<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - islam Büyükleri Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - https://xn--rait-65a.tunca.at]]></description>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2026 17:47:07 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[itikad da Mezheb imamımız imam Maturidi Kimdir? ve Maturidilik Nedir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40241</link>
			<pubDate>Thu, 11 Sep 2025 05:27:13 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40241</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">itikad da Mezheb imamımız imam Maturidi Kimdir? ve Maturidilik Nedir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam-ı Matüridi Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından birincisidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed Matüridi’dir. Künyesi, Ebu Mensur’dur. Doğum yeri Semerkand’ın Matürid nahiyesidir. Hicri 333 (m. 944) yılında Semerkand’da vefat etti.<br />
<br />
İmam-ı Matüridi, imam-ı a’zam Ebu Hanife’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet itikadının, kelam bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi, izah ve ispat etti. Kelam ilminde, akaidde müctehid olan imam-ı Matüridi, kelam ve fıkıh ilmini Ebu Nasr İyad’dan öğrendi.<br />
<br />
İlimde çok iyi yetişen imam-ı Matüridi, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i sünnet itikadını yaymıştır.<br />
<br />
Yetiştirdiği talebelerden el-Hakim es-Semerkandi adıyla meşhur Ebul-Kasım ishak bin Muhammed, Ebu Muhammed Abdülkerim bin Musa el-Pezdevi, Ebul-Leys el-Buhari ve Ebul-Hasen bin Said gibi ilim ve takva yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmam-ı a’zam hazretlerinden gelen itikad bilgilerini nakleden İmam-ı Matüridi’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu hususta binlerce kitap yazarak, Peygamber efendimizin gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet itikadını yaymışlardır.<br />
<br />
İmam-ı Matüridi’nin yaşadığı devir, Abbasi Devleti’nin zayıflamaya başladığı ve yeni İslam devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasi güçler ve itikadi fırkalar arasında mücadelenin arttığı bir zamana rastlar. İmam-ı Matüridi de diğer İslam âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet itikadını müdafaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru itikada uymalarını sağlamıştır. Bu hususta takip ettiği usul, İmam-ı a’zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risale, el-fıkh-ül-ebsat, el-Âlim vel müteallim ve el-Vasiyye gibi itikadla ilgili kitaplarında bildirilen itikad bilgilerini, akli ve nakli delillerle açıklayarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Matüridi hazretleri, Ehl-i sünnet itikadında müctehid imam oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri:</span></span><br />
Hayatını ilme ve Ehl-i sünnet itikadını yaymaya hasreden ve bu hususta büyük hizmetler veren Matüridi hazretleri, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli eserler yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır<br />
<br />
1) Kitab-üt-tevhid: Bu kitapta sapık fırkaların sözlerinin yanlış olduğunu ispat edip, doğru itikad olan Ehl-i sünnet itikadını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır.<br />
<br />
2) Tevilat-ül-Kur’an: Tefsire dair benzeri az bulunan bir eserdir. Semerkandi bu esere büyük bir şerh yazmıştır.<br />
<br />
3) Reddü Evaili’l-Edille lil Ka’bi ve Beyanü vehmi’l Mutezile: Mutezileyi reddeden ve çürüten bir eserdir.<br />
<br />
4) Er-Reddü ala usül’il Karamita: Karamita fırkasını reddeden bir eserdir.<br />
5) Reddu kitab-ül-imame li Ba’zir-Revafiza: Eshab-ı kirama düşman olanları reddeden bir eseridir.<br />
<br />
6) Kitab-ül-makalat fil-kelam: Kelam ilmine dair bir eseridir.<br />
7) Me’haz-üş-şeriyye: Fıkıh ilmine dairdir.<br />
8) Kitab-ül-cedel: Usül-ü fıkıh ilmine dair olan bu eserinden başka kitapları da vardır.<br />
<br />
İmam-ı Matüridi’nin naklen bildirdiği Ehl-i sünnet itikadının esaslarından bazıları şunlardır:<br />
<br />
Allahü teâlâ kadim olan zatı ile vardır.<br />
Her şeyi, O yaratmıştır. Birdir. İbadete hakkı olan da Odur. Ondan başka hiçbir şey, ibadet olunmaya layık değildir. Kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; hayat, ilim, semi’, basar, kudret, irade, kelam ve tekvin’dir. Bu sıfatları da ezelidir. Allahü teâlânın isimleri tevkifidir, yani dinimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim Allah kelamıdır, Onun sözüdür. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahluktur. Bu harf ve kelimelerin manası, Kelam-ı ilahiyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur’an denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde Kelam-ı ilahi olan Kur’an mahluk değildir. Allahü teâlânın öteki sıfatları gibi ezelidir, ebedidir.<br />
<br />
Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihatasız, yani şekli olmayarak görecektir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü Onu görmeyi akıl anlayamaz. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu dünya ve insanın bu dünyadaki yapılışı Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen yalancıdır. Hazret-i Musa, Peygamber olduğu halde bu dünyada göremedi. Peygamber efendimiz mirac gecesinde gördü ise de, bu dünyada değildi. Dünyadan çıktı, ahirete karıştı. Cennete girdi ve orada gördü.<br />
<br />
Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve kötü işlerin hepsi Onun takdiri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden razıdır, fenalardan razı değildir, insanın yaptığı işte, kendi kuvveti de tesir eder. Bu tesire “kesb” denir.<br />
<br />
Peygamberler Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdiği her haber doğrudur, yanlışlık yoktur.<br />
<br />
Kabir azabı, kabrin sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen meleklerin soru sorması, kıyamette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, yani ruhların cesetlere gelmesi, kıyamet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkuşu ve kıyamette sual ve hesap, iyiliklerin ve günahların oraya mahsus bir terazi ile tartılması, Cehennem üzerinde sırat köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır.<br />
<br />
Müminlere mükafat ve nimet için hazırlanmış olan Cennet, kâfirlere azap için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedi, sonsuz kalınacak yerdir. Zerre kadar imanı olan ve bu iman ile ahirete göçen Cehennemde ebedi (sonsuz) kalmayacaktır.<br />
<br />
İbadetler imana dahil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tembellikle yapmayan kâfir olmaz.<br />
<br />
Mümin ne kadar büyük günah işlerse işlesin imanı gitmez. Ancak farzlara ve haramlara, olduğu gibi inanmak lazımdır. