke tek yapılan döğüş ve vuruşmada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), Havazinlilerden bir çoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşmaya başladı. Bu sırada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû Mûsa el-Eşârî’ye vererek onu kumandan tayin etti. Bir müddet sonra da aldığı ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.1<br />
<br />
Kumandanlığa geçen Ebû Mûsa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taif’e gidip sığındı. Daha önce de kumandanları Mâlik bin Avf gidip oraya sığınmıştı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyn’deki çarpışmayla bu kesin netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taif’e sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.<br />
<br />
Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Ci’râne mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği Sahabîlere bildirdi.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmamıştı. Öğle namazını kılmış ve istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.<br />
<br />
Bu sırada iki kişinin huzuruna girdiği fark edildi. Bunlar Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn ile Akrâ’ bin Hâbis idi. Uyeyne, Peygamberimizden haksız yere öldürülen Âmir bin Azbat’ın kanını dâvâ ediyor ve katil Muhallim bin Cessâme’nin kendilerine teslimini istiyordu.3<br />
<br />
Uyeyne bin Hısn, “Vallahi, yâ Resûlallah! O benim kabilemin kadınlarına ölüm acısını tattırıp, canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasını bırakmam” diyerek Muhallim bin Cessâme’nin kısas için kendisine teslimini istiyordu. Akrâ’ bin Hâbis ise Muhallim’i müdafaa ediyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Onun diyetini kan bedelini alsan olmaz mı?” diye teklifine Uyeyne bin Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Hayır, bu seferimiz sırasında elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksın” diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.<br />
<br />
Uzun uzun konuşulduktan sonra Uyeyne bin Hısn, teklif edildiği şekilde diyet almayı kabul etti.1<br />
<br />
Böylece Resûl-i Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan davasını halletti.<br />
<br />
Fakat işin, ibret alınması gereken bir tarafı da bundan sonra cereyan etti.<br />
<br />
Müslümanlar Muhallim bin Cessâme’ye, “Resûlullahın huzuruna çık, yaptığın bu hareketinden dolayı senin için Allah’tan mağfiret dilesin” deyince, uzun boylu, üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim Huzur-ı Risâlete vardı. Efendimizin önünde diz çöktü. Mahzundu, üzgündü, gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve Allah’a tevbe ettiğini söyleyerek, Resûlullahtan, Allah’tan mağfiret dilemesini istedi: “Yâ Resûlallah! Pişmanım, Allah’a tevbe ediyorum. Benim için Allah’tan mağfiret dile!”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Kimsin sen?” diye sordu.<br />
<br />
“Muhallim bin Cessâme” diye cevap verdi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Demek sen, ona [Âmir’e] Allah’ın emânıyla emân verdin [selâmına karşılık selâm verdin] sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi?” buyurunca, Muhallim bin Cessâme başını önüne eğdi ve sustu.<br />
<br />
Efendimiz, sonra da ellerini kaldırarak, yüksek sesle, “Allah’ım! Muhallim bin Cessâme’yi affetme” diye beddua etti.<br />
<br />
Bedduayı duyan Muhallim’in tüyleri diken diken oldu. Uğrayacağı âkıbetin dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı, “Yâ Resûlallah! Pişmanım! Allah’a tevbe ediyorum! Ne olur benim için Allah’tan af dile!”<br />
<br />
Ne varki, Muhallim’in bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz. Resûlullahın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.<br />
<br />
Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı âkıbetin dehşeti Muhallim’i ancak bir hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, toprak ölüsünü kabul etmiyordu. Defalarca gömdükleri halde, toprak yine cesedini dışarı attı.1<br />
<br />
Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.2<br />
<br />
Durumu Efendimize intikal ettirdiklerinde, şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Vallahi, toprak ondan çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat, Allah aranızdaki [haksız yere adam öldürme] yasağı hakkında size gösterdiği bu hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tâif Kuşatması</span><br />
<br />
Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan Sakifliler, yurtları olan Tâif’e gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını üzerlerine kapayarak, savaşmaya hazırlanmışlardı.<br />
<br />
Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve İslâma karşı koyacak cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklardıran Mâlik bin Avf da gelip buraya sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâif’e doğru yol almaya başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri İslâma dâvet etmeye gelmişken onlar kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.<br />
<br />
İslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda yiyecek stoku da yapmışlardı.<br />
<br />
Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan, mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada bir kaç mücahid de atılan oklarla şehid oldu.1<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif Mescidinin yanına nakletti.2<br />
<br />
Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve adına da “Sâriye Mescidi” diyeceklerdir.1<br />
<br />
Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mancınık kurularak, Tâiflilerin taşa tutulması</span><br />
<br />
Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, “Ben de bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek zorunda kalırdık” diyerek fikrini beyân etti.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte mancınıkların sayısı üç oldu. İslâm ordusunda ayrıca iki debbâbe (sığır derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.<br />
<br />
Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını kazıp delmeyi denedilerse de, bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada İslâm ordusu şehid de verdi.<br />
<br />
Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu: Düşmanı, iktisadi baskı altına almak için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimize, “Ey Muhammed! Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin gibi Allah’ın rızasını ve akrabalık1 hakkını gözeterek bize bırakırsın” diye seslendiler.2<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, bağınızı, Allah rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum” dedi ve üzüm asmalarının kesilmesini menetti.3<br />
<br />
Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiç bir hareket görülmedi. İçlerinden biri, Hz. Hâlid’in er dilemesine şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son nefesimize kadar seninle çarpışırız.”4<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yeni bir taktik</span><br />
<br />
Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:<br />
<br />
“Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür” diye ilân ettirdi.1<br />
<br />
Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve İslâm ordusuna katılıp Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kur’an okutmalarını ve sünnetleri öğretmelerini emretti.<br />
<br />
Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini isteyecekler, Peygamberimiz ise, “Onlar, Allah’ın azâd etmiş olduğu kimselerdir. Sizlere geri veremem!” buyurarak isteklerini reddedecektir.2<br />
<br />
Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! İzin ver de gidip onlarla konuşayım. Onları İslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet ihsan eder” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti. Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, “Vallahi, Muhammed hiç bir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir. Direnmenize devam ediniz” dedi.<br />
<br />
Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Uyeyne, onlara neler söyledin?” diye sordu.<br />
<br />
Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, “Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed, sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız dedim” diye konuştu.<br />
<br />
Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, “Yalan söylüyorsun! Sen onlara, şöyle şöyle söyledin” dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker nakletti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:</span><br />
<br />
“Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah. Söylediklerimden dolayı Allah’tan affımı dilerim. Pişmanım. Allah’a tevbe ediyorum.”1<br />
<br />
O sırada Hz. Ömerü’l-Faruk, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da, götürüp şunun boynunu vurayım” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda söz ederler”2 buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûl-i Ekrem’in rüyâsı</span><br />
<br />
Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı döküyordu.<br />
<br />
Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, “Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. “Buna, ben de imkân görmüyorum” buyurdu.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhasaranın kaldırılması</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Tâif’i fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe yaramayacaktı.<br />
<br />
Bu arada Ashabına şimdilik kendilerine Tâif’i fethetme izni verilmediğini duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, “Göç etmeye hazırlanmaları, halka duyurulacak mıdır?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Evet” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâif’i terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.<br />
<br />
Hz. Ömer, o arada bir de, “Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz mı?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi” buyurdu.<br />
<br />
Sonra da, “Siz hemen göç etmeye bakınız” diye emretti.1<br />
<br />
Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu. Hattâ, “Tâif’i fethetmeden nereye gideceğiz?” dedikleri de duyuluyordu.<br />
<br />
Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekir’e başvurdular. Hz. Sıddık onlara, “Bu işi, Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir” diyerek cevap verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ömerü’l-Faruk’un yanına vardılar, onunla konuştular.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:</span><br />
<br />
“Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiye’de içime, Allah’tan başkasına malûm olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti.<br />
<br />
“Resûlullahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır. Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın (a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiye’de sulh şartlarının yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan Müslüman oldular.<br />
<br />
“Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiç bir zaman, hiç bir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. Bu iş Allah’ın işidir. O, dilediğini Peygamberine vahyeder.”2<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâif’te bir müddet daha kalmak olduğunu fark edince, mücahidlere, “Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz” diye buyurdu.<br />
<br />
Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar “İnşallah yarın döneceğiz” deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz onların bu haline tebessüm buyurdu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra Tâif’ten ayrıldı.<br />
<br />
Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler.<br />
<br />
Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini açarak, “Allah’ım! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir!” diye duâ etti.1<br />
<br />
Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da İslâm ve iman nuru ile mânen hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte Huneyn ve Evtas’ta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Ci’râne mevkiine dönmek üzere Tâif’ten ayrıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sürâka bin Cu’şum’un Müslüman olması</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Tâif’ten Ci’râne’ye doğru yol alıyordu. Bu sırada Efendimize doğru birinin yaklaşmakta olduğu fark edildi. Müslümanlar onu tanımadıklarından buna mani oldular. Hattâ art niyetli biri olabilir düşüncesiyle, “Sen nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun?” diyerek üzerine yürümek bile istediler.<br />
<br />
Müslümanların kendisini Peygamber Efendimize yaklaştırmayacağını anlayınca, hicret esnasında Hz. Ebû Bekir’in kendisi için yazmış olduğu yazıyı iki parmağının arasına alarak kaldırdı, “Yâ Resûlallah! Bu, benim için yazdığın yazıdır. Ben, Sürâka bin Cu’şum’um!” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz onu tanıdı, “Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik yapma günüdür!” buyurduktan sonra Müslümanlara, “Onu bana yaklaştırınız” diye emretti.<br />
<br />
Efendimizin huzuruna varan Sürâka şehâdet getirerek Müslüman oldu.<br />
<br />
Sürâka der ki:<br />
<br />
“Resûlullaha, ‘Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana ecir ve sevap var mıdır?’ diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), ‘Evet, her ciğeri olanı sulamakta insana sevap vardır’ buyurdu.<br />
<br />
“Bundan başka bir şey sormadım. Sonra kavmimin yanına vardım. Mallarımın zekâtını ayırıp Resûlullaha gönderdim.”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ganimet ve esirler</span><br />
<br />
Yoluna devam eden Efendimiz Ci’râne mevkiine geldi.<br />
<br />
Mücahidlerin bu çarpışmalarda elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı altı bini buluyordu.1<br />
<br />
Alınan ganimet malları ise, “Yirmi dört bin deve, kırk bin davar ve dört bin ukiyye2 gümüş idi.3<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Havazinlilerin gelip Müslüman olabilecekleri ihtimalini gözönünde bulundurarak, esirlerin taksimine hemen başlamadı. Bu arada, Sahabînin birini Mekke’ye göndererek, esirler için elbiseler getirtip hepsini giydirdi.4<br />
<br />
On geceden fazla beklediği halde, Havazinlilerin gelmediğini görünce, Müslümanlar arasında bölüştürüldü.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Havazin heyetinin gelişi</span><br />
<br />
Esirlerin mücahidler arasında taksim edilmesi işi henüz yeni bitmişti ki, Havazinlilerden bir heyet çıkageldi ve Peygamberimize, Müslüman olduklarını, yurtlarındaki halkın da İslâmiyeti kabul ettiklerini haber verdi.5<br />
<br />
Havazinliler, Resûl-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halime’nin mensup olduğu kabile idi. Yani Allah Resûlüne dadılıkta bulunmuş bir kabile idi. Bunu ileri sürerek kendilerine lütufkâr davranılmasını, mal ve esirlerin geri verilmesini istediler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem onlara, “Ben, tevbe edip gelirsiniz diye, ganimet ve esirleri bölüştürmeyi uzun bir müddet tehir ettim. Fakat siz artık çok geç kalmış sayılırsınız. Esirleri, mücahidler arasında taksim etmiş bulunuyorum. Onları size tekrar iâde etmem oldukça zor bir iştir” dedi.<br />
<br />
Bu konuşmasından sonra da onları iki şey arasında serbest bıraktı:<br />
<br />
“İsterlerse mallarını, isterlerse kadın ve çocuklarını tercih edeceklerdi.<br />
<br />
Havazinliler, kadın ve çocuklarını tercih ettiler.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hisseme ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşenleri size geri veriyorum” buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sonra da şu tavsiyede bulundu:</span><br />
<br />
“Öğle namazını kıldırdığım zaman ayağa kalkarak, ‘Biz kadınlarımız ve çocuklarımız hususunda Allah Resûlünün Müslümanlar nezdinde, Müslümanların da Allah Resûlü nezdinde şefâatını diliyoruz’ diye konuşursunuz. Ben de hissemi bağışladığımı tekrarlar, Müslümanların da bağışlanmasını isterim.”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldırınca, Havazinliler yapılan tavsiye üzerine ayağa kalkarak; Hz. Resûlullah ve Müslümanlardan esirlerinin bağışlanmasını taleb ettiler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, halkın huzurunda yüksek sesle hissesine ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşen esirleri bağışladığını tekrarladı. Bunu duyan Muhacir ve Ensarın hepsi de kendilerine düşen esirleri bağışladılar.1<br />
<br />
Böylece, Resûl-i Kibriyânın mübârak dillerinden dökülen bir iki cümle ile, bir anda altı bin civarındaki esir kadın ve çocuk serbest bırakıldı.<br />
<br />
Bu hadise, hem Nebiyy-i Muhterem Efendimizin engin şefkat ve merhametini göstermek, hem de Müslümanların ona mutlak bağlılıklarını aksettirmek bakımından dikkat çekicidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mâlik bin Avf’ın Müslüman olması</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdikten sonra, “Mâlik bin Avf ne yapıyor?” diye sordu.<br />
<br />
Havazin temsilcileri, “Kaçıp Tâif Kalesine sığındı. Şimdi, Sakiflilerin yanında bulunuyor” dediler.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim.”1<br />
<br />
Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf’ı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti.2<br />
<br />
İnsanları güzel davranışları, tatlı sözleri ve bol bol ihsan ve iltifatlarıyla gönülden fetheden Peygamber Efendimizin bu ihsanı karşısında Mâlik bin Avf da gönlünün fethedildiğini şöyle ifade etti.<br />
<br />
“İnsanlar arasında Muhammed’in bir benzerini şimdiye kadar ne görmüşüm ve ne de işitmişim. Kendisinden ihsan edilmesi istenildi mi, fazlasıyla verir. İstediğin takdirde, yarın meydana gelecek olan hadiselerden de sana haber verir.”3<br />
<br />
Bir ay kadar önce Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlamış olan Mâlik bin Avf, o andan itibaren İslâmın emir ve hizmetindeydi.<br />
<br />
Esirlerin sahiplerine iâdesinden sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz ganimetlerin taksimine başlayacaktı. O sırada bedevîlerden bir kısmı, “Yâ Resûlallah, deveden, davardan ganimetlerimizi bölüştür” diyerek, Efendimizi rahatsız ettikleri ve ridâsından çekiştirdikleri görüldü. Bedevîler o derece ileri gittiler ki, Efendimiz bir ağaca dayanmak zorunda kaldı. Bu hareket karşısında Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Siz, Allah’ın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğimi mi zannediyorsunuz? Vallahi, ganimet malları Tihâmenin ağaçları sayısınca bile olsaydı, hiç bir cimrilikte ve korkaklıkta bulunmadan onları aranızda bölüştürürdüm.” Sonra da eline bir deve tüyü alıp, herkesin görebileceği şekilde parmakları arasında tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Vallahi sizin ganimetinizden beşte bir dışında, bana şu tüy kadar bile geçmiş birşey yoktur. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor.”1<br />
<br />
Bundan sonra ganimet mallarını saydırdı ve herkesin hissesine düşen miktarı dağıttırdı.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müellefe-i kulûba yapılan ihsan</span><br />
<br />
Ci’râne’de bulunan İslâm ordusunda Mekke’nin fethi günü Müslüman olmuşlardan iki bin kadar yeni iman etmiş kimseler yanında, henüz İslâmla şereflenmemiş Mekke ileri gelenlerinden de bir çok kimseler vardı. Yeni iman etmişlerin imanlarının sabitleştirilmesi, imandan mahrum bulunanların ise İslâma gönüllerinin ısındırılması için Peygamberimiz bir usûle başvurdu.<br />
<br />
Bilindiği gibi ganimetin beşte biri Peygamberimizin tasarrufundaydı. Beytülmâl namına alınan beşte birden istediği ve lüzûm gördüğü yere sarfederdi.<br />
<br />
İşte yukarıda zikrettiğimiz sebep ve gayeye binâen yeni Müslüman olmuşları memnun etmek ve Müslümanlığa henüz pek ısınmamış Kureyş ileri gelenlerinin gönlünü İslâma ısındırmak için beşte bir ganimetten onlara fazlaca verdi.<br />
<br />
Kureyş reisi Ebû Süfyan’a, oğlu Yezid ve Muâviye’ye yüzer deve ve kırkar ukiyye gümüş ihsanda bulundu. Böylece Ebû Süfyan ve oğulları toplam üç yüz deve ve yüz yirmi ukiyye gümüş almış oluyorlardı. Böylesine büyük bir kerem ve ihsana mazhar olan Ebû Süfyan, Efendimizin cömertlik ve ihsan severliğini şöyle dile getirdi: “Anam, babam sana fedâ olsun! Sen ne kadar cömert ve iyilik seversin. Seninle sulh yaptığımız zamanlarda sen ne güzel bir sulhçu idin. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.”1<br />
<br />
Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmına iki yüz, bir kısmına yüzer, diğer bir kısmına da ellişer deve ihsan etti.2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Safvan bin Ümeyye’nin Müslüman olması</span><br />
<br />
Safvan bin Ümeyye, Peygamberimiz ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık ve muhalefette bulunanlardan biri idi. Hattâ, Mekke’nin fethi günü, görüldüğü yerde öldürülmesi emredilenler arasındaydı. Fakat, o da gönlü şefkat deryasını andıran Peygamberimize iltica edince, affa uğramıştı. Müslüman olması için de iki ay mühlet istemiş. Peygamber Efendimiz ise ona dört ay mühlet vermişti.<br />
<br />
O da İslâm ordusuna katılmıştı.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Ci’râne’de ganimetleri kontrol ettiği bir sıradaydı. Gözü bir anda henüz Müslüman olmamış Safvan’a takıldı. O, deve koyunlarla dolu vâdiye gözünü dikmiş dikkatlice bakıyordu.<br />
<br />
Bu dikkatli bakışı, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin gözünden kaçmadı ve gönlünde yatanı sezmesine kâfi geldi:<br />
<br />
“Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti?” diye seslendi.<br />
<br />
Safvan, “Evet” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “O halde o vadi içindekilerle beraber senin olsun!” buyurdu.<br />
<br />
Safvan, birden şaşırdı, kulaklarına âdeta inanamıyordu. Hayatında kendisinden istenen hiç bir şey için “Hayır” demeyen Kâinatın Efendisinin bu ihsanı, cömertliği ve keremi karşısında hayret içinde bir müddet bekledikten sonra, kalbinin fethedildiğini şöyle ifade etti:<br />
<br />
“Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi, bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz!”1<br />
<br />
Safvan, artık kendini, İslâm nurunun, nübüvvet güneşinin cazibesini kaptırmıştı. Orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.<br />
<br />
Böylece senelerin İslâm düşmanı Safvan bin Ümeyye, Müslüman olması için aldığı dört ay mühletin henüz birinci ayı bitmişken kendini Müslümanlar safında buluyordu.<br />
<br />
Müslümanlığını salih amellerle güzelleştiren Safvan, bu ihsanın âleminde yaptığı tesiri sonradan şöyle dile getirecektir:<br />
<br />
“Allah Resûlü, bana bu ihsanda bulununcaya kadar, insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim bir kimse idi. Ama bu ihsandan sonra, insanların bana en sevgilisi olmuştu.”2<br />
<br />
Bu hadise, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, insanları tanıma ve ona göre muamelede bulunma sanatında ne derece mâhir olduğunu açıkça gösteren bir misaldir. İnsanları kazanmada, bazen bir iltifatı, bazen bir tatlı sözü, bazen bir tebessümü, gülümsemesi, bazen güzel bir hareketi ve bazen de bir ihsanı yetiyordu. Onun bu ciheti bile başlı başına bir tetkik konusu teşkil eder. Bu tetkik yapıldığı zaman görülecektir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.), dost kazanma sırrını, insanların gönlünü fethetmenin kanun ve kaidelerini tâ bin dört yüz küsur sene önce eşsiz bir şekilde sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla ortaya koymuştur. Bir bakış, bir işâret, bir söz, bir tebessüm, bir hareket ile insanları kendine musahhar edebilmek, insanoğlunun örnek alması gereken bir peygamber hasletidir.<br />
<br />
Peygamberimizin, Müslümanlığa henüz pek ısınmamış ve yeni Müslüman olmuş kimselerin ruh dünyasına tesir etmek üzere başvurduğu bir tatbikatın gerçek sebep ve hikmetini bilmeyen bazı Müslümanlar, rahatsızlık duydular. Onlar, bu hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih edildiği, âdeta onlardan üstün tutulduğu düşüncesine kapılmışlardı. Ne var ki, Resûl-i Ekrem asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti. Nitekim, tasarrufunda hür olduğu beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba bol ihsanda bulunduğu sırada, huzurlarına Ashabdan Sa’d bin Ebî Vakkas çıkmış ve “Yâ Resûlallah,” demişti, “Cuayl bin Sürâka dururken, siz tutup Uyeyney bin Hısn ve benzerlerine yüzer deve verdiniz.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, şikâyetin mâhiyetini çok iyi anlamıştı. Evet, Ashabdan Cuayl, gerçekten maddî cihetten oldukça fakirdi. Ama iman cihetinden zengindi. İtirazın bu cihetten geldiğini bildiğinden, Resûl-i Ekrem, Sa’d Hazretlerine şu cevabı vermişti:<br />
<br />
“Vallahi, Uyeyne ve Akra’ gibilerle yeryüzü dolsa, Cuayl yine onların hepsinden hayırlı ve daha faziletli olur. Ancak ben, onları İslâma, imana ısındırmak için bu tarz hareket ediyorum.<br />
<br />
“Cuayl’ı, tereddütsüz bağlı bulunduğu Müslümanlığına ve âhirette kendisi için hazırlanmış bulunan mükâfatlarına havale ediyorum!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu sözlerdi. O Ensar ki, Kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini, “Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir” diyerek dile getirmişti.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, daha düne kadar İslâma ve Müslümanlara bütün şiddetiyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hattâ bazıları hoşa gitmeyecek sözler de sarf ediyordu.2<br />
<br />
Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Resûl-i Ekrem Efendimize, Sa’d bin Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Ensarı bir araya toplayarak onlara, “Ey Ensar topluluğu! Söylememeniz gereken bazı nâhoş sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz” diye hitap etti.<br />
<br />
Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah,” dediler, “bunları biz değil, birtakım gençlerimiz söylemişlerdir.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi? Allah benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar idiniz. Allah benim vasıtamla kalblerinizi ısındırıp birleştirmedi mi?”<br />
<br />
Ensar cemaatı, “Evet, yâ Resûlallah,” dediler, “sen bizi karanlıklar içinde buldun. Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk. Sen, bizi bir ateş çukurunun başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk. Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk.<br />
<br />
“Bizler, Allah’ı Rab, İslâmiyeti din, Muhammed’i de (a.s.m.) peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her şeyden üstündür. Allah ve Resûlüne minnettarız. Yâ Resûlallah, sen dilediğini yap!”1<br />
<br />
Buna rağmen, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Ey Ensar cemaati! Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu söylemiş olurdunuz:<br />
<br />
“Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık. Sen, bize terk edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik. Sen, yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık. Sen, bize yoksul olarak gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık. Evet, böyle deseydiniz, muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim.”<br />
<br />
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz asıl söylemek istediğini şu veciz ve müessir cümlelerle ifade etti:<br />
<br />
“Ey Ensar cemaati! Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resûlü ile beraber yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?”<br />
<br />
Medineli Müslümanlar bu soruya hep bir ağızdan haykırarak, “Evet, yâ Resûlallah! Biz, buna razıyız” cevabını verdiler.<br />
<br />
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren hitabesini şöyle bağladı:<br />
<br />
“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer hicret fazileti olmasaydı, Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim.<br />
<br />
“Allah’ım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet et!”1<br />
<br />
Fahr-i Kâinat Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.<br />
<br />
Artık kesin kararlarını vermişlerdi. “Biz, ganimet payı olarak Resûlullaha razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile” dediler.<br />
<br />
Bu eşsiz bir ganimet hissesiydi.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne işte böylesine müstesna bir ikna kabiliyeti ihsan etmişti. Bir taraftan en şiddetli düşmanlarını ruhlara tesir eden sözleriyle İslâmın sinesine celb ederken, diğer taraftan dostların kendisine karşı duydukları kırgınlıkları da bir çırpıda bir tek hitabesiyle giderebiliyordu. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ci’râne’den Mekke’ye</span><br />
<br />
Zilkâde ayının bitmesine on iki gün kalmıştı. Peygamberimiz, Ci’râne’de bulunduğu zaman zarfında içinde namazlarını edâ ettiği mescide giderek orada namaz kıldı, duada bulundu, sonra da umre için ihrama girdi. Daha sonra Cir‘âne’den ayrılarak Ashab-ı Kiramla gece Mekke’ye girdi. Yol boyunca telbiye getiren Efendimiz Beytullahı görünce telbiyeyi kesti.<br />
<br />
Sabahleyin Ashabıyla birlikte Kâbe-i Muazzamayı tavaf etti. Sonra da Safâ ve Merve arasında sa’y yaptı. Sa’yın yedinci devresinde Merve yanında başını tıraş ettirdi.<br />
<br />
Bu umrede Efendimiz kurban kesmedi.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, artık Medine’ye dönmek niyetindeydi.<br />
<br />
Bunun için, daha önce Mekke vâliliğine tâyin ettiği Attab bin Esîd’e aynı vazifeyi tekrar verdi. Muaz bin Cebel Hazretlerini de İslâmı anlatmak ve Kur’an öğretmek üzere orada bıraktı.2<br />
<br />
Bundan sonra Mekke-i Mükerremeden yola çıktı. Zilkâde ayının bitmesine bir kaç gece kala Medine-i Münevvereye kavuştu.3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Umman Hükümdarı ve Kardeşlerinin İslâma Davet Edilişi</span><br />
<br />
Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı. Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethi ve Huneyn muzafferiyetinin verdiği sevinç ve huzur içinde Ashabıyla Medine’ye dönmüştü. Şirkin beli kırılmış, kabileler dalga dalga İslâm nuruna koşmuşlardı. Müslümanlara âdeta yeni bir kan, yeni bir heyecan ve cihad ruhu gelmişti. Arabistan’ın hemen hemen her tarafında İslâmın şerefli bayrağının dalgalanmaya başlaması, onlara huzur ve saadet veriyordu.<br />
<br />
Bununla birlikte, kendilerine henüz İslâm dâveti ulaşmamış hükmüdarlar da vardı. Resûl-i Ekrem bu maksatla Medine’ye döner dönmez, Amr bin Âs Hazretlerini Uman’a gönderdi. Vazifesi, hükümdar Ceyfer ile kardeşi Abd’e kendisine verilen mektubu teslim etmek ve kendilerini İslâma dâvette bulunmaktı.1<br />
<br />
Uman, Yemen-Hind Denizi sahilinde, Basra Körfezinin darlaştığı yerdeki büyük şehirlerden biri idi. Hurma bahçeleri ve ekinleriyle meşhur olan bu şehirde o zaman Ezdîler hakîm durumda bulunuyorlardı. Bunlar yanında başka ırktan halk da vardı.<br />
<br />
Amr bin Âs Hazretleri emir gereği Uman’a vardı ve mektubu hükümdar ve kardeşine teslim etti. Açılan mektupta Hz. Resûlullahın kendilerine şöyle hitap ettiğini gördüler:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın Resûlü Muhammed bin Abdullah’tan Cülendâ’nın oğulları Cevfer ve Abd’e. Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm olsun.<br />
<br />
“Bundan sonra derim ki; ben her ikinizi İslâma dâvet ediyorum! Müslüman olun ki, selâmete eresiniz! Ben sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında da Allah’ın hükümlerini tatbik etmek için Allah’ın bütün insanlara gönderdiği Resûlüyüm.<br />
<br />
“Eğer, İslâmı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bağlı kalacaktır. Eğer Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz hükümdarlığınız elinizden çıkacak, süvariler, topraklarınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk ve saltanatınızı mağlup edecektir!”1<br />
<br />
Ceyfer ile kardeşi Abd önce Müslüman olmamak hususunda tereddüt geçirdiler. Bir müddet sonra da bu tereddütlerinden kurtularak, İslâmiyetle şereflendiler ve Peygamber Efendimizin Risâletini tasdik ettiler. Bununla da kalmayan Cülendâoğulları, halkı da Müslüman olmaya çağırdılar. Bu dâveti duyan halk da seve seve Müslüman olmayı kabul etti.2<br />
<br />
Bunun üzerine, Peygamber Efendimizin emir ve tavsiyeleri gereğince Amr bin Âs Hazretleri buranın idarî işlerini üzerine aldı. Amr (r.a.), Müslüman zenginlerden zekât ve sadaka toplayacak, onları fakirlerine dağıtacaktı. Ayrıca mecusîlerden cizye alacak, Müslümanlar arasındaki davaları da halledecekti.3<br />
<br />
Peygamber Efendimizin vefâtına kadar, Hz. Amr bu işleri yürütmek üzere Uman’da kaldı.4<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu</span><br />
<br />
Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı sonları. Peygamber Efendimiz, İslâma dâvet etmek üzere, Alâ bin Hadramî’yi bir mektupla Bahreyn hükümdarı Münzir bin Sâva’ya gönderdi. Alâ bin Hadremî ile birlikte Hz. Ebû Hüreyre de bulunuyordu.1<br />
<br />
Bahreyn, Hindistan’la Basra ve Uman arasında bulunan deniz sahilindeki memleketlerin hepsine verilen addır. Halkının bir kısmı mecusî, bir kısmı Yahudi, diğer bir kısmı ise Hıristiyandı.<br />
<br />
Alâ bin Hadremî, Münzir bin Sâva’nın yanına vararak Peygamber Efendimizin mektubunu teslim etti. Mektupta şunlar yazılı idi:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Hidâyete uyanlara selâm olsun! Ben, seni İslâma dâvet ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin altında bulunanı [hükümdarlığını] yine sende bırakır.<br />
<br />
“Şunu da bilmiş ol ki; benim dinim develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak, hâkim olacaktır.”2<br />
<br />
Alâ bin Hadremî ile aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Münzir bin Sâva, mecusî din Başkanı Sibuht ile birlikte Müslüman oldu.3 Böylece Münzir, dünya saltanatı yanında uhrevî saltanatı da temin edecek imanı elde ediyordu.<br />
<br />
Hükümdar ve dini reisle birlikte halktan bir çok kimse de İslâmla şereflendi.<br />
<br />
Hükümdar Münzir, Peygamber Efendimize bir mektup gönderdi. Müslüman olduğunu, peygamberliğini de tasdik ettiğini bildirdikten sonra, Müslüman olmayanlar ve ülkesinde bulunan mecusîlerle Yahudiler hakkında nasıl davranması gerektiğini soruyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz Münzir’in bu mektubuna şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Muhammed Resûlullahtan, Münzir bin Sâva’ya!<br />
<br />
“Allah’ın selamı üzerine olsun! Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a hamdederim.<br />
<br />
“Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim! Mektubunu aldım. Okuyup içindekileri dinledim.<br />
<br />
“Sana, Yüce Allah’ı ve Onun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni hatırlatırım. Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat almış, sevabından istifade etmiş olur. Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine riâyet eden kimse, bana itaat etmiş sayılır. Onları öğütleyen, dinleyen, beni dinlemiş olur.<br />
<br />
“Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar. Senin kavmin hakkındaki şefâat ve iltimasını kabul ettim. Onlardan Müslüman olanları, Müslüman oldukları şeylere göre bırak.<br />
<br />
“Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç. Onları geçmişte işlediklerinden mes’ul tutma! Şunu bilmiş ol ki; sen iyi davrandıkça, işinden seni uzaklaştırmayız, vekilimiz olarak orada kalırsın! Yahudilik ve mecusîliklerinde devam etmek isteyenlere gelince, onları cizyeye bağlarsın.<br />
<br />
“Selâm ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimizin, muhtelif tarihlerde Münzir bin Sâva’ya bir kaç mektup daha gönderdiği ve Münzir’in ise bunlara cevap verdiğini de burada kaydedelim.1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin emri gereğince, Alâ bin Hadremî burada kaldı ve Müslüman olanlarından öşür, müşrik olanlarından ise cizye almakta devam etti.<br />
<br />
Yine Hicretin bu sekizinci yılında etraf kabilelerden bir çok heyetler Medine’ye gelerek Müslüman olduklarını Hz. Resûlullahın huzurlarında açıkladılar.2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. İbrahim’in Dünyaya Gelişi</span><br />
<br />
Hicretin 8. senesi, Zilhicce ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimizin oğlu İbrahim dünyaya geldi. Hz. Mâriye’den olan Hz. İbrahim, Peygamber Efendimizin en son evlâdı idi.1<br />
<br />
Medine’nin yukarı tarafında, Avâli diye anılan kısmında annesine tahsis edilen bir hurma bahçesindeki evinde hayata gözlerini açan Hz. İbrahim’in doğum müjdesini Peygamberimize, oğluna ebelik vazifesini yapan Selmâ Hatunun kocası Ebû Rafi getirdi. Bu mes’ud hadisenin müjdesinden fazlasıyla memnun olan Peygamberimiz, Ebû Rafi’e bir köle bağışladı.2<br />
<br />
Nur topu yavrusunun doğumunun yedinci günü bir kurban kestiren Resûl-i Ekrem, aynı gün oğluna ismini de verdi ve bu ismi şöyle açıkladı:<br />
<br />
“Ona, ceddim İbrahim’in ismini koydum!”3<br />
<br />
Emzikli Ensar kadınları Hz. Resûlullahın evlâdını emzirme bahtiyarlığına ermek için âdeta birbirleriyle yarış eder gibiydiler. Sonunda Resûl-i Ekrem Efendimiz nur topu evlâdını Ümmü Bürde Havle bint-i Münzir’e emzirmek üzere teslim etti.4 Bu vazifeyi üzerine almasından dolayı da Ümmü Bürde Havle’ye bir hurmalık tahsis etti. Hz. İbrahim vefâtına kadar sütannesi Ümmü Bürde Havle’nin yanında kaldı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, mübarek evlâdı Hz. İbrahim’i sık sık ziyârete gider, şefkat ve merhametini izhar ederek, başını okşar, bağrına basardı.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin hizmetkârı Enes bin Mâlik (r.a.), ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Ben, ev halkına Resûl-i Ekremden (a.s.m.), daha şefkatli, daha merhametli davranan bir kimse hayatımda görmedim.<br />
<br />
“İbrahim, Medine’nin Avâli kısmında sütannesinin yanında bulunurken, Peygamberimiz onu görmeye gider, biz de beraberinde bulunurduk. İbrahim’in sütbabası [Ebû Seyf Bera’ bin Evs] demirci idi. Evinin her tarafı dumanlanmışken, Resûlullah içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.<br />
<br />
“Yine bir gün Resûlullah onu görmek için yola çıkmıştı. Ben de kendisini takib ediyordum. Evine vardığımızda Ebû Seyf körüğüne asılıp duruyordu. Evin içi dumana bürünmüştü. Hemen önden koştum, ona ‘Körüğünü durdur! Resûlullah (a.s.m.) geldi’ dedim. O da körüğünü durdurdu.<br />
<br />
“Resûlullah çocuğunu getirtti, bağrına bastı. Ona bazı sözler söyledi, onunla konuştu.”1<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şair Kâ'b bin Züheyr’in Müslüman Olması</span><br />
<br />
Kâ’b bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri arasında yer alırdı. İki oğlu Kâ’b ile Büceyr’i de kendisi gibi edip ve şâir yetiştirmişti.<br />
<br />
Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, ehl-i kitap kimselerin sohbetine devam ederken, âhirzamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.<br />
<br />
Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahirzamanda gelecek olan peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.<br />
<br />
Bu sebeple vefâtından önce oğullarına, “Gelecek olan peygambere iman ediniz!” diye vasiyette bulunmuştu.1<br />
<br />
Kur’an’ın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan bir çok kuvvetli edip, şâir ve hatip, İslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen, Peygamberimizle Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.<br />
<br />
Kâ’b bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâ’b bir türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.<br />
<br />
Bir gün yine kardeşi Büceyr’e Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâ’b’ın şiirleriyle Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Ashabına şu emri verdi:<br />
<br />
“Kim Kâ’b bin Züheyr’e rasgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah kılınmıştır.”1<br />
<br />
Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâ’b’ın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. Bundan kurtulabilmenin tek çaresinin de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.2<br />
<br />
Mektubu alan Kâ’b, yerinde duramaz bir hale gelmişti. Âdeta kocaman yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. İki şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af dileyecekti.<br />
<br />
Ka’b akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir gelmez de, iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.<br />
<br />
Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medine’ye gelen Ka’b, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı. Peygamberimiz, onu şahsen tanımıyordu. Kâ’b, bu durumu akıllıca kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:<br />
<br />
“Kâ’b bin Züheyr, tevbe etmiş ve Müslüman olarak huzur-u saadetinize gelmek istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tevbesini ve Müslümanlığını kabul eder misiniz?”<br />
<br />
Kâ’b, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup Müslüman olursa artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti. Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, “Evet” cevabı vererek bu kanâatını izhar buyurdu.<br />
<br />
Bu cevap üzerine, Ka’b’ın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz. Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:<br />
<br />
“Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allah’ın Resûlüdür.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan Sahabîler bir anlık bir hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Sen kimsin?” diye sordu.<br />
<br />
Kâ’b, “Ben, Kâ’b bin Züheyr’im Yâ Resûlallah” diye cevap verdi.<br />
<br />
O sırada Ashabdan biri ortaya atıldı. “Yâ Resûlallah! İzin ver de şu Allah düşmanının boynunu vurayım” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir”1 buyurdu.<br />
<br />
Gönül ülkesi İslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Ka’b hemen o anda Arap edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan “Banet Süâdü” isimli kasidesini Hz. Resûlullaha sundu.<br />
<br />
“Suad’ın ayrılığın yetmiyormuş gibi, iki taraf arasında söz taşıyanlar bana; ‘Ey Ebû Sülmâ’nın oğlu! Sen, artık kendini ölmüş bil’ dediler.<br />
<br />
“Kendilerine güvenip de başvurduğum her dost ise bana; ‘Seni oyalayıp teselli edemem, başının çaresine bak’ dedi.<br />
<br />
“Ben de, ‘Çekilin yolumdan’ dedim. Rahman’ın takdir ettiği her şey elbette olacaktır.<br />
<br />
“İnsanoğlunun mes’ud hayatı ne kadar uzun olursan olsun, mutlaka bir gün bir tabutta taşınacaktır.<br />
<br />
“Resûlullahın beni öldüreceğini haber aldım.<br />
<br />
“Resûlullahın yanında bağışlanmak en çok umulan şeydir.<br />
<br />
“Özür beyân ederek Allah Elçisinin yanına geldim.<br />
<br />
“Resûlullahın katında özür daima kabule şayandır.<br />
<br />
“Merhamet ve teenni ile muâmele et bana!<br />
<br />
“İçinde bir çok nasihat ve hükümler bulunan Kur’an hediyesini sana ihsan eden Allah, hidâyetini arttırsın!<br />
<br />
“Rakiplerimin dedikodusuyla beni muâheze etme!<br />
<br />
“Hakkımda bir çok dedikodular yapılmışsa da, ben pek o kadar suçlu değilimdir.<br />
<br />
“Ben şimdi öyle bir makamda bulunuyorum ki, burada gördüğüm ve işittiğim şeyleri bir fil görüp işitseydi, muhakkak titrerdi.<br />
<br />
“Burada, beni ancak Allah’ın izniyle Peygamberin affına nâil olmak kurtarabilir.<br />
<br />
“Ben, Yüce Peygambere karşı hiçbir itirazda bulunmadan sağ elimi, onun adâletli eline uzatıyorum.<br />
<br />
“Şimdi, söz onun sözüdür!<br />
<br />
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır…”1<br />
<br />
Ka’b, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek kasidesine devam ediyordu.<br />
<br />
Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun olmuştu. O “Tâc Beyit” şuydu:<br />
<br />
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.”<br />
<br />
Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de izhar etti.<br />
<br />
Bundan sonra “Banet Süâdü” adlı kaside “Kaside-i Bürde” olarak anılmaya başlandı.<br />
<br />
Ka’b bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.<br />
<br />
Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.<br />
<br />
Ka’b, “Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem”1 diye cevap vermişti.<br />
<br />
Fakat Hz. Muaviye, Ka’b’ın vefâtından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini kendilerinden aldı.2<br />
<br />
Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlılara geçti.3<br />
<br />
Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası “Mukaddes Emânetler” arasında Topkapı Sarayının “Hırka-i Saadet” dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.4<br />
<br />
“Hırka-i Saadet; 1,24 metre boyunda geniş kollu olup siyah yünlü kumaştan yapılmıştır.<br />
<br />
“İçi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.<br />
<br />
“Önünde, sağ tarafında 0,23 x 0,30 ebâdında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da eksiklik vardır. Yer yer haraptır.<br />
<br />
“Hırka-i Saadet, müteaddit bohçalara sarılmış olduğu halde (0,57 x 0,45 x 0,21) ebâdında üstten açılır çifte kapaklı altın bir çekmece içindedir.1 Bunun üzerinde, Sultan Aziz tarafından yaptırıldığı ve şefaat talebini havi uzunca bir kitabe de bulunmaktadır.<br />
<br />
“Bu çekmece ayrıca bohçalar içinde olarak büyük bir altın sandukaya konulur. Bu da Sultan Aziz tarafından yaptırılmış olup üzerinde ‘Lâ ilâhe illallah. Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemin. Lâ ilâhe illallah el-Melikü’l-Hakkü’l-Mübîn-Muhammedün Resûlullah Sadıku’l-Va’di’l-Emîn’ yazılıdır.<br />
<br />
“Dört ayaklı kâidesi de altın kaplamalıdır.”2<br />
<br />
Topkapı Sarayı Müzesi sabık müdürü Tahsin Öz, daha sonra kitabında şu satırlara yer verir:<br />
<br />
“Saltanat devrinde, hükümdar, Ramazan’ın on beşinci günü, Topkapı Sarayına gelir. Hırka-i Saadet, merasim-i mahsusa ile açılır ve başucunda bizzat hükümdar bulunduğu halde devlet ricali ve saray memurları tarafından ziyaret olunur ve destimaller hediye olunurdu. Bilâhare saray kadınları da ziyâret ederlerdi.<br />
<br />
“Hırka-i Saadetin başmuhafızı hükümdar olup, onun gaybubetinde bu vazife Tülbent Ağasına âittir. Hırka-i Saadet hademe teşkilâtı, Topkapı Sarayı müze haline intikal edinceye kadar (3 Nisan 1924) aynı gelenek ile devam etmiştir.”3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Sekizinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri</span><br />
<br />
Uyeyne bin Hısn’ın Müslüman olması<br />
<br />
Uyeyne bin Hısn, Gatafanların reisi idi. İslâm nûrunun gün geçtikçe etrafa parlak bir surette yayılması onu da düşündürüyordu. Bir gün hatırı sayılır birinden şunları dinlemişti:<br />
<br />
“Ey Uyeyne! Sen bu dar görüşlülükten hâlâ vazgeçmeyecek misin? Muhammed, memleketler fethedip duruyor, sen ise hâlà başka şeylerle meşgulsün.<br />
<br />
“Benî Nadirlerin, Hendek günü Benî Kurayzaların, ondan önce de Benî Kaynukaların, nihâyet Hayberlilerin işlerini sen de gördün. Halbuki, bunların hepsi de, Hicaz Yahudilerinin ileri gelenleri ve kuvvetlileri idiler.”<br />
<br />
Uyeyne adamı tasdik etti:<br />
<br />
“Evet! Bütün bunlar, aynen oldu.”<br />
<br />
Nihayet, Hicretin sekizinci senesinde, Mekke’nin fethinden az önce Medine’ye gelerek Müslüman oldu.1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Süleymlerin Müslüman olması</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’yi fethe gittiği zaman sıradaydı. Kudeyd mevkiinde Süleymoğullarından 900-1000 kadar kişi gelip Peygamber Efendimizle buluştular ve orada Müslüman oldular. Mekke’nin fethinde, Huneyn ve Tâif savaşlarında İslâm ordusunda bulundular.2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk kısas hükmü</span><br />
<br />
Tâif Seferi esnasında idi. Peygamber Efendimize Benî Leyslerden bir adam getirildi. Bu adam, Huzeyllerden birini haksız yere öldürmüştü.<br />
<br />
İki taraf Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzurunda iddialarını sıralayıp savunmalarını yaptılar.<br />
<br />
Sonunda Peygamber Efendimiz (a.s.m.), öldürülen adama karşılık, katilin de öldürülmesine hüküm verdi. Hüküm infaz edildi.<br />
<br />
Bu, İslâmda kısas ile neticelenen ilk kan dâvâsı idi.1 </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 12.Bölüm</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Huneyn Muharebesi<span style="font-size: large;" class="mycode_size"></span></span><br />
<br />
<br />
Hicretin 8. yılı, 5 Şevval, Cumartesi. (Mîlâdî 27 Ocak 630) Mekke’nin fethi ile Kureyş’in hemen hemen tamamı İslâmiyetle şereflenmişti. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müsbet tesirler bırakmış ve onların İslâm ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddi alâka, onların bundan böyle Resûl-i Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti sayılıyordu.<br />
<br />
Bununla birlikte, gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin kabileleri bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap kabilesi gelip Resûl-i Ekreme sadakât elini uzattığı halde, bunlar düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu, kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevk ediyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Mekke’yi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararı almaya kadar götürdü. Gayeleri, Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekke’ye ansızın baskında bulunmaktı.<br />
<br />
Bu maksatlarını her iki kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda izhar ediyorlardı:<br />
<br />
“Muhammed’in bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En uygunu olan; o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!”1<br />
<br />
Nitekim kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlerin lideri Mâlik bin Avf’ın kumandasında 20.000 kişilik bir ordu teşkil ettiler. Kumandan Mâlik bin Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin etmişti.<br />
<br />
Yirmi bin kişilik düşman ordusu kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin İslâm topraklarına saldırmak için bir araya geldiklerini haber alınca, derhal Abdullah bin Ebî Hadred’i bilgi almak üzere düşman topluluğunun arasına gönderdi.<br />
<br />
Tebdil-i kıyâfetle düşman ordusu arasında bir kaç gün dolaşan bu Sahabî, gereken bütün bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik bin Avf’ın diğer kumandanlara söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:<br />
<br />
“Bu Muhammed’in son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı kimseler, harp bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe çalıyordu. Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız! Müslümanlarla karşılaşınca hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!”<br />
<br />
Abdullah (r.a.) bu bilgileri topladıktan sonra Mekke’ye döndü ve duyduklarını olduğu gibi, Peygamberimize haber verdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberimiz ordusunu hazırladı</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde böyle büyük bir ordunun toplandığını haber alınca yerinde bastırmak için süratle hazırlığa geçti.<br />
<br />
Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin Ümeyye’ye şöyle dedi:<br />
<br />
“Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet olarak ver.”<br />
<br />
Safvan, “Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin etmek üzere istiyorum” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.1<br />
<br />
Peygamberimiz, Mekke’nin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir genç olan Attab bin Esîd’i Mekke’ye vali tayin etti. İslâm ve Kur’an’ı öğretmek üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.2<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm ordusunun Mekke’den ayrılışı</span><br />
<br />
Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.<br />
<br />
On iki bin kişilik İslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında Mekke’den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı. Kureyş’in bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu. Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen ganimetten istifade etmekti.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu. Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen, tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.<br />
<br />
Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:<br />
<br />
“Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!”1<br />
<br />
Halbuki onlar, Allah’ın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun ap açık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.<br />
<br />
Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla ihsas etti.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Huneyn’e varış</span><br />
<br />
Şevval ayının on biri Salı günü idi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları bulunan Huneyn Vadisine vardı.<br />
<br />
Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve sancaklarını teslim etti.<br />
<br />
Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Ali’nin, bayrakları ise Sa’d bin Ebî Vakkas ile Hz. Ömer’in elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.<br />
<br />
Hâlid bin Velid’in (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları İslâm ordusunun öncü kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül’ün üzerinde bulunuyordu. Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer geçirmişti.1<br />
<br />
Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata düşkün bulunan Fahr-i Âlem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın “âdetullah” tabir edilen hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu açıkça ortaya koyuyordu. Allah’ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen, herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de miğfer geçiriyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk çarpışma</span><br />
<br />
Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi. Peygamberimiz, düşmanı gafil avlamak maksadıyla ordusuna Huneyn Vadisine inme emrini verdi. Vadiye, önce düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz. Halid, emrindeki öncü kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim yerinde pusu kurmuş olan düşmanın oklarına hedef oldular. Askerî manevraya elverişli olmayan dar vadide, ok yağmuru mücahidleri şaşkına çevirdi. Etrafın henüz karanlık olması ise işi bütün bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını anlamayan mücahidler geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilişini, orduya gönüllü olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri çekilişi takip etti. Geri çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı gösterir gibi oldu.<br />
<br />
Durum oldukça nazik, manzara oldukça acıklı ve ibretliydi.<br />
<br />
Hz. Resûlullahın etrafında sadece yüz kadar mücahidin bulunduğu görülüyordu. Düşman ise yirmi bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz, iki tarafından kaçışan mücahidlere şöyle seslendi:<br />
<br />
“Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz. Ben Allah’ın Resûlüyüm! Ben, Muhammed bin Abdullah’ım!” diye sesleniyordu.<br />
<br />
Harp meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldül’ün üzerinde bir cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümid ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın yirmi bin kişilik kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının şânı idi.<br />
<br />
İslâm ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.<br />
<br />
Ebû Süfyan bin Harb, “Bu bozgunun denize kadar arkası alınmaz” dedi.<br />
<br />
Safvan bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyan’ın bu sözlerinden hoşlanmadı.<br />
<br />
“Ağzına taş toprak dolsun senin” diye karşılık verdi.<br />
<br />
Yine o sırada Safvan bin Ümeyye’nin kardeşi gelip, “Müjdeler olsun! Bugün sihir bozuldu, tesirini kaybetti” deyince Safvan bin Ümeyye’den şu cevabı aldı.<br />
<br />
“Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hakim olmasından, Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir.”<br />
<br />
Süheyl bin Amr ise, “Muhammed ve Ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar” diye konuştu. Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehil’in oğlu İkrime, “Böyle söylemen doğru değil” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“İşler, ancak Allah’ın elindedir. Muhammed’in elinde bir şey yoktur. Bugün savaş onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır.”<br />
<br />
Süheyl, İkrime’nin bu sözlerini hayretle karşıladı ve “Sen, daha önce, bu söylediklerinin tersini söyler durmaz mıydın?” diyerek hayretini dile getirdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İkrime şu cevabı verdi:</span><br />
<br />
“Vallahi, biz uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar ediyormuşuz. Aklımızı çalıştırmamış; ne zarar, ne de fayda vermeyen bir takım taşlara tapmış durmuşuz.”1<br />
<br />
Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu.<br />
<br />
Şeybe bin Osman bunlardan biri idi. Uhud Harbinde babası öldürülmüştü. Bu yüzden de içi intikam ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ taraftan Peygamber Efendimize (a.s.m.) doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbas’ın elinde pırıl pırıl parlayan kılıcıyla durmuş olduğunu gördü: “Amcası oradayken ben yanına varamam” diyerek Peygamber Efendimizin (a.sm.) sol tarafına geçti. Oradan hucum etmek istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan bin Hâris’in durduğunu gördü: “Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz” diyerek bu sefer Peygamber Efendimizin (a.s.m.) arkasından yanına varmak istedi. Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de artık bir engel kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birden bire bir ateş peydâ oldu. Şeybe birden ürperdi, korktu. Ateşin kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah (c.c.) tarafından korunduğunu anlamıştı.<br />
<br />
Geri çekildiği sırada, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ona doğru mübarek başını çevirip gülümsedi ve “Ey Şeybe! Yanıma gel” buyurdu.<br />
<br />
Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini az evvel kendisinde bulan Şeybe o anda tir tir titriyordu. Kalbi korku ile ürperiyordu. Efendimizin yanına geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve “Allah’ım! Bundan şeytanın vesvese ve desiselerini gider” diye duâ etti.<br />
<br />
Bir anda Şeybe’nin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini iman ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe şöyle ifade eder.<br />
<br />
“Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah’ın yaratıklarından bana ondan daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı.”<br />
<br />
Daha sonra Peygamber Efendimiz, “Ey Şeybe! Haydi artık kâfirlerle savaş” buyurdu.<br />
<br />
Şeybe der ki: “Resûlullahın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canım ve her şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm.”1<br />
<br />
Böylece, “Gerek Arap gerek Arap olmayanlardan Muhammed’e tâbi olmadık kimse kalmasa bile, ben yine tâbi olmam” diyen biri daha Hz. Resûlullahın getirdiği nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp İslâmın saadetli sinesine kavuşmuş oluyordu.<br />
<br />
Etrafında bir avuç mücahidle kalan Resûl-i Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine akıp gelmekte olduğunu görünce, onlarla çarpışmak için boz Düldül’ü mahmuzlamak istiyor, ancak amcası Hz. Abbas Düldül’ün dizginini, Ebû Süfyan bin Hâris ise üzengisini tutup buna mani olmaya çalışıyorlardı.<br />
<br />
Bu dehşetli hengâmede, Resûl-i Kibriyâ, Düldül’ün dizginini tutan amcası Hz. Abbas’a, “Ey Ensar cemaatı! Ey Semure ağacının altında bîat etmiş bulunan Sahabîler topluluğu! Neredesiniz, diye seslen” emrini verdi. Hz. Abbas, gür sesiyle nidâ etti.1<br />
<br />
Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücahidler, durdular. Etraf alaca karanlıktan sıyrılıp, aydınlığa kavuştuğu gibi, mücahidler de yüreklerini kaplayan ürkeklikten sıyrılıp, kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık şimşekler çakıyordu. “Nereye gidiyoruz? Resûlullahı kime terk ediyoruz?” diyorlardı.<br />
<br />
Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûl-i Ekreme verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin etrafına koşuşuyordu. Bozulan ordu, tekrar toparlanmaya başladı. Öyle ki, atı hızlı koşamayanlar atlarından inip kendileri olanca güçleriyle bu dâvetin ifâsını tatbike koşuyorlardı. Uhud’da da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da Resûl-i Kibriyânın cesareti, matenati, düşman karşısındaki sebâtı, İslâm ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı.<br />
<br />
Bir anda Efendimizin etrafını saran mücahidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücahidlerin tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.<br />
<br />
Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne gibi kahraman Sahabîler o dehşetli hengâmede Resûl-i Kibriyânın (a.s.m.) önünde düşmana göğüslerini siper ederek çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesareti ile düşman askerlerinin cesâretini kırıyordu.<br />
<br />
Harbin bu en şiddetli ânında Fahr-i Âlem, üzerinde bulunduğu Düldül’ün üzengisine basarak dikildi ve “İşte şimdi fırın tutuştu! Harp kızıştı!”1 buyurdu.<br />
<br />
Sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, “Ben Allah’ın Resûlüyüm, Yalan yok!”2 diye seslendi.<br />
<br />
Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifâde ediyordu ve bütün kalbiyle Allah’ın va’dettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu sesleniş, sabrın ve sebâtın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi.<br />
<br />
Bu arada Hz. Ali ile Ebû Dücâne (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler korkmaya başladılar.<br />
<br />
Mücahidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda Resûl-i Ekrem Düldül’ünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:<br />
<br />
“Allah’ım! Bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galip gelmesini istemezsin.”3<br />
<br />
Cenab-ı Hakka böylesine gönülden yalvarıp, zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da eline bir avuç kum aldı, “Yüzleri kara olsun!” diyerek, düşman askerlerine doğru attı.4<br />
<br />
O anda, Resûl-i Zişân Efendimizin bir mucîzesi olarak, düşman askerlerinin gözlerine bir avuç kumdan isabet etmedik hiç kimse kalmadı.<br />
<br />
Artık, düşman ordusunda bozgun başlamıştı<br />
<br />
Meleklerin mücahidlerin imdadına gelmesiyle de, düşman askerinin geri kalan çarpışma güçlerini alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:</span><br />
<br />
“Vallahi, Resûlullahın, kumu onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini yitirdiklerini, işlerinin tersine gittiğini gördüm. Sonunda Allah onları bozguna uğrattı. Allah Resûlünün, Düldül’ü tepip, onları takibe koyulduğunu, hâlâ gözlerimle görür gibiyim.”1<br />
<br />
Cenab-ı Hak, mücahidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kur’ân-ı Keriminde şöyle beyan buyurur:<br />
<br />
“Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün çokluğunuza güvenmiştiniz; fakat bu size bir fayda vermedi. Yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber, size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.<br />
<br />
“Sonra Allah, Resûlünün ve mü’minlerin üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. İşte kâfirlerin cezası budur.”2<br />
<br />
Bozguna uğrayan düşman ordusu, bir kaç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün üzgün terk etti. Bir kısmı Tâif’e gitti. Bir kısmı Evtas’a toplandı. Diğer bir kısmı ise Nahle taraflarına doğru yol aldı.<br />
<br />
Çarpışma sonunda, Müslümanlardan 4 şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.<br />
<br />
Düşman, harp meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için geride esir olarak bir çok kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücahidlere o âna kadar elde edemedikleri bol miktarda ganimet kalmıştı.<br />
<br />
Alınan esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Sa’doğullarından Şeymâ da vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, “Bilin ki, ben Efendinizin süt kardeşiyim” diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp Huzur-u Risâlete getirdiler. Şeymâ, “Yâ Muhammed! Ben, senin süt kardeşinim” deyince, Efendimiz, “Bunu neyle ispatlarsın?” diye sordu.<br />
<br />
Şeymâ, “Omuzumda bulunan diş izi ile ki, onu sen ısırmıştın”1 dedi.<br />
<br />
İzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeymâ’yı tanıdı. Kendisiyle Sa’doğulları yurdunda, koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeymâ idi bu. İnsan kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler sonra da olsa unutmayan Kâinatın Serveri, süt kardeşi olan bu çocukluk arkadaşına ridâsını serip üzerine oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.<br />
<br />
Daha sonra Şeymâ’ya, “İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur. İstersen, faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına göndereyim” buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şeymâ’nın cevabı şu oldu:</span><br />
<br />
“Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!”2<br />
<br />
Resûlullahın bu kadirşinaslığı karşısında Şeymâ’nın ruh âlemi aniden aydınlandı ve şehâdet getirerek saadet dairesine girdi.3 Peygamber Efendimiz kabilesinin yanına dönmek isteyen Şeymâ’ya iki köle verdi. Sonra da Ci’râne mevkiine gidip beklemesini söyledi. Tâif dönüşünde ise ona ve âile halkından hayatta bulunanlara deve ve davarlar verdi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Düşmanın takib edilmesi</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takip edilmesini mücahidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleymoğulları teşkil ediyordu ve Hâlid bin Velid’in kumandası altında bulunuyorlardı.<br />
<br />
Takip esnasında Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının Hâlid bin Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, mücahidlerden biriyle derhal ona, “Hâlid’e yetiş ve ona ‘Allah Resûlü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten men ediyor’ de”1 diye haber gönderdi:<br />
<br />
Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!”<br />
<br />
Sahabînin biri, “Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?” diye sorunca, Fahr-i Kâinattan şu ibretli ve hakikatlı cevabı aldı:<br />
<br />
“Sizler de hidayete ermeden önce müşriklerin çocukları değil miydiniz? Her çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar. Dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra anne babaları, onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır.”2<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Evtas’ta çarpışma</span><br />
<br />
Huneyn Vadisinde mücahidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû Âmir el-Eş’ârî Hazretlerine bir sancak vererek bazı mücahidlerle toplanan düşman üzerine yolladı. Evtas’ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.<br />
<br />
Teke tek yapılan döğüş ve vuruşmada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), Havazinlilerden bir çoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşmaya başladı. Bu sırada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû Mûsa el-Eşârî’ye vererek onu kumandan tayin etti. Bir müddet sonra da aldığı ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.1<br />
<br />
Kumandanlığa geçen Ebû Mûsa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taif’e gidip sığındı. Daha önce de kumandanları Mâlik bin Avf gidip oraya sığınmıştı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyn’deki çarpışmayla bu kesin netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taif’e sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.<br />
<br />
Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Ci’râne mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği Sahabîlere bildirdi.2<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmamıştı. Öğle namazını kılmış ve istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.<br />
<br />
Bu sırada iki kişinin huzuruna girdiği fark edildi. Bunlar Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn ile Akrâ’ bin Hâbis idi. Uyeyne, Peygamberimizden haksız yere öldürülen Âmir bin Azbat’ın kanını dâvâ ediyor ve katil Muhallim bin Cessâme’nin kendilerine teslimini istiyordu.3<br />
<br />
Uyeyne bin Hısn, “Vallahi, yâ Resûlallah! O benim kabilemin kadınlarına ölüm acısını tattırıp, canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasını bırakmam” diyerek Muhallim bin Cessâme’nin kısas için kendisine teslimini istiyordu. Akrâ’ bin Hâbis ise Muhallim’i müdafaa ediyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Onun diyetini kan bedelini alsan olmaz mı?” diye teklifine Uyeyne bin Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Hayır, bu seferimiz sırasında elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksın” diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.<br />
<br />
Uzun uzun konuşulduktan sonra Uyeyne bin Hısn, teklif edildiği şekilde diyet almayı kabul etti.1<br />
<br />
Böylece Resûl-i Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan davasını halletti.<br />
<br />
Fakat işin, ibret alınması gereken bir tarafı da bundan sonra cereyan etti.<br />
<br />
Müslümanlar Muhallim bin Cessâme’ye, “Resûlullahın huzuruna çık, yaptığın bu hareketinden dolayı senin için Allah’tan mağfiret dilesin” deyince, uzun boylu, üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim Huzur-ı Risâlete vardı. Efendimizin önünde diz çöktü. Mahzundu, üzgündü, gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve Allah’a tevbe ettiğini söyleyerek, Resûlullahtan, Allah’tan mağfiret dilemesini istedi: “Yâ Resûlallah! Pişmanım, Allah’a tevbe ediyorum. Benim için Allah’tan mağfiret dile!”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Kimsin sen?” diye sordu.<br />
<br />
“Muhallim bin Cessâme” diye cevap verdi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, “Demek sen, ona [Âmir’e] Allah’ın emânıyla emân verdin [selâmına karşılık selâm verdin] sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi?” buyurunca, Muhallim bin Cessâme başını önüne eğdi ve sustu.<br />
<br />
Efendimiz, sonra da ellerini kaldırarak, yüksek sesle, “Allah’ım! Muhallim bin Cessâme’yi affetme” diye beddua etti.<br />
<br />
Bedduayı duyan Muhallim’in tüyleri diken diken oldu. Uğrayacağı âkıbetin dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı, “Yâ Resûlallah! Pişmanım! Allah’a tevbe ediyorum! Ne olur benim için Allah’tan af dile!”<br />
<br />
Ne varki, Muhallim’in bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz. Resûlullahın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.<br />
<br />
Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı âkıbetin dehşeti Muhallim’i ancak bir hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, toprak ölüsünü kabul etmiyordu. Defalarca gömdükleri halde, toprak yine cesedini dışarı attı.1<br />
<br />
Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.2<br />
<br />
Durumu Efendimize intikal ettirdiklerinde, şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Vallahi, toprak ondan çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat, Allah aranızdaki [haksız yere adam öldürme] yasağı hakkında size gösterdiği bu hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tâif Kuşatması</span><br />
<br />
Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan Sakifliler, yurtları olan Tâif’e gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını üzerlerine kapayarak, savaşmaya hazırlanmışlardı.<br />
<br />
Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve İslâma karşı koyacak cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklardıran Mâlik bin Avf da gelip buraya sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâif’e doğru yol almaya başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri İslâma dâvet etmeye gelmişken onlar kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.<br />
<br />
İslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda yiyecek stoku da yapmışlardı.<br />
<br />
Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan, mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada bir kaç mücahid de atılan oklarla şehid oldu.1<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif Mescidinin yanına nakletti.2<br />
<br />
Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve adına da “Sâriye Mescidi” diyeceklerdir.1<br />
<br />
Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mancınık kurularak, Tâiflilerin taşa tutulması</span><br />
<br />
Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, “Ben de bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek zorunda kalırdık” diyerek fikrini beyân etti.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte mancınıkların sayısı üç oldu. İslâm ordusunda ayrıca iki debbâbe (sığır derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.<br />
<br />
Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını kazıp delmeyi denedilerse de, bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada İslâm ordusu şehid de verdi.<br />
<br />
Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu: Düşmanı, iktisadi baskı altına almak için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimize, “Ey Muhammed! Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin gibi Allah’ın rızasını ve akrabalık1 hakkını gözeterek bize bırakırsın” diye seslendiler.2<br />
<br />
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, bağınızı, Allah rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum” dedi ve üzüm asmalarının kesilmesini menetti.3<br />
<br />
Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiç bir hareket görülmedi. İçlerinden biri, Hz. Hâlid’in er dilemesine şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son nefesimize kadar seninle çarpışırız.”4<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yeni bir taktik</span><br />
<br />
Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:<br />
<br />
“Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür” diye ilân ettirdi.1<br />
<br />
Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve İslâm ordusuna katılıp Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kur’an okutmalarını ve sünnetleri öğretmelerini emretti.<br />
<br />
Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini isteyecekler, Peygamberimiz ise, “Onlar, Allah’ın azâd etmiş olduğu kimselerdir. Sizlere geri veremem!” buyurarak isteklerini reddedecektir.2<br />
<br />
Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! İzin ver de gidip onlarla konuşayım. Onları İslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet ihsan eder” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti. Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, “Vallahi, Muhammed hiç bir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir. Direnmenize devam ediniz” dedi.<br />
<br />
Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Uyeyne, onlara neler söyledin?” diye sordu.<br />
<br />
Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, “Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed, sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız dedim” diye konuştu.<br />
<br />
Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, “Yalan söylüyorsun! Sen onlara, şöyle şöyle söyledin” dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker nakletti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:</span><br />
<br />
“Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah. Söylediklerimden dolayı Allah’tan affımı dilerim. Pişmanım. Allah’a tevbe ediyorum.”1<br />
<br />
O sırada Hz. Ömerü’l-Faruk, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da, götürüp şunun boynunu vurayım” dedi.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda söz ederler”2 buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûl-i Ekrem’in rüyâsı</span><br />
<br />
Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı döküyordu.<br />
<br />
Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, “Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. “Buna, ben de imkân görmüyorum” buyurdu.3<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhasaranın kaldırılması</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Tâif’i fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe yaramayacaktı.<br />
<br />
Bu arada Ashabına şimdilik kendilerine Tâif’i fethetme izni verilmediğini duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, “Göç etmeye hazırlanmaları, halka duyurulacak mıdır?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Evet” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâif’i terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.<br />
<br />
Hz. Ömer, o arada bir de, “Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz mı?” diye sordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, “Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi” buyurdu.<br />
<br />
Sonra da, “Siz hemen göç etmeye bakınız” diye emretti.1<br />
<br />
Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu. Hattâ, “Tâif’i fethetmeden nereye gideceğiz?” dedikleri de duyuluyordu.<br />
<br />
Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekir’e başvurdular. Hz. Sıddık onlara, “Bu işi, Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir” diyerek cevap verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ömerü’l-Faruk’un yanına vardılar, onunla konuştular.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:</span><br />
<br />
“Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiye’de içime, Allah’tan başkasına malûm olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti.<br />
<br />
“Resûlullahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır. Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın (a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiye’de sulh şartlarının yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan Müslüman oldular.<br />
<br />
“Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiç bir zaman, hiç bir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. Bu iş Allah’ın işidir. O, dilediğini Peygamberine vahyeder.”2<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâif’te bir müddet daha kalmak olduğunu fark edince, mücahidlere, “Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz” diye buyurdu.<br />
<br />
Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar “İnşallah yarın döneceğiz” deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz onların bu haline tebessüm buyurdu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra Tâif’ten ayrıldı.<br />
<br />
Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler.<br />
<br />
Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini açarak, “Allah’ım! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir!” diye duâ etti.1<br />
<br />
Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da İslâm ve iman nuru ile mânen hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte Huneyn ve Evtas’ta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Ci’râne mevkiine dönmek üzere Tâif’ten ayrıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sürâka bin Cu’şum’un Müslüman olması</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Tâif’ten Ci’râne’ye doğru yol alıyordu. Bu sırada Efendimize doğru birinin yaklaşmakta olduğu fark edildi. Müslümanlar onu tanımadıklarından buna mani oldular. Hattâ art niyetli biri olabilir düşüncesiyle, “Sen nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun?” diyerek üzerine yürümek bile istediler.<br />
<br />
Müslümanların kendisini Peygamber Efendimize yaklaştırmayacağını anlayınca, hicret esnasında Hz. Ebû Bekir’in kendisi için yazmış olduğu yazıyı iki parmağının arasına alarak kaldırdı, “Yâ Resûlallah! Bu, benim için yazdığın yazıdır. Ben, Sürâka bin Cu’şum’um!” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz onu tanıdı, “Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik yapma günüdür!” buyurduktan sonra Müslümanlara, “Onu bana yaklaştırınız” diye emretti.<br />
<br />
Efendimizin huzuruna varan Sürâka şehâdet getirerek Müslüman oldu.<br />
<br />
Sürâka der ki:<br />
<br />
“Resûlullaha, ‘Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana ecir ve sevap var mıdır?’ diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), ‘Evet, her ciğeri olanı sulamakta insana sevap vardır’ buyurdu.<br />
<br />
“Bundan başka bir şey sormadım. Sonra kavmimin yanına vardım. Mallarımın zekâtını ayırıp Resûlullaha gönderdim.”1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ganimet ve esirler</span><br />
<br />
Yoluna devam eden Efendimiz Ci’râne mevkiine geldi.<br />
<br />
Mücahidlerin bu çarpışmalarda elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı altı bini buluyordu.1<br />
<br />
Alınan ganimet malları ise, “Yirmi dört bin deve, kırk bin davar ve dört bin ukiyye2 gümüş idi.3<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Havazinlilerin gelip Müslüman olabilecekleri ihtimalini gözönünde bulundurarak, esirlerin taksimine hemen başlamadı. Bu arada, Sahabînin birini Mekke’ye göndererek, esirler için elbiseler getirtip hepsini giydirdi.4<br />
<br />
On geceden fazla beklediği halde, Havazinlilerin gelmediğini görünce, Müslümanlar arasında bölüştürüldü.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Havazin heyetinin gelişi</span><br />
<br />
Esirlerin mücahidler arasında taksim edilmesi işi henüz yeni bitmişti ki, Havazinlilerden bir heyet çıkageldi ve Peygamberimize, Müslüman olduklarını, yurtlarındaki halkın da İslâmiyeti kabul ettiklerini haber verdi.5<br />
<br />
Havazinliler, Resûl-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halime’nin mensup olduğu kabile idi. Yani Allah Resûlüne dadılıkta bulunmuş bir kabile idi. Bunu ileri sürerek kendilerine lütufkâr davranılmasını, mal ve esirlerin geri verilmesini istediler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem onlara, “Ben, tevbe edip gelirsiniz diye, ganimet ve esirleri bölüştürmeyi uzun bir müddet tehir ettim. Fakat siz artık çok geç kalmış sayılırsınız. Esirleri, mücahidler arasında taksim etmiş bulunuyorum. Onları size tekrar iâde etmem oldukça zor bir iştir” dedi.<br />
<br />
Bu konuşmasından sonra da onları iki şey arasında serbest bıraktı:<br />
<br />
“İsterlerse mallarını, isterlerse kadın ve çocuklarını tercih edeceklerdi.<br />
<br />
Havazinliler, kadın ve çocuklarını tercih ettiler.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hisseme ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşenleri size geri veriyorum” buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sonra da şu tavsiyede bulundu:</span><br />
<br />
“Öğle namazını kıldırdığım zaman ayağa kalkarak, ‘Biz kadınlarımız ve çocuklarımız hususunda Allah Resûlünün Müslümanlar nezdinde, Müslümanların da Allah Resûlü nezdinde şefâatını diliyoruz’ diye konuşursunuz. Ben de hissemi bağışladığımı tekrarlar, Müslümanların da bağışlanmasını isterim.”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldırınca, Havazinliler yapılan tavsiye üzerine ayağa kalkarak; Hz. Resûlullah ve Müslümanlardan esirlerinin bağışlanmasını taleb ettiler.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, halkın huzurunda yüksek sesle hissesine ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşen esirleri bağışladığını tekrarladı. Bunu duyan Muhacir ve Ensarın hepsi de kendilerine düşen esirleri bağışladılar.1<br />
<br />
Böylece, Resûl-i Kibriyânın mübârak dillerinden dökülen bir iki cümle ile, bir anda altı bin civarındaki esir kadın ve çocuk serbest bırakıldı.<br />
<br />
Bu hadise, hem Nebiyy-i Muhterem Efendimizin engin şefkat ve merhametini göstermek, hem de Müslümanların ona mutlak bağlılıklarını aksettirmek bakımından dikkat çekicidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mâlik bin Avf’ın Müslüman olması</span><br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdikten sonra, “Mâlik bin Avf ne yapıyor?” diye sordu.<br />
<br />
Havazin temsilcileri, “Kaçıp Tâif Kalesine sığındı. Şimdi, Sakiflilerin yanında bulunuyor” dediler.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim.”1<br />
<br />
Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf’ı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti.2<br />
<br />
İnsanları güzel davranışları, tatlı sözleri ve bol bol ihsan ve iltifatlarıyla gönülden fetheden Peygamber Efendimizin bu ihsanı karşısında Mâlik bin Avf da gönlünün fethedildiğini şöyle ifade etti.<br />
<br />
“İnsanlar arasında Muhammed’in bir benzerini şimdiye kadar ne görmüşüm ve ne de işitmişim. Kendisinden ihsan edilmesi istenildi mi, fazlasıyla verir. İstediğin takdirde, yarın meydana gelecek olan hadiselerden de sana haber verir.”3<br />
<br />
Bir ay kadar önce Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlamış olan Mâlik bin Avf, o andan itibaren İslâmın emir ve hizmetindeydi.<br />
<br />
Esirlerin sahiplerine iâdesinden sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz ganimetlerin taksimine başlayacaktı. O sırada bedevîlerden bir kısmı, “Yâ Resûlallah, deveden, davardan ganimetlerimizi bölüştür” diyerek, Efendimizi rahatsız ettikleri ve ridâsından çekiştirdikleri görüldü. Bedevîler o derece ileri gittiler ki, Efendimiz bir ağaca dayanmak zorunda kaldı. Bu hareket karşısında Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Siz, Allah’ın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğimi mi zannediyorsunuz? Vallahi, ganimet malları Tihâmenin ağaçları sayısınca bile olsaydı, hiç bir cimrilikte ve korkaklıkta bulunmadan onları aranızda bölüştürürdüm.” Sonra da eline bir deve tüyü alıp, herkesin görebileceği şekilde parmakları arasında tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Vallahi sizin ganimetinizden beşte bir dışında, bana şu tüy kadar bile geçmiş birşey yoktur. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor.”1<br />
<br />
Bundan sonra ganimet mallarını saydırdı ve herkesin hissesine düşen miktarı dağıttırdı.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müellefe-i kulûba yapılan ihsan</span><br />
<br />
Ci’râne’de bulunan İslâm ordusunda Mekke’nin fethi günü Müslüman olmuşlardan iki bin kadar yeni iman etmiş kimseler yanında, henüz İslâmla şereflenmemiş Mekke ileri gelenlerinden de bir çok kimseler vardı. Yeni iman etmişlerin imanlarının sabitleştirilmesi, imandan mahrum bulunanların ise İslâma gönüllerinin ısındırılması için Peygamberimiz bir usûle başvurdu.<br />
<br />
Bilindiği gibi ganimetin beşte biri Peygamberimizin tasarrufundaydı. Beytülmâl namına alınan beşte birden istediği ve lüzûm gördüğü yere sarfederdi.<br />
<br />
İşte yukarıda zikrettiğimiz sebep ve gayeye binâen yeni Müslüman olmuşları memnun etmek ve Müslümanlığa henüz pek ısınmamış Kureyş ileri gelenlerinin gönlünü İslâma ısındırmak için beşte bir ganimetten onlara fazlaca verdi.<br />
<br />
Kureyş reisi Ebû Süfyan’a, oğlu Yezid ve Muâviye’ye yüzer deve ve kırkar ukiyye gümüş ihsanda bulundu. Böylece Ebû Süfyan ve oğulları toplam üç yüz deve ve yüz yirmi ukiyye gümüş almış oluyorlardı. Böylesine büyük bir kerem ve ihsana mazhar olan Ebû Süfyan, Efendimizin cömertlik ve ihsan severliğini şöyle dile getirdi: “Anam, babam sana fedâ olsun! Sen ne kadar cömert ve iyilik seversin. Seninle sulh yaptığımız zamanlarda sen ne güzel bir sulhçu idin. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.”1<br />
<br />
Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmına iki yüz, bir kısmına yüzer, diğer bir kısmına da ellişer deve ihsan etti.2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Safvan bin Ümeyye’nin Müslüman olması</span><br />
<br />
Safvan bin Ümeyye, Peygamberimiz ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık ve muhalefette bulunanlardan biri idi. Hattâ, Mekke’nin fethi günü, görüldüğü yerde öldürülmesi emredilenler arasındaydı. Fakat, o da gönlü şefkat deryasını andıran Peygamberimize iltica edince, affa uğramıştı. Müslüman olması için de iki ay mühlet istemiş. Peygamber Efendimiz ise ona dört ay mühlet vermişti.<br />
<br />
O da İslâm ordusuna katılmıştı.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Ci’râne’de ganimetleri kontrol ettiği bir sıradaydı. Gözü bir anda henüz Müslüman olmamış Safvan’a takıldı. O, deve koyunlarla dolu vâdiye gözünü dikmiş dikkatlice bakıyordu.<br />
<br />
Bu dikkatli bakışı, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin gözünden kaçmadı ve gönlünde yatanı sezmesine kâfi geldi:<br />
<br />
“Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti?” diye seslendi.<br />
<br />
Safvan, “Evet” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “O halde o vadi içindekilerle beraber senin olsun!” buyurdu.<br />
<br />
Safvan, birden şaşırdı, kulaklarına âdeta inanamıyordu. Hayatında kendisinden istenen hiç bir şey için “Hayır” demeyen Kâinatın Efendisinin bu ihsanı, cömertliği ve keremi karşısında hayret içinde bir müddet bekledikten sonra, kalbinin fethedildiğini şöyle ifade etti:<br />
<br />
“Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi, bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz!”1<br />
<br />
Safvan, artık kendini, İslâm nurunun, nübüvvet güneşinin cazibesini kaptırmıştı. Orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.<br />
<br />
Böylece senelerin İslâm düşmanı Safvan bin Ümeyye, Müslüman olması için aldığı dört ay mühletin henüz birinci ayı bitmişken kendini Müslümanlar safında buluyordu.<br />
<br />
Müslümanlığını salih amellerle güzelleştiren Safvan, bu ihsanın âleminde yaptığı tesiri sonradan şöyle dile getirecektir:<br />
<br />
“Allah Resûlü, bana bu ihsanda bulununcaya kadar, insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim bir kimse idi. Ama bu ihsandan sonra, insanların bana en sevgilisi olmuştu.”2<br />
<br />
Bu hadise, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, insanları tanıma ve ona göre muamelede bulunma sanatında ne derece mâhir olduğunu açıkça gösteren bir misaldir. İnsanları kazanmada, bazen bir iltifatı, bazen bir tatlı sözü, bazen bir tebessümü, gülümsemesi, bazen güzel bir hareketi ve bazen de bir ihsanı yetiyordu. Onun bu ciheti bile başlı başına bir tetkik konusu teşkil eder. Bu tetkik yapıldığı zaman görülecektir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.), dost kazanma sırrını, insanların gönlünü fethetmenin kanun ve kaidelerini tâ bin dört yüz küsur sene önce eşsiz bir şekilde sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla ortaya koymuştur. Bir bakış, bir işâret, bir söz, bir tebessüm, bir hareket ile insanları kendine musahhar edebilmek, insanoğlunun örnek alması gereken bir peygamber hasletidir.<br />
<br />
Peygamberimizin, Müslümanlığa henüz pek ısınmamış ve yeni Müslüman olmuş kimselerin ruh dünyasına tesir etmek üzere başvurduğu bir tatbikatın gerçek sebep ve hikmetini bilmeyen bazı Müslümanlar, rahatsızlık duydular. Onlar, bu hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih edildiği, âdeta onlardan üstün tutulduğu düşüncesine kapılmışlardı. Ne var ki, Resûl-i Ekrem asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti. Nitekim, tasarrufunda hür olduğu beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba bol ihsanda bulunduğu sırada, huzurlarına Ashabdan Sa’d bin Ebî Vakkas çıkmış ve “Yâ Resûlallah,” demişti, “Cuayl bin Sürâka dururken, siz tutup Uyeyney bin Hısn ve benzerlerine yüzer deve verdiniz.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, şikâyetin mâhiyetini çok iyi anlamıştı. Evet, Ashabdan Cuayl, gerçekten maddî cihetten oldukça fakirdi. Ama iman cihetinden zengindi. İtirazın bu cihetten geldiğini bildiğinden, Resûl-i Ekrem, Sa’d Hazretlerine şu cevabı vermişti:<br />
<br />
“Vallahi, Uyeyne ve Akra’ gibilerle yeryüzü dolsa, Cuayl yine onların hepsinden hayırlı ve daha faziletli olur. Ancak ben, onları İslâma, imana ısındırmak için bu tarz hareket ediyorum.<br />
<br />
“Cuayl’ı, tereddütsüz bağlı bulunduğu Müslümanlığına ve âhirette kendisi için hazırlanmış bulunan mükâfatlarına havale ediyorum!”1<br />
<br />
Peygamber Efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu sözlerdi. O Ensar ki, Kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini, “Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir” diyerek dile getirmişti.<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, daha düne kadar İslâma ve Müslümanlara bütün şiddetiyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hattâ bazıları hoşa gitmeyecek sözler de sarf ediyordu.2<br />
<br />
Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Resûl-i Ekrem Efendimize, Sa’d bin Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Ensarı bir araya toplayarak onlara, “Ey Ensar topluluğu! Söylememeniz gereken bazı nâhoş sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz” diye hitap etti.<br />
<br />
Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler:<br />
<br />
“Yâ Resûlallah,” dediler, “bunları biz değil, birtakım gençlerimiz söylemişlerdir.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi? Allah benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar idiniz. Allah benim vasıtamla kalblerinizi ısındırıp birleştirmedi mi?”<br />
<br />
Ensar cemaatı, “Evet, yâ Resûlallah,” dediler, “sen bizi karanlıklar içinde buldun. Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk. Sen, bizi bir ateş çukurunun başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk. Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk.<br />
<br />
“Bizler, Allah’ı Rab, İslâmiyeti din, Muhammed’i de (a.s.m.) peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her şeyden üstündür. Allah ve Resûlüne minnettarız. Yâ Resûlallah, sen dilediğini yap!”1<br />
<br />
Buna rağmen, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“Ey Ensar cemaati! Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu söylemiş olurdunuz:<br />
<br />
“Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık. Sen, bize terk edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik. Sen, yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık. Sen, bize yoksul olarak gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık. Evet, böyle deseydiniz, muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim.”<br />
<br />
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz asıl söylemek istediğini şu veciz ve müessir cümlelerle ifade etti:<br />
<br />
“Ey Ensar cemaati! Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resûlü ile beraber yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?”<br />
<br />
Medineli Müslümanlar bu soruya hep bir ağızdan haykırarak, “Evet, yâ Resûlallah! Biz, buna razıyız” cevabını verdiler.<br />
<br />
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren hitabesini şöyle bağladı:<br />
<br />
“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer hicret fazileti olmasaydı, Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim.<br />
<br />
“Allah’ım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet et!”1<br />
<br />
Fahr-i Kâinat Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.<br />
<br />
Artık kesin kararlarını vermişlerdi. “Biz, ganimet payı olarak Resûlullaha razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile” dediler.<br />
<br />
Bu eşsiz bir ganimet hissesiydi.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne işte böylesine müstesna bir ikna kabiliyeti ihsan etmişti. Bir taraftan en şiddetli düşmanlarını ruhlara tesir eden sözleriyle İslâmın sinesine celb ederken, diğer taraftan dostların kendisine karşı duydukları kırgınlıkları da bir çırpıda bir tek hitabesiyle giderebiliyordu. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ci’râne’den Mekke’ye</span><br />
<br />
Zilkâde ayının bitmesine on iki gün kalmıştı. Peygamberimiz, Ci’râne’de bulunduğu zaman zarfında içinde namazlarını edâ ettiği mescide giderek orada namaz kıldı, duada bulundu, sonra da umre için ihrama girdi. Daha sonra Cir‘âne’den ayrılarak Ashab-ı Kiramla gece Mekke’ye girdi. Yol boyunca telbiye getiren Efendimiz Beytullahı görünce telbiyeyi kesti.<br />
<br />
Sabahleyin Ashabıyla birlikte Kâbe-i Muazzamayı tavaf etti. Sonra da Safâ ve Merve arasında sa’y yaptı. Sa’yın yedinci devresinde Merve yanında başını tıraş ettirdi.<br />
<br />
Bu umrede Efendimiz kurban kesmedi.1<br />
<br />
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, artık Medine’ye dönmek niyetindeydi.<br />
<br />
Bunun için, daha önce Mekke vâliliğine tâyin ettiği Attab bin Esîd’e aynı vazifeyi tekrar verdi. Muaz bin Cebel Hazretlerini de İslâmı anlatmak ve Kur’an öğretmek üzere orada bıraktı.2<br />
<br />
Bundan sonra Mekke-i Mükerremeden yola çıktı. Zilkâde ayının bitmesine bir kaç gece kala Medine-i Münevvereye kavuştu.3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Umman Hükümdarı ve Kardeşlerinin İslâma Davet Edilişi</span><br />
<br />
Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı. Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethi ve Huneyn muzafferiyetinin verdiği sevinç ve huzur içinde Ashabıyla Medine’ye dönmüştü. Şirkin beli kırılmış, kabileler dalga dalga İslâm nuruna koşmuşlardı. Müslümanlara âdeta yeni bir kan, yeni bir heyecan ve cihad ruhu gelmişti. Arabistan’ın hemen hemen her tarafında İslâmın şerefli bayrağının dalgalanmaya başlaması, onlara huzur ve saadet veriyordu.<br />
<br />
Bununla birlikte, kendilerine henüz İslâm dâveti ulaşmamış hükmüdarlar da vardı. Resûl-i Ekrem bu maksatla Medine’ye döner dönmez, Amr bin Âs Hazretlerini Uman’a gönderdi. Vazifesi, hükümdar Ceyfer ile kardeşi Abd’e kendisine verilen mektubu teslim etmek ve kendilerini İslâma dâvette bulunmaktı.1<br />
<br />
Uman, Yemen-Hind Denizi sahilinde, Basra Körfezinin darlaştığı yerdeki büyük şehirlerden biri idi. Hurma bahçeleri ve ekinleriyle meşhur olan bu şehirde o zaman Ezdîler hakîm durumda bulunuyorlardı. Bunlar yanında başka ırktan halk da vardı.<br />
<br />
Amr bin Âs Hazretleri emir gereği Uman’a vardı ve mektubu hükümdar ve kardeşine teslim etti. Açılan mektupta Hz. Resûlullahın kendilerine şöyle hitap ettiğini gördüler:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın Resûlü Muhammed bin Abdullah’tan Cülendâ’nın oğulları Cevfer ve Abd’e. Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm olsun.<br />
<br />
“Bundan sonra derim ki; ben her ikinizi İslâma dâvet ediyorum! Müslüman olun ki, selâmete eresiniz! Ben sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında da Allah’ın hükümlerini tatbik etmek için Allah’ın bütün insanlara gönderdiği Resûlüyüm.<br />
<br />
“Eğer, İslâmı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bağlı kalacaktır. Eğer Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz hükümdarlığınız elinizden çıkacak, süvariler, topraklarınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk ve saltanatınızı mağlup edecektir!”1<br />
<br />
Ceyfer ile kardeşi Abd önce Müslüman olmamak hususunda tereddüt geçirdiler. Bir müddet sonra da bu tereddütlerinden kurtularak, İslâmiyetle şereflendiler ve Peygamber Efendimizin Risâletini tasdik ettiler. Bununla da kalmayan Cülendâoğulları, halkı da Müslüman olmaya çağırdılar. Bu dâveti duyan halk da seve seve Müslüman olmayı kabul etti.2<br />
<br />
Bunun üzerine, Peygamber Efendimizin emir ve tavsiyeleri gereğince Amr bin Âs Hazretleri buranın idarî işlerini üzerine aldı. Amr (r.a.), Müslüman zenginlerden zekât ve sadaka toplayacak, onları fakirlerine dağıtacaktı. Ayrıca mecusîlerden cizye alacak, Müslümanlar arasındaki davaları da halledecekti.3<br />
<br />
Peygamber Efendimizin vefâtına kadar, Hz. Amr bu işleri yürütmek üzere Uman’da kaldı.4<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu</span><br />
<br />
Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı sonları. Peygamber Efendimiz, İslâma dâvet etmek üzere, Alâ bin Hadramî’yi bir mektupla Bahreyn hükümdarı Münzir bin Sâva’ya gönderdi. Alâ bin Hadremî ile birlikte Hz. Ebû Hüreyre de bulunuyordu.1<br />
<br />
Bahreyn, Hindistan’la Basra ve Uman arasında bulunan deniz sahilindeki memleketlerin hepsine verilen addır. Halkının bir kısmı mecusî, bir kısmı Yahudi, diğer bir kısmı ise Hıristiyandı.<br />
<br />
Alâ bin Hadremî, Münzir bin Sâva’nın yanına vararak Peygamber Efendimizin mektubunu teslim etti. Mektupta şunlar yazılı idi:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Hidâyete uyanlara selâm olsun! Ben, seni İslâma dâvet ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin altında bulunanı [hükümdarlığını] yine sende bırakır.<br />
<br />
“Şunu da bilmiş ol ki; benim dinim develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak, hâkim olacaktır.”2<br />
<br />
Alâ bin Hadremî ile aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Münzir bin Sâva, mecusî din Başkanı Sibuht ile birlikte Müslüman oldu.3 Böylece Münzir, dünya saltanatı yanında uhrevî saltanatı da temin edecek imanı elde ediyordu.<br />
<br />
