<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - Evliyalar Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - https://xn--rait-65a.tunca.at]]></description>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2026 06:42:43 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Şarani kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=41320</link>
			<pubDate>Sat, 15 Nov 2025 12:40:42 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=41320</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Şarani kimdir?</span></span><br />
<br />
الشعراني<br />
Ebü’l-Mevâhib (Ebû Abdirrahmân) Abdülvehhâb b. Ahmed b. Alî eş-Şa‘rânî el-Mısrî (ö. 973/1565)<br />
Mısırlı âlim ve sûfî.<br />
Asıl adı Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali el-Hanefî’dir. Saçlarını uzattığı için “Şa’rânî” (saçlı) lakabıyla tanınır. 1492’de Mısır’da doğdu, 1565’te vefat etti. Tahsilini Kahire’de tamamladı. Başta tasavvuf olmak üzere, akâid, fıkıh, ansiklopedi, gramer ve tıbba dair eserler telif etti. Eserlerinde tekke ile medrese ilminin uyumlu bir terkibini yaptı.<br />
<br />
Dört mezhebin birleşen ve ayrılan taraflarını ele aldığı, birden fazla mezhebin hak olduğunu, bütün hak mezheplerin aynı kaynaktan beslendiğini açıklayan ve "Mîzân-ı Şa’rânî" diye isimlendirilenen kitabı, bilinen en meşhur eseridir.<br />
<br />
898 (1493) yılında Kahire’nin Kalyûbiye bölgesindeki Kalkaşende’de doğdu. Soyu, Hz. Ali’nin Havle bint Ca‘fer el-Hanefiyye adlı hanımından doğan oğlu Muhammed b. Hanefiyye’ye ulaşır. Şa‘rânî veya Şa‘râvî nisbesi daha kırk günlük iken gidip yerleştikleri babasının köyü, Menûfiye’ye bağlı Ebûşa‘râ’dan gelmektedir. Hayatına dair mâlûmatın bir kısmı Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ adlı eserine dayanmaktadır. Tahsiline babasının yanında başladı ve hıfzını tamamladı. Kısa bir süre sonra babasını, ardından annesini kaybetti. 911 (1505) yılı başlarında Şeyh Hızır adındaki bir kişiyle birlikte Kahire’ye gitti. Gamrî Camii imamı muhaddis Emînüddin b. Neccâr, fakih Şemseddin ed-Devâhilî, Nûreddin el-Mahallî, Nûreddin el-Cârihî, Nûreddin es-Senhûrî, Molla Ali el-Acemî, Îsâ el-Ahnâî, Şemseddin ed-Deyrûtî, Şemseddin ed-Dimyâtî, Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Selâhaddin el-Kalyûbî, Nûreddin el-Üşmûnî, Sa‘deddin ez-Zehebî, Burhâneddin el-Kalkaşendî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Şâfiî fakihi Şehâbeddin er-Remlî gibi âlimler başta olmak üzere elliyi aşkın hocadan dinî ilimleri öğrendi (Leṭâʾifü’l-minen, I, 32-35). On beş yaşındayken ilk haccını yaptı. Tasavvufa ilgisi artınca tahsiline ara verip bir sene müddetle Mukattam dağında ve Karâfe harabelerinde inzivaya çekildi. Önce Ali el-Mersafî’ye, ardından Muhammed eş-Şinnâvî’ye intisap etti. Şinnâvî’den sonra tasavvuf eğitimini Bedeviyye-Metbûliyye’nin kurucusu İbrâhim el-Metbûlî’nin halifesi Ali el-Havvâs’ın yanında sürdürdü. Hocası Zekeriyyâ el-Ensârî vasıtasıyla üç farklı yolla Sühreverdiyye-Necîbiyye’den (Büzgaşiyye) hırka giydi (Harîrîzâde, II, vr. 152a, 205a; ayrıca bk. Zebîdî, s. 207-208). Yine Ensârî vasıtasıyla Sühreverdiyye-Necîbiyye’nin Zeyniyye şubesinden hırka giyen Şa‘rânî’nin bu silsilesi Ali b. Abdülkuddûs eş-Şinnâvî ile devam etmiştir (Kuşâşî, vr. 44a). 100’den fazla sûfî ile sohbet eden Şa‘rânî’nin feyz aldığı şeyhler arasında Halvetiyye’den Muhammed Demirtaşî ve İbrâhim Gülşenî gibi isimler de vardır. Onun yirmi altı tarikattan el aldığı belirtilmektedir. Harîrîzâde icâzet aldığı tarikatlardan Arîfiyye, Kādiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Zeyniyye, Ahmediyye (Bedeviyye), Metbûliyye, Desûkıyye, Şâzeliyye, Hanefiyye, Cezûliyye, Meymûniyye, Halvetiyye, Gülşeniyye, Demirtaşiyye, Cebertiyye ve Şinnâviyye’nin adlarını kaydeder (Tibyân, II, vr. 205b).<br />
<br />
Şa‘rânî, Kadı Muhyiddin Abdülkādir Özbekî tarafından Kahire’de Bâbışa‘riye’de adına yaptırılan külliyede otuz iki yaşından itibaren binlerce talebeyi irşad etmenin yanı sıra dinî ilimleri de okuttu. Anadolu’daki Şa‘rânîzâdeler’in ilki olan Abdürrahîm b. Abdülmuhsin eş-Şa‘rânî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Ali b. Ahmed en-Neccârî, Muhammed Hicâzî el-Kalkaşendî, Abdullah el-Acemî, Sirâceddin el-Hânûtî gibi sûfî ve âlimler bunlar arasında sayılabilir. Hayatı boyunca eğitim, irşad ve eser telifiyle meşgul olan Şa‘rânî 12 Cemâziyelevvel 973 (5 Aralık 1565) tarihinde vefat etti ve külliyesinin camisindeki özel bölmeye defnedildi. Şa‘rânî’den sonra makamına oğlu Abdurrahman geçti, bu yolla Şa‘râniyye veya Şa‘râviyye adıyla anılan bir tarikat meydana geldi. Şa‘rânî hayatta iken daha çok Şâzeliyye ve Bedeviyye-Metbûliyye şeyhi olarak tanındığı halde Şa‘râniyye’nin Rifâiyye’nin bir kolu şeklinde devam ettiği belirtilmektedir (DİA, XXXV, 102). Tarikatın Şa‘rânî’nin soyundan gelen şeyhler tarafından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürüldüğü tahmin edilmektedir.<br />
<br />
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini benimseyen Şa‘rânî, özellikle el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir adlı eserinde onun fikirlerini savunmuş, hakkında ileri sürülen iddialara cevap vermiştir. Eserin mukaddimesinde belirttiğine göre Şa‘rânî, İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’de ortaya koyduğu, zâhiren ulemânın görüşlerine uymayan akîdesini açıklamayı ve onun inancının doğru anlaşılmasını sağlamayı hedeflemiştir. Ancak bu eserde kendisinin de anlamadığı bazı hususlar bulunduğunu, bunları âlimlerin tartışmasına sunmak için zikrettiğini belirtmiştir. Şa‘rânî tasavvufu “Kitap ve Sünnet’in gereklerini ihlâslı bir şekilde yerine getirmek” şeklinde tanımlamış, tasavvufla ilgili eserlerinde ısrarla ilimle birlikte ameli ve güzel ahlâkı öne çıkarmıştır. Tarikatların Mısır toplumu için hayatî öneme sahip olduğunu vurgulamış, o dönemde şeriata uymayan bazı uygulamaları eleştirmekten de çekinmemiştir. Bazı hasımları Şa‘rânî’nin mutlak müctehidlik iddiasında bulunduğunu ve 30.000’e ulaşan müridiyle bir tehlike oluşturduğunu iddia ederek sürgün edilmesi talebiyle onu İstanbul’a şikâyet etmiş, ancak yöneticilerin ona karşı güvenleri sebebiyle bu teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Düşmanlarının, eserlerine dine aykırı ifadeler karıştırarak aleyhinde fetva almaya kalkıştıkları da nakledilmektedir. Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın, güven ve muhabbetlerinin nişanesi olarak kendisine bir yün elbise ve seccade hediye ettikleri kaydedilir. XVII. yüzyılın sonlarında Muhyiddin Muhammed el-Melîcî, Teẕkiretü üli’l-elbâb fî menâḳıbi’ş-Şaʿrânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb adıyla bir menâkıbnâme kaleme almıştır (Kahire 1932, 2005).<br />
<br />
Eserleri. Şa‘rânî’nin eserlerinin sayısı kendi ifadesine göre 300 civarındadır. Günümüze ulaşan 100’ü aşkın eserinin belli başlıları şunlardır:<br />
<br />
A) Tasavvuf ve Ahlâk. 1. el-Aḫlâḳu’l-Metbûliyye. Şa‘rânî bu eserinde şeyhi Ali el-Havvâs’ın mürşidi İbrâhim el-Metbûlî örneğinde sûfîlerin sahip olması gereken Muhammedî ahlâkı geniş biçimde anlatmıştır (nşr. Abdülhalîm Mahmûd, I-III, Kahire 1975-1976).<br />
<br />
2. el-Baḥrü’l-mevrûd fi’l-mevâs̱îḳ ve’l-ʿuhûd (ʿUhûdü’l-meşâyiḫ). Müellifin görüştüğü şeyhlerden aldığı tavsiyeleri ve tasavvufî ahlâk kurallarını kaydettiği eserin çeşitli baskıları yapılmıştır (Kahire 1287, 1308, 1321, 2004).<br />
<br />
3. el-Cevâhir ve’d-dürer. Şa‘rânî’nin, şeyhi Ali el-Havvâs’a yönelttiği sorulara aldığı cevapları içeren eser Abdüllatîf Hasan Abdurrahman tarafından hadislerin tahrîci yapılarak neşredilmiştir (Beyrut 2005).<br />
<br />
4. Dürerü’l-ġavvâṣ ʿalâ fetâvâ Seyyidî ʿAlî el-Ḫavvâṣ. Müellifin yine Ali el-Havvâs’ın kendisine verdiği cevaplardan oluşan bu eseri Abdülvâris Muhammed Ali hadislerinin tahrîciyle birlikte yayımlamıştır (Beyrut 1999).<br />
<br />
5. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye el-münteḳāt mine’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye (Muḫtaṣarü’l-Fütûḥât). İbnü’l-Arabî’ye ait eserin bir özetidir. Birçok nüshası bulunan kitabın müellif hattı yazması Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır (Kılıç Ali Paşa, nr. 621).<br />
<br />
6. el-Kibrîtü’l-aḥmer fî beyâni ʿulûmi’ş-Şeyḫi’l-Ekber. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye’nin özeti niteliğindedir. Birçok defa basılan eser (Kahire 1277, 1279, 1305, 1307, 1378; Beyrut 1998) M. Sabit Ünal tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, bu çeviriyi Hasan Fehmi Kumanlıoğlu ve Hüseyin Elmalı Latin harflerine aktararak neşretmiştir (Kibrît-i Ahmer [Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler], İzmir 2006).<br />
<br />
7. el-Fetḥ fî teʾvîli mâ ṣadara ʿani’l-kümmeli mine’ş-şaṭaḥ (nşr. Kāsım Muhammed Abbas, Dımaşk 2004).<br />
<br />
8. el-Cevherü’l-maṣûn ve’s-sırrü’l-merḳūm (el-Cevherü’l-maṣûn fî ʿulûmi kitâbillâhi’l-meknûn, ed-Dürrü’n-naẓîm fî ʿulûmi’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm). Çeşitli âyetlerle ilgili 3000’e yakın ledünnî bilgi içerir (TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1103; İÜ Ktp., AY, nr. 6317; Yûsuf Ağa Ktp., nr. 453, vr. 510b-597a).<br />
<br />
9. el-Ecvibetü’l-merżıyye ʿani’l-fuḳahâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye. Sûfîlere has ilimlerden örneklerin yer aldığı eserde ağırlıklı olarak tasavvuf ehline yöneltilen tenkitler cevaplandırılmıştır (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1111; İzmir Millî Ktp., nr. 1644; İÜ Ktp., AY, nr. 1221).<br />
<br />
10. en-Nefeḥâtü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1835).<br />
<br />
11. Ṣoḥbetü’l-emîr li’l-faḳīr ve ʿaksüh (Ṣoḥbetü’l-fuḳarâʾ maʿa’l-ümerâʾ ve ʿaksüh) (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1571).<br />
<br />
12. Mevâzînü’l-ḳāṣırîn. Gerçek mürşidin özelliklerinin anlatıldığı eser Risâle fî beyâni cemâʿa semmû enfüsehüm bi’ṣ-ṣûfiyye adıyla basılmıştır (Kahire 1298).<br />
<br />
13. Tenbîhü’l-muġterrîn evâḫıre’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿalâ mâ ḫâlefû fîhi selefehümü’ṭ-ṭâhir (Kahire 1315, 1990). İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli Sözleri (trc. Ömer Temizel, İstanbul 1970), Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf Işığında Gerçek Şeyhler ve Sahteleri (trc. Sıdkı Gülle, İstanbul 1997) adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
14. Taṭhîru ehli’z-zevâyâ min ḫabâʾis̱i’ṭ-ṭavâyâ. Dergâh şeyhinin, nakiblerin, müridlerin âdâb ve ahlâkına dairdir (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 447).<br />
<br />
15. Edebü’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ maʿa men yürîdü’l-ḫâliḳ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 116; Beşir Ağa, nr. 350).<br />
<br />
16. Medâricü’s-sâlikîn ilâ rüsûmi ṭarîḳı’l-ʿârifîn (Kahire, taşbaskı, ts.).<br />
<br />
17. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Kahire 1962, 1987; Beyrut 1988, 1993).<br />
<br />
18. el-Kevkebü’ş-şâhiḳ fi’l-farḳ beyne’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ ve ġayri’ṣ-ṣâdıḳ (Kahire 1991).<br />
<br />
19. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî maʿrifeti âdâbi’l-ʿubûdiyye (Kahire 1277, 1317; Beyrut 1999).<br />
<br />
20. el-Muḫtâr mine’l-envâr fî ṣoḥbeti’l-aḫyâr (Beyrut 1985; Âdâbü’ṣ-ṣoḥbe adıyla Dımaşk 2003).<br />
<br />
B) Biyografi. 1. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî ṭabaḳāti’l-ʿulemâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye (Levâḳıḥu’l-envâr fî ṭabaḳāti’l-aḫyâr). eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ diye tanınan eserde müellif sahâbeden itibaren kendi dönemine kadar 420’nin üzerinde âlim ve sûfînin biyografisine yer vermiştir. Bir tabakat kitabı olmakla birlikte eser tasavvuf terimlerini de ihtiva etmektedir. Müellifin hasımları tarafından metne karıştırılan ve eleştirilmesine sebep olan tahriflerle birlikte pek çok defa basılan kitap, Abdurrahman Hasan Mahmûd’un tahkikiyle eleştiri konusu hususlardan ayıklanarak neşredilmiştir (Kahire 1993, 2001). el-Hâc Ömer’in şerhettiği eseri (DİA, XIV, 419) Abdülkadir Akçiçek Evliya Menkıbeleri adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (I-IV, İstanbul 1970, 1407/1986). Şa‘rânî bu eserinden sonra eṭ-Ṭabaḳātü’l-vüsṭâ adıyla bir kitap daha yazmıştır (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 497).<br />
<br />
2. Ẕeylü’ṭ-Ṭabaḳāti’l-kübrâ. Eserde müellifin görüştüğü âlim ve sûfîlere yer verilmiştir. Yazma nüshalarında bazı farklılıklar bulunan kitap eṭ-Ṭabaḳātü’ṣ-ṣuġrâ adıyla yayımlanmıştır (Kahire 1970, 1990; Beyrut 1999).<br />
<br />
3. Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ fî beyâni vücûbi’t-teḥaddüs̱ bi-niʿmeti’llâhi ʿale’l-iṭlâḳ (el-Minenü’l-kübrâ). Şa‘rânî’nin kendisine ihsan edilen mânevî nimetleri anlattığı eser müellifin otobiyografisi olarak kabul edilebilecek niteliktedir. Birçok defa basılan kitabı (Kahire 1311/1894, 1331/1913) Virginia Vacca Il Libro Dei Doni adıyla İtalyanca’ya çevirmiştir (Napoli 1972). Müellif eserini el-Minenü’l-vüsṭâ adıyla özetlemiştir (Süleymaniye Ktp., Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 551).<br />
<br />
C) Kelâm. 1. el-Ḳavâʿidü’l-keşfiyyetü’l-muvażżıḥa (el-mûḍıḥa) li-meʿâni’ṣ-ṣıfâti’l-ilâhiyye (nşr. Muhammed Abdurrahman eş-Şâgūl, Kahire 2004; nşr. Mehdî Es‘ad Arrâr, Beyrut 2006).<br />
<br />
2. Muḳaddime fî ʿilmi’t-tevḥîd (Çorum Hasan Paşa İl Halk Ktp., nr. 1085, vr. 1b-21a).<br />
<br />
3. Ferâʾidü’l-ḳalâʾid fî ʿilmi’l-ʿaḳāʾid (Kütahya Vahîd Paşa İl Halk Ktp., nr. 1771, vr. 95b-118b).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ẕ-ẕerriyyetü’l-mübeyyine li-ʿaḳāʾidi’l-fıraḳı’l-ʿaliyye. Eserde Allah’ın zâtıyla ilgili bazı konulara yer verilmiştir (Kahire 2007).<br />
<br />
5. el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî başta olmak üzere sûfîlerin ve kelâm âlimlerinin itikadî görüşlerinin genelde soru-cevap şeklinde anlatıldığı hacimli bir eserdir (Kahire 1305, 1308, 1889, 1378/1959).<br />
<br />
6. el-Ḳavâʿidü’s-seniyye fî tevḫîdi ehli’l-ḫuṣûṣiyye. Eserde İbnü’l-Arabî’nin görüşleri çerçevesinde İbn Sevdekîn, Nifferî, Ali b. Vefâ ve Seyyidetü’l-Acem’den alıntılarla sûfîlerin tevhid anlayışı anlatılmıştır (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1629; Kastamonu İl Halk Ktp., nr. 1759).<br />
<br />
7. Keşfü’l-ḥicâb ve’r-rân ʿan vechi esʾileti’l-cân. Cinlerin 955 (1548) yılında kendisine sorduğunu iddia ettiği tevhid, nübüvvet, velâyet, kulluk gibi konulardaki seksen sorunun cevabını içermektedir (Kahire 1290, 1938, 1992; Beyrut 1999).<br />
<br />
8. Ṭahâretü’l-cism ve’l-fuʾâd min sûʾi’ẓ-ẓan bi-cemîʿi’l-ʿibâd. Müellifin peygamberler, sahâbe, tâbiîn, âlimler, sûfîler ve kendisi hakkındaki yanlış kanaatleri tashih ettiği bu eser tasavvufî açıdan da önemlidir (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1490).<br />
<br />
D) Fıkıh. 1. Keşfü’l-ġumme ʿan cemîʿi’l-ümme. Eserde dört Sünnî mezhep tarafından delil kabul edilen hadisler senedleri ve kaynakları belirtilmeksizin sıralanmış (Kahire 1281, 1303, 1317, 1964; Beyrut 1988), müellif bu hadislerin tahrîcini el-Menhecü’l-mübîn fî beyâni edilleti’l-müctehidîn adlı eserinde yapmıştır (Tinbüktü Yazmaları, nr. 3297).<br />
<br />
2. Mineḥu’l-minne fi’t-telebbüsi bi’s-sünne. Fıkıh konularıyla ilgili hadislerin fıkıh babları altında tasnif edildiği eserin birçok neşri yapılmış, tahkikli neşri Abdurrahman Hasan tarafından gerçekleştirilmiştir (Kahire 1399).<br />
<br />
3. el-Mîzânü’l-Ḫaḍıriyye (el-Mîzânü’ṣ-ṣuġrâ). Dört mezhebin görüş farklılıklarının azîmet-ruhsat çerçevesinde uzlaştırılmaya çalışıldığı bir eser olup (Kahire 1989; Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Bulak 1300) Fransızca’ya çevrilmiştir (Balance de la loi musulmane on esprit de la legislation islamique et divergences de ses quatre rites jurisprudentiols par le cheikh ech-Charani, Cezair 1870, 1898).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ş-Şaʿrâniyye el-müdhile li-cemîʿi aḳvâli’l-eʾimmeti’l-müctehidîn ve muḳallidîhim fi’ş-şerîʿati’l-Muḥammediyye (el-Mîzânü’l-kübrâ). Önceki eserde ortaya konan hedefin geniş biçimde uygulamasından ibaret olan eser birçok defa basılmıştır (Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Kahire 1304; kenarında Raḥmetü’l-ümme ile, Kahire 1302, 1306, 1311, 1317, 1318, 1321, 1359; nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut 1989). A. Faruk Meyan eseri Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1980).<br />
<br />
5. Ḥuḳūḳu uḫuvveti’l-İslâm (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1840). Hamit Eker tarafından İslâm’da Kardeşlik Hukukunun Esasları adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1975).<br />
<br />
E) Hadis. 1. el-Bedrü’l-münîr fî ġarîbi eḥâdîs̱i’l-beşîri’n-neẕîr. Süyûtî ve Sehâvî’nin eserlerinden istifadeyle yazılan eser alfabetik sıraya göre 2250 hadis içermektedir (Kahire 1277, 1994; Beyrut 1999).<br />
<br />
2. Meşâriḳu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye (Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye). el-ʿUhûdü’l-Muḥammediyyetü’l-kübrâ ve el-ʿUhûdü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser emirler ve yasaklar diye iki bölüm halinde düzenlenmiş, tergīb ve terhîb hadisleri âlim ve sûfîlerin söz ve davranışlarından nakillerle birlikte açıklanmıştır (Kahire 1308, 1961, 1973). Eseri Selahattin Alpay Büyük Ahidler adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1981).<br />
<br />
Şa‘rânî’nin diğer bazı eserleri şunlardır: el-Mineḥu’s-seniyye ʿale’l-vaṣiyyeti’l-Metbûliyye (Kahire 1276, 1998); ed-Dürerü’l-mens̱ûre fî beyâni zübedi’l-ʿulûmi’l-meşhûre (Ḫulâṣatü ʿulûmi’l-İslâm adıyla, Beyrut 1999); Esrâru erkâni’l-İslâm (Kahire 1980; Beyrut 1999); İrşâdü’ṭ-ṭâlibîn ilâ merâtibi’l-ʿulemâʾi’l-ʿâmilîn (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 343); Hâdiyü’l-hâʾirîn ilâ rüsûmi aḫlâḳı’l-ʿârifîn (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 517 [müellif hattı]); es-Sirâcü’l-münîr ʿalâ ġarîbi’l-câmiʿi’ṣ-ṣaġīr (Köprülü Ktp., Hacı Ahmed Paşa, nr. 59, vr. 1b-89b). Şa‘rânî’nin ayrıca onu aşkın ihtisar çalışması bulunmaktadır (Muhammed Îsâ Sâlihiyye, III, 390-392; Karabulut, II, 866; Abdullah Muhammed el-Habeşî, II, 850-851).<br />
<br />
Şa‘rânî hakkında yapılan bazı çalışmalar şunlardır: Tâhâ Abdülbâkī Sürûr, eş-Şaʿrânî ve’t-taṣavvuf (Kahire 1952, 1981); Abdülhafîz Fergalî Ali el-Karanî, İmâmü’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿAbdülvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1985); Tevfîk et-Tavîl, eş-Şaʿrânî: İmâmü’t-taṣavvuf fî ʿaṣrih (Kahire 1945); Muhammed Sabrî Dalî, el-Ḫiṭâbü’s-siyâsiyyi’ṣ-ṣûfî fî Mıṣr: Ḳırâʾe fî ḫiṭâbi ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1425/2004); Kathryn Virginia Johnson, The Unerring Balance: A Study of The Theory of Sanctity (Wilayah) of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī (doktora tezi, 1985, Harvard Üniversitesi); Abdurrahman b. Râtib Umeyre, el-İmâm eş-Şaʿrânî: Ḥayâtühû ve taṣavvufuh (doktora tezi, 1990, Ezher Üniversitesi); Ferhat Gökçe, Şa‘rânî ve Hadisleri Değerlendirmede Mîzân Yöntemi (yüksek lisans tezi, 2004, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Şa‘rânî, Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ, Kahire 1311, I-II, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1307, tür.yer.<br />
<br />
M. Abdürraûf el-Münâvî, el-Kevâkibü’d-dürriyye (nşr. Abdülhamîd Sâlih Hamdân), Kahire, ts. (el-Mektebetü’l-Ezheriyye), IV, 69-73.<br />
<br />
Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, III, 176-177.<br />
<br />
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1233, 1236, 1356, 1918, 2054.<br />
<br />
Kuşâşî, es-Simṭü’l-mecîd fî selâsili ehli’l-beyʿa ve ilbâsi’l-ḫırḳa ve’t-taṣavvuf ve sülûki ehli’t-tevḥîd, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1197, vr. 44a.<br />
<br />
Muhyiddin Ebü’l-Enes Abdurrahman el-Melîcî, Menâḳıbü’l-ḳuṭbi’r-rabbânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî: Teẕkiretü üli’l-elbâb (nşr. Cevde M. Ebü’l-Yezîd el-Mehdî – M. Abdülkādir Nassâr), Kahire 2005, tür.yer.<br />
<br />
Zebîdî, İtḥâfü’l-aṣfiyâʾ, s. 207-208.<br />
<br />
Harîrîzâde, Tibyân, II, vr. 106a, 152a, 203b-206a.<br />
<br />
Serkîs, Muʿcem, I, 1129-1134.<br />
<br />
Nebhânî, Kerâmâtü’l-evliyâʾ, II, 274-282.<br />
<br />
Brockelmann, GAL Suppl., II, 464-467.<br />
<br />
Îżâḥu’l-meknûn, II, 11, 89, 184, 242.<br />
<br />
J. S. Trimingham, The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971, s. 220-225, 279.<br />
<br />
M. Winter, Society and Religion in Early Ottoman Egypt: Studies in the Writings of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī, New Brunswick 1982, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., “al-S̲h̲aʿrānī”, EI2 (İng.), IX, 316.<br />
<br />
Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, III, 390-392.<br />
<br />
Abdullah Muhammed el-Habeşî, Câmiʿu’ş-şürûḥ ve’l-ḥavâşî, Ebûzabî 1425/2004, II, 850-851.<br />
<br />
Muʿcemü’l-maḫṭûṭâti’l-mevcûde fî mektebâti İstânbûl ve Ânâṭûlî (haz. Ali Rıza Karabulut), [baskı yeri ve tarihi yok].<br />
<br />
Adam Sabra, “Illiterate Sufis and Learned Artisans: The Circle of Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî”, The Development of Sufism in Mamluk Egypt (ed. R. McGregor – Adam Sabra), Caire 2006, s. 153-168.<br />
<br />
G. Flügel, “Scha‘rânî und sein Werk über die muhammadanische Glaubenslehre”, ZDMG, XX (1866), s. 1-48.<br />
<br />
M. Smith, “al-Sha‘rânî the Mystic”, MW, XXIX (1939), s. 240-247.<br />
<br />
Jean-Claude Garcin, “Index des Ṭabaqāt de Shaʿrānī (pour la fin du IXe et le début du Xe S.H.)”, AIsl., sy. 6 (1966), s. 31-94.<br />
<br />
K. V. Johnson, “Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî: A Brief Study of the Life and Contributions of a Sixteenth-Century Egyptian Mystic”, IC, LXX/1 (1997), s. 15-39.<br />
<br />
a.mlf., “The Unerring Balance of the Law: Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Reconciliation of Sanctity (Wilâyah and the Sharî‘a)”, IQ, XLI/4 (1418/1997), s. 284-300; XLII/1 (1418/1998), s. 24-41.<br />
<br />
D. F. Reynolds, “Shaykh Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Sixteenth-Century Defens of Autobiography”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, IV/1-2, Cambridge 1998, s. 122-137.<br />
<br />
Hayri Kaplan, “Fakih Bir Sûfî Örneği Olarak Abdulvehhab eş-Şa’rânî”, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II/2, Adana 2002, s. 119-154.<br />
<br />
Tahir Uluç, “Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî ve el-Yevâkît ve’l-cevâhir fî beyâni akâidi’l-ekâbir Adlı Eseri”, Tasavvuf, sy. 9, Ankara 2002, s. 209-219.<br />
<br />
S. Pagani, “The Meaning of the Ikhtilâf al-Madhâhib in Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s al-Mîzân al-Kubrâ”, Islamic Law and Society, XI/2, Leiden 2004, s. 177-212.<br />
<br />
J. Schacht, “Şa’rânî”, İA, XI, 344-345.<br />
<br />
E. Geoffroy, “S̲h̲aʿrāniyya”, EI2 Suppl. (İng.), s. 724.<br />
<br />
Mustafa Tahralı, “Rifâiyye”, DİA, XXXV, 102.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 347-350 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Şarani kimdir?</span></span><br />
<br />
الشعراني<br />
Ebü’l-Mevâhib (Ebû Abdirrahmân) Abdülvehhâb b. Ahmed b. Alî eş-Şa‘rânî el-Mısrî (ö. 973/1565)<br />
Mısırlı âlim ve sûfî.<br />
Asıl adı Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali el-Hanefî’dir. Saçlarını uzattığı için “Şa’rânî” (saçlı) lakabıyla tanınır. 1492’de Mısır’da doğdu, 1565’te vefat etti. Tahsilini Kahire’de tamamladı. Başta tasavvuf olmak üzere, akâid, fıkıh, ansiklopedi, gramer ve tıbba dair eserler telif etti. Eserlerinde tekke ile medrese ilminin uyumlu bir terkibini yaptı.<br />
<br />
Dört mezhebin birleşen ve ayrılan taraflarını ele aldığı, birden fazla mezhebin hak olduğunu, bütün hak mezheplerin aynı kaynaktan beslendiğini açıklayan ve "Mîzân-ı Şa’rânî" diye isimlendirilenen kitabı, bilinen en meşhur eseridir.<br />
<br />
898 (1493) yılında Kahire’nin Kalyûbiye bölgesindeki Kalkaşende’de doğdu. Soyu, Hz. Ali’nin Havle bint Ca‘fer el-Hanefiyye adlı hanımından doğan oğlu Muhammed b. Hanefiyye’ye ulaşır. Şa‘rânî veya Şa‘râvî nisbesi daha kırk günlük iken gidip yerleştikleri babasının köyü, Menûfiye’ye bağlı Ebûşa‘râ’dan gelmektedir. Hayatına dair mâlûmatın bir kısmı Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ adlı eserine dayanmaktadır. Tahsiline babasının yanında başladı ve hıfzını tamamladı. Kısa bir süre sonra babasını, ardından annesini kaybetti. 911 (1505) yılı başlarında Şeyh Hızır adındaki bir kişiyle birlikte Kahire’ye gitti. Gamrî Camii imamı muhaddis Emînüddin b. Neccâr, fakih Şemseddin ed-Devâhilî, Nûreddin el-Mahallî, Nûreddin el-Cârihî, Nûreddin es-Senhûrî, Molla Ali el-Acemî, Îsâ el-Ahnâî, Şemseddin ed-Deyrûtî, Şemseddin ed-Dimyâtî, Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Selâhaddin el-Kalyûbî, Nûreddin el-Üşmûnî, Sa‘deddin ez-Zehebî, Burhâneddin el-Kalkaşendî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Şâfiî fakihi Şehâbeddin er-Remlî gibi âlimler başta olmak üzere elliyi aşkın hocadan dinî ilimleri öğrendi (Leṭâʾifü’l-minen, I, 32-35). On beş yaşındayken ilk haccını yaptı. Tasavvufa ilgisi artınca tahsiline ara verip bir sene müddetle Mukattam dağında ve Karâfe harabelerinde inzivaya çekildi. Önce Ali el-Mersafî’ye, ardından Muhammed eş-Şinnâvî’ye intisap etti. Şinnâvî’den sonra tasavvuf eğitimini Bedeviyye-Metbûliyye’nin kurucusu İbrâhim el-Metbûlî’nin halifesi Ali el-Havvâs’ın yanında sürdürdü. Hocası Zekeriyyâ el-Ensârî vasıtasıyla üç farklı yolla Sühreverdiyye-Necîbiyye’den (Büzgaşiyye) hırka giydi (Harîrîzâde, II, vr. 152a, 205a; ayrıca bk. Zebîdî, s. 207-208). Yine Ensârî vasıtasıyla Sühreverdiyye-Necîbiyye’nin Zeyniyye şubesinden hırka giyen Şa‘rânî’nin bu silsilesi Ali b. Abdülkuddûs eş-Şinnâvî ile devam etmiştir (Kuşâşî, vr. 44a). 100’den fazla sûfî ile sohbet eden Şa‘rânî’nin feyz aldığı şeyhler arasında Halvetiyye’den Muhammed Demirtaşî ve İbrâhim Gülşenî gibi isimler de vardır. Onun yirmi altı tarikattan el aldığı belirtilmektedir. Harîrîzâde icâzet aldığı tarikatlardan Arîfiyye, Kādiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Zeyniyye, Ahmediyye (Bedeviyye), Metbûliyye, Desûkıyye, Şâzeliyye, Hanefiyye, Cezûliyye, Meymûniyye, Halvetiyye, Gülşeniyye, Demirtaşiyye, Cebertiyye ve Şinnâviyye’nin adlarını kaydeder (Tibyân, II, vr. 205b).<br />
<br />
Şa‘rânî, Kadı Muhyiddin Abdülkādir Özbekî tarafından Kahire’de Bâbışa‘riye’de adına yaptırılan külliyede otuz iki yaşından itibaren binlerce talebeyi irşad etmenin yanı sıra dinî ilimleri de okuttu. Anadolu’daki Şa‘rânîzâdeler’in ilki olan Abdürrahîm b. Abdülmuhsin eş-Şa‘rânî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Ali b. Ahmed en-Neccârî, Muhammed Hicâzî el-Kalkaşendî, Abdullah el-Acemî, Sirâceddin el-Hânûtî gibi sûfî ve âlimler bunlar arasında sayılabilir. Hayatı boyunca eğitim, irşad ve eser telifiyle meşgul olan Şa‘rânî 12 Cemâziyelevvel 973 (5 Aralık 1565) tarihinde vefat etti ve külliyesinin camisindeki özel bölmeye defnedildi. Şa‘rânî’den sonra makamına oğlu Abdurrahman geçti, bu yolla Şa‘râniyye veya Şa‘râviyye adıyla anılan bir tarikat meydana geldi. Şa‘rânî hayatta iken daha çok Şâzeliyye ve Bedeviyye-Metbûliyye şeyhi olarak tanındığı halde Şa‘râniyye’nin Rifâiyye’nin bir kolu şeklinde devam ettiği belirtilmektedir (DİA, XXXV, 102). Tarikatın Şa‘rânî’nin soyundan gelen şeyhler tarafından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürüldüğü tahmin edilmektedir.<br />
<br />
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini benimseyen Şa‘rânî, özellikle el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir adlı eserinde onun fikirlerini savunmuş, hakkında ileri sürülen iddialara cevap vermiştir. Eserin mukaddimesinde belirttiğine göre Şa‘rânî, İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’de ortaya koyduğu, zâhiren ulemânın görüşlerine uymayan akîdesini açıklamayı ve onun inancının doğru anlaşılmasını sağlamayı hedeflemiştir. Ancak bu eserde kendisinin de anlamadığı bazı hususlar bulunduğunu, bunları âlimlerin tartışmasına sunmak için zikrettiğini belirtmiştir. Şa‘rânî tasavvufu “Kitap ve Sünnet’in gereklerini ihlâslı bir şekilde yerine getirmek” şeklinde tanımlamış, tasavvufla ilgili eserlerinde ısrarla ilimle birlikte ameli ve güzel ahlâkı öne çıkarmıştır. Tarikatların Mısır toplumu için hayatî öneme sahip olduğunu vurgulamış, o dönemde şeriata uymayan bazı uygulamaları eleştirmekten de çekinmemiştir. Bazı hasımları Şa‘rânî’nin mutlak müctehidlik iddiasında bulunduğunu ve 30.000’e ulaşan müridiyle bir tehlike oluşturduğunu iddia ederek sürgün edilmesi talebiyle onu İstanbul’a şikâyet etmiş, ancak yöneticilerin ona karşı güvenleri sebebiyle bu teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Düşmanlarının, eserlerine dine aykırı ifadeler karıştırarak aleyhinde fetva almaya kalkıştıkları da nakledilmektedir. Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın, güven ve muhabbetlerinin nişanesi olarak kendisine bir yün elbise ve seccade hediye ettikleri kaydedilir. XVII. yüzyılın sonlarında Muhyiddin Muhammed el-Melîcî, Teẕkiretü üli’l-elbâb fî menâḳıbi’ş-Şaʿrânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb adıyla bir menâkıbnâme kaleme almıştır (Kahire 1932, 2005).<br />
<br />
Eserleri. Şa‘rânî’nin eserlerinin sayısı kendi ifadesine göre 300 civarındadır. Günümüze ulaşan 100’ü aşkın eserinin belli başlıları şunlardır:<br />
<br />
A) Tasavvuf ve Ahlâk. 1. el-Aḫlâḳu’l-Metbûliyye. Şa‘rânî bu eserinde şeyhi Ali el-Havvâs’ın mürşidi İbrâhim el-Metbûlî örneğinde sûfîlerin sahip olması gereken Muhammedî ahlâkı geniş biçimde anlatmıştır (nşr. Abdülhalîm Mahmûd, I-III, Kahire 1975-1976).<br />
<br />
2. el-Baḥrü’l-mevrûd fi’l-mevâs̱îḳ ve’l-ʿuhûd (ʿUhûdü’l-meşâyiḫ). Müellifin görüştüğü şeyhlerden aldığı tavsiyeleri ve tasavvufî ahlâk kurallarını kaydettiği eserin çeşitli baskıları yapılmıştır (Kahire 1287, 1308, 1321, 2004).<br />
<br />
3. el-Cevâhir ve’d-dürer. Şa‘rânî’nin, şeyhi Ali el-Havvâs’a yönelttiği sorulara aldığı cevapları içeren eser Abdüllatîf Hasan Abdurrahman tarafından hadislerin tahrîci yapılarak neşredilmiştir (Beyrut 2005).<br />
<br />
4. Dürerü’l-ġavvâṣ ʿalâ fetâvâ Seyyidî ʿAlî el-Ḫavvâṣ. Müellifin yine Ali el-Havvâs’ın kendisine verdiği cevaplardan oluşan bu eseri Abdülvâris Muhammed Ali hadislerinin tahrîciyle birlikte yayımlamıştır (Beyrut 1999).<br />
<br />
5. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye el-münteḳāt mine’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye (Muḫtaṣarü’l-Fütûḥât). İbnü’l-Arabî’ye ait eserin bir özetidir. Birçok nüshası bulunan kitabın müellif hattı yazması Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır (Kılıç Ali Paşa, nr. 621).<br />
<br />
6. el-Kibrîtü’l-aḥmer fî beyâni ʿulûmi’ş-Şeyḫi’l-Ekber. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye’nin özeti niteliğindedir. Birçok defa basılan eser (Kahire 1277, 1279, 1305, 1307, 1378; Beyrut 1998) M. Sabit Ünal tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, bu çeviriyi Hasan Fehmi Kumanlıoğlu ve Hüseyin Elmalı Latin harflerine aktararak neşretmiştir (Kibrît-i Ahmer [Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler], İzmir 2006).<br />
<br />
7. el-Fetḥ fî teʾvîli mâ ṣadara ʿani’l-kümmeli mine’ş-şaṭaḥ (nşr. Kāsım Muhammed Abbas, Dımaşk 2004).<br />
<br />
8. el-Cevherü’l-maṣûn ve’s-sırrü’l-merḳūm (el-Cevherü’l-maṣûn fî ʿulûmi kitâbillâhi’l-meknûn, ed-Dürrü’n-naẓîm fî ʿulûmi’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm). Çeşitli âyetlerle ilgili 3000’e yakın ledünnî bilgi içerir (TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1103; İÜ Ktp., AY, nr. 6317; Yûsuf Ağa Ktp., nr. 453, vr. 510b-597a).<br />
<br />
9. el-Ecvibetü’l-merżıyye ʿani’l-fuḳahâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye. Sûfîlere has ilimlerden örneklerin yer aldığı eserde ağırlıklı olarak tasavvuf ehline yöneltilen tenkitler cevaplandırılmıştır (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1111; İzmir Millî Ktp., nr. 1644; İÜ Ktp., AY, nr. 1221).<br />
<br />
10. en-Nefeḥâtü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1835).<br />
<br />
11. Ṣoḥbetü’l-emîr li’l-faḳīr ve ʿaksüh (Ṣoḥbetü’l-fuḳarâʾ maʿa’l-ümerâʾ ve ʿaksüh) (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1571).<br />
<br />
12. Mevâzînü’l-ḳāṣırîn. Gerçek mürşidin özelliklerinin anlatıldığı eser Risâle fî beyâni cemâʿa semmû enfüsehüm bi’ṣ-ṣûfiyye adıyla basılmıştır (Kahire 1298).<br />
<br />
13. Tenbîhü’l-muġterrîn evâḫıre’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿalâ mâ ḫâlefû fîhi selefehümü’ṭ-ṭâhir (Kahire 1315, 1990). İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli Sözleri (trc. Ömer Temizel, İstanbul 1970), Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf Işığında Gerçek Şeyhler ve Sahteleri (trc. Sıdkı Gülle, İstanbul 1997) adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
14. Taṭhîru ehli’z-zevâyâ min ḫabâʾis̱i’ṭ-ṭavâyâ. Dergâh şeyhinin, nakiblerin, müridlerin âdâb ve ahlâkına dairdir (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 447).<br />
<br />
15. Edebü’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ maʿa men yürîdü’l-ḫâliḳ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 116; Beşir Ağa, nr. 350).<br />
<br />
16. Medâricü’s-sâlikîn ilâ rüsûmi ṭarîḳı’l-ʿârifîn (Kahire, taşbaskı, ts.).<br />
<br />
17. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Kahire 1962, 1987; Beyrut 1988, 1993).<br />
<br />
18. el-Kevkebü’ş-şâhiḳ fi’l-farḳ beyne’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ ve ġayri’ṣ-ṣâdıḳ (Kahire 1991).<br />
<br />
19. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî maʿrifeti âdâbi’l-ʿubûdiyye (Kahire 1277, 1317; Beyrut 1999).<br />
<br />
20. el-Muḫtâr mine’l-envâr fî ṣoḥbeti’l-aḫyâr (Beyrut 1985; Âdâbü’ṣ-ṣoḥbe adıyla Dımaşk 2003).<br />
<br />
B) Biyografi. 1. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî ṭabaḳāti’l-ʿulemâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye (Levâḳıḥu’l-envâr fî ṭabaḳāti’l-aḫyâr). eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ diye tanınan eserde müellif sahâbeden itibaren kendi dönemine kadar 420’nin üzerinde âlim ve sûfînin biyografisine yer vermiştir. Bir tabakat kitabı olmakla birlikte eser tasavvuf terimlerini de ihtiva etmektedir. Müellifin hasımları tarafından metne karıştırılan ve eleştirilmesine sebep olan tahriflerle birlikte pek çok defa basılan kitap, Abdurrahman Hasan Mahmûd’un tahkikiyle eleştiri konusu hususlardan ayıklanarak neşredilmiştir (Kahire 1993, 2001). el-Hâc Ömer’in şerhettiği eseri (DİA, XIV, 419) Abdülkadir Akçiçek Evliya Menkıbeleri adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (I-IV, İstanbul 1970, 1407/1986). Şa‘rânî bu eserinden sonra eṭ-Ṭabaḳātü’l-vüsṭâ adıyla bir kitap daha yazmıştır (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 497).<br />
<br />
2. Ẕeylü’ṭ-Ṭabaḳāti’l-kübrâ. Eserde müellifin görüştüğü âlim ve sûfîlere yer verilmiştir. Yazma nüshalarında bazı farklılıklar bulunan kitap eṭ-Ṭabaḳātü’ṣ-ṣuġrâ adıyla yayımlanmıştır (Kahire 1970, 1990; Beyrut 1999).<br />
<br />
3. Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ fî beyâni vücûbi’t-teḥaddüs̱ bi-niʿmeti’llâhi ʿale’l-iṭlâḳ (el-Minenü’l-kübrâ). Şa‘rânî’nin kendisine ihsan edilen mânevî nimetleri anlattığı eser müellifin otobiyografisi olarak kabul edilebilecek niteliktedir. Birçok defa basılan kitabı (Kahire 1311/1894, 1331/1913) Virginia Vacca Il Libro Dei Doni adıyla İtalyanca’ya çevirmiştir (Napoli 1972). Müellif eserini el-Minenü’l-vüsṭâ adıyla özetlemiştir (Süleymaniye Ktp., Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 551).<br />
<br />
C) Kelâm. 1. el-Ḳavâʿidü’l-keşfiyyetü’l-muvażżıḥa (el-mûḍıḥa) li-meʿâni’ṣ-ṣıfâti’l-ilâhiyye (nşr. Muhammed Abdurrahman eş-Şâgūl, Kahire 2004; nşr. Mehdî Es‘ad Arrâr, Beyrut 2006).<br />
<br />
2. Muḳaddime fî ʿilmi’t-tevḥîd (Çorum Hasan Paşa İl Halk Ktp., nr. 1085, vr. 1b-21a).<br />
<br />
3. Ferâʾidü’l-ḳalâʾid fî ʿilmi’l-ʿaḳāʾid (Kütahya Vahîd Paşa İl Halk Ktp., nr. 1771, vr. 95b-118b).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ẕ-ẕerriyyetü’l-mübeyyine li-ʿaḳāʾidi’l-fıraḳı’l-ʿaliyye. Eserde Allah’ın zâtıyla ilgili bazı konulara yer verilmiştir (Kahire 2007).<br />
<br />
5. el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî başta olmak üzere sûfîlerin ve kelâm âlimlerinin itikadî görüşlerinin genelde soru-cevap şeklinde anlatıldığı hacimli bir eserdir (Kahire 1305, 1308, 1889, 1378/1959).<br />
<br />
6. el-Ḳavâʿidü’s-seniyye fî tevḫîdi ehli’l-ḫuṣûṣiyye. Eserde İbnü’l-Arabî’nin görüşleri çerçevesinde İbn Sevdekîn, Nifferî, Ali b. Vefâ ve Seyyidetü’l-Acem’den alıntılarla sûfîlerin tevhid anlayışı anlatılmıştır (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1629; Kastamonu İl Halk Ktp., nr. 1759).<br />
<br />
7. Keşfü’l-ḥicâb ve’r-rân ʿan vechi esʾileti’l-cân. Cinlerin 955 (1548) yılında kendisine sorduğunu iddia ettiği tevhid, nübüvvet, velâyet, kulluk gibi konulardaki seksen sorunun cevabını içermektedir (Kahire 1290, 1938, 1992; Beyrut 1999).<br />
<br />
8. Ṭahâretü’l-cism ve’l-fuʾâd min sûʾi’ẓ-ẓan bi-cemîʿi’l-ʿibâd. Müellifin peygamberler, sahâbe, tâbiîn, âlimler, sûfîler ve kendisi hakkındaki yanlış kanaatleri tashih ettiği bu eser tasavvufî açıdan da önemlidir (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1490).<br />
<br />
D) Fıkıh. 1. Keşfü’l-ġumme ʿan cemîʿi’l-ümme. Eserde dört Sünnî mezhep tarafından delil kabul edilen hadisler senedleri ve kaynakları belirtilmeksizin sıralanmış (Kahire 1281, 1303, 1317, 1964; Beyrut 1988), müellif bu hadislerin tahrîcini el-Menhecü’l-mübîn fî beyâni edilleti’l-müctehidîn adlı eserinde yapmıştır (Tinbüktü Yazmaları, nr. 3297).<br />
<br />
2. Mineḥu’l-minne fi’t-telebbüsi bi’s-sünne. Fıkıh konularıyla ilgili hadislerin fıkıh babları altında tasnif edildiği eserin birçok neşri yapılmış, tahkikli neşri Abdurrahman Hasan tarafından gerçekleştirilmiştir (Kahire 1399).<br />
<br />
3. el-Mîzânü’l-Ḫaḍıriyye (el-Mîzânü’ṣ-ṣuġrâ). Dört mezhebin görüş farklılıklarının azîmet-ruhsat çerçevesinde uzlaştırılmaya çalışıldığı bir eser olup (Kahire 1989; Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Bulak 1300) Fransızca’ya çevrilmiştir (Balance de la loi musulmane on esprit de la legislation islamique et divergences de ses quatre rites jurisprudentiols par le cheikh ech-Charani, Cezair 1870, 1898).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ş-Şaʿrâniyye el-müdhile li-cemîʿi aḳvâli’l-eʾimmeti’l-müctehidîn ve muḳallidîhim fi’ş-şerîʿati’l-Muḥammediyye (el-Mîzânü’l-kübrâ). Önceki eserde ortaya konan hedefin geniş biçimde uygulamasından ibaret olan eser birçok defa basılmıştır (Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Kahire 1304; kenarında Raḥmetü’l-ümme ile, Kahire 1302, 1306, 1311, 1317, 1318, 1321, 1359; nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut 1989). A. Faruk Meyan eseri Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1980).<br />
<br />
5. Ḥuḳūḳu uḫuvveti’l-İslâm (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1840). Hamit Eker tarafından İslâm’da Kardeşlik Hukukunun Esasları adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1975).<br />
<br />
E) Hadis. 1. el-Bedrü’l-münîr fî ġarîbi eḥâdîs̱i’l-beşîri’n-neẕîr. Süyûtî ve Sehâvî’nin eserlerinden istifadeyle yazılan eser alfabetik sıraya göre 2250 hadis içermektedir (Kahire 1277, 1994; Beyrut 1999).<br />
<br />
2. Meşâriḳu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye (Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye). el-ʿUhûdü’l-Muḥammediyyetü’l-kübrâ ve el-ʿUhûdü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser emirler ve yasaklar diye iki bölüm halinde düzenlenmiş, tergīb ve terhîb hadisleri âlim ve sûfîlerin söz ve davranışlarından nakillerle birlikte açıklanmıştır (Kahire 1308, 1961, 1973). Eseri Selahattin Alpay Büyük Ahidler adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1981).<br />
<br />
Şa‘rânî’nin diğer bazı eserleri şunlardır: el-Mineḥu’s-seniyye ʿale’l-vaṣiyyeti’l-Metbûliyye (Kahire 1276, 1998); ed-Dürerü’l-mens̱ûre fî beyâni zübedi’l-ʿulûmi’l-meşhûre (Ḫulâṣatü ʿulûmi’l-İslâm adıyla, Beyrut 1999); Esrâru erkâni’l-İslâm (Kahire 1980; Beyrut 1999); İrşâdü’ṭ-ṭâlibîn ilâ merâtibi’l-ʿulemâʾi’l-ʿâmilîn (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 343); Hâdiyü’l-hâʾirîn ilâ rüsûmi aḫlâḳı’l-ʿârifîn (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 517 [müellif hattı]); es-Sirâcü’l-münîr ʿalâ ġarîbi’l-câmiʿi’ṣ-ṣaġīr (Köprülü Ktp., Hacı Ahmed Paşa, nr. 59, vr. 1b-89b). Şa‘rânî’nin ayrıca onu aşkın ihtisar çalışması bulunmaktadır (Muhammed Îsâ Sâlihiyye, III, 390-392; Karabulut, II, 866; Abdullah Muhammed el-Habeşî, II, 850-851).<br />
<br />
Şa‘rânî hakkında yapılan bazı çalışmalar şunlardır: Tâhâ Abdülbâkī Sürûr, eş-Şaʿrânî ve’t-taṣavvuf (Kahire 1952, 1981); Abdülhafîz Fergalî Ali el-Karanî, İmâmü’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿAbdülvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1985); Tevfîk et-Tavîl, eş-Şaʿrânî: İmâmü’t-taṣavvuf fî ʿaṣrih (Kahire 1945); Muhammed Sabrî Dalî, el-Ḫiṭâbü’s-siyâsiyyi’ṣ-ṣûfî fî Mıṣr: Ḳırâʾe fî ḫiṭâbi ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1425/2004); Kathryn Virginia Johnson, The Unerring Balance: A Study of The Theory of Sanctity (Wilayah) of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī (doktora tezi, 1985, Harvard Üniversitesi); Abdurrahman b. Râtib Umeyre, el-İmâm eş-Şaʿrânî: Ḥayâtühû ve taṣavvufuh (doktora tezi, 1990, Ezher Üniversitesi); Ferhat Gökçe, Şa‘rânî ve Hadisleri Değerlendirmede Mîzân Yöntemi (yüksek lisans tezi, 2004, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Şa‘rânî, Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ, Kahire 1311, I-II, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1307, tür.yer.<br />
<br />
M. Abdürraûf el-Münâvî, el-Kevâkibü’d-dürriyye (nşr. Abdülhamîd Sâlih Hamdân), Kahire, ts. (el-Mektebetü’l-Ezheriyye), IV, 69-73.<br />
<br />
Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, III, 176-177.<br />
<br />
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1233, 1236, 1356, 1918, 2054.<br />
<br />
Kuşâşî, es-Simṭü’l-mecîd fî selâsili ehli’l-beyʿa ve ilbâsi’l-ḫırḳa ve’t-taṣavvuf ve sülûki ehli’t-tevḥîd, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1197, vr. 44a.<br />
<br />
Muhyiddin Ebü’l-Enes Abdurrahman el-Melîcî, Menâḳıbü’l-ḳuṭbi’r-rabbânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî: Teẕkiretü üli’l-elbâb (nşr. Cevde M. Ebü’l-Yezîd el-Mehdî – M. Abdülkādir Nassâr), Kahire 2005, tür.yer.<br />
<br />
Zebîdî, İtḥâfü’l-aṣfiyâʾ, s. 207-208.<br />
<br />
Harîrîzâde, Tibyân, II, vr. 106a, 152a, 203b-206a.<br />
<br />
Serkîs, Muʿcem, I, 1129-1134.<br />
<br />
Nebhânî, Kerâmâtü’l-evliyâʾ, II, 274-282.<br />
<br />
Brockelmann, GAL Suppl., II, 464-467.<br />
<br />
Îżâḥu’l-meknûn, II, 11, 89, 184, 242.<br />
<br />
J. S. Trimingham, The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971, s. 220-225, 279.<br />
<br />
M. Winter, Society and Religion in Early Ottoman Egypt: Studies in the Writings of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī, New Brunswick 1982, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., “al-S̲h̲aʿrānī”, EI2 (İng.), IX, 316.<br />
<br />
Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, III, 390-392.<br />
<br />
Abdullah Muhammed el-Habeşî, Câmiʿu’ş-şürûḥ ve’l-ḥavâşî, Ebûzabî 1425/2004, II, 850-851.<br />
<br />
Muʿcemü’l-maḫṭûṭâti’l-mevcûde fî mektebâti İstânbûl ve Ânâṭûlî (haz. Ali Rıza Karabulut), [baskı yeri ve tarihi yok].<br />
<br />
Adam Sabra, “Illiterate Sufis and Learned Artisans: The Circle of Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî”, The Development of Sufism in Mamluk Egypt (ed. R. McGregor – Adam Sabra), Caire 2006, s. 153-168.<br />
<br />
G. Flügel, “Scha‘rânî und sein Werk über die muhammadanische Glaubenslehre”, ZDMG, XX (1866), s. 1-48.<br />
<br />
M. Smith, “al-Sha‘rânî the Mystic”, MW, XXIX (1939), s. 240-247.<br />
<br />
Jean-Claude Garcin, “Index des Ṭabaqāt de Shaʿrānī (pour la fin du IXe et le début du Xe S.H.)”, AIsl., sy. 6 (1966), s. 31-94.<br />
<br />
K. V. Johnson, “Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî: A Brief Study of the Life and Contributions of a Sixteenth-Century Egyptian Mystic”, IC, LXX/1 (1997), s. 15-39.<br />
<br />
a.mlf., “The Unerring Balance of the Law: Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Reconciliation of Sanctity (Wilâyah and the Sharî‘a)”, IQ, XLI/4 (1418/1997), s. 284-300; XLII/1 (1418/1998), s. 24-41.<br />
<br />
D. F. Reynolds, “Shaykh Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Sixteenth-Century Defens of Autobiography”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, IV/1-2, Cambridge 1998, s. 122-137.<br />
<br />
Hayri Kaplan, “Fakih Bir Sûfî Örneği Olarak Abdulvehhab eş-Şa’rânî”, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II/2, Adana 2002, s. 119-154.<br />
<br />
Tahir Uluç, “Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî ve el-Yevâkît ve’l-cevâhir fî beyâni akâidi’l-ekâbir Adlı Eseri”, Tasavvuf, sy. 9, Ankara 2002, s. 209-219.<br />
<br />
S. Pagani, “The Meaning of the Ikhtilâf al-Madhâhib in Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s al-Mîzân al-Kubrâ”, Islamic Law and Society, XI/2, Leiden 2004, s. 177-212.<br />
<br />
J. Schacht, “Şa’rânî”, İA, XI, 344-345.<br />
<br />
E. Geoffroy, “S̲h̲aʿrāniyya”, EI2 Suppl. (İng.), s. 724.<br />
<br />
Mustafa Tahralı, “Rifâiyye”, DİA, XXXV, 102.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 347-350 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyid İbrâhim Desûkî Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40635</link>
			<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 14:58:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40635</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid İbrâhim Dusûkî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Mısır'da yetişen büyük velîlerden. Mısırlı mutasavvıf. Dusukiye tarikatının kurucusudur. İslam dinine, Mısır insanının yaşayışına uygun bir biçim vermek istemiştir. İsmi, İbrâhim bin Ebü'l-Mecîd, lakabı Burhâneddîn'dir. Seyyiddir. 1235 (H.633) senesinde Mısır'da Nil Nehri batısında Raşid ilçesine bağlı Düsuk köyünde doğdu. 1277 (H.676) târihinde vefât etti.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Desûkî doğduktan bir gün sonraydı. Halk, o gün Ramazân-ı şerîf olup olmadığı husûsunda tereddüde düştü. Hilâlin görünüp görünmediği husûsunda, Muhammed bin Hârûn hazretlerine gidildi. O da keşf yoluyla Seyyid Burhâneddîn'in doğduğunu anlayıp, gelenlere; "Dün gece mübârek bir çocuk dünyâya geldi. Gidin, onun süt emip emmediğine bakın." buyurdu. Annesi, evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin kızı Seyyide Fâtıma Hanıma sorulduğunda, çocuğu için; "Bugün fecr vaktinden beri hiç emmedi." dedi. Durum Muhammed bin Hârûn'a bildirildiğinde; "Seyyide Fâtıma Hanım üzülmesin. Akşam olunca çocuğu emer. Ramazân-ı şerîfin birinci günü olduğu için emmemiştir." buyurdu. Böylece Ramazana girildiği anlaşıldı.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim anlatır: "Hem babamın sulbünde, hem de annemin rahmindeyken, Allahü teâlâ bana pekçok lütuf ve ihsânlarda bulundu. Doğduğum zaman hilâlin göründüğü daha anlaşılmamışken, o gün Ramazân'ın başladığını insanlara müjdeledim. Bu benim dünyâya gelişimin ilk kerâmetiydi.Altı yaşıma gelince, Allahü teâlâ, bana yüce âlemdeki şeyleri gösterdi. Sekiz yaşımda, Levh-i mahfûzu ve onda olan şeyleri müşâhede edip gördüm. Dokuz yaşımda, semâ ve onda olan şeylerin sırrını çözdüm. Fakat asıl olanlar, on dört yaşımdayken oldu. Bunlar, Rabbimin bana sonsuz ihsânlarından birkaçıdır. Bunlardan dolayı Allahü teâlâya hamd ederim."<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn Desûkî; Necmüddîn Mahmûd İsfehânî'den ilim öğrendi ve feyzlerinden istifâde etti. Ayrıca Abdürrazzâk hazretlerinin de teveccühlerine kavuştu. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinden de ilim öğrendi. Abdüsselâm bin Meşiş hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ettiği gibi, Peygamber efendimizin rûhâniyetlerinden de vâsıtasız olarak feyz aldı. Pekçok âlim, velî ve kâdı, onun talebesiydi. Arapça, Farsça, Süryânice, İbrânice ve diğer dillerle konuşurdu. Derin ilme sâhip evliyâdandı.<br />
<br />
Bir gün Seyyid İbrâhim Desûkî'yi imtihân etmek niyetiyle, yedi kişi yola çıktı. Desûk nahiyesi yakınlarına geldiklerinde İbrâhim Desûkî, talebelerinden birini bunlara gönderdi. Talebe, kendisini Seyyid İbrâhim Desûkî'nin gönderdiğini, geri dönmelerini istediğini bildirdi. İmtihan için gelenler biraz tereddüd ettiler. O anda kendilerini bir sahrada buldular. Uzun müddet burada perişan bir halde kaldılar. Yiyecek bir şey bulamayıp ot yediler. Üzerlerindeki elbiseleri eskidi. Lime lime olup dökülmeye başladı. Büyük bir zâtı imtihân etmek isteği ile bu hâle geldiklerini anlayıp, tövbe ettiler. Onların bu hallerine vâkıf olan Seyyid İbrâhim, talebesini tekrar onların yanına gönderdi. Talebe onlara; "Artık buradan gidiniz!" dedi. O kişiler etraflarına bakınırken, bir anda kendilerini İbrâhim Desûkî hazretlerinin huzûrunda buldular. Seyyid hazretleri onlara; "Haydi hazırladığınız suâlleri söyleyin!" buyurdu. Onlar da; "Efendim, biz bir kabahat işledik. Bundan çok üzgünüz, affınızı ve bizi talebeliğe kabûl etmenizi istiyoruz." dediler. Seyyid İbrâhim Desûkî de bunları affedip, talebeliğe kabûl etti.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftirâya uğrayıp, zâlim bir vâli tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desûkî hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:<br />
<br />
Gece okları ulaşır hedefe,<br />
Atılırsa huşû yayları ile.<br />
<br />
Menzile kavuşmak için erler kalkar,<br />
Rükû ile berâber secdeyi uzatırlar.<br />
<br />
Ellerini açıp Allah'a,<br />
Gönülden ederler duâ,<br />
<br />
Ok yaydan çıkınca,<br />
Zırh bile etmez fayda.<br />
<br />
<br />
Mektup vâliye ulaşınca, vâli, arkadaşlarını topladı. "Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş." dedi ve ağır hakâretlerde bulunup, mektuptaki şiiri okumaya başladı. Tam (Ok yaydan çıkınca) mısrasına gelince, bir ok gelip, vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü.Vâlinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri ömrünü hep İslâm dînine hizmet etmekle geçirdi. İnsanların doğru yola kavuşması için çok gayret gösterdi. Geceleri uyumaz, sabahlara kadar ibâdet eder, cenâb-ı Hakk'a kırık bir kalp ile yalvarırdı. Gündüzleri talebelerine ders verirdi. Sünnet olduğu için öğleden önce bir mikdâr uyuyup kaylûle yapardı. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasîhat istedikte; "Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefs denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hatâ ve isyânını kabûl ve îtirâf et ve işlediğin hatâ dolu ibâdetlerinin yüzüne çarpılmasından kork!" buyurdu.<br />
<br />
Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta; "Allahü teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!" buyururdu.<br />
<br />
Talebesi olmak isteyen birine; "Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâübâli olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile "Tövbe ettim yâ Rabbî!" demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli, hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah'dan başka bir şey ile meşgûl etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa, tövbe makbuldür." buyurdu.<br />
<br />
"Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esâsı, zarûrî olan ile yetinmektir. Sonsuz saâdeti arzu ediyorsanız, Allahü teâlâdan başkasına muhtac olmamayı beğeniniz.<br />
<br />
Yine talebelerine; "Hak teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehy etmişse yasak etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum."<br />
<br />
"İlim, kulluğun gerçek mânâsını anlamak veHakk'a tam kulluk etmek içindir."<br />
<br />
"Gİybet; yalancİlarİn meyvesi, fâsİklarİn ziyâfeti, kadİnlarİn sakİzİdİr." buyurdu.<br />
<br />
Kendisine Allahü teâlânın sevdiği kimselerden soruldukta; "Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayanı, affetmeyi seveni." buyurdu.<br />
<br />
Hoca hakkı soruldukta; "Talebe, hocasından müsâade almadan konuşmamalıdır. Eğer hocası orada hazır değilse, manevî olarak ondan izin istemelidir. Zîrâ her bakımdan rehberi olan hocası, talebesinin bu gibi şeylere riâyet ettiğini gördüğünde onu çok sever, kısa zamanda hedefe ulaştırır." buyurdu.<br />
<br />
Bir talebesi kendisinden nasîhat istedi. O zaman; "Uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın, oralara girip çıkanlara da dikkat et. Müslüman kardeşinden yersiz bir şey görürsen, ona iyi muâmele etmeye gayret et, iyi geçin. Onun durumuna düşmekten pek sakın. Senin en iyi, en yakın dostun; özü, sözü doğru olandır. O böyle kaldığı müddetçe, onu koru." buyurdu.<br />
<br />
"Allahü teâlâya muhabbet edip, muhabbete vesîle olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahü teâlâya itâat et ki, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahü teâlâya itâat et ki, insanlar ve cinler de sana itâat etsin. Cenab-ı Hakk'a muhabbet ve itâat edene, Allahü teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup, sular ona yol olur. Hava emrine âmâde olur." buyurdu.<br />
<br />
Ömrünün sonlarına doğru, talebelerinin büyüklerinden birine; "Ezher Câmiinde ders vermekle meşgûl bulunan kardeşim Mûsâ Desûkî'ye git. Selâmımı söyle ve zâhirinden önce bâtınını, kalbini temizlesin. Gurûr, kibir, hased, ucb gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin." buyurdu. Talebe derhâl yola çıkıp, hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu.Dersini yarıda bırakıp, süratle İbrâhim Desûkî hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allahü teâlânın rahmetine kavuştuğunu gördü.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn hazretleri, kİymetli eserler yazmİŞtİr. Bunlarİn en meŞhûru El-Hakâik adlİ kitabıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KERÂMET VE MENKÎBELERİ<br />
<br />
YOKSA PİŞMAN OLURSUNUZ</span></span><br />
<br />
Son günlerinde talebelerine; "Ey evlatlarım! Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünyâ dürülecek, kıyâmet kopacaktır. Hergün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun. Vakitlerinizi isrâf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişmân olursunuz. Duânızın kabûl olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz." nasîhati oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim Desûkî Hazretleri’nin okuduğu rivayet edilen salavatın Arapçası ve Türkçe anlamı...</span></span><br />
<br />
Arapçası:<br />
<br />
" اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ. شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ. وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ. وَبِسَيْرِهِ إِلِيْكَ. آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزْنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي. وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنِّي. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي. وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ. يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ. "<br />
<br />
Türkçe Okunuşu:<br />
<br />
Allahümme salli alez zatil muhammediyyetil latıyfetil ehadiyye* Şemsi semail esrar* Ve mazharil envar* Ve merkezi medari medaril celal* Ve kutbi felekil cemal* Allahümme bi sirrıhi ledeyk* Ve bi seyrihi ileyk* Amin havfi* Ve ekıl asrati* Ve eshib hüznü ve hırsıy* Ve kün li ve huz li ileyke minni* Verzukniyel fenae anni* Ve la tec’alni meftunen bi nefsi* Mahcuben bi hıssi* Vekşif li an külli sirrin mektumin ya hayyü ya kayyüm*<br />
<br />
Anlamı:<br />
<br />
Allah'ım; zât-ı Muhammedî’ye, latîfe-i ahadiyete, sırlar semâsının güneşine, nurların mazharına, celâl medârı olan merkeze ve cemâl felekinin kutbuna salât eyle. Allah'ım; onun, senin nezdindeki sırrı ve onun sana olan seyri hürmetine korkularımı emniyete çevir, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı gider, benim ve hüznümüm gidericisi ol, beni, kendimden fânî olmakla beni rızıklandır, beni nefsine aldanan ve hissi ile perdelenenlerden kılma. Ey Hay ve Kayyûm olan! Gizlenmiş olan her sırrı bana aç.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İbrahim Desûkî Hazretleri’nin Sohbeti</span></span><br />
<br />
İLİMLERİ RABBÂNÎ KAYNAKTAN ALINIZ<br />
<br />
Her kim şerîatla amel eden, hakîkat ehli, temiz, namuslu ve şerefli bir Müslüman olmazsa, sulbümden gelen oğlum bile olsa, evlâtlarımdan değildir. Müridlerimden her kim de şerîata, hakîkate, tarîkata, diyanete, kendini maddî-manevi günahlardan korumaya, zühde, verâya ve aza kanaate sımsıkı sarılırsa, en uzak memlekette bile olsa, evlâtlarımdandır.<br />
<br />
Allâh’a kulluk eden herkes, gereği gibi bu kulluğun tadını alamaz. Her hizmet eden de gereği gibi âdâbıyla hizmet edemez. Bundan dolayı çoğu mürid, gayret etmesine rağmen, bu yolda mesafe alamadı.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Size daima Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Zîra siz, kurbanlık koç gibi bu dünyayı terk etmek zorundasınız.  Ey alev alev ateşin derilerini yakacağı insanlar! Ey kendileri için bıçağın bilendiği kimseler, kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz.<br />
<br />
Bir kimse bütün insanları sevmedikçe, onlara karşı şefkatli davranmadıkça ve onların ayıplarını örtmedikçe kâmil bir insan olamaz. Bunlara dikkat etmeyen ve kâmil olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Hiçbir kimseyi hareketlerinden, elbisesinden, yemesinden ve içmesinden dolayı kınamayın.  Çünkü şerîatın açıkça nehyettiği yasakları çiğneyenin dışında, kimse kınanamaz, ayıplanamaz. Zîra bu kınama yalnızlığa, yalnızlık da kulun Rabbinin lütfundan uzak kalmasına sebep olur.<br />
<br />
Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptığını zannetme. Bil ki oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaza kalktığın zaman Allah seni kaldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Bir şeyi gördüğünde onu sana Allah göstermiş, su içtiğinde onu sana Allah içirmiş, takva derecesine ulaşmışsan Allah seni ulaştırmış, bir derece kat etmişsen o dereceye Allah seni ulaştırmış, maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan Allah seni mazhar kılmıştır. Bilesin ki, senin ortada müdahalen yoktur. Sen ancak âsî bir kulsun. Bunu bilmelisin. Şu bir hakîkattır ki, senin tek bir iyiliğin yoktur; nereden olsun ki bütün iyiliklerin yegâne sahibi Allah’tır. O, Hâkim’dir, dilerse amellerini kabul eder, dilerse reddeder.<br />
<br />
Haram yemek amelin Allâh’a yükselmesine mani olur, dini zayıflatır. Haram söz de dini ifsat eder.<br />
<br />
Günah kirlerine bürünmüş olanlarla oturup kalkmak, baş ve gönül gözünü kör eder. Yüce Allah kendisinden çok korkanları, namus, dil ve ellerini koruyanları, affedici, cömert, gönlü geniş ve temiz olanları çok sever. Daima Allâh’ın huzurunda bulunduğunun şuurunda olan kimse, dünya ve ahiretin kıymetini bilir. Her türlü yalandan sakınınız. Zîra yalancılık yüzü kızartır, basîreti köreltir. Yabancı kadınlarla dostluk kurmayınız ve onlara bakmayınız. Onlarla konuşmanız gerektiği zaman yanınızda başka bir kimse bulunsun. Bu yolda kendinize göre dinde olmayan yeni şeyler îcat etmeyiniz. Bu sayılanların hepsi nefsî ve şehevî şeylerdir. Kim yolumuzda bulunmayan bir îcat çıkarırsa, o bizden değildir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: “Peygamber size ne getirdiyse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan vazgeçin” (Haşr, 7).<br />
<br />
Size sâlih amel etmek düşer. Ötede-beride boş sözlerle zaman harcamayın. Bu yolun ehli olan zatların ahlâkı ile ahlâklanın. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şiddetli sıkıntılara maruz kaldı, ancak sabretti. Aç kaldı, öyle ki, karnına taş bağladı. Ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Bütün ashabı da bu yolda ona tabi oldu. Allah hepsinden râzı olsun.<br />
<br />
Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhu anh’ın bütün malını Allah yolunda sarf etti, yiyecek bir şey bulamadı ve midesi açlıktan kızarmış ciğer gibi kendisine kokmaya başladı. Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın ameli ve gayreti çoktu. Başına ketenden yapılmış mütevâzı bir sarık sarardı ve kendini daima hesaba çekerdi. Hz. Osman radıyallâhu anh her gece Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi. Hz. Ali radıyallâhu anh sahâbenin en zâhidlerinden ve mücâhidlerindendi. Birçok beldeyi İslâm’a açmıştı. İşte bunlar sa­hâ­benin en seçkin olanlarıdır. Allah onlardan râzı olsun.<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün yakınları olan sahâbenin amelleri, gayretleri, zühdleri ve aç kalmaları işte bu şekildeydi. Siz de şerîat ve hakîkati kuvvetlendirin.<br />
<br />
İnsanların size uymasını istiyorsanız, hiçbir hususta aşırılığa gitmeyin. Hakîkatin, hakîkat diye isimlendirilmesinin sebebi, insanların amel etmesini gerçekleştirmek içindir. Hakîkat, şerîat denizinden çıkmıştır.<br />
<br />
Haram yediğiniz müddetçe, hikmet ve mârifet hakkında bir şeyler elde edeceğinizi zannetmeyin. Kalbin lisanı olduğu gibi, gözün de özünde bir gözü vardır. Fakat bunu insanlar anlayamazlar. Allâh’ı sevin ki, O da sizi sevsin, yer ve gök ehline de sevdirsin. O’na itaat edin ki, cinler, insanlar ve hava da size itaat etsin, sular emrinize verilsin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Biliniz ki: Yolumuz hakîkate erme, tasdîk, doğru sözlülük, çalışma, amel, maddî-manevî temizlik, gözleri haramdan sakınma, eli, edep yerini ve dili koruma yoludur. Her kim bunlara riâyet etmezse, istese de istemese de yolumuz onu reddeder.<br />
<br />
Ey Kur’ân’ı ezberlemiş olan Kur’ân hâmili! Onunla amel etmiyorsan sırf ezberlemekle sevinme. Zîra Allah Celle Celâluhû: “Tevrat’ı ezberleyip içindekilerle amel etmeyenlerin durumu, kitapları yüklenmiş merkeplerin durumu gibidir” (Cuma, 62/5) buyurmaktadır. Sen, Kur’ân’da bulunan bütün hükümlerle amel etmedikçe merkep olmaktan kurtulamazsın ve onda bulunan bütün harfler aleyhinde şahitlik eder.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Bu kadar aldanma, aldatma, oyun, eğlence, cehâlet, hevâ, iftira, cimrilik, sözünde durmama, yanılgı, unutma, gaflet, hatâ, günah, yalan, bıkkınlık nedendir? Nice nasîhatlar dinlersiniz, ibret alıp düzelmezsiniz. Sanki ölüler gibi olmuşsunuz.<br />
<br />
Eğer Hakk Teâlâ hazretleri kalplerinizdeki kilidi açsaydı, Kur’ân’daki hayret uyandıran hususları, hikmetleri, manaları ve ilimleri anlar, onun dışındakilerden müstağnî olurdunuz. Çünkü mevcudatla ilgili bütün hususlar onda yazılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz bu Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” (En’âm, 6/38) Allah her kime bu Kitap hakkında bir anlayış verirse her harfin manasını, sebebini, sıfatını da kendisine öğretir. Bu kimse bu harflerle ulvî ve süflî âlemlere ait bilgilerin yanında Arş, Kürsü, semâ, su, yıldızlar, hava ve yeryüzü ile ilgili ilimleri de öğrenir.<br />
<br />
Şerîata ve Kitab’a tâbi olan kimse eğer emir ve yasaklara vâkıf ise anlayışı da hakîki olur. O bu hakîki anlayışı ile bütün müşkülleri çözer, bütün rumuzları halleder ve bütün kapalılıkları açar. Ama onun anlayışı sadece söz ezberlemek ve bazı zâtların makamını öğrenmekten ibaret ise, bu hakîki anlayış sayılmaz; aksine hakîki anlayışa ve hakîki ilimleri öğrenmeye perde olur. Bütün işi sadece laf üretmekten ibaret olan kimse, anlayan, amel eden ve irfan lisanı ile konuşan kimse gibi değildir. Müşahede makamına ulaşan birçok insan vardır ki, kendisinden o makamın anlatılması istendiğinde anlatamaz, o ancak yaşanır.<br />
<br />
Bütün bunlardan kastım tüm evlâtlarımın laf üreten değil, tadan ve hakîkati yaşayan kimseler olmaları; ilimleri sadırlardan ve satırlardan değil, Rabbânî kaynaktan almalarıdır. Çünkü Allah dostları ancak tattıkları şeyleri söylerler. Onların kalpleri Allâh’ın lütfu ve ihsanı ile doludur. O kalplerden âb-ı hayat damlaları akar. İşte, Allah dostlarının ilimleri bütün ilimlerin kaynağı olan ilâhî kaynaktan gelir. Laf üretene gelince o sadece başkasından hikâye eder, Allah dostlarının yaşadığı zevkten bir nokta veya bir zerre istifâde edemez. Ona şöyle nida edilir: “Bu o kimsedir ki, bu aldanma dünyasında kabukla (kışırla) yetindi, hâlbuki biz öyle insanlar gördük ki, testere ile biçilseler bile ulaşamadıkları makamları aslâ anlatmazlardı.”<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Size birisi tasavvuf, mârifet ve muhabbetten sorarsa, Allah dostlarınınki gibi işleriniz düzgün olmadıkça ona dilinizle cevap vermeyiniz. Sizden biriniz dinî emirleri yerine getirip amelde de sâdık olduğu zaman, dili faydalı şeyler söylemeye başlar. İşte bu onun sadâkatinin bir semeresidir. Kim özünde ve sözünde dosdoğru ve ihlâslı olduğunu iddia edip de kendisinde edeb ve tevâzuun semeresi görülmezse yalancıdır, ameli riya ve gösteriştir. Onun bu kötü ameli, kendisi istese de istemese de ancak kibir, ucub, nifak ve kötü ahlâka sebep olur. Allah muhafaza buyursun.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Azim himmetini topla ki, bu yolu anlayabilesin. Bulunduğun her hal seninle Allah arasında perde teşkil eder. Bu perdeleri yırtmalısın. Bil ki: Allah Celle ve Celâluhû, O’nun Kitâb’ı ve Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem, sahâbe, tâbiûn ve onların yolunun dışındaki her şey boştur.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Kalıbından kalbine geç. Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol, ihlâsı seç, bu yoldaki güzel işleri yap, manevî zevkleri tatmak istersen nefsinin isteklerine son ver. Böylece maneviyat ehli olursun. Öyle bir zevk ehli ol ve amel et ki, senin bu halin hatalarını mahvetsin. Bu yol tatlı, yüce, hoş, hayat verici, üstün ve müntesiplerine yardımı çok olan bir yoldur; buna mukabil bazen de acı, geçitleri zor, sancılı, kapanları, yırtıcı hayvanları, akrepleri ve yılanları fazla bir yoldur.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Birbirinizden ayrılmayın, bir ve beraber olun ki, Allah Teâlâ üstadınız hürmetine sizleri himayesine alsın. Sen hem Leylâ’yı ayıplıyor, kınıyor, onun yakınlarını sevmeyenlerle beraber oluyorsun, hem de onu sevdiğini iddia ediyorsun. Bu nasıl iştir? Şunu bil ki, Leylâ ancak kendisine ulaşmak için engelleri aşan, kendisini seven, yakınlarını reddetmeyen kimseleri sever. Leylâ kendisinden başkasını seven veya içinden azıcık muhabbet duyan kimseyi sevmez. O, kendisi aşkıyla yanan, tutuşan ve sadece kendisini düşünen kimseyi sever. Öyle ki, onu ondan koparmak ve aralarını açmak için bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu başaramazlar.<br />
<br />
Evlâtlarım! İşte bunlardan ibret alın. Bu misaldeki Leylâ’yı Mevlâ kabul edin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Sizden birisi ganimetlerin dağıtıldığı, hazinelerin açıldığı, ilimlerin neşredildiği, işaretlerin çözüldüğü, Hay ve Kayyûm olan Allâh’ın tecellî ettiği seher vaktinde uyuduğu halde bu yolun müridi olduğunu nasıl iddia edebilir? Sizler bu yalan davadan utanmıyor musunuz? Gayretleriniz ölmüş ve enerjinizi boş şeylere harcıyorsunuz. Allah bütün evlâtlarıma felah yolunu göstersin. Âmin.<br />
<br />
Zühd, kulun bütün işleri terk etmesi değildir. Zühd, kulun işini ve sanatını icra ederken kalbini onlardan uzak tutması, o işle kalbi arasına perde çekmesi, daima zikir ve tefekkür içerisinde olması,<br />
<br />
Allâh’ın sanatındaki harikaları görmesi, cihâd etmesi ve rabıtalı bulunması demektir.<br />
<br />
Ey gönlümün yavruları! Allâh’a yemin ederim ki, sizden kim sadâkat sahibi olur ve ihlâsa sarılırsa dokunduğu her şeyden hikmet fışkırır ve bu dünyada büyük manevi zevklere erer.<br />
<br />
Evlâtlarım arasında sevdiklerim her an bir derece yükselenlerdir. Böyle evlâtlarımızı gördüğümüzde gözlerimiz nurlanır. İşte onlardan istifâde de edilir.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Duânın kabul olmasını istersen insanların aleyhinde konuşmaktan dilini koru ve şüpheli şeylerden sakın.<br />
<br />
Oğulcuğum! Eğer sözlerimden şüphe edersen, sana söylediklerimi yap, bunları nefsinde tecrübe et, sözümün doğru olduğunu göreceksin. Bu yolda sebat etmek isteyene o lütfedilir, kim de itaat ederse itaat edilir. Eğer sen Allâh’a itaat edersen su, ateş, hava, yer, insanlar ve cinler de sana itaat eder.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Temiz, zarif ve mütevâzı elbise giy. Dervişlik ne güzel elbise giymekte, ne köşklerde oturmakta, ne de tekkelerde yaşamaktadır. Asıl dervişlik bütün kalbinle ihlâslı olman, azminde sadâkat göstermen ve îmânını kuvvetlendirmendir. Bütün amelin ihlâsla olursa faydalı ve kârlı bir iş yapmış olursun. Böylece kalbin nurlanır, kötülükler yok olur, kalp Allah korkusu ve sevgisi ile dolar. İnsan bu mertebeye çıkınca ne ince ne de kalın elbiseye ihtiyaç kalmaz. Çünkü bir insanın kalbinde ilâhî nur kuvvetlenince, sahibi ince elbiseyi bile taşıyamayacak hale gelir.<br />
<br />
Ey oğlum! Yaşayışı kötü olan insanlardan uzaklaş, hayır ehli ile birlikte olmaya bak, seni zora sokan ve yoran insanlardan kurtulabilirsen kurtul. Çünkü onunla dostluk edersen pişman olursun. İşte bunlar sana nasihatimdir, tut.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.239<br />
<br />
2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.570<br />
<br />
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.165<br />
<br />
4) The Sufî Orders in İslâm; s.45, 46<br />
<br />
5) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.79<br />
<br />
6) El-A'lâm; c.1, s.59<br />
<br />
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.259<br />
<br />
8) Melfûzât-i İbrâhim Desûkî</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid İbrâhim Dusûkî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Mısır'da yetişen büyük velîlerden. Mısırlı mutasavvıf. Dusukiye tarikatının kurucusudur. İslam dinine, Mısır insanının yaşayışına uygun bir biçim vermek istemiştir. İsmi, İbrâhim bin Ebü'l-Mecîd, lakabı Burhâneddîn'dir. Seyyiddir. 1235 (H.633) senesinde Mısır'da Nil Nehri batısında Raşid ilçesine bağlı Düsuk köyünde doğdu. 1277 (H.676) târihinde vefât etti.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Desûkî doğduktan bir gün sonraydı. Halk, o gün Ramazân-ı şerîf olup olmadığı husûsunda tereddüde düştü. Hilâlin görünüp görünmediği husûsunda, Muhammed bin Hârûn hazretlerine gidildi. O da keşf yoluyla Seyyid Burhâneddîn'in doğduğunu anlayıp, gelenlere; "Dün gece mübârek bir çocuk dünyâya geldi. Gidin, onun süt emip emmediğine bakın." buyurdu. Annesi, evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin kızı Seyyide Fâtıma Hanıma sorulduğunda, çocuğu için; "Bugün fecr vaktinden beri hiç emmedi." dedi. Durum Muhammed bin Hârûn'a bildirildiğinde; "Seyyide Fâtıma Hanım üzülmesin. Akşam olunca çocuğu emer. Ramazân-ı şerîfin birinci günü olduğu için emmemiştir." buyurdu. Böylece Ramazana girildiği anlaşıldı.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim anlatır: "Hem babamın sulbünde, hem de annemin rahmindeyken, Allahü teâlâ bana pekçok lütuf ve ihsânlarda bulundu. Doğduğum zaman hilâlin göründüğü daha anlaşılmamışken, o gün Ramazân'ın başladığını insanlara müjdeledim. Bu benim dünyâya gelişimin ilk kerâmetiydi.Altı yaşıma gelince, Allahü teâlâ, bana yüce âlemdeki şeyleri gösterdi. Sekiz yaşımda, Levh-i mahfûzu ve onda olan şeyleri müşâhede edip gördüm. Dokuz yaşımda, semâ ve onda olan şeylerin sırrını çözdüm. Fakat asıl olanlar, on dört yaşımdayken oldu. Bunlar, Rabbimin bana sonsuz ihsânlarından birkaçıdır. Bunlardan dolayı Allahü teâlâya hamd ederim."<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn Desûkî; Necmüddîn Mahmûd İsfehânî'den ilim öğrendi ve feyzlerinden istifâde etti. Ayrıca Abdürrazzâk hazretlerinin de teveccühlerine kavuştu. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinden de ilim öğrendi. Abdüsselâm bin Meşiş hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ettiği gibi, Peygamber efendimizin rûhâniyetlerinden de vâsıtasız olarak feyz aldı. Pekçok âlim, velî ve kâdı, onun talebesiydi. Arapça, Farsça, Süryânice, İbrânice ve diğer dillerle konuşurdu. Derin ilme sâhip evliyâdandı.<br />
<br />
Bir gün Seyyid İbrâhim Desûkî'yi imtihân etmek niyetiyle, yedi kişi yola çıktı. Desûk nahiyesi yakınlarına geldiklerinde İbrâhim Desûkî, talebelerinden birini bunlara gönderdi. Talebe, kendisini Seyyid İbrâhim Desûkî'nin gönderdiğini, geri dönmelerini istediğini bildirdi. İmtihan için gelenler biraz tereddüd ettiler. O anda kendilerini bir sahrada buldular. Uzun müddet burada perişan bir halde kaldılar. Yiyecek bir şey bulamayıp ot yediler. Üzerlerindeki elbiseleri eskidi. Lime lime olup dökülmeye başladı. Büyük bir zâtı imtihân etmek isteği ile bu hâle geldiklerini anlayıp, tövbe ettiler. Onların bu hallerine vâkıf olan Seyyid İbrâhim, talebesini tekrar onların yanına gönderdi. Talebe onlara; "Artık buradan gidiniz!" dedi. O kişiler etraflarına bakınırken, bir anda kendilerini İbrâhim Desûkî hazretlerinin huzûrunda buldular. Seyyid hazretleri onlara; "Haydi hazırladığınız suâlleri söyleyin!" buyurdu. Onlar da; "Efendim, biz bir kabahat işledik. Bundan çok üzgünüz, affınızı ve bizi talebeliğe kabûl etmenizi istiyoruz." dediler. Seyyid İbrâhim Desûkî de bunları affedip, talebeliğe kabûl etti.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftirâya uğrayıp, zâlim bir vâli tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desûkî hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:<br />
<br />
Gece okları ulaşır hedefe,<br />
Atılırsa huşû yayları ile.<br />
<br />
Menzile kavuşmak için erler kalkar,<br />
Rükû ile berâber secdeyi uzatırlar.<br />
<br />
Ellerini açıp Allah'a,<br />
Gönülden ederler duâ,<br />
<br />
Ok yaydan çıkınca,<br />
Zırh bile etmez fayda.<br />
<br />
<br />
Mektup vâliye ulaşınca, vâli, arkadaşlarını topladı. "Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş." dedi ve ağır hakâretlerde bulunup, mektuptaki şiiri okumaya başladı. Tam (Ok yaydan çıkınca) mısrasına gelince, bir ok gelip, vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü.Vâlinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri ömrünü hep İslâm dînine hizmet etmekle geçirdi. İnsanların doğru yola kavuşması için çok gayret gösterdi. Geceleri uyumaz, sabahlara kadar ibâdet eder, cenâb-ı Hakk'a kırık bir kalp ile yalvarırdı. Gündüzleri talebelerine ders verirdi. Sünnet olduğu için öğleden önce bir mikdâr uyuyup kaylûle yapardı. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasîhat istedikte; "Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefs denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hatâ ve isyânını kabûl ve îtirâf et ve işlediğin hatâ dolu ibâdetlerinin yüzüne çarpılmasından kork!" buyurdu.<br />
<br />
Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta; "Allahü teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!" buyururdu.<br />
<br />
Talebesi olmak isteyen birine; "Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâübâli olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile "Tövbe ettim yâ Rabbî!" demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli, hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah'dan başka bir şey ile meşgûl etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa, tövbe makbuldür." buyurdu.<br />
<br />
"Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esâsı, zarûrî olan ile yetinmektir. Sonsuz saâdeti arzu ediyorsanız, Allahü teâlâdan başkasına muhtac olmamayı beğeniniz.<br />
<br />
Yine talebelerine; "Hak teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehy etmişse yasak etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum."<br />
<br />
"İlim, kulluğun gerçek mânâsını anlamak veHakk'a tam kulluk etmek içindir."<br />
<br />
"Gİybet; yalancİlarİn meyvesi, fâsİklarİn ziyâfeti, kadİnlarİn sakİzİdİr." buyurdu.<br />
<br />
Kendisine Allahü teâlânın sevdiği kimselerden soruldukta; "Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayanı, affetmeyi seveni." buyurdu.<br />
<br />
Hoca hakkı soruldukta; "Talebe, hocasından müsâade almadan konuşmamalıdır. Eğer hocası orada hazır değilse, manevî olarak ondan izin istemelidir. Zîrâ her bakımdan rehberi olan hocası, talebesinin bu gibi şeylere riâyet ettiğini gördüğünde onu çok sever, kısa zamanda hedefe ulaştırır." buyurdu.<br />
<br />
Bir talebesi kendisinden nasîhat istedi. O zaman; "Uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın, oralara girip çıkanlara da dikkat et. Müslüman kardeşinden yersiz bir şey görürsen, ona iyi muâmele etmeye gayret et, iyi geçin. Onun durumuna düşmekten pek sakın. Senin en iyi, en yakın dostun; özü, sözü doğru olandır. O böyle kaldığı müddetçe, onu koru." buyurdu.<br />
<br />
"Allahü teâlâya muhabbet edip, muhabbete vesîle olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahü teâlâya itâat et ki, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahü teâlâya itâat et ki, insanlar ve cinler de sana itâat etsin. Cenab-ı Hakk'a muhabbet ve itâat edene, Allahü teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup, sular ona yol olur. Hava emrine âmâde olur." buyurdu.<br />
<br />
Ömrünün sonlarına doğru, talebelerinin büyüklerinden birine; "Ezher Câmiinde ders vermekle meşgûl bulunan kardeşim Mûsâ Desûkî'ye git. Selâmımı söyle ve zâhirinden önce bâtınını, kalbini temizlesin. Gurûr, kibir, hased, ucb gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin." buyurdu. Talebe derhâl yola çıkıp, hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu.Dersini yarıda bırakıp, süratle İbrâhim Desûkî hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allahü teâlânın rahmetine kavuştuğunu gördü.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn hazretleri, kİymetli eserler yazmİŞtİr. Bunlarİn en meŞhûru El-Hakâik adlİ kitabıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KERÂMET VE MENKÎBELERİ<br />
<br />
YOKSA PİŞMAN OLURSUNUZ</span></span><br />
<br />
Son günlerinde talebelerine; "Ey evlatlarım! Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünyâ dürülecek, kıyâmet kopacaktır. Hergün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun. Vakitlerinizi isrâf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişmân olursunuz. Duânızın kabûl olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz." nasîhati oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim Desûkî Hazretleri’nin okuduğu rivayet edilen salavatın Arapçası ve Türkçe anlamı...</span></span><br />
<br />
Arapçası:<br />
<br />
" اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ. شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ. وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ. وَبِسَيْرِهِ إِلِيْكَ. آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزْنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي. وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنِّي. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي. وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ. يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ. "<br />
<br />
Türkçe Okunuşu:<br />
<br />
Allahümme salli alez zatil muhammediyyetil latıyfetil ehadiyye* Şemsi semail esrar* Ve mazharil envar* Ve merkezi medari medaril celal* Ve kutbi felekil cemal* Allahümme bi sirrıhi ledeyk* Ve bi seyrihi ileyk* Amin havfi* Ve ekıl asrati* Ve eshib hüznü ve hırsıy* Ve kün li ve huz li ileyke minni* Verzukniyel fenae anni* Ve la tec’alni meftunen bi nefsi* Mahcuben bi hıssi* Vekşif li an külli sirrin mektumin ya hayyü ya kayyüm*<br />
<br />
Anlamı:<br />
<br />
Allah'ım; zât-ı Muhammedî’ye, latîfe-i ahadiyete, sırlar semâsının güneşine, nurların mazharına, celâl medârı olan merkeze ve cemâl felekinin kutbuna salât eyle. Allah'ım; onun, senin nezdindeki sırrı ve onun sana olan seyri hürmetine korkularımı emniyete çevir, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı gider, benim ve hüznümüm gidericisi ol, beni, kendimden fânî olmakla beni rızıklandır, beni nefsine aldanan ve hissi ile perdelenenlerden kılma. Ey Hay ve Kayyûm olan! Gizlenmiş olan her sırrı bana aç.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İbrahim Desûkî Hazretleri’nin Sohbeti</span></span><br />
<br />
İLİMLERİ RABBÂNÎ KAYNAKTAN ALINIZ<br />
<br />
Her kim şerîatla amel eden, hakîkat ehli, temiz, namuslu ve şerefli bir Müslüman olmazsa, sulbümden gelen oğlum bile olsa, evlâtlarımdan değildir. Müridlerimden her kim de şerîata, hakîkate, tarîkata, diyanete, kendini maddî-manevi günahlardan korumaya, zühde, verâya ve aza kanaate sımsıkı sarılırsa, en uzak memlekette bile olsa, evlâtlarımdandır.<br />
<br />
Allâh’a kulluk eden herkes, gereği gibi bu kulluğun tadını alamaz. Her hizmet eden de gereği gibi âdâbıyla hizmet edemez. Bundan dolayı çoğu mürid, gayret etmesine rağmen, bu yolda mesafe alamadı.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Size daima Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Zîra siz, kurbanlık koç gibi bu dünyayı terk etmek zorundasınız.  Ey alev alev ateşin derilerini yakacağı insanlar! Ey kendileri için bıçağın bilendiği kimseler, kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz.<br />
<br />
Bir kimse bütün insanları sevmedikçe, onlara karşı şefkatli davranmadıkça ve onların ayıplarını örtmedikçe kâmil bir insan olamaz. Bunlara dikkat etmeyen ve kâmil olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Hiçbir kimseyi hareketlerinden, elbisesinden, yemesinden ve içmesinden dolayı kınamayın.  Çünkü şerîatın açıkça nehyettiği yasakları çiğneyenin dışında, kimse kınanamaz, ayıplanamaz. Zîra bu kınama yalnızlığa, yalnızlık da kulun Rabbinin lütfundan uzak kalmasına sebep olur.<br />
<br />
Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptığını zannetme. Bil ki oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaza kalktığın zaman Allah seni kaldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Bir şeyi gördüğünde onu sana Allah göstermiş, su içtiğinde onu sana Allah içirmiş, takva derecesine ulaşmışsan Allah seni ulaştırmış, bir derece kat etmişsen o dereceye Allah seni ulaştırmış, maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan Allah seni mazhar kılmıştır. Bilesin ki, senin ortada müdahalen yoktur. Sen ancak âsî bir kulsun. Bunu bilmelisin. Şu bir hakîkattır ki, senin tek bir iyiliğin yoktur; nereden olsun ki bütün iyiliklerin yegâne sahibi Allah’tır. O, Hâkim’dir, dilerse amellerini kabul eder, dilerse reddeder.<br />
<br />
Haram yemek amelin Allâh’a yükselmesine mani olur, dini zayıflatır. Haram söz de dini ifsat eder.<br />
<br />
Günah kirlerine bürünmüş olanlarla oturup kalkmak, baş ve gönül gözünü kör eder. Yüce Allah kendisinden çok korkanları, namus, dil ve ellerini koruyanları, affedici, cömert, gönlü geniş ve temiz olanları çok sever. Daima Allâh’ın huzurunda bulunduğunun şuurunda olan kimse, dünya ve ahiretin kıymetini bilir. Her türlü yalandan sakınınız. Zîra yalancılık yüzü kızartır, basîreti köreltir. Yabancı kadınlarla dostluk kurmayınız ve onlara bakmayınız. Onlarla konuşmanız gerektiği zaman yanınızda başka bir kimse bulunsun. Bu yolda kendinize göre dinde olmayan yeni şeyler îcat etmeyiniz. Bu sayılanların hepsi nefsî ve şehevî şeylerdir. Kim yolumuzda bulunmayan bir îcat çıkarırsa, o bizden değildir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: “Peygamber size ne getirdiyse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan vazgeçin” (Haşr, 7).<br />
<br />
Size sâlih amel etmek düşer. Ötede-beride boş sözlerle zaman harcamayın. Bu yolun ehli olan zatların ahlâkı ile ahlâklanın. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şiddetli sıkıntılara maruz kaldı, ancak sabretti. Aç kaldı, öyle ki, karnına taş bağladı. Ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Bütün ashabı da bu yolda ona tabi oldu. Allah hepsinden râzı olsun.<br />
<br />
Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhu anh’ın bütün malını Allah yolunda sarf etti, yiyecek bir şey bulamadı ve midesi açlıktan kızarmış ciğer gibi kendisine kokmaya başladı. Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın ameli ve gayreti çoktu. Başına ketenden yapılmış mütevâzı bir sarık sarardı ve kendini daima hesaba çekerdi. Hz. Osman radıyallâhu anh her gece Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi. Hz. Ali radıyallâhu anh sahâbenin en zâhidlerinden ve mücâhidlerindendi. Birçok beldeyi İslâm’a açmıştı. İşte bunlar sa­hâ­benin en seçkin olanlarıdır. Allah onlardan râzı olsun.<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün yakınları olan sahâbenin amelleri, gayretleri, zühdleri ve aç kalmaları işte bu şekildeydi. Siz de şerîat ve hakîkati kuvvetlendirin.<br />
<br />
İnsanların size uymasını istiyorsanız, hiçbir hususta aşırılığa gitmeyin. Hakîkatin, hakîkat diye isimlendirilmesinin sebebi, insanların amel etmesini gerçekleştirmek içindir. Hakîkat, şerîat denizinden çıkmıştır.<br />
<br />
Haram yediğiniz müddetçe, hikmet ve mârifet hakkında bir şeyler elde edeceğinizi zannetmeyin. Kalbin lisanı olduğu gibi, gözün de özünde bir gözü vardır. Fakat bunu insanlar anlayamazlar. Allâh’ı sevin ki, O da sizi sevsin, yer ve gök ehline de sevdirsin. O’na itaat edin ki, cinler, insanlar ve hava da size itaat etsin, sular emrinize verilsin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Biliniz ki: Yolumuz hakîkate erme, tasdîk, doğru sözlülük, çalışma, amel, maddî-manevî temizlik, gözleri haramdan sakınma, eli, edep yerini ve dili koruma yoludur. Her kim bunlara riâyet etmezse, istese de istemese de yolumuz onu reddeder.<br />
<br />
Ey Kur’ân’ı ezberlemiş olan Kur’ân hâmili! Onunla amel etmiyorsan sırf ezberlemekle sevinme. Zîra Allah Celle Celâluhû: “Tevrat’ı ezberleyip içindekilerle amel etmeyenlerin durumu, kitapları yüklenmiş merkeplerin durumu gibidir” (Cuma, 62/5) buyurmaktadır. Sen, Kur’ân’da bulunan bütün hükümlerle amel etmedikçe merkep olmaktan kurtulamazsın ve onda bulunan bütün harfler aleyhinde şahitlik eder.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Bu kadar aldanma, aldatma, oyun, eğlence, cehâlet, hevâ, iftira, cimrilik, sözünde durmama, yanılgı, unutma, gaflet, hatâ, günah, yalan, bıkkınlık nedendir? Nice nasîhatlar dinlersiniz, ibret alıp düzelmezsiniz. Sanki ölüler gibi olmuşsunuz.<br />
<br />
Eğer Hakk Teâlâ hazretleri kalplerinizdeki kilidi açsaydı, Kur’ân’daki hayret uyandıran hususları, hikmetleri, manaları ve ilimleri anlar, onun dışındakilerden müstağnî olurdunuz. Çünkü mevcudatla ilgili bütün hususlar onda yazılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz bu Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” (En’âm, 6/38) Allah her kime bu Kitap hakkında bir anlayış verirse her harfin manasını, sebebini, sıfatını da kendisine öğretir. Bu kimse bu harflerle ulvî ve süflî âlemlere ait bilgilerin yanında Arş, Kürsü, semâ, su, yıldızlar, hava ve yeryüzü ile ilgili ilimleri de öğrenir.<br />
<br />
Şerîata ve Kitab’a tâbi olan kimse eğer emir ve yasaklara vâkıf ise anlayışı da hakîki olur. O bu hakîki anlayışı ile bütün müşkülleri çözer, bütün rumuzları halleder ve bütün kapalılıkları açar. Ama onun anlayışı sadece söz ezberlemek ve bazı zâtların makamını öğrenmekten ibaret ise, bu hakîki anlayış sayılmaz; aksine hakîki anlayışa ve hakîki ilimleri öğrenmeye perde olur. Bütün işi sadece laf üretmekten ibaret olan kimse, anlayan, amel eden ve irfan lisanı ile konuşan kimse gibi değildir. Müşahede makamına ulaşan birçok insan vardır ki, kendisinden o makamın anlatılması istendiğinde anlatamaz, o ancak yaşanır.<br />
<br />
Bütün bunlardan kastım tüm evlâtlarımın laf üreten değil, tadan ve hakîkati yaşayan kimseler olmaları; ilimleri sadırlardan ve satırlardan değil, Rabbânî kaynaktan almalarıdır. Çünkü Allah dostları ancak tattıkları şeyleri söylerler. Onların kalpleri Allâh’ın lütfu ve ihsanı ile doludur. O kalplerden âb-ı hayat damlaları akar. İşte, Allah dostlarının ilimleri bütün ilimlerin kaynağı olan ilâhî kaynaktan gelir. Laf üretene gelince o sadece başkasından hikâye eder, Allah dostlarının yaşadığı zevkten bir nokta veya bir zerre istifâde edemez. Ona şöyle nida edilir: “Bu o kimsedir ki, bu aldanma dünyasında kabukla (kışırla) yetindi, hâlbuki biz öyle insanlar gördük ki, testere ile biçilseler bile ulaşamadıkları makamları aslâ anlatmazlardı.”<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Size birisi tasavvuf, mârifet ve muhabbetten sorarsa, Allah dostlarınınki gibi işleriniz düzgün olmadıkça ona dilinizle cevap vermeyiniz. Sizden biriniz dinî emirleri yerine getirip amelde de sâdık olduğu zaman, dili faydalı şeyler söylemeye başlar. İşte bu onun sadâkatinin bir semeresidir. Kim özünde ve sözünde dosdoğru ve ihlâslı olduğunu iddia edip de kendisinde edeb ve tevâzuun semeresi görülmezse yalancıdır, ameli riya ve gösteriştir. Onun bu kötü ameli, kendisi istese de istemese de ancak kibir, ucub, nifak ve kötü ahlâka sebep olur. Allah muhafaza buyursun.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Azim himmetini topla ki, bu yolu anlayabilesin. Bulunduğun her hal seninle Allah arasında perde teşkil eder. Bu perdeleri yırtmalısın. Bil ki: Allah Celle ve Celâluhû, O’nun Kitâb’ı ve Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem, sahâbe, tâbiûn ve onların yolunun dışındaki her şey boştur.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Kalıbından kalbine geç. Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol, ihlâsı seç, bu yoldaki güzel işleri yap, manevî zevkleri tatmak istersen nefsinin isteklerine son ver. Böylece maneviyat ehli olursun. Öyle bir zevk ehli ol ve amel et ki, senin bu halin hatalarını mahvetsin. Bu yol tatlı, yüce, hoş, hayat verici, üstün ve müntesiplerine yardımı çok olan bir yoldur; buna mukabil bazen de acı, geçitleri zor, sancılı, kapanları, yırtıcı hayvanları, akrepleri ve yılanları fazla bir yoldur.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Birbirinizden ayrılmayın, bir ve beraber olun ki, Allah Teâlâ üstadınız hürmetine sizleri himayesine alsın. Sen hem Leylâ’yı ayıplıyor, kınıyor, onun yakınlarını sevmeyenlerle beraber oluyorsun, hem de onu sevdiğini iddia ediyorsun. Bu nasıl iştir? Şunu bil ki, Leylâ ancak kendisine ulaşmak için engelleri aşan, kendisini seven, yakınlarını reddetmeyen kimseleri sever. Leylâ kendisinden başkasını seven veya içinden azıcık muhabbet duyan kimseyi sevmez. O, kendisi aşkıyla yanan, tutuşan ve sadece kendisini düşünen kimseyi sever. Öyle ki, onu ondan koparmak ve aralarını açmak için bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu başaramazlar.<br />
<br />
Evlâtlarım! İşte bunlardan ibret alın. Bu misaldeki Leylâ’yı Mevlâ kabul edin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Sizden birisi ganimetlerin dağıtıldığı, hazinelerin açıldığı, ilimlerin neşredildiği, işaretlerin çözüldüğü, Hay ve Kayyûm olan Allâh’ın tecellî ettiği seher vaktinde uyuduğu halde bu yolun müridi olduğunu nasıl iddia edebilir? Sizler bu yalan davadan utanmıyor musunuz? Gayretleriniz ölmüş ve enerjinizi boş şeylere harcıyorsunuz. Allah bütün evlâtlarıma felah yolunu göstersin. Âmin.<br />
<br />
Zühd, kulun bütün işleri terk etmesi değildir. Zühd, kulun işini ve sanatını icra ederken kalbini onlardan uzak tutması, o işle kalbi arasına perde çekmesi, daima zikir ve tefekkür içerisinde olması,<br />
<br />
Allâh’ın sanatındaki harikaları görmesi, cihâd etmesi ve rabıtalı bulunması demektir.<br />
<br />
Ey gönlümün yavruları! Allâh’a yemin ederim ki, sizden kim sadâkat sahibi olur ve ihlâsa sarılırsa dokunduğu her şeyden hikmet fışkırır ve bu dünyada büyük manevi zevklere erer.<br />
<br />
Evlâtlarım arasında sevdiklerim her an bir derece yükselenlerdir. Böyle evlâtlarımızı gördüğümüzde gözlerimiz nurlanır. İşte onlardan istifâde de edilir.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Duânın kabul olmasını istersen insanların aleyhinde konuşmaktan dilini koru ve şüpheli şeylerden sakın.<br />
<br />
Oğulcuğum! Eğer sözlerimden şüphe edersen, sana söylediklerimi yap, bunları nefsinde tecrübe et, sözümün doğru olduğunu göreceksin. Bu yolda sebat etmek isteyene o lütfedilir, kim de itaat ederse itaat edilir. Eğer sen Allâh’a itaat edersen su, ateş, hava, yer, insanlar ve cinler de sana itaat eder.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Temiz, zarif ve mütevâzı elbise giy. Dervişlik ne güzel elbise giymekte, ne köşklerde oturmakta, ne de tekkelerde yaşamaktadır. Asıl dervişlik bütün kalbinle ihlâslı olman, azminde sadâkat göstermen ve îmânını kuvvetlendirmendir. Bütün amelin ihlâsla olursa faydalı ve kârlı bir iş yapmış olursun. Böylece kalbin nurlanır, kötülükler yok olur, kalp Allah korkusu ve sevgisi ile dolar. İnsan bu mertebeye çıkınca ne ince ne de kalın elbiseye ihtiyaç kalmaz. Çünkü bir insanın kalbinde ilâhî nur kuvvetlenince, sahibi ince elbiseyi bile taşıyamayacak hale gelir.<br />
<br />
Ey oğlum! Yaşayışı kötü olan insanlardan uzaklaş, hayır ehli ile birlikte olmaya bak, seni zora sokan ve yoran insanlardan kurtulabilirsen kurtul. Çünkü onunla dostluk edersen pişman olursun. İşte bunlar sana nasihatimdir, tut.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.239<br />
<br />
2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.570<br />
<br />
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.165<br />
<br />
4) The Sufî Orders in İslâm; s.45, 46<br />
<br />
5) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.79<br />
<br />
6) El-A'lâm; c.1, s.59<br />
<br />
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.259<br />
<br />
8) Melfûzât-i İbrâhim Desûkî</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhan Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40634</link>
			<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 10:42:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40634</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burhani Tarikatı Şeyhi, Şeyh Burhan Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani'nin Evlatları<br />
<br />
Hamd olsun her şeyi toplayan, engelleyen, ihsan eden, bağışlayan, yaratan ve düzenleyen, ölçüp biçen ve doğru yolu gösteren Allah'a. Şöyle buyurdu: "İşte onlar Allah'ın hidayet verdikleridir, sen de onların hidayetine uy." ve "De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, ancak âlemler için bir öğüttür." Salât ve selâm olsun o kişiye ki, çorak, ıssız topraklarda yürüdüğünde vahşi hayvanlar eteklerine tutunurdu. Ve Âl'ine selâm olsun ki şöyle buyurdu: "Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!" ve Seyyidimiz Abdullah b. Ömer'e nasihat ederek şöyle dedi: "Ey İbn Ömer! Dinin, dinin! O senin kanın ve etindir. Dini eğrilenlerden alma, doğru olanlardan al." Allah ve Resûlü doğru söyledi.<br />
<br />
İşte bu yüzden, yolumuzu ve şeyhlerimizi tanımanız için size eşlik ediyoruz. Şeyhimiz Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani (Fahruddin)'nin nazmettiği bu incilerle başlayalım:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
İlimleri dirilten ne yücedir,<br />
Nihayetinde yaşlılığa varmışken.<br />
2.<br />
Benim ilmimin yücelikleri,<br />
İsim veya benzeriydi.<br />
3.<br />
Çöllerdeki ilimlerimden,<br />
Susayanlar ferahlık ister.<br />
4.<br />
Kim benim yanımda ilim ararsa,<br />
Taze ve toplanmış hurmalar devşirir.<br />
5.<br />
Ben ilimle müjdelendim,<br />
Daha beşiğimde çocukken.<br />
6.<br />
Öyleyse beni takip et ey müridim,<br />
Sana dosdoğru ilmi göstereyim.<br />
7.<br />
İşte ilmimin vasıfları bunlar,<br />
Ey müridim, hazır ol.<br />
8.<br />
Ben Rabbimin lütfuyla,<br />
Beni dosdoğru arzu ettiğiniz yerdeyim.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Bunlar, Kutbu'l-Ferdi'l-Câmi'u'l-Kebîr (Büyük ve Kapsamlı Tek Kutup), Şöhretli Âlim ve Asrın Şeyhleri'nin Şeyhi'nin manevi nefeslerine ve bereketlerine maruz kalan kalplere güzel kokular yayan Rabbanî esintiler ve taze çiçeklerdir. Onda Nebevî rehberliğin bütün ihsanları toplanmış, dünyayı nur ve ilimle doldurmuştur.<br />
<br />
Nesebi (Soyu):<br />
<br />
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah, sizden, ey Ehl-i Beyt, günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."<br />
<br />
İşte Nebevî ağacın kökünden dalı büyüdü, Zehra'nın zincirinden çiçeği bitti ve ilim şehrinin kapısının meyvelerinden semeresi olgunlaştı. Hakkıyla hayırlı selefin hayırlı halefi oldu. Nesebine dayanmadı, bilakis ulu Allah'tan korkuda, Kur'an'la amelde ve ahiret gününe hazırlıkta nesebine dayandı. Böylece takvasıyla ceddi Resûlullah'a ulaştı. Resûlullah şöyle buyurdu: "Ben her takva sahibinin ceddi'yim." Böylece şerefli nesep, muhabbet ve hasbîlik şerefini hak etti.<br />
<br />
Tarikatı:<br />
<br />
Burhaniye Desukiyye Şazeliyye Tarikatı, Seyyidi İbrahim el-Kureyşi ed-Desuki'nin tarikatıdır. Bu tarikat, Allah onun dirilmesine izin verene kadar zamanın bağrında bir emanet olarak kaldı. Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh eliyle dirildi. Tarikatı Burhaniye, mezhebi Malikî ve doğumu Sudanlıdır (1902 yılında). Tarikat ona nesilden nesile, dededen dedeye intikal etti. Görünüşte dedesi Hacı Fazıl aracılığıyla ona ulaştı. Hacı Fazıl, tarikatı Seyyidi İdris Ved el-Erbab'dan aldı. İdris Ved el-Erbab'ın Aylefun'da (Hartum yakınlarında bir Sudan kasabası) bilinen makamı vardır. O da tarikatı Seyyidi Şerif Ebu Denâne'den, o da Seyyidi Ahmed Zerruk el-Mağribî'den, o da Seyyidi Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî'den aldı. Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî, Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin torunuydu. Ebu'l-Mevâhib, iki büyük kutup olan Seyyidi İbrahim ed-Desuki ve Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin evradını birleştirdi. Böylece {Desukiyye Şazeliyye} karma tarikatının sancağını ilk kaldıran o oldu. Nihayet Allah, tüm bunların Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani eliyle desteklenmiş ve muzaffer olarak ortaya çıkmasını takdir etti. Böylece sancak, doğudan batıya tüm yeryüzüne yayıldı ve binlerce kişi onun eliyle Sevgili Mustafa'nın dinine girdi. Onun tarikatı üzere Allah'a yürüdüler, fıkıh ve tasavvuf ilimlerindeki günlük derslerinden istifade ettiler.<br />
<br />
Dine Hizmeti ve Tasavvufun Esaslarını Yerleştirmesi:<br />
<br />
Mevlânâ Şeyh'imiz, tasavvufun ve sûfîlerin yükselişinde, sadece Sudan'da değil, dünyanın her yerinde tam bir üstünlüğe sahipti. Zikir halkalarını ve irşadı düzenledi, evrad okumaya ve gece namazlarına yeniden hayat verdi. Dinin özü olan tasavvufu hayat ve toplumla birleştirdi. Şerefli yollarla rızık kazanmayı sevdirdi. Bireyin, yüce bir aile kurmada salih bir çekirdek ve yaşadığı toplumun yapısında düzgün bir tuğla olması gerektiği konusunda teşvik etti. Hem erkek hem de kadın gençlere yönelik bu "doz" daha büyüktü ve onun tarikatı, Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş ülkelerde gelişti; Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular. Bu konuda şöyle buyuruyor:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
Allah'ın diyarlarını doğudan ve batıdan gezdim,<br />
Ecnebî diyarının her yerine buğdayımı ektim.<br />
2.<br />
Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş kalplere girdim,<br />
Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Sevgili Mustafa'nın (s.a.v.) buyurduğu gibi: "Allah, her yüz yılın başında ümmete dinlerini yenileyecek bir imam gönderir." Mevlânâ Seyyidi Fahruddin için tecdit (yenilik) bir özellikti. Bu, uzun yıllar boyunca verdiği günlük derslerinde açıkça ortaya çıktı. Kur'an fıkhında ve Şerif hadis ilimlerinde yenilikleri açıkladı. İbadatların ve hükümlerin meşruiyetindeki hikmet kavramında yenilikler getirdi. Bunun yanı sıra, astronomi ve kimya gibi çeşitli bilim dallarında kendisine yöneltilen sorulara cevaplar verdi. Ayrıca tıp bilgisinde ve zorlu hastalıkların tedavisinde de mahirdi. Kabilelerin, hatta Arap ve Acem milletlerinin neseblerindeki (soylarındaki) derin bilgisiyle ün kazandı. Bu nedenle birçok çağdaşı âlim, onun ilim meclisine koştu. Bunların başında, Ezher Şeyhi Faziletli İmam-ı Ekber Dr. Abdülhalim Mahmud, Faziletli Şeyh Ahmed Hasan el-Bakuri, Faziletli Şeyh Dr. Abdülmun'im en-Nemr ve Dr. Taha Hüseyin geliyordu. Taha Hüseyin şöyle demişti: "Duyduğuma göre Şeyh açık bir kitaptır, ancak yanına oturduğumda onu yürüyen bir kütüphane buldum."<br />
<br />
Eserleri:<br />
<br />
    [Tebriyettü'z-Zimme fî Nusḥi'l-Ummeti ve Tezkiretü Uli'l-Elbâb li's-Seyri ilâ's-Savâb] adlı kitabı. Şeyh, bu kitabın iki yüzden fazla tasavvuf âliminin eserinin bir özeti olduğunu söylemiştir:<br />
<br />
    [Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
    1.<br />
    Eğer kitaba dair sorulacak olursa, şüphe yok ki,<br />
    Büyük âlimlerin rivayet ettiklerindendir.<br />
    2.<br />
    Ne güzel rehberler, hakikatleri satır satır yazdılar,<br />
    Onlar yüce ve yüksek makam sahipleridir.<br />
<br />
    [Şiir Sonu]<br />
<br />
    [İntisâru Evliyâi'r-Rahmân alâ Evliyâi'ş-Şeytân] adlı kitabı. Bu eserde Şeyh, Resûlullah'ın Ehl-i Beyti'nin faziletlerini, önde gelen Sahabeleri, fıkıh imamlarını ve tasavvuf kutuplarını, zikir ve evradın meşruiyetini ve sünnet ile bid'at kavramlarını Kitap ve Sünnette geldiği şekliyle açıklamıştır.<br />
<br />
    [Şarâbü'l-Vasl] Divanı. Şeyh'in bu kitabında ilimlerini eşsiz bir nazım (şiir) ile bir araya getirmiş, böylece kalpler zikirde ondan kana kana içer, ruhlar ise manevi yolculuklarında onunla mest olur.<br />
<br />
    [İur'û Anni Silsiletü'l-İlm] (Benden İlim Öğrenin Dizisi) Mirası. Bunlar, günlük derslerinin kaset bantlarına kaydedilmiş halleridir ve aynı sesli materyali içeren bir kitapla birlikte sunulmuştur.<br />
<br />
Refik-i Â'lâ'ya İntikali (Vefatı):<br />
<br />
Eserinin temel taşını sağlamlaştırdıktan ve kaidelerini yükseltme görevini oğlu ve ciğerpâresine emanet ettikten sonra, Hicrî 1403 yılının Cemaziyelahir ayının yirmi birinde, Miladî 4 Nisan 1983 tarihine denk gelen zamanda Rabbine kavuştu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burhani Tarikatı Şeyhi, Şeyh Burhan Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani'nin Evlatları<br />
<br />
Hamd olsun her şeyi toplayan, engelleyen, ihsan eden, bağışlayan, yaratan ve düzenleyen, ölçüp biçen ve doğru yolu gösteren Allah'a. Şöyle buyurdu: "İşte onlar Allah'ın hidayet verdikleridir, sen de onların hidayetine uy." ve "De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, ancak âlemler için bir öğüttür." Salât ve selâm olsun o kişiye ki, çorak, ıssız topraklarda yürüdüğünde vahşi hayvanlar eteklerine tutunurdu. Ve Âl'ine selâm olsun ki şöyle buyurdu: "Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!" ve Seyyidimiz Abdullah b. Ömer'e nasihat ederek şöyle dedi: "Ey İbn Ömer! Dinin, dinin! O senin kanın ve etindir. Dini eğrilenlerden alma, doğru olanlardan al." Allah ve Resûlü doğru söyledi.<br />
<br />
İşte bu yüzden, yolumuzu ve şeyhlerimizi tanımanız için size eşlik ediyoruz. Şeyhimiz Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani (Fahruddin)'nin nazmettiği bu incilerle başlayalım:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
İlimleri dirilten ne yücedir,<br />
Nihayetinde yaşlılığa varmışken.<br />
2.<br />
Benim ilmimin yücelikleri,<br />
İsim veya benzeriydi.<br />
3.<br />
Çöllerdeki ilimlerimden,<br />
Susayanlar ferahlık ister.<br />
4.<br />
Kim benim yanımda ilim ararsa,<br />
Taze ve toplanmış hurmalar devşirir.<br />
5.<br />
Ben ilimle müjdelendim,<br />
Daha beşiğimde çocukken.<br />
6.<br />
Öyleyse beni takip et ey müridim,<br />
Sana dosdoğru ilmi göstereyim.<br />
7.<br />
İşte ilmimin vasıfları bunlar,<br />
Ey müridim, hazır ol.<br />
8.<br />
Ben Rabbimin lütfuyla,<br />
Beni dosdoğru arzu ettiğiniz yerdeyim.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Bunlar, Kutbu'l-Ferdi'l-Câmi'u'l-Kebîr (Büyük ve Kapsamlı Tek Kutup), Şöhretli Âlim ve Asrın Şeyhleri'nin Şeyhi'nin manevi nefeslerine ve bereketlerine maruz kalan kalplere güzel kokular yayan Rabbanî esintiler ve taze çiçeklerdir. Onda Nebevî rehberliğin bütün ihsanları toplanmış, dünyayı nur ve ilimle doldurmuştur.<br />
<br />
Nesebi (Soyu):<br />
<br />
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah, sizden, ey Ehl-i Beyt, günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."<br />
<br />
İşte Nebevî ağacın kökünden dalı büyüdü, Zehra'nın zincirinden çiçeği bitti ve ilim şehrinin kapısının meyvelerinden semeresi olgunlaştı. Hakkıyla hayırlı selefin hayırlı halefi oldu. Nesebine dayanmadı, bilakis ulu Allah'tan korkuda, Kur'an'la amelde ve ahiret gününe hazırlıkta nesebine dayandı. Böylece takvasıyla ceddi Resûlullah'a ulaştı. Resûlullah şöyle buyurdu: "Ben her takva sahibinin ceddi'yim." Böylece şerefli nesep, muhabbet ve hasbîlik şerefini hak etti.<br />
<br />
Tarikatı:<br />
<br />
Burhaniye Desukiyye Şazeliyye Tarikatı, Seyyidi İbrahim el-Kureyşi ed-Desuki'nin tarikatıdır. Bu tarikat, Allah onun dirilmesine izin verene kadar zamanın bağrında bir emanet olarak kaldı. Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh eliyle dirildi. Tarikatı Burhaniye, mezhebi Malikî ve doğumu Sudanlıdır (1902 yılında). Tarikat ona nesilden nesile, dededen dedeye intikal etti. Görünüşte dedesi Hacı Fazıl aracılığıyla ona ulaştı. Hacı Fazıl, tarikatı Seyyidi İdris Ved el-Erbab'dan aldı. İdris Ved el-Erbab'ın Aylefun'da (Hartum yakınlarında bir Sudan kasabası) bilinen makamı vardır. O da tarikatı Seyyidi Şerif Ebu Denâne'den, o da Seyyidi Ahmed Zerruk el-Mağribî'den, o da Seyyidi Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî'den aldı. Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî, Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin torunuydu. Ebu'l-Mevâhib, iki büyük kutup olan Seyyidi İbrahim ed-Desuki ve Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin evradını birleştirdi. Böylece {Desukiyye Şazeliyye} karma tarikatının sancağını ilk kaldıran o oldu. Nihayet Allah, tüm bunların Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani eliyle desteklenmiş ve muzaffer olarak ortaya çıkmasını takdir etti. Böylece sancak, doğudan batıya tüm yeryüzüne yayıldı ve binlerce kişi onun eliyle Sevgili Mustafa'nın dinine girdi. Onun tarikatı üzere Allah'a yürüdüler, fıkıh ve tasavvuf ilimlerindeki günlük derslerinden istifade ettiler.<br />
<br />
Dine Hizmeti ve Tasavvufun Esaslarını Yerleştirmesi:<br />
<br />
Mevlânâ Şeyh'imiz, tasavvufun ve sûfîlerin yükselişinde, sadece Sudan'da değil, dünyanın her yerinde tam bir üstünlüğe sahipti. Zikir halkalarını ve irşadı düzenledi, evrad okumaya ve gece namazlarına yeniden hayat verdi. Dinin özü olan tasavvufu hayat ve toplumla birleştirdi. Şerefli yollarla rızık kazanmayı sevdirdi. Bireyin, yüce bir aile kurmada salih bir çekirdek ve yaşadığı toplumun yapısında düzgün bir tuğla olması gerektiği konusunda teşvik etti. Hem erkek hem de kadın gençlere yönelik bu "doz" daha büyüktü ve onun tarikatı, Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş ülkelerde gelişti; Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular. Bu konuda şöyle buyuruyor:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
Allah'ın diyarlarını doğudan ve batıdan gezdim,<br />
Ecnebî diyarının her yerine buğdayımı ektim.<br />
2.<br />
Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş kalplere girdim,<br />
Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Sevgili Mustafa'nın (s.a.v.) buyurduğu gibi: "Allah, her yüz yılın başında ümmete dinlerini yenileyecek bir imam gönderir." Mevlânâ Seyyidi Fahruddin için tecdit (yenilik) bir özellikti. Bu, uzun yıllar boyunca verdiği günlük derslerinde açıkça ortaya çıktı. Kur'an fıkhında ve Şerif hadis ilimlerinde yenilikleri açıkladı. İbadatların ve hükümlerin meşruiyetindeki hikmet kavramında yenilikler getirdi. Bunun yanı sıra, astronomi ve kimya gibi çeşitli bilim dallarında kendisine yöneltilen sorulara cevaplar verdi. Ayrıca tıp bilgisinde ve zorlu hastalıkların tedavisinde de mahirdi. Kabilelerin, hatta Arap ve Acem milletlerinin neseblerindeki (soylarındaki) derin bilgisiyle ün kazandı. Bu nedenle birçok çağdaşı âlim, onun ilim meclisine koştu. Bunların başında, Ezher Şeyhi Faziletli İmam-ı Ekber Dr. Abdülhalim Mahmud, Faziletli Şeyh Ahmed Hasan el-Bakuri, Faziletli Şeyh Dr. Abdülmun'im en-Nemr ve Dr. Taha Hüseyin geliyordu. Taha Hüseyin şöyle demişti: "Duyduğuma göre Şeyh açık bir kitaptır, ancak yanına oturduğumda onu yürüyen bir kütüphane buldum."<br />
<br />
Eserleri:<br />
<br />
    [Tebriyettü'z-Zimme fî Nusḥi'l-Ummeti ve Tezkiretü Uli'l-Elbâb li's-Seyri ilâ's-Savâb] adlı kitabı. Şeyh, bu kitabın iki yüzden fazla tasavvuf âliminin eserinin bir özeti olduğunu söylemiştir:<br />
<br />
    [Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
    1.<br />
    Eğer kitaba dair sorulacak olursa, şüphe yok ki,<br />
    Büyük âlimlerin rivayet ettiklerindendir.<br />
    2.<br />
    Ne güzel rehberler, hakikatleri satır satır yazdılar,<br />
    Onlar yüce ve yüksek makam sahipleridir.<br />
<br />
    [Şiir Sonu]<br />
<br />
    [İntisâru Evliyâi'r-Rahmân alâ Evliyâi'ş-Şeytân] adlı kitabı. Bu eserde Şeyh, Resûlullah'ın Ehl-i Beyti'nin faziletlerini, önde gelen Sahabeleri, fıkıh imamlarını ve tasavvuf kutuplarını, zikir ve evradın meşruiyetini ve sünnet ile bid'at kavramlarını Kitap ve Sünnette geldiği şekliyle açıklamıştır.<br />
<br />
    [Şarâbü'l-Vasl] Divanı. Şeyh'in bu kitabında ilimlerini eşsiz bir nazım (şiir) ile bir araya getirmiş, böylece kalpler zikirde ondan kana kana içer, ruhlar ise manevi yolculuklarında onunla mest olur.<br />
<br />
    [İur'û Anni Silsiletü'l-İlm] (Benden İlim Öğrenin Dizisi) Mirası. Bunlar, günlük derslerinin kaset bantlarına kaydedilmiş halleridir ve aynı sesli materyali içeren bir kitapla birlikte sunulmuştur.<br />
<br />
Refik-i Â'lâ'ya İntikali (Vefatı):<br />
<br />
Eserinin temel taşını sağlamlaştırdıktan ve kaidelerini yükseltme görevini oğlu ve ciğerpâresine emanet ettikten sonra, Hicrî 1403 yılının Cemaziyelahir ayının yirmi birinde, Miladî 4 Nisan 1983 tarihine denk gelen zamanda Rabbine kavuştu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yarbay Mehmet Ildırar Kimdir ? (Nakşibendi Tarikatı Almanya Vekili)]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40593</link>
			<pubDate>Fri, 03 Oct 2025 16:30:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40593</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yarbay Mehmet Ildırar Kimdir ? (Nakşibendi Tarikatı Almanya Vekili)</span></span><br />
<br />
1927 yılında Afyon'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini afyon'da tamamladı. Daha sonra kuleli askeri lisesini kazandı, 1949 yılında aynı liseden mezun oldu. 1952 yılında ise Ankara harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli oldu. 1983 yılında Almayanya'ya yerleşti. Burada tasavvufi konularda sohbetler yaptı. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Resulullah Bahçesinde Üç Gül Gördüm diyerek, hizmetinde bulunduğu büyük evliyaların sevgisini alarak göçtü bu dünyada..<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Yarbay Mehmet Ildırar’ın Cenazesi<br />
1927 yılında Afyon'da doğan Ildırar, 85 yaşındaydı.Bir süredir Emsey Hospital'da tedavi gören Mehmet Ildırar 18 Ağustos 2012 saat 17.45'te vefat etti.<br />
Askeri emeklisi olması sebebiyle "Yarbay" lakabıyla tanınan Mehmet Ildırar'ın naaşı sabah namazından sonra Menzil köyüne defnedildi.<br />
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenlere ışık tutan bir yıldız kaydı gönül semamızdan. Sohbetleri çok sevilen Mehmet Ildırar 85 yıllık bereketli bir ömrün neticesinde Hakk’ın Rahmetine kavuştu.<br />
Mehmet Ildırar 1927 yılında Afyon'da dünyaya geldi. Kuleli Askeri Lisesi’ni 1949 yılında bitirdikten sonra 1952 yılında Ankara Harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli olduğu için “Yarbay Ağabey” lakabıyla anılıyordu.<br />
1983 yılında Almanya'ya yerleşen Mehmet Ildırar tasavvufî konularda sohbetler yaparak pek çok insanın kurtuluşuna vesile oldu. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
Sohbetlerinden derlenen tasavvufi eserleriyle tasavvuf ilmine büyük hizmette bulunan Mehmet Yarbay, “Mürşid ve Mürid Hukuku” adlı eserinde “Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdülhakim Hüseyni” hazretlerinin dergâhına inkiyad ettiği günden bu yana sadakatini korumuş ehl-i hal bir büyümüzdü. Büyük hizmetlerine ve ilminin enginliğine rağmen sofi ahlakını en güzel şekilde yaşayan, çok mütevazı bir hal insanıydı.<br />
Mehmet Yarbay Ağabey, Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin kendisine yaptığı tavsiyeyi şöyle nakleder: “Tasavvuf ilim gerektirir. Ben bu yola ilk girdiğim zaman Gavsım Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretleri bana şöyle dedi; “Mehmed! Sen zahirde bir âlim gibi ilim okumadın. Senin şeriat bilgin zayıftır. İtikada ait olan konularda pek çok eksiğin vardır. Sen onun için bir müddet Risale-i Nur’u oku. İlmin genişlesin.”<br />
Mehmed Ildırar tasavvuf yoluna girişiyle alakalı hakikatli bir rüyasını da şöyle anlatıyor; “Üstad Bediüzzaman hazretlerini pek çok defa rüyamda gördüm. Bir defasında ise şöyle gördüm; Düşmanla muharebe ediyoruz. Ben subayım. Düşman mevzilenmiş. Bizim de mevziye girmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir mevzi bulmak için sağa sola bakarken Bediüzzaman hazretleri hazır oldu. Önüme düştü. Mevzi aramaya başladık.<br />
Merdivenlerden kuyuya iner gibi Üstad(r. Aleyh) uçmaya başladı, uçtu. Ben de arkasından uçtum. İçeri girdik. Yeşil bir cami-i şerifin yanına geldik. Caminin kubbesi camdan idi. Yağmur yağıyordu. Suları yeşil renkli şırıl şırıl akıyordu.<br />
İçeri girince kubbe iki parçalı oldu. Sağ taraf tarikat kubbesi, sol taraf Risale-i Nur kubbesi oldu. Ben “ ne yapacağım?” derken Gavsımızı tarikat kubbesinde gördüm. Üstad Bediüzzaman ise Risale-i Nur kubbesine gitti. Ben de sağdaki tarikat kubbesine gittim, oturdum. Üstad bana baktı ve güldü.<br />
…Ve bir gün Kasrik’e vardığımızda, Gavsımıza gidip rüyamı naklettim. Şöyle buyurdular; “Mehmed! O gördüğün muharebe dünyadır. İman ve Küfür harbi olmaktadır. Bediüzzaman hazretleri Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un ahkâmıyla seni o cami-i şerife indirmiş. O yeşil kubbe Şeriat-ı Muhammeddiye’dir. Allah Resulünün (Sallallahu aleyhi ve selem) kubbesidir. Sağdaki kubbe ise ehl-i tasavvufun kubbesi olup senin nasibin olan yer tasavvuf kubbesidir. Doğudan batıya dünyanın ne tarafına gitsen senin nasibin Nakşibendî’dir” (Mürşid Ve Mürid Hukuku, Mehmed Ildırar, s: 596–598 )<br />
Mehmet Ildırar Ağabey’in sohbetlerinden derlenen “Risale-i Nur'da Tasavvuf” isimli eserinde ise Risale-i Nur ile tasavvufun, imanın inkişafı ve hakiki imanın ele geçirilmesi için birbirinden ebediyen ayrılmayan, Kur'an-ı Kerim'in iki bahçesi, iki meyvesi olduğu anlatılarak Risâle-i Nur'un daha iyi anlaşılmasına hizmet ediyor.<br />
Allah azze ve celle ağabeyimizi en güzel şekilde mükâfatlandırsın ve bizleri de şefaatine nail eylesin.<br />
Sabah ezanı okundu ve tekbir getirilmeye başlandı. Bir müddet sonra Gavs Hazretleri geldi. Sabah namazı kılındı ve binlerce kişi aynı anda tekbir getirdi. Dakikalarca süren tekbir sesinden müthiş bir uğultu çıktı. Sonra Yarbay Mehmet hocanın cenazesi cami kapısında göründü. Seyyidlerin çoğunu siyah giyinmiş gördük. Cenazeyi camiye soktular, ta minbere kadar getirdiler. Cenaze namazını bizzat Gavs Hazretleri kıldırdı.<br />
Akabinde, Gavs Hazretleri’yle beraber 50-60 görevli, tabutu alıp Merkad’a gitti. Yarbay Mehmet hocamızı bizzat Gavs Hazretleri defnetti. Fakat defin işlemi çok uzun sürdü. Yaklaşık bir saat kadar camide sürekli tekbir getirildi. Sonra bayram namazı kılınıp hutbe verildi. Gavs Hazretleri tövbe verdi, el ziyareti vermedi. Binlerce kişiye patates yemeği, makarna, bulgur pilavı ikram edildi.<br />
Yarbay Mehmed Ildırar'a Allahtan Rahmet Diler Eş Dost ve Yakınlarina Başsağlığı Dileriz<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmet Ildırar Alıntıları - Sözleri</span></span><br />
<br />
    Allahu Teala'dan korkmak, O'nun emirlerine sarılmakla, haram kıldıklarından kaçınmakla olur. Şu halde Rabbimiz, kullarına yasaklanan hususları bildirdiyse, bunları yapmamak bize dünya ve ahirette ebedi saadeti kazandırır. Takva, haram olanlardan kaçmak anlamına geldiği gibi şüpheli olan şeylerden de sakınmayı gerektirir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    ... Evlenecek kız ve erkekte karşılıklı denklik aranmalıdır. Bu denklik her şeyden önce ahlaki ve dini yönden olmalıdır... (Ailede Saklı Cennet)<br />
    Demek ki, bu dünyada müslümanın başına gelen her musibet,bbu ateşe varmadan kendisini temizlemek içindir. Onun için, bir sıkıntı, musibet, meşakkat, keder, hüzün, darlık, hastalık başınıza gelirse, ' neden böyle oldu ? Benim ne günahım vardı ? ' demeyinz gönlünüzü Allahu Teala'ya döndürün, O'na yönelin. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tövbe, Allah'a giden yolun nurunu açan, kalplere nur saçan, günahlardan arındıran, kul olarak Rabbimiz'e rıza kapısını açan ibadetlerin başıdır. (Tasavvuf ve Tövbe)<br />
    "Kalbe dur desem durmaz, mideye çalışma desem dinlemez. Ama gözün bakması ihtiyarımızdadır." (Aşk Muhabbet Cezbe)<br />
    Nefis övülmek ister, ruh ise muhabbetle gülüp ağmamak ister. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Taneyi toprağa atmak çiftçinin, bitirmek Allah’ın işidir. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    İnsan oğlu ölümü bilir, çevresindekilerin öldüğünü görür, ama sonu gelmeyen emeller ve dünyalık tamah ve hırsı ona ölümü unutturur. Böylece gaflet başlar hayat koşuşturmaca içinde devam eder gider. Oysa ölüm ve hayat müminin yolunda iki aziz nimettir. (Tasavvuf Ve Nefis Terbiyesi)<br />
    Ey gözümün nuru Nurcu kardeş ve ehl-i tasavvuf sûfî kardeş! Sakın benim düştüğüm hataya düşmeyesiniz, meşrebimi methediyorum derken, diğer âlî ve kudsî meşrepleri küçümsemeyiniz. (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Evet; idrak lazımdır, idrak etmedikçe kemalatın kapısı açılmaz. (Nefis Terbiyesi ve İlahi Huzur)<br />
    İman delil ister. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    İşte mü'min! Namaz ne güzel bir ibadettir. Allah'a götüren ne güzel bir ameli salihtir. Amma yüzüne vurulan namaz ibadet değil amel olur. Görünüşte rüku var, secde var, her şey var, amma deftere günah yazılır, utanılan bir namaz haline gelir. (Amel İbadet Kulluk)<br />
    Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: " Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir, halbuki varılacak yer, Allah'ın katındadır." (Al-i İmran 3/14) (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Bütün bu varlıkların arasında en mükemmel olarak halife sıfatı ile insanı yaratmıştır. Bu insan cin, şeytan ve nefsinden daha üstün ve daha mükemmeldir. Yani onların hakkından gelebilecek nice özellikleri vardır. Yeter ki insanoğlu o özellikleri, içindeki cevherleri ortaya çıkarabilsin. (Günah ve Tövbe)<br />
    Gözlerde zina çakıyorsa kalbin zikirsizliğindendir. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    Hatem el- Esamm Hazretleri’nin şu sözü bu anlamı kuvvetlendirir: “Şu üç halde gönlünü temizle: 1-Organlarınla bir amel işlediğinde, Allah’ın sana baktığını hatırla!.. 2-Konuştuğun zaman, Allah’ın seni işittiğini hatırla!.. 3-Yapacağım bir ameli gönlünde gizlediğin vakit, Allah’ın seni bildiğini hatırla!.. Çünkü Allahu Teâla, “Şüphesiz ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.” buyurur. (Günah ve Tövbe)<br />
    Görmek başka, tanımak başka. İstersen İmam-ı Azam kadar dinin hükümlerini bil, onları yetmiş sene oku, içinden birini alıp amel etmedikçe bu bildiklerin, yarın ahiret gününde senin aleyhinde delil olur. Neden bildiklerin ile amel etmedin ? denilir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tasavvufun, insanı bir iklimden alıp diğer iklime taşıyan değiştirici ve geliştirici gücü sohbettir. Sohbet meclislerinde tek tek kemale erenler, ruh dünyası sohbetle yoğrulmuş güçlü bir toplum oluştururlar. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    Hataya düşme sıfatı, masanın üzerinde duran top misalidir. Masanın üzerine topu koysan hatta üflesen gider. Hataya meyletmek, topun üfleme hareketi kadar insana yakındır. İnsan bilgisiz ve acelecidir. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Allah’ı huşû ile zikretme zamanın gelmedi mi? (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yarbay Mehmet Ildırar Kimdir ? (Nakşibendi Tarikatı Almanya Vekili)</span></span><br />
<br />
1927 yılında Afyon'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini afyon'da tamamladı. Daha sonra kuleli askeri lisesini kazandı, 1949 yılında aynı liseden mezun oldu. 1952 yılında ise Ankara harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli oldu. 1983 yılında Almayanya'ya yerleşti. Burada tasavvufi konularda sohbetler yaptı. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Resulullah Bahçesinde Üç Gül Gördüm diyerek, hizmetinde bulunduğu büyük evliyaların sevgisini alarak göçtü bu dünyada..<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Yarbay Mehmet Ildırar’ın Cenazesi<br />
1927 yılında Afyon'da doğan Ildırar, 85 yaşındaydı.Bir süredir Emsey Hospital'da tedavi gören Mehmet Ildırar 18 Ağustos 2012 saat 17.45'te vefat etti.<br />
Askeri emeklisi olması sebebiyle "Yarbay" lakabıyla tanınan Mehmet Ildırar'ın naaşı sabah namazından sonra Menzil köyüne defnedildi.<br />
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenlere ışık tutan bir yıldız kaydı gönül semamızdan. Sohbetleri çok sevilen Mehmet Ildırar 85 yıllık bereketli bir ömrün neticesinde Hakk’ın Rahmetine kavuştu.<br />
Mehmet Ildırar 1927 yılında Afyon'da dünyaya geldi. Kuleli Askeri Lisesi’ni 1949 yılında bitirdikten sonra 1952 yılında Ankara Harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli olduğu için “Yarbay Ağabey” lakabıyla anılıyordu.<br />
1983 yılında Almanya'ya yerleşen Mehmet Ildırar tasavvufî konularda sohbetler yaparak pek çok insanın kurtuluşuna vesile oldu. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
Sohbetlerinden derlenen tasavvufi eserleriyle tasavvuf ilmine büyük hizmette bulunan Mehmet Yarbay, “Mürşid ve Mürid Hukuku” adlı eserinde “Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdülhakim Hüseyni” hazretlerinin dergâhına inkiyad ettiği günden bu yana sadakatini korumuş ehl-i hal bir büyümüzdü. Büyük hizmetlerine ve ilminin enginliğine rağmen sofi ahlakını en güzel şekilde yaşayan, çok mütevazı bir hal insanıydı.<br />
Mehmet Yarbay Ağabey, Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin kendisine yaptığı tavsiyeyi şöyle nakleder: “Tasavvuf ilim gerektirir. Ben bu yola ilk girdiğim zaman Gavsım Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretleri bana şöyle dedi; “Mehmed! Sen zahirde bir âlim gibi ilim okumadın. Senin şeriat bilgin zayıftır. İtikada ait olan konularda pek çok eksiğin vardır. Sen onun için bir müddet Risale-i Nur’u oku. İlmin genişlesin.”<br />
Mehmed Ildırar tasavvuf yoluna girişiyle alakalı hakikatli bir rüyasını da şöyle anlatıyor; “Üstad Bediüzzaman hazretlerini pek çok defa rüyamda gördüm. Bir defasında ise şöyle gördüm; Düşmanla muharebe ediyoruz. Ben subayım. Düşman mevzilenmiş. Bizim de mevziye girmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir mevzi bulmak için sağa sola bakarken Bediüzzaman hazretleri hazır oldu. Önüme düştü. Mevzi aramaya başladık.<br />
Merdivenlerden kuyuya iner gibi Üstad(r. Aleyh) uçmaya başladı, uçtu. Ben de arkasından uçtum. İçeri girdik. Yeşil bir cami-i şerifin yanına geldik. Caminin kubbesi camdan idi. Yağmur yağıyordu. Suları yeşil renkli şırıl şırıl akıyordu.<br />
İçeri girince kubbe iki parçalı oldu. Sağ taraf tarikat kubbesi, sol taraf Risale-i Nur kubbesi oldu. Ben “ ne yapacağım?” derken Gavsımızı tarikat kubbesinde gördüm. Üstad Bediüzzaman ise Risale-i Nur kubbesine gitti. Ben de sağdaki tarikat kubbesine gittim, oturdum. Üstad bana baktı ve güldü.<br />
…Ve bir gün Kasrik’e vardığımızda, Gavsımıza gidip rüyamı naklettim. Şöyle buyurdular; “Mehmed! O gördüğün muharebe dünyadır. İman ve Küfür harbi olmaktadır. Bediüzzaman hazretleri Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un ahkâmıyla seni o cami-i şerife indirmiş. O yeşil kubbe Şeriat-ı Muhammeddiye’dir. Allah Resulünün (Sallallahu aleyhi ve selem) kubbesidir. Sağdaki kubbe ise ehl-i tasavvufun kubbesi olup senin nasibin olan yer tasavvuf kubbesidir. Doğudan batıya dünyanın ne tarafına gitsen senin nasibin Nakşibendî’dir” (Mürşid Ve Mürid Hukuku, Mehmed Ildırar, s: 596–598 )<br />
Mehmet Ildırar Ağabey’in sohbetlerinden derlenen “Risale-i Nur'da Tasavvuf” isimli eserinde ise Risale-i Nur ile tasavvufun, imanın inkişafı ve hakiki imanın ele geçirilmesi için birbirinden ebediyen ayrılmayan, Kur'an-ı Kerim'in iki bahçesi, iki meyvesi olduğu anlatılarak Risâle-i Nur'un daha iyi anlaşılmasına hizmet ediyor.<br />
Allah azze ve celle ağabeyimizi en güzel şekilde mükâfatlandırsın ve bizleri de şefaatine nail eylesin.<br />
Sabah ezanı okundu ve tekbir getirilmeye başlandı. Bir müddet sonra Gavs Hazretleri geldi. Sabah namazı kılındı ve binlerce kişi aynı anda tekbir getirdi. Dakikalarca süren tekbir sesinden müthiş bir uğultu çıktı. Sonra Yarbay Mehmet hocanın cenazesi cami kapısında göründü. Seyyidlerin çoğunu siyah giyinmiş gördük. Cenazeyi camiye soktular, ta minbere kadar getirdiler. Cenaze namazını bizzat Gavs Hazretleri kıldırdı.<br />
Akabinde, Gavs Hazretleri’yle beraber 50-60 görevli, tabutu alıp Merkad’a gitti. Yarbay Mehmet hocamızı bizzat Gavs Hazretleri defnetti. Fakat defin işlemi çok uzun sürdü. Yaklaşık bir saat kadar camide sürekli tekbir getirildi. Sonra bayram namazı kılınıp hutbe verildi. Gavs Hazretleri tövbe verdi, el ziyareti vermedi. Binlerce kişiye patates yemeği, makarna, bulgur pilavı ikram edildi.<br />
Yarbay Mehmed Ildırar'a Allahtan Rahmet Diler Eş Dost ve Yakınlarina Başsağlığı Dileriz<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmet Ildırar Alıntıları - Sözleri</span></span><br />
<br />
    Allahu Teala'dan korkmak, O'nun emirlerine sarılmakla, haram kıldıklarından kaçınmakla olur. Şu halde Rabbimiz, kullarına yasaklanan hususları bildirdiyse, bunları yapmamak bize dünya ve ahirette ebedi saadeti kazandırır. Takva, haram olanlardan kaçmak anlamına geldiği gibi şüpheli olan şeylerden de sakınmayı gerektirir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    ... Evlenecek kız ve erkekte karşılıklı denklik aranmalıdır. Bu denklik her şeyden önce ahlaki ve dini yönden olmalıdır... (Ailede Saklı Cennet)<br />
    Demek ki, bu dünyada müslümanın başına gelen her musibet,bbu ateşe varmadan kendisini temizlemek içindir. Onun için, bir sıkıntı, musibet, meşakkat, keder, hüzün, darlık, hastalık başınıza gelirse, ' neden böyle oldu ? Benim ne günahım vardı ? ' demeyinz gönlünüzü Allahu Teala'ya döndürün, O'na yönelin. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tövbe, Allah'a giden yolun nurunu açan, kalplere nur saçan, günahlardan arındıran, kul olarak Rabbimiz'e rıza kapısını açan ibadetlerin başıdır. (Tasavvuf ve Tövbe)<br />
    "Kalbe dur desem durmaz, mideye çalışma desem dinlemez. Ama gözün bakması ihtiyarımızdadır." (Aşk Muhabbet Cezbe)<br />
    Nefis övülmek ister, ruh ise muhabbetle gülüp ağmamak ister. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Taneyi toprağa atmak çiftçinin, bitirmek Allah’ın işidir. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    İnsan oğlu ölümü bilir, çevresindekilerin öldüğünü görür, ama sonu gelmeyen emeller ve dünyalık tamah ve hırsı ona ölümü unutturur. Böylece gaflet başlar hayat koşuşturmaca içinde devam eder gider. Oysa ölüm ve hayat müminin yolunda iki aziz nimettir. (Tasavvuf Ve Nefis Terbiyesi)<br />
    Ey gözümün nuru Nurcu kardeş ve ehl-i tasavvuf sûfî kardeş! Sakın benim düştüğüm hataya düşmeyesiniz, meşrebimi methediyorum derken, diğer âlî ve kudsî meşrepleri küçümsemeyiniz. (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Evet; idrak lazımdır, idrak etmedikçe kemalatın kapısı açılmaz. (Nefis Terbiyesi ve İlahi Huzur)<br />
    İman delil ister. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    İşte mü'min! Namaz ne güzel bir ibadettir. Allah'a götüren ne güzel bir ameli salihtir. Amma yüzüne vurulan namaz ibadet değil amel olur. Görünüşte rüku var, secde var, her şey var, amma deftere günah yazılır, utanılan bir namaz haline gelir. (Amel İbadet Kulluk)<br />
    Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: " Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir, halbuki varılacak yer, Allah'ın katındadır." (Al-i İmran 3/14) (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Bütün bu varlıkların arasında en mükemmel olarak halife sıfatı ile insanı yaratmıştır. Bu insan cin, şeytan ve nefsinden daha üstün ve daha mükemmeldir. Yani onların hakkından gelebilecek nice özellikleri vardır. Yeter ki insanoğlu o özellikleri, içindeki cevherleri ortaya çıkarabilsin. (Günah ve Tövbe)<br />
    Gözlerde zina çakıyorsa kalbin zikirsizliğindendir. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    Hatem el- Esamm Hazretleri’nin şu sözü bu anlamı kuvvetlendirir: “Şu üç halde gönlünü temizle: 1-Organlarınla bir amel işlediğinde, Allah’ın sana baktığını hatırla!.. 2-Konuştuğun zaman, Allah’ın seni işittiğini hatırla!.. 3-Yapacağım bir ameli gönlünde gizlediğin vakit, Allah’ın seni bildiğini hatırla!.. Çünkü Allahu Teâla, “Şüphesiz ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.” buyurur. (Günah ve Tövbe)<br />
    Görmek başka, tanımak başka. İstersen İmam-ı Azam kadar dinin hükümlerini bil, onları yetmiş sene oku, içinden birini alıp amel etmedikçe bu bildiklerin, yarın ahiret gününde senin aleyhinde delil olur. Neden bildiklerin ile amel etmedin ? denilir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tasavvufun, insanı bir iklimden alıp diğer iklime taşıyan değiştirici ve geliştirici gücü sohbettir. Sohbet meclislerinde tek tek kemale erenler, ruh dünyası sohbetle yoğrulmuş güçlü bir toplum oluştururlar. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    Hataya düşme sıfatı, masanın üzerinde duran top misalidir. Masanın üzerine topu koysan hatta üflesen gider. Hataya meyletmek, topun üfleme hareketi kadar insana yakındır. İnsan bilgisiz ve acelecidir. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Allah’ı huşû ile zikretme zamanın gelmedi mi? (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BEHAİ EFENDİ]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35662</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 15:58:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35662</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEHAİ EFENDİ</span></span><br />
<br />
On yedinci yüzyıl Osmanlı alimlerinden. Otuz ikinci Osmanlı şeyhülislamıdır. Asıl adı Mehmed’dir. Şeyhülislam Yahya Efendinin kendisine taktığı “Behai” mahlasıyla meşhur olmuştur. Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendinin torunu ve Rumeli Kazaskeri Abdülaziz Efendinin oğludur. Nesebi, Yavuz Sultan Selim Han döneminin tanınmış şahsiyetlerinden Hasan Can’a kadar ulaşmaktadır. 1595 (H.1003) senesinde İstanbul'da doğdu. 1654 (H.1064) senesinde İstanbul’da vefat etti.<br />
<br />
Çocukluğundan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Behai Efendi zamanının alimlerinden akli ve nakli ilimleri öğrendi. İlim ve fazilette yükselip kısa zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. 1617 senesinde babası ile beraber Mekke-i mükerremeye gidip hac farizasını yerine getirdi. Dönüşünde amcası Şeyhülislam Es’ad Efendiden de ilim öğrenip, onun yanında mülazim, yani stajyer olarak vazife yaptı.<br />
<br />
İstanbul’da bazı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra Şehzade Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Bu vazifesi sırasında yazdığı bir kasidesini Sultan Dördüncü Murad Hana takdim etti. Sultan’ın iltifatına kavuşup 1630 yılında Selanik Kadılığına tayin edildi. 1633 senesinde Haleb Kadılığına nakledildi. 1634 senesinde hakkında çıkarılan bazı asılsız iddialar üzerine vazifeden alınarak Kıbrıs’ta ikamete mecbur tutuldu. Bir sene sonra İstanbul’a döndü. Sırasıyla Şam, Edirne ve İstanbul kadılıkları vazifesinde bulundu. 1646 senesinde Anadolu Kazaskerliğine, bir ay sonra Rumeli Kazaskerliğine terfi ettirildi. 1649 senesinde Şeyhülislamlık makamına getirildi. Bir sene 9 ay 15 gün bu makamda kaldıktan sonra 1651 senesinde vazifesinden alındı. 1653 senesinde tekrar Şeyhülislamlığa getirildi. Bu vazifesi esnasında boğmaca hastalığına yakalanarak 1654 senesinde İstanbul’da vefat etti. Cenazesi Fatih Camiine bitişik konağının yakınında bir yere defnedildi.<br />
<br />
Behai Efendi, yüksek ilme, keskin zeka ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Halim, selim, zerafet sahibi bir zattı. Kadılığı ve şeyhülislamlığı sırasında adaletle hükmetmiş, doğruluktan ayrılmamış, hak ve hakikati söylemekten çekinmemişti. Tütün içmenin mübah olduğuna dair; “Bir şey, özellikle zevki okşayan şeyler, haramlığına kesin ve açık delil olmadıkça mübahtır. Çünkü mübahlık eşyanın aslında var olan bir vasıftır.” diye fetva verdiği için zamanındaki bazı kimseler ona cephe almışlardı.<br />
<br />
Devrinin önemli şairlerinden olan Behai Efendi, Divan şiirinin tanınmış şairlerinden Şeyhülislam Yahya Efendi ve Baki’nin tesirinde kalmıştır. Şairlikteki şöhretine gazelleri sebebiyle ulaşmıştır. Kırktan fazla olan gazellerinde, konu ve tema olarak yer yer Allahü tealanın aşkını ve sevgisini, O’ndan ayrı kalmanın acılığını, O’na duyduğu yakıcı özlemi işlemiştir. Böyle olmasına rağmen münacat ve nat gibi şiirlere yer vermemiştir. Zamanının Naili, Neşati, Nabi, Nahifi, Nazim gibi değerli şairleri onun hakkında kasideler söyledikleri gibi, şairliğini övmüşler ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Behai Efendinin şeyhülislamlığı sırasında verdiği fetvaların toplandığı basılmamış bir eseri ile, şiirlerinin toplandığı bir Divan'ı ve Arapça, Farsça bazı eserlere yazdığı ta’likatı vardır.<br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEHAİ EFENDİ</span></span><br />
<br />
On yedinci yüzyıl Osmanlı alimlerinden. Otuz ikinci Osmanlı şeyhülislamıdır. Asıl adı Mehmed’dir. Şeyhülislam Yahya Efendinin kendisine taktığı “Behai” mahlasıyla meşhur olmuştur. Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendinin torunu ve Rumeli Kazaskeri Abdülaziz Efendinin oğludur. Nesebi, Yavuz Sultan Selim Han döneminin tanınmış şahsiyetlerinden Hasan Can’a kadar ulaşmaktadır. 1595 (H.1003) senesinde İstanbul'da doğdu. 1654 (H.1064) senesinde İstanbul’da vefat etti.<br />
<br />
Çocukluğundan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Behai Efendi zamanının alimlerinden akli ve nakli ilimleri öğrendi. İlim ve fazilette yükselip kısa zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. 1617 senesinde babası ile beraber Mekke-i mükerremeye gidip hac farizasını yerine getirdi. Dönüşünde amcası Şeyhülislam Es’ad Efendiden de ilim öğrenip, onun yanında mülazim, yani stajyer olarak vazife yaptı.<br />
<br />
İstanbul’da bazı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra Şehzade Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Bu vazifesi sırasında yazdığı bir kasidesini Sultan Dördüncü Murad Hana takdim etti. Sultan’ın iltifatına kavuşup 1630 yılında Selanik Kadılığına tayin edildi. 1633 senesinde Haleb Kadılığına nakledildi. 1634 senesinde hakkında çıkarılan bazı asılsız iddialar üzerine vazifeden alınarak Kıbrıs’ta ikamete mecbur tutuldu. Bir sene sonra İstanbul’a döndü. Sırasıyla Şam, Edirne ve İstanbul kadılıkları vazifesinde bulundu. 1646 senesinde Anadolu Kazaskerliğine, bir ay sonra Rumeli Kazaskerliğine terfi ettirildi. 1649 senesinde Şeyhülislamlık makamına getirildi. Bir sene 9 ay 15 gün bu makamda kaldıktan sonra 1651 senesinde vazifesinden alındı. 1653 senesinde tekrar Şeyhülislamlığa getirildi. Bu vazifesi esnasında boğmaca hastalığına yakalanarak 1654 senesinde İstanbul’da vefat etti. Cenazesi Fatih Camiine bitişik konağının yakınında bir yere defnedildi.<br />
<br />
Behai Efendi, yüksek ilme, keskin zeka ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Halim, selim, zerafet sahibi bir zattı. Kadılığı ve şeyhülislamlığı sırasında adaletle hükmetmiş, doğruluktan ayrılmamış, hak ve hakikati söylemekten çekinmemişti. Tütün içmenin mübah olduğuna dair; “Bir şey, özellikle zevki okşayan şeyler, haramlığına kesin ve açık delil olmadıkça mübahtır. Çünkü mübahlık eşyanın aslında var olan bir vasıftır.” diye fetva verdiği için zamanındaki bazı kimseler ona cephe almışlardı.<br />
<br />
Devrinin önemli şairlerinden olan Behai Efendi, Divan şiirinin tanınmış şairlerinden Şeyhülislam Yahya Efendi ve Baki’nin tesirinde kalmıştır. Şairlikteki şöhretine gazelleri sebebiyle ulaşmıştır. Kırktan fazla olan gazellerinde, konu ve tema olarak yer yer Allahü tealanın aşkını ve sevgisini, O’ndan ayrı kalmanın acılığını, O’na duyduğu yakıcı özlemi işlemiştir. Böyle olmasına rağmen münacat ve nat gibi şiirlere yer vermemiştir. Zamanının Naili, Neşati, Nabi, Nahifi, Nazim gibi değerli şairleri onun hakkında kasideler söyledikleri gibi, şairliğini övmüşler ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Behai Efendinin şeyhülislamlığı sırasında verdiği fetvaların toplandığı basılmamış bir eseri ile, şiirlerinin toplandığı bir Divan'ı ve Arapça, Farsça bazı eserlere yazdığı ta’likatı vardır.<br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BAHÂEDDİN VELED - SULTAN VELED]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35661</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 15:56:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35661</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAHÂEDDİN VELED - SULTAN VELED</span></span><br />
<br />
Bâhâeddin Veled (1148 / 1152 - 1230), Mevlânâ'nın babası[1] ve İslam dünyasının o dönemdeki en büyük bilginidir. Sultan-ı Ulema adı ile anılır. Anadolu Selçuklu sultanı Alâ-ed-Dîn Keykubat ile görüşmüştür. İslam Alimlerinin büyüklerindendir. Orta Asya-Türkistan'da yetişen en büyük İslam alimidir.<br />
<br />
Moğol istilasının yaklaşması üzerine, ailesi ile Türkistan ülkesinden Anadolu'ya göç etmiştir. Yolculuk sırasında başka din adamlarıyla da tanışma ve görüşme fırsatı olmuştur. Bu kişilerden en ünlüsü, Muhyiddin İbni Arabi'dir.<br />
<br />
Anadolu'da Sünniliği yayarken öldü.<br />
<br />
Konya'da ölmüş ve oraya defnedilmiştir. <br />
<br />
<br />
<br />
546’da (1151) Belh’te doğdu. Bahâeddin (Bahâ-i Veled) lakabı ve Sultânü’l-ulemâ unvanı ile şöhret buldu. Kendi ifadesine ve Sipehsâlâr ile Eflâkî’ye göre “sultânü’l-ulemâ” unvanı ona rüyada Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Annesi Hârizmşahlar hânedanından birinin kızı olmalıdır. Eflâkî, Bahâeddin Veled’in annesinin bu sülâleden Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş’in, “melîke-i cihân” diye nitelendirdiği kızlarından biri olduğunu söylüyorsa da bunu kronolojik olarak doğrulamak mümkün değildir. Çünkü Bahâeddin Veled’in doğduğu tarihte bu hükümdar henüz evlenmemiş, belki de daha doğmamıştı. Yine adı geçen müelliflerin ve bunlardan faydalanan diğer kaynakların rivayetlerine göre Bahâeddin Veled’in soyu Hz. Ebû Bekir’e ulaşır. Menâḳıbü’l-ʿârifîn’deki konu ile ilgili diğer kayıtlar incelendiğinde bu akrabalığın anne tarafından olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Belh’e yerleşmiş sûfîmeşrep bir bilginler ailesine mensup olan Bahâeddin Veled, üç yaşında iken babası Hüseyin el-Hatîbî’yi kaybetti. Ailesine dair birçok keramet ve menkıbeyi ihtiva eden Menâḳıbü’l-ʿârifîn ve Risâle-i Sipehsâlâr ile bunlara dayanan diğer kaynaklarda öğrenim durumu hakkında bilgi verilmediği gibi kiminle ve ne zaman evlendiğinden ve diğer hususlardan söz edilmemiştir. Bununla beraber kendi eseri Maʿârif’ten ve adı geçen kaynaklardaki bazı kayıtlardan onun küçük yaştan itibaren ciddi bir öğrenim gördüğü, dinî ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında seçkin bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Yine Maʿârif’inden, 1199-1210 yılları arasında birkaç çocuğa sahip bulunduğu, bunların birine Hüseyin adını verdiği annesinin VII. (XIII.) yüzyılın başlarında hayatta olduğu, halk tarafından kendisine “Veled”, annesine “Mâmî” (anne) denildiği, kötü huylu ve küfürbaz bir kadın olan annesinin ara sıra kendisini incittiği, çocukları ve annesi için çok zahmet çektiği, tasavvufa çok küçük yaşlarda ilgi duyup zikir ve riyâzetle meşgul olduğu, zikirden usandığı bir sabah Hârizm’e gidip orada İmâdüddin Tabîb adındaki bilginden tıp ilmi okumayı gönlünden geçirdiği, vâizliği meslek edindiği, hilâf ilmi ve tefsir okuttuğu, derslerini Farsça olarak takrir ettiği, malî durumunun ev satın alacak ve kira ödeyebilecek derecede iyi olduğu öğrenilmektedir. Dünyanın mülk ve makamlarından tamamen uzaklaşmaya çalıştığı anlaşılan Bahâeddin Veled’in Necmeddîn-i Kübrâ’nın müridi olduğu ve Ahmed el-Gazzâlî’den intikal eden tarikat hırkasını giydiği de rivayet edilir. Sipehsâlâr, onun beytülmâlden aldığı maaşla geçimini temin ettiğini ve asla vakıf malına el sürmediğini; Eflâkî de Fatma Hatun adında bir kızı ile Alâeddin Muhammed ve Celâleddin Muhammed adında iki oğlu daha olduğunu, evli bulunan kızının Anadolu’ya hicretinden az önce genç yaşta öldüğünü söyler.<br />
<br />
Maʿârif adlı eserinden 1203-1210 yılları arasında Belh’te veya Vahş kasabasında oturduğu, yahut Belh’te ikamet edip bu kasabaya gidip geldiği ve her iki halde de Vahş emîri ile ilişki kurduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Mevlânâ’nın Fîhi mâ fîh adlı eserindeki bir hikâyede de Semerkant’ın Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş tarafından zaptı sırasında Bahâeddin Veled’in orada bulunduğundan bahsedilmektedir. Maʿârif (I, 82) ile Menâḳıbü’l-ʿârifîn’de (I, 11, 12) Bahâeddin Veled’in aklî ilimlere ve özellikle felsefeye karşı olduğu, ilmî mevkiini ve mânevî hâkimiyetini kıskanarak kendisine dil uzatan bilgin ve filozofları, özellikle bid‘atçı saydığı ünlü kelâmcı Fahreddin er-Râzî’yi, Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş’i, Belh ve Vahş kadılarını ve diğer zâhir ulemâsını sık sık minber ve kürsüden açıkça ve şiddetle eleştirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Eflâkî ve ondan faydalanan diğer tezkire müelliflerinin kaydettiklerine göre Bahâeddin Veled, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmalarına kapılan ve bu yüzden Bahâeddin’in kendisine karşı ayaklanacağına inanan Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş ile arası açılınca, Alâeddin hükümdar olduğu sürece Belh’e dönmeyeceğine yemin ederek ailesi, yakınları ve bazı müridleriyle birlikte Belh’ten ayrılmıştır. Eflâkî’nin bu konuda verdiği bilgiler oldukça çelişkilidir. Bir yerde Bahâeddin Veled’in Belh’ten ayrılmasına yol açan olayın 1208’de meydana geldiğini söylerken başka bir yerde 604’te (1207) doğduğunu söylediği Mevlânâ’nın Belh’ten ayrıldıklarında beş yaşında olduğunu kaydeder. Bir başka yerde ise Mevlânâ’nın altı yaşında iken Belh’te olduğunu söyler. Öte yandan Moğollar’ın Belh’e saldırıp halkın büyük bir kısmını kılıçtan geçirdikleri haberi halifeye ulaştığında Bahâeddin Veled’in Bağdat’ta bulunduğunu belirtir. Eğer Mevlânâ’nın 1207’de doğduğu ve babasıyla Anadolu’ya hicret ettikleri sırada beş altı yaşında olduğu kabul edilirse -ki bu doğru değildir- Anadolu’ya 1212 veya 1213 yıllarında gelmiş olmaları gerekir. Bu ise hem 606’da (1209) öldüğü bilinen Fahreddin er-Râzî’nin ölümü, hem de 1220’de Belh’in Moğollar tarafından zaptı olayı ile çelişki teşkil eder. Öyle anlaşılıyor ki Eflâkî, Mevlânâ soyunun kerametlerini ispat etmek ve Moğol istilâsının Bahâeddin Veled’in gönlünün incinmesi yüzünden meydana geldiğini dile getirmek, ayrıca her zaman bâtın ulemâsına karşı çıkan zâhir ulemâsının bir şey bilmediklerini belirtmek için bu ve benzeri rivayetleri kronoloji sıralamasına dikkat etmeden bir araya toplamış, diğer tezkireciler de bu rivayetleri tekrar etmişlerdir. Bahâeddin Veled, Belh’ten, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmasına kapılan Alâeddin Muhammed Tekiş’e kızarak veya adı geçen âlim ve taraftarlarından incinerek ayrılmış olsa bile sanıldığı gibi Anadolu’ya değil henüz Hârizmşah’ın eline geçmemiş olan Sultan Osman’ın hâkimiyeti altındaki Semerkant’a 1212’den önce gitmiş olmalıdır. İbnü’l-Esîr’e göre 1210, Cüveynî’ye göre 1212’de Semerkant Hârizmşah tarafından kuşatıldığı sırada Bahâeddin Veled oğlu Mevlânâ ile bu şehirde bulunmaktaydı. Semerkant Sultan Alâeddin’in eline geçince çaresiz kalarak muhtemelen Belh’e dönmüş ve orada yedi sekiz yıl kalıp müridlerinin terbiyesiyle meşgul olmuş, daha sonra Moğol saldırısından çekinerek 616 (1219) yılının sonlarına doğru Belh’ten ayrılmıştır. Devletşah ve Câmî, Bahâeddin Veled’in kafilesiyle Belh’ten ayrılıp hacca gitmek üzere takip ettiği güzergâh üzerinde bulunan Nîşâbur’a gelince Şeyh Ferîdüddin Attâr tarafından karşılandığı, Attâr’ın Esrârnâme adlı eserini Mevlânâ’ya hediye edip babasına, “Çabuk ol, senin bu oğlun dünyanın yanma kabiliyeti olan kişilerini ateşe verecektir” dediğini rivayet ederler. Attâr’ın Bahâeddin Veled’i karşılaması ve eserini beş altı (gerçekte on üç) yaşındaki Mevlânâ’ya hediye edip geleceğinden haber vermesi tarihî yönden mümkün ise de Velednâme ve Menâḳıbü’l-ʿârifîn gibi ilk kaynaklarda yer almayan bu hikâye Bahâeddin Veled’i yüceltmek, Attâr’ın kerametini ispat etmek ve dikkatleri Mevlânâ’ya çevirmek için düzenlenmiş olmalıdır. Bahâeddin Veled Bağdat’a vardığında başlarında meşhur şeyh Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî’nin bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından karşılandığı, halifenin gönderdiği hediyeleri reddettiği, bir cuma günü vaazında bulunan halifeyi şiddetle tenkit ettiği, Moğollar’ın Bağdat’a saldıracağı ve halifeye Abbâsî hilâfetinin son bulacağını söylediği, orada kaldığı birkaç günü Müstansıriyye Medresesi’nde geçirdiği Eflâkî ve diğer kaynaklar tarafından bildirilmekte ise de bu olaylardan bir kısmının gerçek olması şüpheli ve hatta imkânsızdır. Çünkü 1228-1234 yılları arasında yapılmış bulunan Müstansıriyye’de kalmış olmaları mümkün olmadığı gibi Bağdat’ta duyulduğu bilinen Moğol istilâsını haber vermenin de bir keramet sayılamayacağı açıktır.<br />
<br />
Bağdat’ta fazla kalmayıp Kûfe yoluyla Mekke’ye giden Bahâeddin Veled hac dönüşü Şam yoluyla Anadolu’ya geldi. Ancak önce hangi şehre gittiği, nerede ve ne kadar kaldığı belli değildir. İbtidânâme’sinde (Velednâme) olayları kısa kısa veren Sultan Veled yer ismi olarak sadece Rum ve Konya’dan bahseder ve dedesinin Konya’da iki yıl kaldıktan sonra orada öldüğünü söyler. Sipehsâlâr ise Bahâeddin Veled’in Suriye’den Erzincan’a gittiğini, oradan Erzincan Akşehiri’ne geçtiğini, burada Mengücükoğulları’ndan Fahreddin Behram Şah’ın hanımı İsmet Hatun’un yaptırdığı hankahta bir yıl kadar oturduktan sonra Konya’ya geçtiğini, Mevlânâ’nın bu sırada on dört yaşında olduğunu yazar. Eflâkî ise onun Şam yoluyla önce Malatya’ya geldiğini, oradan Erzincan’a geçtiğini, Erzincan’da fazla kalmadan Akşehir’e gittiğini, burada İsmet Hatun’un yaptırdığı medresede dört yıl kaldığını, daha sonra yaklaşık yedi yıl oturdukları Lârende’ye (Karaman) yerleştiğini, burada on yedi veya on sekiz yaşında olan oğlu Mevlânâ’yı Şerefeddin Lâlâ-yı Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun ile 1224 veya 1225’te evlendirdiğini, Sultan Veled ile kardeşi Alâeddin’in burada doğduklarını, Selçuklu Hükümdarı Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya gittiğini kaydeder. Eflâkî ile Sipehsâlâr’ın rivayetleri birleştirilip Sultan Veled’inki ile mukayese edilirse Bahâeddin Veled’in 1220’de Bağdat’tan Mekke’ye gittiği, dönüşte Şam yoluyla Anadolu’ya geldiği, Malatya’dan geçerek Erzincan’a, oradan da Erzincan Akşehiri’ne ulaştığı, daha sonra Lârende’ye gidip orada yedi yıla yakın bir süre ikamet ettiği ve son iki senesini Konya’nın merkezinde geçirdiği sonucuna varmak mümkündür. Bahâeddin Veled’in şöhreti kısa sürede bütün Konya’ya yayıldı. İrşad faaliyetine ilgi giderek arttı. Kaynaklarda belirtildiğine göre emîrler, vezirler, hatta Sultan Alâeddin Keykubad bile kendisine mürid oldular. Sabahtan öğleye kadar talebelerine ders veriyor, öğleden sonra müridleriyle meşgul oluyor, cuma ve pazartesi günleri halka vaaz veriyor, bu arada Maʿârif’ini tamamlamaya çalışıyordu. Tarikat silsilesinin Necmeddîn-i Kübrâ’ya ulaştığı rivayet edilmekle birlikte bir Kübrevî şeyhi olarak faaliyet göstermemiştir. Eflâkî onun lafza-i celâl ile yani “Allah Allah” diye zikretmeyi tercih ettiğini kaydeder.<br />
<br />
Eflâkî’nin Sultan Veled’den naklen söylediğine göre kuvvetli, iriyarı, cüsseli bir zat olan Bahâeddin Veled 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) Cuma günü vefat etti.<br />
<br />
Bahâeddin Veled sık sık şeriatın zâhirini korumanın, sünnetlere riayet etmenin gerekli olduğunu söyler, şeriata aykırı davrananlardan nefret eder, ehil olan herkesin iyiliği emretmesini ve kötülüğü yasaklamasını isterdi. Maʿârif adlı eserinden onun son derece zengin bir ruh dünyasına sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Ona göre iyilik ve kötülük izâfîdir; mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey yoktur. Küfür Allah’a nisbetle hikmet, bize nisbetle âfettir, yani her ikisi Allah’a nisbetle aynı, bize nisbetle farklıdır. Yaptığımız her şey ve bizden meydana gelen her fiil, Allah’ın fiili ve O’nun yaptığı şeydir. Bizler Hakk’ın yüklerini taşıyan develer gibiyiz; kalkma zamanında yükümüzü sırtımızdan alırsa kalkar, çökme anında bizi uyutursa uyuruz. Allah binlerce sanat ve fen yaratmış, bunlardan biri olan merhameti anneye o vermiştir. O kimseye muhtaç olmadığı bir şeyi vermemiştir. Yerde ve gökte cazibesi bulunmayan bir şey yoktur; her şey kendi cinsini mıknatıslar ve ona meyleder. Sen birine meylediyorsan mutlaka o da sana meylediyordur; dostluk ve sevgi tek taraflı değildir. Asıl olan mâna ve maksatlardır, görünüşler ve kalıplar değil. İnsanlar kadehe değil içindeki şaraba, köşke değil onun niçin ve kim için yapıldığına baksa kâinatta ikiliğin bulunmadığını kavrar, ruhta ve mânada birliğin hâkim olduğunu görürler. Allah’a bağlanan ve O’nunla ilgi kuran ruhlar arasında hiçbir perde ve hiçbir ihtilâf kalmadığı gibi hiçbir cehennem ve hiçbir zahmet de kalmaz; güneş ışınının güneşle aynı olduğu gibi onlar da O’nunla tek şey olurlar.<br />
<br />
Bahâeddin Veled’in Maʿârif adlı eseri Bedîüzzaman Fürûzanfer tarafından neşredilmiştir (I-II, Tahran 1333-1338 hş.; 1352 hş.).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Bahâeddin Veled, Maʿârif (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1352 hş., I-II, nâşirin girişi.<br />
<br />
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, XII, 362-365.<br />
<br />
Cüveynî, Târîḫ-i Cihângüşâ, II, 125-126.<br />
<br />
Mevlânâ, Fîhi mâ fîh (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1348 hş., s. 173.<br />
<br />
Sultan Veled, Velednâme (nşr. Celâleddin Hümâî), Tahran 1355 hş., s. 190-191, Giriş.<br />
<br />
Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle-i Sipehsâlâr (nşr. Saîd-i Nefîsî), Tahran 1325 hş., s. 921.<br />
<br />
a.mlf., Terceme-i Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hazret-i Hudâvendigâr (trc. Mithat Behârî Hüsâmî), İstanbul 1331, s. 15-29.<br />
<br />
Müstevfî, Târîḫ-i Güzîde (Nevâî), s. 672.<br />
<br />
Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn, I, 7-55.<br />
<br />
a.mlf., Âriflerin Menkıbeleri, I, I. bölüm.<br />
<br />
Câmî, Nefeḥât, s. 513-515.<br />
<br />
Devletşah, Tezkire (trc. Necati Lugal), İstanbul 1977, s. 248-250.<br />
<br />
Bedîüzzaman Fürûzanfer, Risâle der Taḥḳīḳ-i Aḥvâl ü Zindegânî-yi Mevlânâ Celâleddîn Muḥammed Meşhûr be Mevlevî, Tahran 1353 hş., s. 6-33.<br />
<br />
Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1952, s. 34-42.<br />
<br />
H. Algar, “Baha al-din Mohammad Walad”, EIr., III, 431-433.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1991 yılında İstanbul’da basılan 4. cildinde, 460-462 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. <br />
<a href="https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/4/C04001688.pdf" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/d...001688.pdf</a><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
DIA</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAHÂEDDİN VELED - SULTAN VELED</span></span><br />
<br />
Bâhâeddin Veled (1148 / 1152 - 1230), Mevlânâ'nın babası[1] ve İslam dünyasının o dönemdeki en büyük bilginidir. Sultan-ı Ulema adı ile anılır. Anadolu Selçuklu sultanı Alâ-ed-Dîn Keykubat ile görüşmüştür. İslam Alimlerinin büyüklerindendir. Orta Asya-Türkistan'da yetişen en büyük İslam alimidir.<br />
<br />
Moğol istilasının yaklaşması üzerine, ailesi ile Türkistan ülkesinden Anadolu'ya göç etmiştir. Yolculuk sırasında başka din adamlarıyla da tanışma ve görüşme fırsatı olmuştur. Bu kişilerden en ünlüsü, Muhyiddin İbni Arabi'dir.<br />
<br />
Anadolu'da Sünniliği yayarken öldü.<br />
<br />
Konya'da ölmüş ve oraya defnedilmiştir. <br />
<br />
<br />
<br />
546’da (1151) Belh’te doğdu. Bahâeddin (Bahâ-i Veled) lakabı ve Sultânü’l-ulemâ unvanı ile şöhret buldu. Kendi ifadesine ve Sipehsâlâr ile Eflâkî’ye göre “sultânü’l-ulemâ” unvanı ona rüyada Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Annesi Hârizmşahlar hânedanından birinin kızı olmalıdır. Eflâkî, Bahâeddin Veled’in annesinin bu sülâleden Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş’in, “melîke-i cihân” diye nitelendirdiği kızlarından biri olduğunu söylüyorsa da bunu kronolojik olarak doğrulamak mümkün değildir. Çünkü Bahâeddin Veled’in doğduğu tarihte bu hükümdar henüz evlenmemiş, belki de daha doğmamıştı. Yine adı geçen müelliflerin ve bunlardan faydalanan diğer kaynakların rivayetlerine göre Bahâeddin Veled’in soyu Hz. Ebû Bekir’e ulaşır. Menâḳıbü’l-ʿârifîn’deki konu ile ilgili diğer kayıtlar incelendiğinde bu akrabalığın anne tarafından olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Belh’e yerleşmiş sûfîmeşrep bir bilginler ailesine mensup olan Bahâeddin Veled, üç yaşında iken babası Hüseyin el-Hatîbî’yi kaybetti. Ailesine dair birçok keramet ve menkıbeyi ihtiva eden Menâḳıbü’l-ʿârifîn ve Risâle-i Sipehsâlâr ile bunlara dayanan diğer kaynaklarda öğrenim durumu hakkında bilgi verilmediği gibi kiminle ve ne zaman evlendiğinden ve diğer hususlardan söz edilmemiştir. Bununla beraber kendi eseri Maʿârif’ten ve adı geçen kaynaklardaki bazı kayıtlardan onun küçük yaştan itibaren ciddi bir öğrenim gördüğü, dinî ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında seçkin bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Yine Maʿârif’inden, 1199-1210 yılları arasında birkaç çocuğa sahip bulunduğu, bunların birine Hüseyin adını verdiği annesinin VII. (XIII.) yüzyılın başlarında hayatta olduğu, halk tarafından kendisine “Veled”, annesine “Mâmî” (anne) denildiği, kötü huylu ve küfürbaz bir kadın olan annesinin ara sıra kendisini incittiği, çocukları ve annesi için çok zahmet çektiği, tasavvufa çok küçük yaşlarda ilgi duyup zikir ve riyâzetle meşgul olduğu, zikirden usandığı bir sabah Hârizm’e gidip orada İmâdüddin Tabîb adındaki bilginden tıp ilmi okumayı gönlünden geçirdiği, vâizliği meslek edindiği, hilâf ilmi ve tefsir okuttuğu, derslerini Farsça olarak takrir ettiği, malî durumunun ev satın alacak ve kira ödeyebilecek derecede iyi olduğu öğrenilmektedir. Dünyanın mülk ve makamlarından tamamen uzaklaşmaya çalıştığı anlaşılan Bahâeddin Veled’in Necmeddîn-i Kübrâ’nın müridi olduğu ve Ahmed el-Gazzâlî’den intikal eden tarikat hırkasını giydiği de rivayet edilir. Sipehsâlâr, onun beytülmâlden aldığı maaşla geçimini temin ettiğini ve asla vakıf malına el sürmediğini; Eflâkî de Fatma Hatun adında bir kızı ile Alâeddin Muhammed ve Celâleddin Muhammed adında iki oğlu daha olduğunu, evli bulunan kızının Anadolu’ya hicretinden az önce genç yaşta öldüğünü söyler.<br />
<br />
Maʿârif adlı eserinden 1203-1210 yılları arasında Belh’te veya Vahş kasabasında oturduğu, yahut Belh’te ikamet edip bu kasabaya gidip geldiği ve her iki halde de Vahş emîri ile ilişki kurduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Mevlânâ’nın Fîhi mâ fîh adlı eserindeki bir hikâyede de Semerkant’ın Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş tarafından zaptı sırasında Bahâeddin Veled’in orada bulunduğundan bahsedilmektedir. Maʿârif (I, 82) ile Menâḳıbü’l-ʿârifîn’de (I, 11, 12) Bahâeddin Veled’in aklî ilimlere ve özellikle felsefeye karşı olduğu, ilmî mevkiini ve mânevî hâkimiyetini kıskanarak kendisine dil uzatan bilgin ve filozofları, özellikle bid‘atçı saydığı ünlü kelâmcı Fahreddin er-Râzî’yi, Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş’i, Belh ve Vahş kadılarını ve diğer zâhir ulemâsını sık sık minber ve kürsüden açıkça ve şiddetle eleştirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Eflâkî ve ondan faydalanan diğer tezkire müelliflerinin kaydettiklerine göre Bahâeddin Veled, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmalarına kapılan ve bu yüzden Bahâeddin’in kendisine karşı ayaklanacağına inanan Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş ile arası açılınca, Alâeddin hükümdar olduğu sürece Belh’e dönmeyeceğine yemin ederek ailesi, yakınları ve bazı müridleriyle birlikte Belh’ten ayrılmıştır. Eflâkî’nin bu konuda verdiği bilgiler oldukça çelişkilidir. Bir yerde Bahâeddin Veled’in Belh’ten ayrılmasına yol açan olayın 1208’de meydana geldiğini söylerken başka bir yerde 604’te (1207) doğduğunu söylediği Mevlânâ’nın Belh’ten ayrıldıklarında beş yaşında olduğunu kaydeder. Bir başka yerde ise Mevlânâ’nın altı yaşında iken Belh’te olduğunu söyler. Öte yandan Moğollar’ın Belh’e saldırıp halkın büyük bir kısmını kılıçtan geçirdikleri haberi halifeye ulaştığında Bahâeddin Veled’in Bağdat’ta bulunduğunu belirtir. Eğer Mevlânâ’nın 1207’de doğduğu ve babasıyla Anadolu’ya hicret ettikleri sırada beş altı yaşında olduğu kabul edilirse -ki bu doğru değildir- Anadolu’ya 1212 veya 1213 yıllarında gelmiş olmaları gerekir. Bu ise hem 606’da (1209) öldüğü bilinen Fahreddin er-Râzî’nin ölümü, hem de 1220’de Belh’in Moğollar tarafından zaptı olayı ile çelişki teşkil eder. Öyle anlaşılıyor ki Eflâkî, Mevlânâ soyunun kerametlerini ispat etmek ve Moğol istilâsının Bahâeddin Veled’in gönlünün incinmesi yüzünden meydana geldiğini dile getirmek, ayrıca her zaman bâtın ulemâsına karşı çıkan zâhir ulemâsının bir şey bilmediklerini belirtmek için bu ve benzeri rivayetleri kronoloji sıralamasına dikkat etmeden bir araya toplamış, diğer tezkireciler de bu rivayetleri tekrar etmişlerdir. Bahâeddin Veled, Belh’ten, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmasına kapılan Alâeddin Muhammed Tekiş’e kızarak veya adı geçen âlim ve taraftarlarından incinerek ayrılmış olsa bile sanıldığı gibi Anadolu’ya değil henüz Hârizmşah’ın eline geçmemiş olan Sultan Osman’ın hâkimiyeti altındaki Semerkant’a 1212’den önce gitmiş olmalıdır. İbnü’l-Esîr’e göre 1210, Cüveynî’ye göre 1212’de Semerkant Hârizmşah tarafından kuşatıldığı sırada Bahâeddin Veled oğlu Mevlânâ ile bu şehirde bulunmaktaydı. Semerkant Sultan Alâeddin’in eline geçince çaresiz kalarak muhtemelen Belh’e dönmüş ve orada yedi sekiz yıl kalıp müridlerinin terbiyesiyle meşgul olmuş, daha sonra Moğol saldırısından çekinerek 616 (1219) yılının sonlarına doğru Belh’ten ayrılmıştır. Devletşah ve Câmî, Bahâeddin Veled’in kafilesiyle Belh’ten ayrılıp hacca gitmek üzere takip ettiği güzergâh üzerinde bulunan Nîşâbur’a gelince Şeyh Ferîdüddin Attâr tarafından karşılandığı, Attâr’ın Esrârnâme adlı eserini Mevlânâ’ya hediye edip babasına, “Çabuk ol, senin bu oğlun dünyanın yanma kabiliyeti olan kişilerini ateşe verecektir” dediğini rivayet ederler. Attâr’ın Bahâeddin Veled’i karşılaması ve eserini beş altı (gerçekte on üç) yaşındaki Mevlânâ’ya hediye edip geleceğinden haber vermesi tarihî yönden mümkün ise de Velednâme ve Menâḳıbü’l-ʿârifîn gibi ilk kaynaklarda yer almayan bu hikâye Bahâeddin Veled’i yüceltmek, Attâr’ın kerametini ispat etmek ve dikkatleri Mevlânâ’ya çevirmek için düzenlenmiş olmalıdır. Bahâeddin Veled Bağdat’a vardığında başlarında meşhur şeyh Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî’nin bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından karşılandığı, halifenin gönderdiği hediyeleri reddettiği, bir cuma günü vaazında bulunan halifeyi şiddetle tenkit ettiği, Moğollar’ın Bağdat’a saldıracağı ve halifeye Abbâsî hilâfetinin son bulacağını söylediği, orada kaldığı birkaç günü Müstansıriyye Medresesi’nde geçirdiği Eflâkî ve diğer kaynaklar tarafından bildirilmekte ise de bu olaylardan bir kısmının gerçek olması şüpheli ve hatta imkânsızdır. Çünkü 1228-1234 yılları arasında yapılmış bulunan Müstansıriyye’de kalmış olmaları mümkün olmadığı gibi Bağdat’ta duyulduğu bilinen Moğol istilâsını haber vermenin de bir keramet sayılamayacağı açıktır.<br />
<br />
Bağdat’ta fazla kalmayıp Kûfe yoluyla Mekke’ye giden Bahâeddin Veled hac dönüşü Şam yoluyla Anadolu’ya geldi. Ancak önce hangi şehre gittiği, nerede ve ne kadar kaldığı belli değildir. İbtidânâme’sinde (Velednâme) olayları kısa kısa veren Sultan Veled yer ismi olarak sadece Rum ve Konya’dan bahseder ve dedesinin Konya’da iki yıl kaldıktan sonra orada öldüğünü söyler. Sipehsâlâr ise Bahâeddin Veled’in Suriye’den Erzincan’a gittiğini, oradan Erzincan Akşehiri’ne geçtiğini, burada Mengücükoğulları’ndan Fahreddin Behram Şah’ın hanımı İsmet Hatun’un yaptırdığı hankahta bir yıl kadar oturduktan sonra Konya’ya geçtiğini, Mevlânâ’nın bu sırada on dört yaşında olduğunu yazar. Eflâkî ise onun Şam yoluyla önce Malatya’ya geldiğini, oradan Erzincan’a geçtiğini, Erzincan’da fazla kalmadan Akşehir’e gittiğini, burada İsmet Hatun’un yaptırdığı medresede dört yıl kaldığını, daha sonra yaklaşık yedi yıl oturdukları Lârende’ye (Karaman) yerleştiğini, burada on yedi veya on sekiz yaşında olan oğlu Mevlânâ’yı Şerefeddin Lâlâ-yı Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun ile 1224 veya 1225’te evlendirdiğini, Sultan Veled ile kardeşi Alâeddin’in burada doğduklarını, Selçuklu Hükümdarı Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya gittiğini kaydeder. Eflâkî ile Sipehsâlâr’ın rivayetleri birleştirilip Sultan Veled’inki ile mukayese edilirse Bahâeddin Veled’in 1220’de Bağdat’tan Mekke’ye gittiği, dönüşte Şam yoluyla Anadolu’ya geldiği, Malatya’dan geçerek Erzincan’a, oradan da Erzincan Akşehiri’ne ulaştığı, daha sonra Lârende’ye gidip orada yedi yıla yakın bir süre ikamet ettiği ve son iki senesini Konya’nın merkezinde geçirdiği sonucuna varmak mümkündür. Bahâeddin Veled’in şöhreti kısa sürede bütün Konya’ya yayıldı. İrşad faaliyetine ilgi giderek arttı. Kaynaklarda belirtildiğine göre emîrler, vezirler, hatta Sultan Alâeddin Keykubad bile kendisine mürid oldular. Sabahtan öğleye kadar talebelerine ders veriyor, öğleden sonra müridleriyle meşgul oluyor, cuma ve pazartesi günleri halka vaaz veriyor, bu arada Maʿârif’ini tamamlamaya çalışıyordu. Tarikat silsilesinin Necmeddîn-i Kübrâ’ya ulaştığı rivayet edilmekle birlikte bir Kübrevî şeyhi olarak faaliyet göstermemiştir. Eflâkî onun lafza-i celâl ile yani “Allah Allah” diye zikretmeyi tercih ettiğini kaydeder.<br />
<br />
Eflâkî’nin Sultan Veled’den naklen söylediğine göre kuvvetli, iriyarı, cüsseli bir zat olan Bahâeddin Veled 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) Cuma günü vefat etti.<br />
<br />
Bahâeddin Veled sık sık şeriatın zâhirini korumanın, sünnetlere riayet etmenin gerekli olduğunu söyler, şeriata aykırı davrananlardan nefret eder, ehil olan herkesin iyiliği emretmesini ve kötülüğü yasaklamasını isterdi. Maʿârif adlı eserinden onun son derece zengin bir ruh dünyasına sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Ona göre iyilik ve kötülük izâfîdir; mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey yoktur. Küfür Allah’a nisbetle hikmet, bize nisbetle âfettir, yani her ikisi Allah’a nisbetle aynı, bize nisbetle farklıdır. Yaptığımız her şey ve bizden meydana gelen her fiil, Allah’ın fiili ve O’nun yaptığı şeydir. Bizler Hakk’ın yüklerini taşıyan develer gibiyiz; kalkma zamanında yükümüzü sırtımızdan alırsa kalkar, çökme anında bizi uyutursa uyuruz. Allah binlerce sanat ve fen yaratmış, bunlardan biri olan merhameti anneye o vermiştir. O kimseye muhtaç olmadığı bir şeyi vermemiştir. Yerde ve gökte cazibesi bulunmayan bir şey yoktur; her şey kendi cinsini mıknatıslar ve ona meyleder. Sen birine meylediyorsan mutlaka o da sana meylediyordur; dostluk ve sevgi tek taraflı değildir. Asıl olan mâna ve maksatlardır, görünüşler ve kalıplar değil. İnsanlar kadehe değil içindeki şaraba, köşke değil onun niçin ve kim için yapıldığına baksa kâinatta ikiliğin bulunmadığını kavrar, ruhta ve mânada birliğin hâkim olduğunu görürler. Allah’a bağlanan ve O’nunla ilgi kuran ruhlar arasında hiçbir perde ve hiçbir ihtilâf kalmadığı gibi hiçbir cehennem ve hiçbir zahmet de kalmaz; güneş ışınının güneşle aynı olduğu gibi onlar da O’nunla tek şey olurlar.<br />
<br />
Bahâeddin Veled’in Maʿârif adlı eseri Bedîüzzaman Fürûzanfer tarafından neşredilmiştir (I-II, Tahran 1333-1338 hş.; 1352 hş.).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Bahâeddin Veled, Maʿârif (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1352 hş., I-II, nâşirin girişi.<br />
<br />
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, XII, 362-365.<br />
<br />
Cüveynî, Târîḫ-i Cihângüşâ, II, 125-126.<br />
<br />
Mevlânâ, Fîhi mâ fîh (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1348 hş., s. 173.<br />
<br />
Sultan Veled, Velednâme (nşr. Celâleddin Hümâî), Tahran 1355 hş., s. 190-191, Giriş.<br />
<br />
Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle-i Sipehsâlâr (nşr. Saîd-i Nefîsî), Tahran 1325 hş., s. 921.<br />
<br />
a.mlf., Terceme-i Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hazret-i Hudâvendigâr (trc. Mithat Behârî Hüsâmî), İstanbul 1331, s. 15-29.<br />
<br />
Müstevfî, Târîḫ-i Güzîde (Nevâî), s. 672.<br />
<br />
Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn, I, 7-55.<br />
<br />
a.mlf., Âriflerin Menkıbeleri, I, I. bölüm.<br />
<br />
Câmî, Nefeḥât, s. 513-515.<br />
<br />
Devletşah, Tezkire (trc. Necati Lugal), İstanbul 1977, s. 248-250.<br />
<br />
Bedîüzzaman Fürûzanfer, Risâle der Taḥḳīḳ-i Aḥvâl ü Zindegânî-yi Mevlânâ Celâleddîn Muḥammed Meşhûr be Mevlevî, Tahran 1353 hş., s. 6-33.<br />
<br />
Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1952, s. 34-42.<br />
<br />
H. Algar, “Baha al-din Mohammad Walad”, EIr., III, 431-433.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1991 yılında İstanbul’da basılan 4. cildinde, 460-462 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. <br />
<a href="https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/4/C04001688.pdf" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/d...001688.pdf</a><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
DIA</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Es-Seyyid Aliyyül Hemedâni Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=32818</link>
			<pubDate>Tue, 19 Nov 2024 02:36:04 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=32818</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeyh Es-Seyyid Aliyyül Hemedâni Kimdir?</span></span><br />
<br />
ŞEYH ES-SEYYİD ALİYYÜL HEMEDÂNİ<br />
<br />
Horasan'ın meşhûr evliyalarından olup ismi Ali bin Şihâbeddîn bin Muhammed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. 1384 (H.786) senesinde vefât etti. Kabri şerifleri Hıtlan'dadır. Aklî ve naklî ilimlerde büyük âlim idi. Tasavvuf ilimlerinde Mahmûd Mazdakânî ve Mahmûd-i Adkânî hazretlerinden feyz alarak kemâle erdi. Ayrıca zamânında yaşayan pekçok velî ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Keşmir şehrinde bir dergâhı vardı. Uzun zaman insanlara yol gösterip, Allahü teâlâ hazretlerinin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok insanın vuslatına vesîle oldu. Hakkında pek çok menkıbe vardır.<br />
<br />
Kendisi şöyle anlatmıştır: "Defâlarca hacca gittim. Bir hac seferinde yolumuz çöle düştü. Yirmi sekiz gün hiçbir şey yiyip içmeden yürüdüm. Yemek içmek hiç hatırıma gelmiyordu. Bir müddet sonra bende yemek yeme ihtiyâcı hâsıl oldu. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey yoktu. Rastladığım birkaç çadıra yiyecek bulurum ümidiyle uğradım. Fakat kimseden bir şey isteyemedim. Sonra bir köşeye çekilip murâkabeye vardım, oturup öylece kaldım. Bir müddet sonra bulunduğum kâfilenin gittiğini gördüm. Yetişmek için kalkıp yürümeye başladım. Yol üzerinde bir su kuyusuna rastladım. Kuyudan su çekecek bir kabım yoktu. Sonunda kuyunun içine inip, doyuncaya kadar su içtim. Bir müddet kuyunun dibinde bekledim. Çok derin olduğu için dışarı çıkamadım. Kuyu çıkılabilecek şekilde değildi. Ben böyle bekleyip dururken, kuyunun başına biri geldi. Bana bakıp başındaki sarığını çıkarıp, bana doğru sarkıttı. Sarığın ucundan tuttum. Beni çekip kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca kim olduğunu sormak istediğimde, gözden kayboluverdi. Bunun üzerine süratle yürüyüp kâfileye yetiştim. Beni görünce sağ sâlim nasıl geldin diye hayret ettiler. Eşkıyâdan nasıl kurtuldun dediler. Bu sebeple kâfile arasında meşhur oldum. Yolculuk sırasında çoğu kere kâfileden ayrı giderdim. Geceleri onlardan ayrı geçirirdim. Çok korkulu yerler olmasına rağmen, Allahü teâlâ beni korurdu."<br />
<br />
Talebelerinin meşhurlarından Nûreddîn Câfer Bedahşî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Seyyid Ali Hemedânî hazretlerinin sohbetleri sırasında huzûrunda bulunduğumda hatırımdan her ne geçse onu bana açıkça söylerdi. Eğer hatırımdan geçen şeyler bir faydaya sebeb olmayacaksa, açıklamazdı." Kendisi anlatır: "Şeyh Muhyiddîn Arabî hazretleri bâzı eserlerinde şöyle zikretmiştir: Yetmiş gün hiçbir şey yemedim, diye kaydetmiştir. Ben de kendimi denemek için yüz yetmiş gün hiçbir şey yemedim. O hâle geldim ki, yemek yemek sünnet olmasaydı, geri kalan ömrüm boyu bu derviş hiçbir şey yemezdi." Yine şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında, Rum diyârına gitmiştim. Bir mescidde ikâmet ediyordum. Bir gece ihtilâm oldum. Hava son derece soğuktu. Nefsim gusül abdesti alma husûsunda gevşeklik göstermek istedi. Nefsime bu gevşekliği sebebiyle şöyle bir cezâ verdim. Kırk gece buzu kırıp soğuk su ile sana gusül abdesti aldıracağım, dedim. Büyük bir taş alıp her gece buzu kırarak gusül abdesti aldım. Böyle kırk gece devâm ettim. Bu sırada eski bir elbisemden başka giyecek bir şeyim yoktu.<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri fütüvvetle ilgili olarak buyurdu ki: "Ey azîz! Ahî(kardeşlik) sözü halk arasında kullanılan bir lafızdır. Bunun yüksek bir mânâsı ve geniş bir hakîkati vardır. Tasavvuf ehli kardeşliği üç mertebede açıklamışlardır.<br />
<br />
Birincisi, anne ve babası bir olan kimseler. İkincisi müminlerin kardeşliğidir.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Şüphesiz ki, müminler kardeştir." (Hucurât sûresi:13) buyruldu. Üçüncü mertebe ise gönül ehli ve hakîkate erenler arasındaki kardeşliktir. Bu makâma fütüvvet denir. Bir kimse cömertlikle, af, emânete riâyet, şefkât ve hilm (yumuşak huyluluk), tevâzu ve takvâ ile vasıflanırsa, fütüvvet ehli böyle kimseye (ahî) kardeş adı vermişlerdir. Fütüvvet her ne kadar fakr makâmından bir makam ise de bütün makamların aslıdır. Bütün makamlar ona bağlıdır. Bütün insânî olgunlukların aslı fütüvvete bağlıdır. Çünkü bu bütün dereceleri ve mekârim-i ahlâkı, üstün ahlâkı şâmildir.<br />
<br />
Hakîkate eren büyükler, meşâyıh-ı kirâm, fütüvvetin hakîkatı hakkında çok söz söylemişlerdir. Hasan-ı Basrî kuddise sirruh; "Fütüvvet, Rabbin için nefsine düşman olmandır." buyurdu. Hâris-i Muhâsibî ise; "Fütüvvet herkese insaflı davranmayı kendine vazîfe bilmek, kimseden insaf beklememektir." buyurdu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Fütüvvet, açık elli olmak ve eziyet vermemektir. Yâni fütüvvetin hakîkatı; hayra, iyiliğe ve Allahü teâlânın kullarının rahatına vesîle olmaktır." buyurdu. Sehl bin Abdullah da; "Fütüvvet, sünnet-i seniyyeye uymaktır." buyurdu. Hazret-i Ali buyurdu ki: "Fütüvvet dört kısımdır. Gücü yettiği halde affetmek, gadab, kızgınlık ânında yumuşak davranmak, düşmanlığı olduğu halde karşısındakine nasîhat etmek, kendi ihtiyâcı olduğu halde başkasına vermek." Bütün bu buyrulanlardan anlaşıldı ki, fütüvvetin bütün mertebeleri ve şekli kul hakkı ile ilgilidir.<br />
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; "Kul, müslüman kardeşinin ihtiyâcını karşıladığı müddetçe Allahü teâlâ da onun ihtiyaçlarını giderir." buyurdu. "Biliniz ki, dünyâ, kıyâmet çölünün kenarında yapılmış bir menzildir. Öyle bir menzildir ki, ezel çölü ile ebed çölü arasında konmuştur. Allahü teâlânın kulları, misâfirleri âlem-i ervâh çölünden kıyâmet karargâhı sahrasına sefer yapsınlar. Bu menzilde âhiret seferine çıkmak için azık hazırlasınlar, bu uzun ve nihâyetsiz yolculuk için tedbir ile meşgûl olsunlar. Dünyâda bir yerde konaklamış misâfirler gibi gidici olan insanlar, Allahü teâlânın hikmetiyle değişik haldedirler. Bâzısı bedenen kuvvetli, mânen zayıf, bâzısı mânen kuvvetli, bedenen zayıfdır. Bâzısı her iki bakımdan da kuvvetli, bâzısı da her iki bakımdan da zayıf yaratılmıştır.<br />
Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "...İşte bütün bunlar azîz olan (ve her şeyi) iyi bilen Allah'ın takdîridir." (En'âm sûresi: 96) buyrulmuştur. Bunda sayılması, anlatılması mümkün olmayacak derecede çeşitli hikmetler vardır. Bir hikmeti, insanların güçleri nisbetinde birbirine yardımcı olmalarıdır. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; "Müminler binânın tuğlaları gibidirler. Biri diğerini destekler." buyurdu. Îmân sâhibi olanlar, din ve dünyâ işlerinde birbirine yardımcı olurlar. Bu dünyâdaki âhiret seferinde kulluk yükünü taşımaları için birbirlerine yardımcı olurlar. Âyet-i kerîmede müminlerin kardeş olduğu bildirilmiştir. Güç kuvvet sâhibi olan kullara bu fâni nîmet Allahü teâlâ tarafından verilmiş bir emânettir ki, bununla ebedî saâdet tohumlarını ekerler. Bu ebedî nîmeti kazanırlar. Mağrur ve gâfil olanlar ise, bu cismânî bir nîmet olan güç ve kuvveti şu birkaç günlük kederli dünyâ hayâtı için harcarlar. Kısa ömrü bu murdar dünyâya âit şeyleri toplamakla zâyi ederler. Uzun âhiret yolculuğu için hazırlanmaktan gâfil olurlar. Böylece din kardeşlerinin de dünyâya ve âhirete âit haklarını unuturlar, yerine getirmezler. Allahü teâlânın emirlerine uymayı elden kaçırırlar.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Onlar dünyâ hayâtının görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise tamâmen gâfildirler." (Rûm sûresi: 7) ve "...Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu." (Tevbe sûresi: 67) buyruldu. Bu insanlar dünyânın fâni, geçici nîmetlerine dalıp, Allahü teâlâyı unutmaları sebebiyle âhirette Cehennem'e atılacaklar ve rahmet edilmeyecekler."<br />
<br />
 "Ahî, gerçek kardeş olan kimsenin güzel ahlâka ve beğenilen hasletlere sâhib olması gerekir. Yaşlılara hürmet, gençlere nasîhat, çocuklara şefkat, zayıflara merhamet, fakirlere cömertlik, âlimlere hürmet eder. Zâlimlere düşmanlık, facirleri tahkîr eder. İnsanlara iyilik eder ve mertlik gösterir ve onlarla sulh içinde yaşar, iyi geçinir. Allahü teâlâya yalvarır, nefsine karşı savaş açar, onun boş isteklerine muhâlefet eder. Şeytanla mücâdele eder. İnsanlardan gelen sıkıntılara tehammül eder. Düşmanlık edenlere yumuşak davranır. Musîbetler karşısında sabırlı olur. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıpları üzerinde durmaz. İnsanlara musîbete uğradıklarında ve gamlı hallerinde yardımcı olur. Takdire, kadere râzı olur. Bid'atden ve nefsin boş isteklerinden sakınır. Dînin emirleri üzere hareket eder. Töhmet altında kalacak yerlerden uzak durur. Lâzım olan din bilgilerini öğrenmekte çok hırslı olur. Gaflet ehlinden nefret eder. Dostlarla yardımlaşır. Cemâate devâm eder. Emri altında bulunanlara nasîhat eder. Dâimâ âhireti düşünür. Hallerine ve sözlerine dikkat eder. Kıyâmet gününde rüsvâ, rezil olmaktan korkar. Allahü teâlânın fazlından ve ihsânından ümit kesmez" <br />
<br />
 "Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve âhiret saâdetlerine kavuşmak, tâatlar ile ibâdet ve kulluk ağacının meyveleri ile geçer.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Hakîkaten, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm sûresi: 39) buyruldu. Tâatların çeşitleri çok ise de hepsi üç kısımda toplanır. Bunlar; kalp ile, beden ile ve mal ile yapılan ibâdetlerdir. Kalp ile olan; tâat, îmân, tevekkül, sabır, şükür, teslimiyet ve işleri Allahü teâlâya havâle etmek, O'na sığınıp güvenmek. Sıdk, ihlâs, rızâ, yakîn, muhabbet, mârifet ve diğerleri. Bunlar keşf kapılarının anahtarları, müşâhede meclisinin ışıklarıdır."<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri kıymetli kitaplar yazmış olup, bir kısmı şunlardır:<br />
<br />
Şerh-i Esmâullah,<br />
Şerh-i Füsûs-ül-Hikem,<br />
Şerh-i Kasîde-i Hemziyye,<br />
Zâhirât-ül-Mülûk,<br />
Esrâr-ı Vahy,<br />
Risâle-i Siyerü't-Tâlibîn ve daha pekçok eseri vardır.<br />
<br />
Eserlerinin çoğu talebesi Nûreddîn Câfer Bedahşânî tarafından büyük bir kitap hâlinde biraraya toplanmıştır. Menkıbeleri de aynı talebesi tarafından eserlerini topladığı mecmua içinde Hülâsât-ül-Menâkıb adını verdiği eserde anlatılmıştır.<br />
<br />
RASÛLULLAH EFENDİMİZİN EMRİ<br />
 Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatır: Bir hac seferi için Hıtlan vilâyetinin Alişah köyünden yola çıkmıştım. Yolculuğum sırasında yanımda bulunan şeyleri muhtaçlara dağıtırdım. Bir müddet yol aldıktan sonra, çok az param kalmıştı. Bir yerde konaklamıştık. Bu sırada birisi gelip, bana iki bin dinar verdi ve kabûl etmemi istedi.Sonra parayı Peygamber efendimizin mânevî işâretiyle bana getirdiğini söyledi. Bunun üzerine kabûl edip aldım. Sonra ona Peygamber efendimiz sana ne sûretle işâret buyurdu diye sordum. Dedi ki: "Bu dirhemleri hacca gitmek niyetiyle saklamıştım. Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Bana; "Bu dirhemleri sakla benim evlâdımdan birisi hacca giderken falanca yerde konaklayacaktır. Dirhemleri ona ver." buyurdu. Resûlullah efendimiz böyle buyurunca; "Yâ Resûlallah! O torununuzun ismi nedir?" diye sordum. "Ali Hemedânî'dir." buyurdu. İşte o zamandan bu güne kadar bir sene geçti. Bu bir sene içerisinde dâimâ oraya gelecek birini bekledim, tâkib ettim. İşte şimdi zât-ı âlinizle müşerref oldum." dedi. Bu dirhemleri alıp Bağdât'a kadar yanımda taşıdım. Fakat o sene bir hâdise yüzünden hacca gidemedim. Bağdat'tan geri döndüm. Üç deveye çeşitli yiyecekler ve su ile, iki deveye de öteki eşyâları yükledim. Kervandakiler beni yanımda üzeri yiyecek yüklü develerle görünce şaşırdılar. "Bu seyyid az yerdi, yanında fazla şey bulunmazdı. Neden böyle yanına çok azık aldı." dediler.Halbuki on dört günde ancak bir yiyecek bulunan yere varabiliyorduk. Kervanla birlikte birkaç gün yol aldıktan sonra, kervan yolu şaşırdı. Kervandakilerin azıkları tamâmen tükendi. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek içecek verdim. Bunları yiyerek bir müddet sonra yiyecek bulunan mâmur bir beldeye ulaşabildik. Böylece Şam'a ulaştık. Ben yanımdaki dirhemleri muhtaçlara vermek için gâyet iktisatlı bir şekilde harcıyordum. Bu sırada biz Şam'da iken sıkıntıya sebeb olan başka bir hâdise meydana geldi. Yanımdaki dirhemler de iyice azalmıştı. Nihayet imkân bulup Şam'dan Mekke'ye gittim, hac ibâdetimi yapıp memleketim Hıtlan'a döndüm. Hac dönüşünden sonra ziyâretine gidenlere bir sohbeti sırasında şöyle buyurmuştur: "Buradan ayrılıp dönünceye kadar on ay müddetle ikâmet ettiğim, konakladığım her yerde Allahü telâ kalbime; "Git insanları irşâd et, rehberlik yap." diye ilhâm etti."<br />
 "O TEKLİF BENİM İŞÂRETİMLEDİR"<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Yedi sene yorgan ile örtünmedim. Arpa ekmeğinden başka bir şey yemedim. Yedi seneden sonra bir büyük zât gelip güzel bir yorgan ile lezzetli bir yemek getirdi. Bunları Peygamber efendimizin işâretiyle getirdiğini, kabûl etmemi söyledi. Ben de; "Bunun böyle olduğuna dâir bir delîlin var mı?" dedim. O zât tebessüm ederek; "Nasıl bir şâhid istiyorsun?" dedi. "Öyle bir şâhid ki, bana da işâret buyrulsun." dedim. "Senin de Resûlullah efendimize teveccüh etmen gerekir." dedi. O meclisten ayrılıp Resûlullah efendimize teveccüh ettim. Resûlullah efendimizi gördüm. Bana tebessüm buyurup; "O teklif benim işâretimledir." buyurdu. Bunun üzerine o zâtın verdiği şeyleri kabûl ettim.<br />
<br />
 1) Nüzhet-ül-Havâtır; c.1, s.88<br />
 2) Sefînet-ül-Evliyâ; s.107<br />
 3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.504<br />
 4) Hülâsât-ül-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Şehîd Ali Paşa Kısmı, No: 2794 5) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.287 6) Brockelman; Gal-2, s.221, Sup-2, s.311<br />
<br />
Şahı merdan gavs-ı sani dolaşır menzil içinde<br />
Pervane olmuş dervişler ALLAH der gider peşinde<br />
Nefsini dizginlemiş hizmet ehli pehlivanlar edep içinde<br />
Görünce insan olanın titrer kalbi akar gözünden yaşı sultanım canım efendim..</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeyh Es-Seyyid Aliyyül Hemedâni Kimdir?</span></span><br />
<br />
ŞEYH ES-SEYYİD ALİYYÜL HEMEDÂNİ<br />
<br />
Horasan'ın meşhûr evliyalarından olup ismi Ali bin Şihâbeddîn bin Muhammed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. 1384 (H.786) senesinde vefât etti. Kabri şerifleri Hıtlan'dadır. Aklî ve naklî ilimlerde büyük âlim idi. Tasavvuf ilimlerinde Mahmûd Mazdakânî ve Mahmûd-i Adkânî hazretlerinden feyz alarak kemâle erdi. Ayrıca zamânında yaşayan pekçok velî ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Keşmir şehrinde bir dergâhı vardı. Uzun zaman insanlara yol gösterip, Allahü teâlâ hazretlerinin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok insanın vuslatına vesîle oldu. Hakkında pek çok menkıbe vardır.<br />
<br />
Kendisi şöyle anlatmıştır: "Defâlarca hacca gittim. Bir hac seferinde yolumuz çöle düştü. Yirmi sekiz gün hiçbir şey yiyip içmeden yürüdüm. Yemek içmek hiç hatırıma gelmiyordu. Bir müddet sonra bende yemek yeme ihtiyâcı hâsıl oldu. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey yoktu. Rastladığım birkaç çadıra yiyecek bulurum ümidiyle uğradım. Fakat kimseden bir şey isteyemedim. Sonra bir köşeye çekilip murâkabeye vardım, oturup öylece kaldım. Bir müddet sonra bulunduğum kâfilenin gittiğini gördüm. Yetişmek için kalkıp yürümeye başladım. Yol üzerinde bir su kuyusuna rastladım. Kuyudan su çekecek bir kabım yoktu. Sonunda kuyunun içine inip, doyuncaya kadar su içtim. Bir müddet kuyunun dibinde bekledim. Çok derin olduğu için dışarı çıkamadım. Kuyu çıkılabilecek şekilde değildi. Ben böyle bekleyip dururken, kuyunun başına biri geldi. Bana bakıp başındaki sarığını çıkarıp, bana doğru sarkıttı. Sarığın ucundan tuttum. Beni çekip kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca kim olduğunu sormak istediğimde, gözden kayboluverdi. Bunun üzerine süratle yürüyüp kâfileye yetiştim. Beni görünce sağ sâlim nasıl geldin diye hayret ettiler. Eşkıyâdan nasıl kurtuldun dediler. Bu sebeple kâfile arasında meşhur oldum. Yolculuk sırasında çoğu kere kâfileden ayrı giderdim. Geceleri onlardan ayrı geçirirdim. Çok korkulu yerler olmasına rağmen, Allahü teâlâ beni korurdu."<br />
<br />
Talebelerinin meşhurlarından Nûreddîn Câfer Bedahşî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Seyyid Ali Hemedânî hazretlerinin sohbetleri sırasında huzûrunda bulunduğumda hatırımdan her ne geçse onu bana açıkça söylerdi. Eğer hatırımdan geçen şeyler bir faydaya sebeb olmayacaksa, açıklamazdı." Kendisi anlatır: "Şeyh Muhyiddîn Arabî hazretleri bâzı eserlerinde şöyle zikretmiştir: Yetmiş gün hiçbir şey yemedim, diye kaydetmiştir. Ben de kendimi denemek için yüz yetmiş gün hiçbir şey yemedim. O hâle geldim ki, yemek yemek sünnet olmasaydı, geri kalan ömrüm boyu bu derviş hiçbir şey yemezdi." Yine şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında, Rum diyârına gitmiştim. Bir mescidde ikâmet ediyordum. Bir gece ihtilâm oldum. Hava son derece soğuktu. Nefsim gusül abdesti alma husûsunda gevşeklik göstermek istedi. Nefsime bu gevşekliği sebebiyle şöyle bir cezâ verdim. Kırk gece buzu kırıp soğuk su ile sana gusül abdesti aldıracağım, dedim. Büyük bir taş alıp her gece buzu kırarak gusül abdesti aldım. Böyle kırk gece devâm ettim. Bu sırada eski bir elbisemden başka giyecek bir şeyim yoktu.<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri fütüvvetle ilgili olarak buyurdu ki: "Ey azîz! Ahî(kardeşlik) sözü halk arasında kullanılan bir lafızdır. Bunun yüksek bir mânâsı ve geniş bir hakîkati vardır. Tasavvuf ehli kardeşliği üç mertebede açıklamışlardır.<br />
<br />
Birincisi, anne ve babası bir olan kimseler. İkincisi müminlerin kardeşliğidir.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Şüphesiz ki, müminler kardeştir." (Hucurât sûresi:13) buyruldu. Üçüncü mertebe ise gönül ehli ve hakîkate erenler arasındaki kardeşliktir. Bu makâma fütüvvet denir. Bir kimse cömertlikle, af, emânete riâyet, şefkât ve hilm (yumuşak huyluluk), tevâzu ve takvâ ile vasıflanırsa, fütüvvet ehli böyle kimseye (ahî) kardeş adı vermişlerdir. Fütüvvet her ne kadar fakr makâmından bir makam ise de bütün makamların aslıdır. Bütün makamlar ona bağlıdır. Bütün insânî olgunlukların aslı fütüvvete bağlıdır. Çünkü bu bütün dereceleri ve mekârim-i ahlâkı, üstün ahlâkı şâmildir.<br />
<br />
Hakîkate eren büyükler, meşâyıh-ı kirâm, fütüvvetin hakîkatı hakkında çok söz söylemişlerdir. Hasan-ı Basrî kuddise sirruh; "Fütüvvet, Rabbin için nefsine düşman olmandır." buyurdu. Hâris-i Muhâsibî ise; "Fütüvvet herkese insaflı davranmayı kendine vazîfe bilmek, kimseden insaf beklememektir." buyurdu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Fütüvvet, açık elli olmak ve eziyet vermemektir. Yâni fütüvvetin hakîkatı; hayra, iyiliğe ve Allahü teâlânın kullarının rahatına vesîle olmaktır." buyurdu. Sehl bin Abdullah da; "Fütüvvet, sünnet-i seniyyeye uymaktır." buyurdu. Hazret-i Ali buyurdu ki: "Fütüvvet dört kısımdır. Gücü yettiği halde affetmek, gadab, kızgınlık ânında yumuşak davranmak, düşmanlığı olduğu halde karşısındakine nasîhat etmek, kendi ihtiyâcı olduğu halde başkasına vermek." Bütün bu buyrulanlardan anlaşıldı ki, fütüvvetin bütün mertebeleri ve şekli kul hakkı ile ilgilidir.<br />
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; "Kul, müslüman kardeşinin ihtiyâcını karşıladığı müddetçe Allahü teâlâ da onun ihtiyaçlarını giderir." buyurdu. "Biliniz ki, dünyâ, kıyâmet çölünün kenarında yapılmış bir menzildir. Öyle bir menzildir ki, ezel çölü ile ebed çölü arasında konmuştur. Allahü teâlânın kulları, misâfirleri âlem-i ervâh çölünden kıyâmet karargâhı sahrasına sefer yapsınlar. Bu menzilde âhiret seferine çıkmak için azık hazırlasınlar, bu uzun ve nihâyetsiz yolculuk için tedbir ile meşgûl olsunlar. Dünyâda bir yerde konaklamış misâfirler gibi gidici olan insanlar, Allahü teâlânın hikmetiyle değişik haldedirler. Bâzısı bedenen kuvvetli, mânen zayıf, bâzısı mânen kuvvetli, bedenen zayıfdır. Bâzısı her iki bakımdan da kuvvetli, bâzısı da her iki bakımdan da zayıf yaratılmıştır.<br />
Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "...İşte bütün bunlar azîz olan (ve her şeyi) iyi bilen Allah'ın takdîridir." (En'âm sûresi: 96) buyrulmuştur. Bunda sayılması, anlatılması mümkün olmayacak derecede çeşitli hikmetler vardır. Bir hikmeti, insanların güçleri nisbetinde birbirine yardımcı olmalarıdır. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; "Müminler binânın tuğlaları gibidirler. Biri diğerini destekler." buyurdu. Îmân sâhibi olanlar, din ve dünyâ işlerinde birbirine yardımcı olurlar. Bu dünyâdaki âhiret seferinde kulluk yükünü taşımaları için birbirlerine yardımcı olurlar. Âyet-i kerîmede müminlerin kardeş olduğu bildirilmiştir. Güç kuvvet sâhibi olan kullara bu fâni nîmet Allahü teâlâ tarafından verilmiş bir emânettir ki, bununla ebedî saâdet tohumlarını ekerler. Bu ebedî nîmeti kazanırlar. Mağrur ve gâfil olanlar ise, bu cismânî bir nîmet olan güç ve kuvveti şu birkaç günlük kederli dünyâ hayâtı için harcarlar. Kısa ömrü bu murdar dünyâya âit şeyleri toplamakla zâyi ederler. Uzun âhiret yolculuğu için hazırlanmaktan gâfil olurlar. Böylece din kardeşlerinin de dünyâya ve âhirete âit haklarını unuturlar, yerine getirmezler. Allahü teâlânın emirlerine uymayı elden kaçırırlar.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Onlar dünyâ hayâtının görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise tamâmen gâfildirler." (Rûm sûresi: 7) ve "...Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu." (Tevbe sûresi: 67) buyruldu. Bu insanlar dünyânın fâni, geçici nîmetlerine dalıp, Allahü teâlâyı unutmaları sebebiyle âhirette Cehennem'e atılacaklar ve rahmet edilmeyecekler."<br />
<br />
 "Ahî, gerçek kardeş olan kimsenin güzel ahlâka ve beğenilen hasletlere sâhib olması gerekir. Yaşlılara hürmet, gençlere nasîhat, çocuklara şefkat, zayıflara merhamet, fakirlere cömertlik, âlimlere hürmet eder. Zâlimlere düşmanlık, facirleri tahkîr eder. İnsanlara iyilik eder ve mertlik gösterir ve onlarla sulh içinde yaşar, iyi geçinir. Allahü teâlâya yalvarır, nefsine karşı savaş açar, onun boş isteklerine muhâlefet eder. Şeytanla mücâdele eder. İnsanlardan gelen sıkıntılara tehammül eder. Düşmanlık edenlere yumuşak davranır. Musîbetler karşısında sabırlı olur. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıpları üzerinde durmaz. İnsanlara musîbete uğradıklarında ve gamlı hallerinde yardımcı olur. Takdire, kadere râzı olur. Bid'atden ve nefsin boş isteklerinden sakınır. Dînin emirleri üzere hareket eder. Töhmet altında kalacak yerlerden uzak durur. Lâzım olan din bilgilerini öğrenmekte çok hırslı olur. Gaflet ehlinden nefret eder. Dostlarla yardımlaşır. Cemâate devâm eder. Emri altında bulunanlara nasîhat eder. Dâimâ âhireti düşünür. Hallerine ve sözlerine dikkat eder. Kıyâmet gününde rüsvâ, rezil olmaktan korkar. Allahü teâlânın fazlından ve ihsânından ümit kesmez" <br />
<br />
 "Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve âhiret saâdetlerine kavuşmak, tâatlar ile ibâdet ve kulluk ağacının meyveleri ile geçer.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Hakîkaten, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm sûresi: 39) buyruldu. Tâatların çeşitleri çok ise de hepsi üç kısımda toplanır. Bunlar; kalp ile, beden ile ve mal ile yapılan ibâdetlerdir. Kalp ile olan; tâat, îmân, tevekkül, sabır, şükür, teslimiyet ve işleri Allahü teâlâya havâle etmek, O'na sığınıp güvenmek. Sıdk, ihlâs, rızâ, yakîn, muhabbet, mârifet ve diğerleri. Bunlar keşf kapılarının anahtarları, müşâhede meclisinin ışıklarıdır."<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri kıymetli kitaplar yazmış olup, bir kısmı şunlardır:<br />
<br />
Şerh-i Esmâullah,<br />
Şerh-i Füsûs-ül-Hikem,<br />
Şerh-i Kasîde-i Hemziyye,<br />
Zâhirât-ül-Mülûk,<br />
Esrâr-ı Vahy,<br />
Risâle-i Siyerü't-Tâlibîn ve daha pekçok eseri vardır.<br />
<br />
Eserlerinin çoğu talebesi Nûreddîn Câfer Bedahşânî tarafından büyük bir kitap hâlinde biraraya toplanmıştır. Menkıbeleri de aynı talebesi tarafından eserlerini topladığı mecmua içinde Hülâsât-ül-Menâkıb adını verdiği eserde anlatılmıştır.<br />
<br />
RASÛLULLAH EFENDİMİZİN EMRİ<br />
 Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatır: Bir hac seferi için Hıtlan vilâyetinin Alişah köyünden yola çıkmıştım. Yolculuğum sırasında yanımda bulunan şeyleri muhtaçlara dağıtırdım. Bir müddet yol aldıktan sonra, çok az param kalmıştı. Bir yerde konaklamıştık. Bu sırada birisi gelip, bana iki bin dinar verdi ve kabûl etmemi istedi.Sonra parayı Peygamber efendimizin mânevî işâretiyle bana getirdiğini söyledi. Bunun üzerine kabûl edip aldım. Sonra ona Peygamber efendimiz sana ne sûretle işâret buyurdu diye sordum. Dedi ki: "Bu dirhemleri hacca gitmek niyetiyle saklamıştım. Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Bana; "Bu dirhemleri sakla benim evlâdımdan birisi hacca giderken falanca yerde konaklayacaktır. Dirhemleri ona ver." buyurdu. Resûlullah efendimiz böyle buyurunca; "Yâ Resûlallah! O torununuzun ismi nedir?" diye sordum. "Ali Hemedânî'dir." buyurdu. İşte o zamandan bu güne kadar bir sene geçti. Bu bir sene içerisinde dâimâ oraya gelecek birini bekledim, tâkib ettim. İşte şimdi zât-ı âlinizle müşerref oldum." dedi. Bu dirhemleri alıp Bağdât'a kadar yanımda taşıdım. Fakat o sene bir hâdise yüzünden hacca gidemedim. Bağdat'tan geri döndüm. Üç deveye çeşitli yiyecekler ve su ile, iki deveye de öteki eşyâları yükledim. Kervandakiler beni yanımda üzeri yiyecek yüklü develerle görünce şaşırdılar. "Bu seyyid az yerdi, yanında fazla şey bulunmazdı. Neden böyle yanına çok azık aldı." dediler.Halbuki on dört günde ancak bir yiyecek bulunan yere varabiliyorduk. Kervanla birlikte birkaç gün yol aldıktan sonra, kervan yolu şaşırdı. Kervandakilerin azıkları tamâmen tükendi. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek içecek verdim. Bunları yiyerek bir müddet sonra yiyecek bulunan mâmur bir beldeye ulaşabildik. Böylece Şam'a ulaştık. Ben yanımdaki dirhemleri muhtaçlara vermek için gâyet iktisatlı bir şekilde harcıyordum. Bu sırada biz Şam'da iken sıkıntıya sebeb olan başka bir hâdise meydana geldi. Yanımdaki dirhemler de iyice azalmıştı. Nihayet imkân bulup Şam'dan Mekke'ye gittim, hac ibâdetimi yapıp memleketim Hıtlan'a döndüm. Hac dönüşünden sonra ziyâretine gidenlere bir sohbeti sırasında şöyle buyurmuştur: "Buradan ayrılıp dönünceye kadar on ay müddetle ikâmet ettiğim, konakladığım her yerde Allahü telâ kalbime; "Git insanları irşâd et, rehberlik yap." diye ilhâm etti."<br />
 "O TEKLİF BENİM İŞÂRETİMLEDİR"<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Yedi sene yorgan ile örtünmedim. Arpa ekmeğinden başka bir şey yemedim. Yedi seneden sonra bir büyük zât gelip güzel bir yorgan ile lezzetli bir yemek getirdi. Bunları Peygamber efendimizin işâretiyle getirdiğini, kabûl etmemi söyledi. Ben de; "Bunun böyle olduğuna dâir bir delîlin var mı?" dedim. O zât tebessüm ederek; "Nasıl bir şâhid istiyorsun?" dedi. "Öyle bir şâhid ki, bana da işâret buyrulsun." dedim. "Senin de Resûlullah efendimize teveccüh etmen gerekir." dedi. O meclisten ayrılıp Resûlullah efendimize teveccüh ettim. Resûlullah efendimizi gördüm. Bana tebessüm buyurup; "O teklif benim işâretimledir." buyurdu. Bunun üzerine o zâtın verdiği şeyleri kabûl ettim.<br />
<br />
 1) Nüzhet-ül-Havâtır; c.1, s.88<br />
 2) Sefînet-ül-Evliyâ; s.107<br />
 3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.504<br />
 4) Hülâsât-ül-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Şehîd Ali Paşa Kısmı, No: 2794 5) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.287 6) Brockelman; Gal-2, s.221, Sup-2, s.311<br />
<br />
Şahı merdan gavs-ı sani dolaşır menzil içinde<br />
Pervane olmuş dervişler ALLAH der gider peşinde<br />
Nefsini dizginlemiş hizmet ehli pehlivanlar edep içinde<br />
Görünce insan olanın titrer kalbi akar gözünden yaşı sultanım canım efendim..</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ KiMDiR?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=32687</link>
			<pubDate>Fri, 15 Nov 2024 21:04:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=32687</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ KiMDiR?</span></span><br />
<br />
Evliyânın büyüklerinden. İsmi Cüneyd, babasının ismi Muhammed’dir. Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olduğu için Seyyid-üt-Tâife yâni tasavvuf büyüklerinin seyyidi, efendisi diye meşhurdur. 822 (H.207)de Nihâvend’de doğdu, 911 (H.298)de Bağdât’ta vefât etti.<br />
<br />
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebinde yetişti. Tasavvuf ilmini dayısı Sırrî-i Sekâtî’den öğrendi. Fıkıh, tefsir, hadis gibi ilimleri İmâm-ı Şâfiî’nin talebesi Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka zâtların da sohbetinde bulundu. Hocası, aynı zamanda dayısı olan Sırrî-i Sekâtî ile hacca gitti. Mescid-i Harâm’da dört yüz kadar âlim zât şükür hakkında konuşuyordu. Herbiri şükrü târif ve îzâh ettiler. Hocası Sırrî-i Sekâtî ona; “Şükür hakkında bir îzâh da sen yap.” dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî; “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmet ile O’na isyân etmemek, O’na isyân için ihsân ettiği nîmeti kullanmamaktır.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba sevinip; “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin.” dediler.<br />
<br />
İlim ve mârifette yüksek dereceye yükselmiş olan Cüneyd-i Bağdâdî, Resûlullah efendimizin mânevî işâretiyle ilim öğretmeye başladı. Cüneyd-i Bağdâdî, bu husûsu şöyle anlattı:<br />
<br />
Hocam Sırrî-i Sekâtî dâimâ bana; “İlim meclisi kur, insanlara ilim öğret, nasîhat et.” derdi. Ben ise kendimi bu işe lâyık görmezdim. Bir Cumâ gecesi Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm, bana; “İnsanlara anlat.” buyurdu. Uyandım, sabah erken hocamın kapısına varıp çaldım. Açınca; “Peygamberimiz söylemeden bana inanmadın.” dedi. O sabah ilim meclisi kurup insanlara anlatmaya başladım.<br />
<br />
Ders vermeye başlayınca, şöhreti git gide yayıldı. Hıristiyan bir genç bir gün ilim meclisinin kenarına gelip durdu. Fakat üzerinde Hıristiyan elbisesi yoktu. Cüneyd’e hitâben; “Efendim Resûlullah’ın (aleyhisselâm); “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar” buyurmalarının hikmeti nedir?” diye sorunca; “Belindeki zünnârı (Hıristiyanlara âit alâmeti) çıkar ve Müslüman ol, Müslüman olmak zamânı geldi.” cevâbını verdi. Bu cevap üzerine onun büyüklüğünü anlayan genç, hemen belindeki zünnârı çıkarıp attı ve Müslüman oldu.<br />
<br />
Din ve fen ilimlerinde çok yüksek, zamânının büyüğü olan Cüneyd-i Bağdâdî, binlerce talebe yetiştirdi. Talebeleri arasından pekçok velî çıktı. Yaya olarak otuz defâ hacca gitti. Çok kerâmetleri görüldü. Bir defâsında Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri ağrıdı. Doktor çağırdılar. Gelen Hıristiyan doktor muâyene edip gözlerine su değdirmemesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Su değdirmeden nasıl abdest alırım?” deyince doktor; “Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz!” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir müddet uyudu. Uyandığında gözlerinde ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki;“Sen bizim için gözlerini fedâ etmen sebebiyle o ağrıyı senden giderdik.” diyordu. Bir zaman sonra Hıristiyan doktor tekrar gelip gördü ki Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri tamâmen iyileşmiş. Hayret edip; “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Hıristiyan doktor onun elini öpüp Müslüman oldu ve dedi ki:“Esas ağrıyan göz sizin değil, benim gözlerimmiş!”<br />
<br />
Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için sarf eden Cüneyd-i Bağdâdî, vefâtına yakın mahzûn ve üzgün bir hâldeydi. Talebeleri onun bu hâlini görüp; “Efendim bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketiyle kurtulmaktır. Sizin ise üzüntülü ve ızdıraplı bir hâliniz var. Bu hâliniz yüreğimizi parçalıyor!” dediler. Bunlara hitâben; “Ey dostlarım! Ben yaptığım ibâdet ve tâatımın ve sizlere hoca olmakla kazandıklarımın hepsinin bir kılla asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesiyle bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bu esen rüzgârın red rüzgârı mı yoksa kabul yeli mi olduğunu bilmiyorum!” buyurdu. Biraz sonra “Allah!” diyerek rûhunu teslim etti. 911 (H.298)’ de 91 yaşındayken vefât eden Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdât’ta hocası ve dayısı Sırrî-i Sekâtî’nin kabri yanına defnedildi. Kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Son derece ihlâs sâhibi olan Cüneyd-i Bağdâdî, bütün güzel huyları kendinde toplamıştı. Otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlar her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgul oldu.<br />
<br />
Nasîhatleri ve hikmetli sözleri pekçoktur. Buyurdu ki: <br />
<br />
İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı kerîmin emir ve yasaklarını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse, câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.<br />
<br />
Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır, ezilip hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.<br />
<br />
Bir kimsede hilm (yumuşaklık), alçak gönüllülük, cömertlik ve güzel ahlâk bulunursa, bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebeb olabilir. Bunlar, îmânın kemâlidir.<br />
<br />
İlim kendi haddini bilmektir.<br />
<br />
Tasavvuf kalbi temizlemektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ KiMDiR?</span></span><br />
<br />
Evliyânın büyüklerinden. İsmi Cüneyd, babasının ismi Muhammed’dir. Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olduğu için Seyyid-üt-Tâife yâni tasavvuf büyüklerinin seyyidi, efendisi diye meşhurdur. 822 (H.207)de Nihâvend’de doğdu, 911 (H.298)de Bağdât’ta vefât etti.<br />
<br />
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebinde yetişti. Tasavvuf ilmini dayısı Sırrî-i Sekâtî’den öğrendi. Fıkıh, tefsir, hadis gibi ilimleri İmâm-ı Şâfiî’nin talebesi Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka zâtların da sohbetinde bulundu. Hocası, aynı zamanda dayısı olan Sırrî-i Sekâtî ile hacca gitti. Mescid-i Harâm’da dört yüz kadar âlim zât şükür hakkında konuşuyordu. Herbiri şükrü târif ve îzâh ettiler. Hocası Sırrî-i Sekâtî ona; “Şükür hakkında bir îzâh da sen yap.” dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî; “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmet ile O’na isyân etmemek, O’na isyân için ihsân ettiği nîmeti kullanmamaktır.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba sevinip; “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin.” dediler.<br />
<br />
İlim ve mârifette yüksek dereceye yükselmiş olan Cüneyd-i Bağdâdî, Resûlullah efendimizin mânevî işâretiyle ilim öğretmeye başladı. Cüneyd-i Bağdâdî, bu husûsu şöyle anlattı:<br />
<br />
Hocam Sırrî-i Sekâtî dâimâ bana; “İlim meclisi kur, insanlara ilim öğret, nasîhat et.” derdi. Ben ise kendimi bu işe lâyık görmezdim. Bir Cumâ gecesi Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm, bana; “İnsanlara anlat.” buyurdu. Uyandım, sabah erken hocamın kapısına varıp çaldım. Açınca; “Peygamberimiz söylemeden bana inanmadın.” dedi. O sabah ilim meclisi kurup insanlara anlatmaya başladım.<br />
<br />
Ders vermeye başlayınca, şöhreti git gide yayıldı. Hıristiyan bir genç bir gün ilim meclisinin kenarına gelip durdu. Fakat üzerinde Hıristiyan elbisesi yoktu. Cüneyd’e hitâben; “Efendim Resûlullah’ın (aleyhisselâm); “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar” buyurmalarının hikmeti nedir?” diye sorunca; “Belindeki zünnârı (Hıristiyanlara âit alâmeti) çıkar ve Müslüman ol, Müslüman olmak zamânı geldi.” cevâbını verdi. Bu cevap üzerine onun büyüklüğünü anlayan genç, hemen belindeki zünnârı çıkarıp attı ve Müslüman oldu.<br />
<br />
Din ve fen ilimlerinde çok yüksek, zamânının büyüğü olan Cüneyd-i Bağdâdî, binlerce talebe yetiştirdi. Talebeleri arasından pekçok velî çıktı. Yaya olarak otuz defâ hacca gitti. Çok kerâmetleri görüldü. Bir defâsında Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri ağrıdı. Doktor çağırdılar. Gelen Hıristiyan doktor muâyene edip gözlerine su değdirmemesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Su değdirmeden nasıl abdest alırım?” deyince doktor; “Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz!” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir müddet uyudu. Uyandığında gözlerinde ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki;“Sen bizim için gözlerini fedâ etmen sebebiyle o ağrıyı senden giderdik.” diyordu. Bir zaman sonra Hıristiyan doktor tekrar gelip gördü ki Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri tamâmen iyileşmiş. Hayret edip; “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Hıristiyan doktor onun elini öpüp Müslüman oldu ve dedi ki:“Esas ağrıyan göz sizin değil, benim gözlerimmiş!”<br />
<br />
Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için sarf eden Cüneyd-i Bağdâdî, vefâtına yakın mahzûn ve üzgün bir hâldeydi. Talebeleri onun bu hâlini görüp; “Efendim bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketiyle kurtulmaktır. Sizin ise üzüntülü ve ızdıraplı bir hâliniz var. Bu hâliniz yüreğimizi parçalıyor!” dediler. Bunlara hitâben; “Ey dostlarım! Ben yaptığım ibâdet ve tâatımın ve sizlere hoca olmakla kazandıklarımın hepsinin bir kılla asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesiyle bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bu esen rüzgârın red rüzgârı mı yoksa kabul yeli mi olduğunu bilmiyorum!” buyurdu. Biraz sonra “Allah!” diyerek rûhunu teslim etti. 911 (H.298)’ de 91 yaşındayken vefât eden Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdât’ta hocası ve dayısı Sırrî-i Sekâtî’nin kabri yanına defnedildi. Kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Son derece ihlâs sâhibi olan Cüneyd-i Bağdâdî, bütün güzel huyları kendinde toplamıştı. Otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlar her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgul oldu.<br />
<br />
Nasîhatleri ve hikmetli sözleri pekçoktur. Buyurdu ki: <br />
<br />
İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı kerîmin emir ve yasaklarını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse, câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.<br />
<br />
Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır, ezilip hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.<br />
<br />
Bir kimsede hilm (yumuşaklık), alçak gönüllülük, cömertlik ve güzel ahlâk bulunursa, bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebeb olabilir. Bunlar, îmânın kemâlidir.<br />
<br />
İlim kendi haddini bilmektir.<br />
<br />
Tasavvuf kalbi temizlemektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21410</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:28:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21410</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semmâsî, Türk kökenli mutasavvıf.<br />
<br />
Buhâralı olan Muhammed Baba Semmasi, orta boylu, güler yüzlü ve esmer tenli olduğu rivayet edilir. Nakşibendî Silsile-i Sâdâtı’nda 13. sırada bulunan Muhammed Baba Semmasi’yi silsilede kendisinden bir önce gelen Ali Râmitenî’nin vekil olarak tâyin ettiği rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Şah-ı Nakşıbend'in manevi babasıdır. Hindevan Köşkü isimli köyden aldığı Şah-ı Nakşıbend'i yetiştirmiştir. Muhammed Baba Semmasi 1354 yılında Buhara’ya bağlı Semmas köyünde ölmüştür. Kendisine dört vekil bırakmıştır: Mahmud Semmasi, Mevlana Danişmend Ali, Seyyid Emir Külal ve Sofi Suhari. <br />
<br />
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.<br />
<br />
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.<br />
<br />
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.<br />
<br />
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.<br />
<br />
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"<br />
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir" buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."<br />
<br />
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.<br />
<br />
Buhâra’nın Râmîten kasabasının Semâsî köyünde doğdu. Gençliğinde ilim tahsili ile meşgul olan Semâsî Hazretleri, babası Seyyid Abdullah Efendi’nin tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî Hazretlerine intisâb etti. Fağnevî Hazretleri de onu halîfesi Ali Râmîtenî Hazretlerine havâle etti.[1]<br />
<br />
Semâsî Hazretleri, üstâdıyla birlikte Hârezm’e gitti, seyr u sülûkünü tamamlayıp onun halîfelerinden biri oldu. Sonra Semâsî köyüne dönüp feyizli sohbetleriyle halkı irşâda başladı.[2] Sohbetlerden istifâdenin âdeta birinci şartını ifâde sadedinde:<br />
<br />
“Hayâ sahibi, gayretli kişi, (sohbette) her sözü kendi üzerine alıp bir ders çıkarır.”[3] buyururdu.<br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri gaybet ve istiğrak hâli kuvvetli bir Hak dostu idi. Sîmâsı çok nûrânî idi. Tesirli bir nazara, keskin bir görüşe ve derin bir hissiyâta sahipti.<br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin doğumuna yakın bir zamanda Semâsî Hazretleri müridleriyle birlikte Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere:<br />
<br />
“–Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor! Yakında burası Kasr-ı Ârifân olacak!” demişti.[4]<br />
<br />
Bir müddet sonra, Baba Semâsî Hazretleri yine arkadaşlarıyla Kasr-ı Hinduvân’a uğradığında şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–O koku fazlalaştı. Hiç şüphem yok ki o yiğit dünyaya gelmiş ve bu yokluk yurdunu teşrîf etmiş olmalı!”<br />
<br />
Bu müjdenin üstünden henüz üç gün geçmişti ki, dedesi, Bahâüddîn’i alıp, mübârek nazarlarıyla bereketlenmesi için Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin yanına getirdi. Semâsî Hazretleri:<br />
<br />
“–Bu benim oğlumdur, biz bunu kabûl ettik.” dedikten sonra, yanında bulunan sûfîlere şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Bir müddettir kokusunu aldığımız bu yiğit, yakında zamanın kutbu ve tarîkatin önderi olacaktır!”<br />
<br />
Bu işaretten sonra halîfesi Seyyid Emîr Külâl Hazretlerine dönerek:<br />
<br />
“–Oğlum Bahâüddîn’e şefkat gösteresin, sakın terbiyesini ihmâl etmeyesin! Eğer bu hususta kusur gösterirsen sana hakkımı helâl etmem!” buyurdu.<br />
<br />
Emîr Külâl g hemen ayağa kalkıp ellerini göğsünün üzerine koyarak büyük bir hürmetle:<br />
<br />
“–Hocamın vasiyetinde kusur edersem nâmerdim!” dedi.[5]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN DUASI</span></span><br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri takrîben on sekiz yaşına gelince dedesi onu evlendirmek istedi ve onu Semâsî köyüne gönderip Baba Semâsî Hazretlerini Kasr-ı Ârifân’a dâvet etmesini istedi. Hâce Bahâüddîn Hazretleri bu hâdiseyi şöyle anlatır:<br />
<br />
“Evleneceğim zaman dedem beni Baba Semâsî Hazretlerini nişan merâsimine dâvet etmek üzere gönderdi. Hazret’in evimizi bereketlendirmesini arzu etti. Semâsî Hazretleri ile müşerref olduğum zaman müşâhede ettiğim ilk kerâmet şu idi:<br />
<br />
O gece, dinlemiş olduğum sohbetin feyziyle bende bir hâl meydana geldi. Kalkıp mescide gittim, iki rekât namaz kılıp başımı secdeye koydum. Huşû içinde Allâh’a yalvardım. O an dilimden şu duâ çıkıverdi: «İlâhî! Belâ yükünü çekmek, sıkıntılara katlanmak ve muhabbetin mihnetine tahammül etmek için bana güç-kuvvet ihsân eyle!»<br />
<br />
Sabah olunca Hâce Hazretleri’nin hizmetine vardım. Şöyle buyurdular:<br />
<br />
«–Evlâdım, duâda şöyle söylemek lâzımdır: “İlâhî, bu zayıf kulunu, fazl u kereminle râzı olduğun işlere muvaffak eyle!”<br />
<br />
Eğer Hak Teâlâ, bir dostuna belâ gönderirse ona gereken kuvveti de lûtuf ve inâyetiyle ihsân eder, hikmetini ona açıklar. İnsanın belâ istemesi doğru değildir. Edep ve hürmette kusur etmemek lâzımdır.»<br />
<br />
Daha sonra yemek hazırlandı. Yemeği yedikten sonra bana bir ekmek daha verdiler. İçimden; «Burada doyuncaya kadar yedik. Bir müddet sonra da eve ulaşacağız, bu ekmeğe ne lüzum var!» diye geçti.<br />
<br />
Yola koyuldular, ben de tam bir hürmet hâliyle arkalarından yürüdüm. İçimde ne zaman ihtilâf vâkî olup zihnime farklı düşünceler gelse, «Evlâdım! Kalbi havâtırdan/menfî ve lüzumsuz düşüncelerden korumak lâzım!» buyuruyorlardı.<br />
<br />
Yol üzerinde sevenlerinden birinin evine ulaştılar. Ev sahibi onu güler yüz ve hürmetle karşıladı. İçeri girince ev sahibinin sıkıntılı olduğunu gördüler.<br />
<br />
«–Doğru söyle neyin var?» diye sorduklarında ev sahibi:<br />
<br />
«–Bir miktar kaymak var, fakat yanına koyacak ekmeğim yok!» dedi. Semâsî Hazretleri bana dönerek:<br />
<br />
«–O ekmeği getir, bak nasıl işe yaradı!» buyurdular.<br />
<br />
Bu hâli müşâhede ettikten sonra, o muhterem zâta inancım daha da ziyâdeleşti.”[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERNİN VEFATI</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Ârifân’a yaptığı bu ziyaretten bir müddet sonra, takrîben, hicrî 736 (m. 1335) senesinde vefât etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?</span></span><br />
<br />
Kabr-i şerîfleri, Buhâra yakınlarındaki Râmîten’in Semâsî köyündedir.<br />
<br />
[1] Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 20b.<br />
<br />
[2] Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 545.<br />
<br />
[3] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 186.<br />
<br />
[4] Kasr-ı Hinduvân, Hindliler veya Bekçiler Köşkü; Kasr-ı Ârifân da Ârifler Köşkü mânâsına gelir.<br />
<br />
[5] Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 38; Câmî, Nefahât, s. 526; Reşahât, s. 102; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 698; Mecdüddîn Bedahşânî, Câmiu’s-Selâsil, s. 708.<br />
<br />
[6] Câmî, Nefahât, s. 526-527; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 36-37.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam<br />
islamveihsan<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semmâsî, Türk kökenli mutasavvıf.<br />
<br />
Buhâralı olan Muhammed Baba Semmasi, orta boylu, güler yüzlü ve esmer tenli olduğu rivayet edilir. Nakşibendî Silsile-i Sâdâtı’nda 13. sırada bulunan Muhammed Baba Semmasi’yi silsilede kendisinden bir önce gelen Ali Râmitenî’nin vekil olarak tâyin ettiği rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Şah-ı Nakşıbend'in manevi babasıdır. Hindevan Köşkü isimli köyden aldığı Şah-ı Nakşıbend'i yetiştirmiştir. Muhammed Baba Semmasi 1354 yılında Buhara’ya bağlı Semmas köyünde ölmüştür. Kendisine dört vekil bırakmıştır: Mahmud Semmasi, Mevlana Danişmend Ali, Seyyid Emir Külal ve Sofi Suhari. <br />
<br />
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.<br />
<br />
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.<br />
<br />
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.<br />
<br />
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.<br />
<br />
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"<br />
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir" buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."<br />
<br />
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.<br />
<br />
Buhâra’nın Râmîten kasabasının Semâsî köyünde doğdu. Gençliğinde ilim tahsili ile meşgul olan Semâsî Hazretleri, babası Seyyid Abdullah Efendi’nin tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî Hazretlerine intisâb etti. Fağnevî Hazretleri de onu halîfesi Ali Râmîtenî Hazretlerine havâle etti.[1]<br />
<br />
Semâsî Hazretleri, üstâdıyla birlikte Hârezm’e gitti, seyr u sülûkünü tamamlayıp onun halîfelerinden biri oldu. Sonra Semâsî köyüne dönüp feyizli sohbetleriyle halkı irşâda başladı.[2] Sohbetlerden istifâdenin âdeta birinci şartını ifâde sadedinde:<br />
<br />
“Hayâ sahibi, gayretli kişi, (sohbette) her sözü kendi üzerine alıp bir ders çıkarır.”[3] buyururdu.<br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri gaybet ve istiğrak hâli kuvvetli bir Hak dostu idi. Sîmâsı çok nûrânî idi. Tesirli bir nazara, keskin bir görüşe ve derin bir hissiyâta sahipti.<br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin doğumuna yakın bir zamanda Semâsî Hazretleri müridleriyle birlikte Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere:<br />
<br />
“–Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor! Yakında burası Kasr-ı Ârifân olacak!” demişti.[4]<br />
<br />
Bir müddet sonra, Baba Semâsî Hazretleri yine arkadaşlarıyla Kasr-ı Hinduvân’a uğradığında şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–O koku fazlalaştı. Hiç şüphem yok ki o yiğit dünyaya gelmiş ve bu yokluk yurdunu teşrîf etmiş olmalı!”<br />
<br />
Bu müjdenin üstünden henüz üç gün geçmişti ki, dedesi, Bahâüddîn’i alıp, mübârek nazarlarıyla bereketlenmesi için Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin yanına getirdi. Semâsî Hazretleri:<br />
<br />
“–Bu benim oğlumdur, biz bunu kabûl ettik.” dedikten sonra, yanında bulunan sûfîlere şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Bir müddettir kokusunu aldığımız bu yiğit, yakında zamanın kutbu ve tarîkatin önderi olacaktır!”<br />
<br />
Bu işaretten sonra halîfesi Seyyid Emîr Külâl Hazretlerine dönerek:<br />
<br />
“–Oğlum Bahâüddîn’e şefkat gösteresin, sakın terbiyesini ihmâl etmeyesin! Eğer bu hususta kusur gösterirsen sana hakkımı helâl etmem!” buyurdu.<br />
<br />
Emîr Külâl g hemen ayağa kalkıp ellerini göğsünün üzerine koyarak büyük bir hürmetle:<br />
<br />
“–Hocamın vasiyetinde kusur edersem nâmerdim!” dedi.[5]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN DUASI</span></span><br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri takrîben on sekiz yaşına gelince dedesi onu evlendirmek istedi ve onu Semâsî köyüne gönderip Baba Semâsî Hazretlerini Kasr-ı Ârifân’a dâvet etmesini istedi. Hâce Bahâüddîn Hazretleri bu hâdiseyi şöyle anlatır:<br />
<br />
“Evleneceğim zaman dedem beni Baba Semâsî Hazretlerini nişan merâsimine dâvet etmek üzere gönderdi. Hazret’in evimizi bereketlendirmesini arzu etti. Semâsî Hazretleri ile müşerref olduğum zaman müşâhede ettiğim ilk kerâmet şu idi:<br />
<br />
O gece, dinlemiş olduğum sohbetin feyziyle bende bir hâl meydana geldi. Kalkıp mescide gittim, iki rekât namaz kılıp başımı secdeye koydum. Huşû içinde Allâh’a yalvardım. O an dilimden şu duâ çıkıverdi: «İlâhî! Belâ yükünü çekmek, sıkıntılara katlanmak ve muhabbetin mihnetine tahammül etmek için bana güç-kuvvet ihsân eyle!»<br />
<br />
Sabah olunca Hâce Hazretleri’nin hizmetine vardım. Şöyle buyurdular:<br />
<br />
«–Evlâdım, duâda şöyle söylemek lâzımdır: “İlâhî, bu zayıf kulunu, fazl u kereminle râzı olduğun işlere muvaffak eyle!”<br />
<br />
Eğer Hak Teâlâ, bir dostuna belâ gönderirse ona gereken kuvveti de lûtuf ve inâyetiyle ihsân eder, hikmetini ona açıklar. İnsanın belâ istemesi doğru değildir. Edep ve hürmette kusur etmemek lâzımdır.»<br />
<br />
Daha sonra yemek hazırlandı. Yemeği yedikten sonra bana bir ekmek daha verdiler. İçimden; «Burada doyuncaya kadar yedik. Bir müddet sonra da eve ulaşacağız, bu ekmeğe ne lüzum var!» diye geçti.<br />
<br />
Yola koyuldular, ben de tam bir hürmet hâliyle arkalarından yürüdüm. İçimde ne zaman ihtilâf vâkî olup zihnime farklı düşünceler gelse, «Evlâdım! Kalbi havâtırdan/menfî ve lüzumsuz düşüncelerden korumak lâzım!» buyuruyorlardı.<br />
<br />
Yol üzerinde sevenlerinden birinin evine ulaştılar. Ev sahibi onu güler yüz ve hürmetle karşıladı. İçeri girince ev sahibinin sıkıntılı olduğunu gördüler.<br />
<br />
«–Doğru söyle neyin var?» diye sorduklarında ev sahibi:<br />
<br />
«–Bir miktar kaymak var, fakat yanına koyacak ekmeğim yok!» dedi. Semâsî Hazretleri bana dönerek:<br />
<br />
«–O ekmeği getir, bak nasıl işe yaradı!» buyurdular.<br />
<br />
Bu hâli müşâhede ettikten sonra, o muhterem zâta inancım daha da ziyâdeleşti.”[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERNİN VEFATI</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Ârifân’a yaptığı bu ziyaretten bir müddet sonra, takrîben, hicrî 736 (m. 1335) senesinde vefât etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?</span></span><br />
<br />
Kabr-i şerîfleri, Buhâra yakınlarındaki Râmîten’in Semâsî köyündedir.<br />
<br />
[1] Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 20b.<br />
<br />
[2] Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 545.<br />
<br />
[3] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 186.<br />
<br />
[4] Kasr-ı Hinduvân, Hindliler veya Bekçiler Köşkü; Kasr-ı Ârifân da Ârifler Köşkü mânâsına gelir.<br />
<br />
[5] Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 38; Câmî, Nefahât, s. 526; Reşahât, s. 102; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 698; Mecdüddîn Bedahşânî, Câmiu’s-Selâsil, s. 708.<br />
<br />
[6] Câmî, Nefahât, s. 526-527; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 36-37.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam<br />
islamveihsan<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Arif-i Rivegeri Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21409</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:24:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21409</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arif-i Rivegeri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi. <br />
<br />
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı. <br />
<br />
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: <br />
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.<br />
<br />
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sohbetlerine şöyle başlardı: </span></span><br />
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”<br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.<br />
<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]<br />
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:<br />
<br />
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.<br />
<br />
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.<br />
<br />
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.<br />
<br />
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:<br />
<br />
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]<br />
<br />
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?</span></span><br />
<br />
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.<br />
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA<br />
<br />
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:<br />
<br />
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:<br />
<br />
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.<br />
<br />
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)<br />
<br />
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)<br />
<br />
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»<br />
<br />
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    “Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]<br />
    “Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]<br />
    “Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]<br />
    “İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]<br />
    “Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]<br />
    “Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]<br />
    “Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]<br />
    “Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]<br />
    “Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]<br />
    “Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]<br />
    “Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]<br />
<br />
<br />
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,<br />
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.<br />
<br />
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,<br />
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.<br />
<br />
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,<br />
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.<br />
<br />
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.<br />
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana<br />
<br />
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,<br />
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.<br />
<br />
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,<br />
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"<br />
<br />
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,<br />
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,<br />
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:<br />
<br />
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,<br />
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."<br />
<br />
Görünce talebenin böyle kerametini,<br />
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.<br />
<br />
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,<br />
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.<br />
<br />
<br />
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.<br />
<br />
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.<br />
<br />
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.<br />
<br />
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.<br />
<br />
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.<br />
<br />
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.<br />
<br />
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
ehlisunnetbuyukleri <br />
<br />
islamveihsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arif-i Rivegeri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi. <br />
<br />
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı. <br />
<br />
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: <br />
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.<br />
<br />
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sohbetlerine şöyle başlardı: </span></span><br />
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”<br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.<br />
<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]<br />
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:<br />
<br />
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.<br />
<br />
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.<br />
<br />
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.<br />
<br />
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:<br />
<br />
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]<br />
<br />
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?</span></span><br />
<br />
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.<br />
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA<br />
<br />
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:<br />
<br />
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:<br />
<br />
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.<br />
<br />
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)<br />
<br />
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)<br />
<br />
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»<br />
<br />
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    “Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]<br />
    “Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]<br />
    “Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]<br />
    “İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]<br />
    “Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]<br />
    “Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]<br />
    “Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]<br />
    “Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]<br />
    “Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]<br />
    “Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]<br />
    “Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]<br />
<br />
<br />
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,<br />
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.<br />
<br />
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,<br />
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.<br />
<br />
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,<br />
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.<br />
<br />
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.<br />
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana<br />
<br />
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,<br />
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.<br />
<br />
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,<br />
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"<br />
<br />
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,<br />
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,<br />
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:<br />
<br />
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,<br />
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."<br />
<br />
Görünce talebenin böyle kerametini,<br />
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.<br />
<br />
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,<br />
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.<br />
<br />
<br />
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.<br />
<br />
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.<br />
<br />
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.<br />
<br />
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.<br />
<br />
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.<br />
<br />
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.<br />
<br />
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
ehlisunnetbuyukleri <br />
<br />
islamveihsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yusuf Hemedanî Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21408</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:20:01 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21408</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf Hemedanî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayâtı</span></span><br />
<br />
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.<br />
<br />
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.<br />
<br />
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.<br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır: </span></span><br />
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır: </span></span><br />
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler. <br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.<br />
<br />
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.<br />
<br />
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu Said Abdullah da diyor ki: </span></span><br />
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler</span></span><br />
<br />
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Makale serilerinden</span></span><br />
<br />
Sünnilik<br />
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat<br />
İslam'da iman ve akide<br />
İslam'ın beş şartı<br />
Dört Halife<br />
İslam mezhepleri<br />
İtikadî mezhepler<br />
Dini-Siyasî hareketler<br />
Hadis külliyatı<br />
<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kişiliği</span></span><br />
<br />
<br />
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.<br />
<br />
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bibliyografya</span></span><br />
<br />
    Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164<br />
    El-A’lâm; c.8, s.220<br />
    Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110<br />
    Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289<br />
    Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135<br />
    Hadâik-ul-Verdiyye; s.106<br />
    Reşahât (Arabî); s.14<br />
    Reşahât (Osmanlıca); s.17<br />
    Kalâid-ül-Cevâhir; s.110<br />
    Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14<br />
    İrgâm-ül-Merîd; s.48<br />
    Behçet-üs-Seniyye; s.11<br />
    Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232<br />
    İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367<br />
    Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430<br />
    Bırifkan Seyyidleri ; s.72<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
ehlisunnetbuyukleri com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf Hemedanî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayâtı</span></span><br />
<br />
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.<br />
<br />
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.<br />
<br />
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.<br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır: </span></span><br />
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır: </span></span><br />
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler. <br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.<br />
<br />
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.<br />
<br />
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu Said Abdullah da diyor ki: </span></span><br />
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler</span></span><br />
<br />
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Makale serilerinden</span></span><br />
<br />
Sünnilik<br />
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat<br />
İslam'da iman ve akide<br />
İslam'ın beş şartı<br />
Dört Halife<br />
İslam mezhepleri<br />
İtikadî mezhepler<br />
Dini-Siyasî hareketler<br />
Hadis külliyatı<br />
<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kişiliği</span></span><br />
<br />
<br />
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.<br />
<br />
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bibliyografya</span></span><br />
<br />
    Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164<br />
    El-A’lâm; c.8, s.220<br />
    Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110<br />
    Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289<br />
    Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135<br />
    Hadâik-ul-Verdiyye; s.106<br />
    Reşahât (Arabî); s.14<br />
    Reşahât (Osmanlıca); s.17<br />
    Kalâid-ül-Cevâhir; s.110<br />
    Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14<br />
    İrgâm-ül-Merîd; s.48<br />
    Behçet-üs-Seniyye; s.11<br />
    Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232<br />
    İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367<br />
    Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430<br />
    Bırifkan Seyyidleri ; s.72<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
ehlisunnetbuyukleri com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bayezid-i Bistami Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21407</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:15:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21407</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami Kimdir?</span></span><br />
<br />
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yaşam öyküsü</span></span><br />
<br />
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.<br />
<br />
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri<br />
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm<br />
<br />
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami</span></span><br />
<br />
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.<br />
<br />
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.<br />
<br />
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anneye hizmet</span></span><br />
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.<br />
<br />
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbadet zevki</span></span><br />
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.<br />
<br />
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.<br />
<br />
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.<br />
<br />
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyururdu ki:</span></span><br />
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Etkinliği</span></span><br />
<br />
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.<br />
<br />
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri</span></span><br />
<br />
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.<br />
<br />
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]<br />
<br />
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami Kimdir?</span></span><br />
<br />
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yaşam öyküsü</span></span><br />
<br />
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.<br />
<br />
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri<br />
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm<br />
<br />
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami</span></span><br />
<br />
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.<br />
<br />
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.<br />
<br />
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anneye hizmet</span></span><br />
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.<br />
<br />
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbadet zevki</span></span><br />
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.<br />
<br />
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.<br />
<br />
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.<br />
<br />
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyururdu ki:</span></span><br />
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Etkinliği</span></span><br />
<br />
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.<br />
<br />
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri</span></span><br />
<br />
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.<br />
<br />
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]<br />
<br />
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21406</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:08:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21406</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.<br />
<br />
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.<br />
<br />
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.<br />
<br />
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:<br />
<br />
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.<br />
<br />
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:<br />
<br />
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.<br />
<br />
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.<br />
<br />
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.<br />
<br />
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.<br />
<br />
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.<br />
<br />
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.<br />
<br />
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.<br />
<br />
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.<br />
<br />
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.<br />
<br />
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.<br />
<br />
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:<br />
<br />
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."<br />
<br />
Talebelerinden biri ona;<br />
<br />
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;<br />
<br />
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."<br />
<br />
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.<br />
<br />
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.<br />
<br />
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:<br />
<br />
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.<br />
<br />
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.<br />
<br />
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.<br />
<br />
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.<br />
<br />
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.<br />
<br />
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:<br />
<br />
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.<br />
<br />
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."<br />
<br />
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.<br />
<br />
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı  gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.<br />
<br />
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.<br />
<br />
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:<br />
<br />
<br />
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın<br />
<br />
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.<br />
<br />
<br />
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:<br />
<br />
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.<br />
<br />
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."<br />
<br />
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.<br />
<br />
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.<br />
<br />
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KERÂMET VE MENKÎBELERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAYATTAKİ GİBİ!..</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:<br />
<br />
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.<br />
<br />
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.<br />
<br />
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)<br />
<br />
2) El-Minah (Halid Ölehî)<br />
<br />
3) Eshâb-ı Kirâm</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.<br />
<br />
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.<br />
<br />
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.<br />
<br />
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:<br />
<br />
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.<br />
<br />
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:<br />
<br />
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.<br />
<br />
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.<br />
<br />
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.<br />
<br />
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.<br />
<br />
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.<br />
<br />
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.<br />
<br />
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.<br />
<br />
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.<br />
<br />
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.<br />
<br />
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.<br />
<br />
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:<br />
<br />
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."<br />
<br />
Talebelerinden biri ona;<br />
<br />
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;<br />
<br />
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."<br />
<br />
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.<br />
<br />
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.<br />
<br />
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:<br />
<br />
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.<br />
<br />
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.<br />
<br />
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.<br />
<br />
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.<br />
<br />
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.<br />
<br />
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:<br />
<br />
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.<br />
<br />
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."<br />
<br />
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.<br />
<br />
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı  gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.<br />
<br />
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.<br />
<br />
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:<br />
<br />
<br />
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın<br />
<br />
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.<br />
<br />
<br />
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:<br />
<br />
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.<br />
<br />
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."<br />
<br />
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.<br />
<br />
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.<br />
<br />
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KERÂMET VE MENKÎBELERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAYATTAKİ GİBİ!..</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:<br />
<br />
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.<br />
<br />
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.<br />
<br />
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)<br />
<br />
2) El-Minah (Halid Ölehî)<br />
<br />
3) Eshâb-ı Kirâm</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21405</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:05:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21405</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.<br />
<br />
Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.<br />
<br />
Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düşüncesi</span></span><br />
<br />
İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.<br />
<br />
İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.<br />
<br />
Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.<br />
<br />
Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.<br />
<br />
Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.<br />
<br />
Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnsanın doğası</span></span><br />
<br />
Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:<br />
<br />
1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.<br />
<br />
2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.<br />
<br />
3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.<br />
<br />
4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.<br />
<br />
5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.<br />
<br />
Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.<br />
<br />
evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.<br />
<br />
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.<br />
<br />
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyurdu ki:</span></span><br />
<br />
Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.<br />
<br />
İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.<br />
<br />
Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.<br />
<br />
Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.<br />
<br />
Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.<br />
<br />
Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)<br />
<br />
İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.<br />
<br />
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.<br />
<br />
Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başlıca eserleri</span></span><br />
<br />
    Hikmet'ül-İşrâk<br />
    Pertev-Nâme<br />
    Heyâkilu'n-Nûr<br />
    Elvâhu'l-İmâdiyye<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçede İşrakilik</span></span><br />
<br />
    Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.<br />
    Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26<br />
    Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.<br />
    Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.<br />
    Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.<br />
    İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İngilizce'de İşrakilik</span></span><br />
<br />
    al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)<br />
    (1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)<br />
    [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.<br />
    The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)<br />
    The Mystical &amp; Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)<br />
    Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.<br />
    Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)<br />
    (1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)<br />
    Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.<br />
    The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)<br />
    Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
ihya org</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.<br />
<br />
Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.<br />
<br />
Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düşüncesi</span></span><br />
<br />
İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.<br />
<br />
İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.<br />
<br />
Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.<br />
<br />
Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.<br />
<br />
Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.<br />
<br />
Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnsanın doğası</span></span><br />
<br />
Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:<br />
<br />
1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.<br />
<br />
2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.<br />
<br />
3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.<br />
<br />
4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.<br />
<br />
5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.<br />
<br />
Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.<br />
<br />
evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.<br />
<br />
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.<br />
<br />
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyurdu ki:</span></span><br />
<br />
Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.<br />
<br />
İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.<br />
<br />
Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.<br />
<br />
Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.<br />
<br />
Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.<br />
<br />
Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)<br />
<br />
İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.<br />
<br />
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.<br />
<br />
Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başlıca eserleri</span></span><br />
<br />
    Hikmet'ül-İşrâk<br />
    Pertev-Nâme<br />
    Heyâkilu'n-Nûr<br />
    Elvâhu'l-İmâdiyye<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçede İşrakilik</span></span><br />
<br />
    Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.<br />
    Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26<br />
    Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.<br />
    Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.<br />
    Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.<br />
    İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İngilizce'de İşrakilik</span></span><br />
<br />
    al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)<br />
    (1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)<br />
    [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.<br />
    The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)<br />
    The Mystical &amp; Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)<br />
    Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.<br />
    Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)<br />
    (1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)<br />
    Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.<br />
    The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)<br />
    Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
ihya org</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21404</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:00:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=21404</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.<br />
<br />
1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.</span></span><br />
<br />
Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.<br />
<br />
Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]<br />
<br />
Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.<br />
<br />
Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]<br />
<br />
Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…<br />
<br />
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder.  Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.<br />
<br />
Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.<br />
<br />
Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”<br />
<br />
Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]<br />
<br />
“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.<br />
<br />
Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]<br />
<br />
Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]<br />
<br />
Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.<br />
<br />
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]<br />
<br />
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.<br />
<br />
Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.<br />
<br />
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.<br />
<br />
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.<br />
<br />
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.<br />
<br />
Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.<br />
<br />
O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.<br />
<br />
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.<br />
<br />
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.<br />
<br />
Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kapısının üzerinde:</span></span><br />
<br />
“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa<br />
<br />
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”<br />
<br />
yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.  <br />
<br />
İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.<br />
<br />
Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:<br />
<br />
-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.<br />
<br />
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.<br />
<br />
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.<br />
<br />
Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.<br />
<br />
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.<br />
<br />
Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.<br />
<br />
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.<br />
<br />
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.<br />
<br />
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.<br />
<br />
<br />
2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.<br />
<br />
1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.<br />
<br />
2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.<br />
<br />
4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.<br />
<br />
7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.<br />
<br />
8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik<br />
<br />
11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua<br />
<br />
12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid<br />
<br />
13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.<br />
<br />
14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye<br />
<br />
15- Nasiku’l-Hac<br />
<br />
16- Ravhatu’l-Arifin<br />
<br />
17- Fazailu’l-Cihad<br />
<br />
18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif<br />
<br />
19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir<br />
<br />
20- Letaifu’l-Hikem<br />
<br />
21- Risale fi’t-Tasavvuf<br />
<br />
22- Esraru’t-Tarik<br />
<br />
23- Levamiu’l-Fusul<br />
<br />
24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis<br />
<br />
25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul<br />
<br />
26- Risale fi’l-Muhacere<br />
<br />
27- Devau’l-Muslimin<br />
<br />
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.<br />
<br />
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.<br />
<br />
Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufî Şahsiyeti</span></span><br />
<br />
Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah,  İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.<br />
<br />
Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.<br />
<br />
Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.<br />
<br />
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.<br />
<br />
Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:<br />
<br />
“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”<br />
<br />
Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.<br />
<br />
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.<br />
<br />
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyahatleri ve Evliliği</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.<br />
<br />
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerametleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Hıristiyan</span></span><br />
<br />
Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbekar Kemancı</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”<br />
<br />
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Haram üzümler</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salih Oğullar</span></span><br />
<br />
Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Korkan Talebe</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Yahudiler</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihat</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çocukların Büyüdü mü?</span></span><br />
<br />
Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Emin Yer</span></span><br />
<br />
Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sadık Rüya</span></span><br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:<br />
<br />
“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:<br />
<br />
-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?<br />
<br />
-Evet!… demiş.<br />
<br />
-Düş peşime!… demiş.<br />
<br />
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm Döşeği</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,<br />
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:<br />
<br />
<br />
-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf’un Kokusu</span></span><br />
<br />
Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:<br />
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağmur Duası</span></span><br />
<br />
Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zamanın Kutbu</span></span><br />
<br />
Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.            <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalık</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .    <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parasız Sofiler</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İt Ürür</span></span><br />
<br />
Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabristan Parmaklıkları</span></span><br />
<br />
Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:<br />
<br />
– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şemâili</span></span><br />
<br />
On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.<br />
<br />
Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.<br />
<br />
Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.<br />
<br />
Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:<br />
<br />
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vefâtı</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.<br />
<br />
Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:<br />
<br />
“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp<br />
<br />
Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”<br />
<br />
Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”<br />
<br />
Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:<br />
<br />
“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!<br />
<br />
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!<br />
<br />
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,<br />
<br />
Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..<br />
<br />
Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!<br />
<br />
Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!<br />
<br />
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.<br />
<br />
Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.<br />
<br />
Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,<br />
<br />
Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.<br />
<br />
Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut<br />
<br />
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”<br />
<br />
Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:<br />
<br />
Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…<br />
<br />
Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:<br />
<br />
“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir<br />
<br />
Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”<br />
<br />
Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.”  diye yazar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Halîfeleri ve Tesiri</span></span><br />
<br />
Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.<br />
<br />
Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.<br />
<br />
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.<br />
<br />
Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.<br />
<br />
Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.<br />
<br />
Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.<br />
<br />
Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.<br />
<br />
Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.<br />
<br />
Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.<br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.<br />
<br />
Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.<br />
<br />
Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).<br />
<br />
Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.<br />
<br />
Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.<br />
<br />
Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.<br />
<br />
Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mektûbu</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.<br />
<br />
Tarikattan olan on makam: <br />
<br />
o    1.      Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,<br />
<br />
o    2.      Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,<br />
<br />
o    3.      Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,<br />
<br />
o    4.      Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.<br />
<br />
o    5.      Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.<br />
<br />
o    6.      Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.<br />
<br />
o    7.      Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.<br />
<br />
o    8.      Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.<br />
<br />
o    9.      Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.<br />
<br />
o    10.      Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vasiyetleri</span></span><br />
<br />
o    ·    En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.<br />
<br />
o    ·    Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.<br />
<br />
o    ·    Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.<br />
<br />
o    ·    Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.<br />
<br />
o    ·    Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sözlerinden</span></span><br />
<br />
o    ·          Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.<br />
<br />
o    ·                Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.<br />
<br />
o    ·                Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.<br />
<br />
o    ·                Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.<br />
<br />
o    ·                Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.<br />
<br />
o    ·                Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihatleri</span></span><br />
<br />
o    ·      Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.<br />
<br />
o    ·      Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.<br />
<br />
o    ·      Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.<br />
<br />
o    ·      Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.<br />
<br />
o    ·      Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.<br />
<br />
o    ·      Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.<br />
<br />
o    ·      Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.<br />
<br />
o    ·      El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.<br />
<br />
o    ·      Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.<br />
<br />
o    ·      İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.<br />
<br />
o    ·      Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.<br />
<br />
o    ·      Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.<br />
<br />
o    ·      Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ</span></span><br />
<br />
Dr. Abdüllatif Duygulu<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.<br />
<br />
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.<br />
<br />
Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.<br />
<br />
Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.<br />
<br />
Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.<br />
<br />
“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…<br />
<br />
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!<br />
<br />
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.<br />
<br />
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:<br />
<br />
“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”<br />
<br />
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”<br />
<br />
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..<br />
<br />
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.<br />
<br />
Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.<br />
<br />
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:<br />
<br />
“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”<br />
<br />
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.<br />
<br />
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.<br />
<br />
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…<br />
<br />
“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:<br />
<br />
“-Ben Maraşlıyım.”<br />
<br />
“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”<br />
<br />
“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.<br />
<br />
Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…<br />
<br />
“-E, nasıl Nakşî oldun?”<br />
<br />
“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:<br />
<br />
“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“-Baş üstüne…” demiş.<br />
<br />
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.<br />
<br />
“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”<br />
<br />
“-Evet…” demiş, şaşırmış.<br />
<br />
“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.<br />
<br />
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,<br />
<br />
“-Öp bakalım elini!” demişler.<br />
<br />
Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.<br />
<br />
“-Gir bakalım halvete!” demiş.<br />
<br />
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…<br />
<br />
Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:<br />
<br />
“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.<br />
<br />
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.<br />
<br />
Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.<br />
<br />
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.<br />
<br />
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.<br />
<br />
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.<br />
<br />
Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.<br />
<br />
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.<br />
<br />
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:<br />
<br />
“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.<br />
<br />
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DIP NOTLAR</span></span><br />
<br />
(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.<br />
<br />
(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.<br />
<br />
(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.<br />
<br />
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996<br />
<br />
(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIRK HADİS</span></span><br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
<br />
Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.<br />
<br />
Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”<br />
<br />
Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”<br />
<br />
Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.<br />
<br />
1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)<br />
<br />
2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.<br />
<br />
3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)<br />
<br />
4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”<br />
<br />
5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.<br />
<br />
6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)<br />
<br />
7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.<br />
<br />
8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.<br />
<br />
9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.<br />
<br />
10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.<br />
<br />
11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.<br />
<br />
12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.<br />
<br />
13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.<br />
<br />
14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.<br />
<br />
15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.<br />
<br />
16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.<br />
<br />
17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.<br />
<br />
18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.<br />
<br />
19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.<br />
<br />
20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.<br />
<br />
21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.<br />
<br />
22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.<br />
<br />
23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.<br />
<br />
24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.<br />
<br />
25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.<br />
<br />
26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.<br />
<br />
27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.<br />
<br />
28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.<br />
<br />
29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.<br />
<br />
30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.<br />
<br />
31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.<br />
<br />
32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.<br />
<br />
33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.<br />
<br />
34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.<br />
<br />
35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.<br />
<br />
36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.<br />
<br />
37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.<br />
<br />
38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.<br />
<br />
39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.<br />
<br />
40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.<br />
<br />
41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.<br />
<br />
42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.<br />
<br />
Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YARARLANILAN  KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
o    ·    Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı,  Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984<br />
<br />
o    ·    İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.<br />
<br />
o    ·    Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,<br />
<br />
o    ·    Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992<br />
<br />
o    ·    Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,<br />
<br />
o    ·    Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;<br />
<br />
o    ·    İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.<br />
<br />
o    ·    Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz<br />
<br />
o    ·    Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.<br />
<br />
o    ·    Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.<br />
<br />
[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11<br />
<br />
[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;<br />
<br />
[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012<br />
<br />
[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;<br />
<br />
[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18<br />
<br />
[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.<br />
<br />
[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
gumushane  bel tr<br />
<br />
Niyazi Karabulut<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.<br />
<br />
1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.</span></span><br />
<br />
Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.<br />
<br />
Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]<br />
<br />
Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.<br />
<br />
Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]<br />
<br />
Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…<br />
<br />
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder.  Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.<br />
<br />
Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.<br />
<br />
Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”<br />
<br />
Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]<br />
<br />
“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.<br />
<br />
Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]<br />
<br />
Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]<br />
<br />
Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.<br />
<br />
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]<br />
<br />
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.<br />
<br />
Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.<br />
<br />
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.<br />
<br />
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.<br />
<br />
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.<br />
<br />
Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.<br />
<br />
O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.<br />
<br />
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.<br />
<br />
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.<br />
<br />
Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kapısının üzerinde:</span></span><br />
<br />
“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa<br />
<br />
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”<br />
<br />
yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.  <br />
<br />
İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.<br />
<br />
Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:<br />
<br />
-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.<br />
<br />
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.<br />
<br />
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.<br />
<br />
Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.<br />
<br />
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.<br />
<br />
Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.<br />
<br />
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.<br />
<br />
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.<br />
<br />
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.<br />
<br />
<br />
2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.<br />
<br />
1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.<br />
<br />
2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.<br />
<br />
4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.<br />
<br />
7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.<br />
<br />
8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik<br />
<br />
11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua<br />
<br />
12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid<br />
<br />
13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.<br />
<br />
14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye<br />
<br />
15- Nasiku’l-Hac<br />
<br />
16- Ravhatu’l-Arifin<br />
<br />
17- Fazailu’l-Cihad<br />
<br />
18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif<br />
<br />
19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir<br />
<br />
20- Letaifu’l-Hikem<br />
<br />
21- Risale fi’t-Tasavvuf<br />
<br />
22- Esraru’t-Tarik<br />
<br />
23- Levamiu’l-Fusul<br />
<br />
24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis<br />
<br />
25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul<br />
<br />
26- Risale fi’l-Muhacere<br />
<br />
27- Devau’l-Muslimin<br />
<br />
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.<br />
<br />
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.<br />
<br />
Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufî Şahsiyeti</span></span><br />
<br />
Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah,  İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.<br />
<br />
Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.<br />
<br />
Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.<br />
<br />
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.<br />
<br />
Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:<br />
<br />
“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”<br />
<br />
Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.<br />
<br />
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.<br />
<br />
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyahatleri ve Evliliği</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.<br />
<br />
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerametleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Hıristiyan</span></span><br />
<br />
Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbekar Kemancı</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”<br />
<br />
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Haram üzümler</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salih Oğullar</span></span><br />
<br />
Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Korkan Talebe</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Yahudiler</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihat</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çocukların Büyüdü mü?</span></span><br />
<br />
Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Emin Yer</span></span><br />
<br />
Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sadık Rüya</span></span><br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:<br />
<br />
“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:<br />
<br />
-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?<br />
<br />
-Evet!… demiş.<br />
<br />
-Düş peşime!… demiş.<br />
<br />
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm Döşeği</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,<br />
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:<br />
<br />
<br />
-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf’un Kokusu</span></span><br />
<br />
Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:<br />
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağmur Duası</span></span><br />
<br />
Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zamanın Kutbu</span></span><br />
<br />
Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.            <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalık</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .    <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parasız Sofiler</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İt Ürür</span></span><br />
<br />
Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabristan Parmaklıkları</span></span><br />
<br />
Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:<br />
<br />
– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şemâili</span></span><br />
<br />
On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.<br />
<br />
Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.<br />
<br />
Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.<br />
<br />
Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:<br />
<br />
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vefâtı</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.<br />
<br />
Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:<br />
<br />
“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp<br />
<br />
Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”<br />
<br />
Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”<br />
<br />
Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:<br />
<br />
“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!<br />
<br />
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!<br />
<br />
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,<br />
<br />
Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..<br />
<br />
Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!<br />
<br />
Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!<br />
<br />
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.<br />
<br />
Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.<br />
<br />
Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,<br />
<br />
Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.<br />
<br />
Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut<br />
<br />
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”<br />
<br />
Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:<br />
<br />
Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…<br />
<br />
Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:<br />
<br />
“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir<br />
<br />
Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”<br />
<br />
Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.”  diye yazar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Halîfeleri ve Tesiri</span></span><br />
<br />
Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.<br />
<br />
Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.<br />
<br />
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.<br />
<br />
Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.<br />
<br />
Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.<br />
<br />
Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.<br />
<br />
Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.<br />
<br />
Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.<br />
<br />
Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.<br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.<br />
<br />
Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.<br />
<br />
Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).<br />
<br />
Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.<br />
<br />
Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.<br />
<br />
Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.<br />
<br />
Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mektûbu</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.<br />
<br />
Tarikattan olan on makam: <br />
<br />
o    1.      Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,<br />
<br />
o    2.      Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,<br />
<br />
o    3.      Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,<br />
<br />
o    4.      Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.<br />
<br />
o    5.      Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.<br />
<br />
o    6.      Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.<br />
<br />
o    7.      Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.<br />
<br />
o    8.      Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.<br />
<br />
o    9.      Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.<br />
<br />
o    10.      Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vasiyetleri</span></span><br />
<br />
o    ·    En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.<br />
<br />
o    ·    Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.<br />
<br />
o    ·    Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.<br />
<br />
o    ·    Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.<br />
<br />
o    ·    Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sözlerinden</span></span><br />
<br />
o    ·          Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.<br />
<br />
o    ·                Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.<br />
<br />
o    ·                Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.<br />
<br />
o    ·                Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.<br />
<br />
o    ·                Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.<br />
<br />
o    ·                Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihatleri</span></span><br />
<br />
o    ·      Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.<br />
<br />
o    ·      Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.<br />
<br />
o    ·      Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.<br />
<br />
o    ·      Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.<br />
<br />
o    ·      Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.<br />
<br />
o    ·      Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.<br />
<br />
o    ·      Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.<br />
<br />
o    ·      El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.<br />
<br />
o    ·      Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.<br />
<br />
o    ·      İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.<br />
<br />
o    ·      Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.<br />
<br />
o    ·      Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.<br />
<br />
o    ·      Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ</span></span><br />
<br />
Dr. Abdüllatif Duygulu<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.<br />
<br />
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.<br />
<br />
Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.<br />
<br />
Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.<br />
<br />
Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.<br />
<br />
“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…<br />
<br />
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!<br />
<br />
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.<br />
<br />
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:<br />
<br />
“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”<br />
<br />
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”<br />
<br />
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..<br />
<br />
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.<br />
<br />
Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.<br />
<br />
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:<br />
<br />
“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”<br />
<br />
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.<br />
<br />
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.<br />
<br />
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…<br />
<br />
“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:<br />
<br />
“-Ben Maraşlıyım.”<br />
<br />
“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”<br />
<br />
“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.<br />
<br />
Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…<br />
<br />
“-E, nasıl Nakşî oldun?”<br />
<br />
“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:<br />
<br />
“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“-Baş üstüne…” demiş.<br />
<br />
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.<br />
<br />
“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”<br />
<br />
“-Evet…” demiş, şaşırmış.<br />
<br />
“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.<br />
<br />
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,<br />
<br />
“-Öp bakalım elini!” demişler.<br />
<br />
Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.<br />
<br />
“-Gir bakalım halvete!” demiş.<br />
<br />
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…<br />
<br />
Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:<br />
<br />
“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.<br />
<br />
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.<br />
<br />
Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.<br />
<br />
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.<br />
<br />
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.<br />
<br />
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.<br />
<br />
Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.<br />
<br />
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.<br />
<br />
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:<br />
<br />
“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.<br />
<br />
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DIP NOTLAR</span></span><br />
<br />
(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.<br />
<br />
(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.<br />
<br />
(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.<br />
<br />
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996<br />
<br />
(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIRK HADİS</span></span><br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
<br />
Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.<br />
<br />
Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”<br />
<br />
Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”<br />
<br />
Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.<br />
<br />
1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)<br />
<br />
2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.<br />
<br />
3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)<br />
<br />
4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”<br />
<br />
5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.<br />
<br />
6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)<br />
<br />
7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.<br />
<br />
8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.<br />
<br />
9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.<br />
<br />
10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.<br />
<br />
11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.<br />
<br />
12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.<br />
<br />
13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.<br />
<br />
14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.<br />
<br />
15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.<br />
<br />
16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.<br />
<br />
17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.<br />
<br />
18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.<br />
<br />
19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.<br />
<br />
20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.<br />
<br />
21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.<br />
<br />
22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.<br />
<br />
23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.<br />
<br />
24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.<br />
<br />
25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.<br />
<br />
26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.<br />
<br />
27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.<br />
<br />
28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.<br />
<br />
29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.<br />
<br />
30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.<br />
<br />
31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.<br />
<br />
32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.<br />
<br />
33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.<br />
<br />
34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.<br />
<br />
35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.<br />
<br />
36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.<br />
<br />
37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.<br />
<br />
38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.<br />
<br />
39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.<br />
<br />
40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.<br />
<br />
41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.<br />
<br />
42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.<br />
<br />
Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YARARLANILAN  KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
o    ·    Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı,  Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984<br />
<br />
o    ·    İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.<br />
<br />
o    ·    Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,<br />
<br />
o    ·    Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992<br />
<br />
o    ·    Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,<br />
<br />
o    ·    Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;<br />
<br />
o    ·    İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.<br />
<br />
o    ·    Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz<br />
<br />
o    ·    Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.<br />
<br />
o    ·    Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.<br />
<br />
[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11<br />
<br />
[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;<br />
<br />
[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012<br />
<br />
[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;<br />
<br />
[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18<br />
<br />
[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.<br />
<br />
[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
gumushane  bel tr<br />
<br />
Niyazi Karabulut<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>