Hükümdar ve dini reisle birlikte halktan bir çok kimse de İslâmla şereflendi.<br />
<br />
Hükümdar Münzir, Peygamber Efendimize bir mektup gönderdi. Müslüman olduğunu, peygamberliğini de tasdik ettiğini bildirdikten sonra, Müslüman olmayanlar ve ülkesinde bulunan mecusîlerle Yahudiler hakkında nasıl davranması gerektiğini soruyordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz Münzir’in bu mektubuna şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Bismillahirrahmanirrahim. Muhammed Resûlullahtan, Münzir bin Sâva’ya!<br />
<br />
“Allah’ın selamı üzerine olsun! Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a hamdederim.<br />
<br />
“Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim! Mektubunu aldım. Okuyup içindekileri dinledim.<br />
<br />
“Sana, Yüce Allah’ı ve Onun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni hatırlatırım. Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat almış, sevabından istifade etmiş olur. Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine riâyet eden kimse, bana itaat etmiş sayılır. Onları öğütleyen, dinleyen, beni dinlemiş olur.<br />
<br />
“Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar. Senin kavmin hakkındaki şefâat ve iltimasını kabul ettim. Onlardan Müslüman olanları, Müslüman oldukları şeylere göre bırak.<br />
<br />
“Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç. Onları geçmişte işlediklerinden mes’ul tutma! Şunu bilmiş ol ki; sen iyi davrandıkça, işinden seni uzaklaştırmayız, vekilimiz olarak orada kalırsın! Yahudilik ve mecusîliklerinde devam etmek isteyenlere gelince, onları cizyeye bağlarsın.<br />
<br />
“Selâm ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”1<br />
<br />
Peygamber Efendimizin, muhtelif tarihlerde Münzir bin Sâva’ya bir kaç mektup daha gönderdiği ve Münzir’in ise bunlara cevap verdiğini de burada kaydedelim.1<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimizin emri gereğince, Alâ bin Hadremî burada kaldı ve Müslüman olanlarından öşür, müşrik olanlarından ise cizye almakta devam etti.<br />
<br />
Yine Hicretin bu sekizinci yılında etraf kabilelerden bir çok heyetler Medine’ye gelerek Müslüman olduklarını Hz. Resûlullahın huzurlarında açıkladılar.2<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz. İbrahim’in Dünyaya Gelişi</span><br />
<br />
Hicretin 8. senesi, Zilhicce ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimizin oğlu İbrahim dünyaya geldi. Hz. Mâriye’den olan Hz. İbrahim, Peygamber Efendimizin en son evlâdı idi.1<br />
<br />
Medine’nin yukarı tarafında, Avâli diye anılan kısmında annesine tahsis edilen bir hurma bahçesindeki evinde hayata gözlerini açan Hz. İbrahim’in doğum müjdesini Peygamberimize, oğluna ebelik vazifesini yapan Selmâ Hatunun kocası Ebû Rafi getirdi. Bu mes’ud hadisenin müjdesinden fazlasıyla memnun olan Peygamberimiz, Ebû Rafi’e bir köle bağışladı.2<br />
<br />
Nur topu yavrusunun doğumunun yedinci günü bir kurban kestiren Resûl-i Ekrem, aynı gün oğluna ismini de verdi ve bu ismi şöyle açıkladı:<br />
<br />
“Ona, ceddim İbrahim’in ismini koydum!”3<br />
<br />
Emzikli Ensar kadınları Hz. Resûlullahın evlâdını emzirme bahtiyarlığına ermek için âdeta birbirleriyle yarış eder gibiydiler. Sonunda Resûl-i Ekrem Efendimiz nur topu evlâdını Ümmü Bürde Havle bint-i Münzir’e emzirmek üzere teslim etti.4 Bu vazifeyi üzerine almasından dolayı da Ümmü Bürde Havle’ye bir hurmalık tahsis etti. Hz. İbrahim vefâtına kadar sütannesi Ümmü Bürde Havle’nin yanında kaldı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, mübarek evlâdı Hz. İbrahim’i sık sık ziyârete gider, şefkat ve merhametini izhar ederek, başını okşar, bağrına basardı.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin hizmetkârı Enes bin Mâlik (r.a.), ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Ben, ev halkına Resûl-i Ekremden (a.s.m.), daha şefkatli, daha merhametli davranan bir kimse hayatımda görmedim.<br />
<br />
“İbrahim, Medine’nin Avâli kısmında sütannesinin yanında bulunurken, Peygamberimiz onu görmeye gider, biz de beraberinde bulunurduk. İbrahim’in sütbabası [Ebû Seyf Bera’ bin Evs] demirci idi. Evinin her tarafı dumanlanmışken, Resûlullah içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.<br />
<br />
“Yine bir gün Resûlullah onu görmek için yola çıkmıştı. Ben de kendisini takib ediyordum. Evine vardığımızda Ebû Seyf körüğüne asılıp duruyordu. Evin içi dumana bürünmüştü. Hemen önden koştum, ona ‘Körüğünü durdur! Resûlullah (a.s.m.) geldi’ dedim. O da körüğünü durdurdu.<br />
<br />
“Resûlullah çocuğunu getirtti, bağrına bastı. Ona bazı sözler söyledi, onunla konuştu.”1<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şair Kâ'b bin Züheyr’in Müslüman Olması</span><br />
<br />
Kâ’b bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri arasında yer alırdı. İki oğlu Kâ’b ile Büceyr’i de kendisi gibi edip ve şâir yetiştirmişti.<br />
<br />
Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, ehl-i kitap kimselerin sohbetine devam ederken, âhirzamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.<br />
<br />
Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahirzamanda gelecek olan peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.<br />
<br />
Bu sebeple vefâtından önce oğullarına, “Gelecek olan peygambere iman ediniz!” diye vasiyette bulunmuştu.1<br />
<br />
Kur’an’ın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan bir çok kuvvetli edip, şâir ve hatip, İslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen, Peygamberimizle Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.<br />
<br />
Kâ’b bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâ’b bir türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.<br />
<br />
Bir gün yine kardeşi Büceyr’e Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâ’b’ın şiirleriyle Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Ashabına şu emri verdi:<br />
<br />
“Kim Kâ’b bin Züheyr’e rasgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah kılınmıştır.”1<br />
<br />
Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâ’b’ın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. Bundan kurtulabilmenin tek çaresinin de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.2<br />
<br />
Mektubu alan Kâ’b, yerinde duramaz bir hale gelmişti. Âdeta kocaman yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. İki şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af dileyecekti.<br />
<br />
Ka’b akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir gelmez de, iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.<br />
<br />
Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medine’ye gelen Ka’b, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı. Peygamberimiz, onu şahsen tanımıyordu. Kâ’b, bu durumu akıllıca kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:<br />
<br />
“Kâ’b bin Züheyr, tevbe etmiş ve Müslüman olarak huzur-u saadetinize gelmek istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tevbesini ve Müslümanlığını kabul eder misiniz?”<br />
<br />
Kâ’b, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup Müslüman olursa artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti. Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, “Evet” cevabı vererek bu kanâatını izhar buyurdu.<br />
<br />
Bu cevap üzerine, Ka’b’ın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz. Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:<br />
<br />
“Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allah’ın Resûlüdür.”<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan Sahabîler bir anlık bir hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Sen kimsin?” diye sordu.<br />
<br />
Kâ’b, “Ben, Kâ’b bin Züheyr’im Yâ Resûlallah” diye cevap verdi.<br />
<br />
O sırada Ashabdan biri ortaya atıldı. “Yâ Resûlallah! İzin ver de şu Allah düşmanının boynunu vurayım” dedi.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir”1 buyurdu.<br />
<br />
Gönül ülkesi İslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Ka’b hemen o anda Arap edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan “Banet Süâdü” isimli kasidesini Hz. Resûlullaha sundu.<br />
<br />
“Suad’ın ayrılığın yetmiyormuş gibi, iki taraf arasında söz taşıyanlar bana; ‘Ey Ebû Sülmâ’nın oğlu! Sen, artık kendini ölmüş bil’ dediler.<br />
<br />
“Kendilerine güvenip de başvurduğum her dost ise bana; ‘Seni oyalayıp teselli edemem, başının çaresine bak’ dedi.<br />
<br />
“Ben de, ‘Çekilin yolumdan’ dedim. Rahman’ın takdir ettiği her şey elbette olacaktır.<br />
<br />
“İnsanoğlunun mes’ud hayatı ne kadar uzun olursan olsun, mutlaka bir gün bir tabutta taşınacaktır.<br />
<br />
“Resûlullahın beni öldüreceğini haber aldım.<br />
<br />
“Resûlullahın yanında bağışlanmak en çok umulan şeydir.<br />
<br />
“Özür beyân ederek Allah Elçisinin yanına geldim.<br />
<br />
“Resûlullahın katında özür daima kabule şayandır.<br />
<br />
“Merhamet ve teenni ile muâmele et bana!<br />
<br />
“İçinde bir çok nasihat ve hükümler bulunan Kur’an hediyesini sana ihsan eden Allah, hidâyetini arttırsın!<br />
<br />
“Rakiplerimin dedikodusuyla beni muâheze etme!<br />
<br />
“Hakkımda bir çok dedikodular yapılmışsa da, ben pek o kadar suçlu değilimdir.<br />
<br />
“Ben şimdi öyle bir makamda bulunuyorum ki, burada gördüğüm ve işittiğim şeyleri bir fil görüp işitseydi, muhakkak titrerdi.<br />
<br />
“Burada, beni ancak Allah’ın izniyle Peygamberin affına nâil olmak kurtarabilir.<br />
<br />
“Ben, Yüce Peygambere karşı hiçbir itirazda bulunmadan sağ elimi, onun adâletli eline uzatıyorum.<br />
<br />
“Şimdi, söz onun sözüdür!<br />
<br />
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır…”1<br />
<br />
Ka’b, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek kasidesine devam ediyordu.<br />
<br />
Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun olmuştu. O “Tâc Beyit” şuydu:<br />
<br />
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.”<br />
<br />
Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de izhar etti.<br />
<br />
Bundan sonra “Banet Süâdü” adlı kaside “Kaside-i Bürde” olarak anılmaya başlandı.<br />
<br />
Ka’b bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.<br />
<br />
Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.<br />
<br />
Ka’b, “Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem”1 diye cevap vermişti.<br />
<br />
Fakat Hz. Muaviye, Ka’b’ın vefâtından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini kendilerinden aldı.2<br />
<br />
Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlılara geçti.3<br />
<br />
Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası “Mukaddes Emânetler” arasında Topkapı Sarayının “Hırka-i Saadet” dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.4<br />
<br />
“Hırka-i Saadet; 1,24 metre boyunda geniş kollu olup siyah yünlü kumaştan yapılmıştır.<br />
<br />
“İçi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.<br />
<br />
“Önünde, sağ tarafında 0,23 x 0,30 ebâdında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da eksiklik vardır. Yer yer haraptır.<br />
<br />
“Hırka-i Saadet, müteaddit bohçalara sarılmış olduğu halde (0,57 x 0,45 x 0,21) ebâdında üstten açılır çifte kapaklı altın bir çekmece içindedir.1 Bunun üzerinde, Sultan Aziz tarafından yaptırıldığı ve şefaat talebini havi uzunca bir kitabe de bulunmaktadır.<br />
<br />
“Bu çekmece ayrıca bohçalar içinde olarak büyük bir altın sandukaya konulur. Bu da Sultan Aziz tarafından yaptırılmış olup üzerinde ‘Lâ ilâhe illallah. Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemin. Lâ ilâhe illallah el-Melikü’l-Hakkü’l-Mübîn-Muhammedün Resûlullah Sadıku’l-Va’di’l-Emîn’ yazılıdır.<br />
<br />
“Dört ayaklı kâidesi de altın kaplamalıdır.”2<br />
<br />
Topkapı Sarayı Müzesi sabık müdürü Tahsin Öz, daha sonra kitabında şu satırlara yer verir:<br />
<br />
“Saltanat devrinde, hükümdar, Ramazan’ın on beşinci günü, Topkapı Sarayına gelir. Hırka-i Saadet, merasim-i mahsusa ile açılır ve başucunda bizzat hükümdar bulunduğu halde devlet ricali ve saray memurları tarafından ziyaret olunur ve destimaller hediye olunurdu. Bilâhare saray kadınları da ziyâret ederlerdi.<br />
<br />
“Hırka-i Saadetin başmuhafızı hükümdar olup, onun gaybubetinde bu vazife Tülbent Ağasına âittir. Hırka-i Saadet hademe teşkilâtı, Topkapı Sarayı müze haline intikal edinceye kadar (3 Nisan 1924) aynı gelenek ile devam etmiştir.”3<br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hicretin Sekizinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri</span><br />
<br />
Uyeyne bin Hısn’ın Müslüman olması<br />
<br />
Uyeyne bin Hısn, Gatafanların reisi idi. İslâm nûrunun gün geçtikçe etrafa parlak bir surette yayılması onu da düşündürüyordu. Bir gün hatırı sayılır birinden şunları dinlemişti:<br />
<br />
“Ey Uyeyne! Sen bu dar görüşlülükten hâlâ vazgeçmeyecek misin? Muhammed, memleketler fethedip duruyor, sen ise hâlà başka şeylerle meşgulsün.<br />
<br />
“Benî Nadirlerin, Hendek günü Benî Kurayzaların, ondan önce de Benî Kaynukaların, nihâyet Hayberlilerin işlerini sen de gördün. Halbuki, bunların hepsi de, Hicaz Yahudilerinin ileri gelenleri ve kuvvetlileri idiler.”<br />
<br />
Uyeyne adamı tasdik etti:<br />
<br />
“Evet! Bütün bunlar, aynen oldu.”<br />
<br />
Nihayet, Hicretin sekizinci senesinde, Mekke’nin fethinden az önce Medine’ye gelerek Müslüman oldu.1<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benî Süleymlerin Müslüman olması</span><br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’yi fethe gittiği zaman sıradaydı. Kudeyd mevkiinde Süleymoğullarından 900-1000 kadar kişi gelip Peygamber Efendimizle buluştular ve orada Müslüman oldular. Mekke’nin fethinde, Huneyn ve Tâif savaşlarında İslâm ordusunda bulundular.2<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk kısas hükmü</span><br />
<br />
Tâif Seferi esnasında idi. Peygamber Efendimize Benî Leyslerden bir adam getirildi. Bu adam, Huzeyllerden birini haksız yere öldürmüştü.<br />
<br />
İki taraf Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzurunda iddialarını sıralayıp savunmalarını yaptılar.<br />
<br />
Sonunda Peygamber Efendimiz (a.s.m.), öldürülen adama karşılık, katilin de öldürülmesine hüküm verdi. Hüküm infaz edildi.<br />
<br />
Bu, İslâmda kısas ile neticelenen ilk kan dâvâsı idi.1 </span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>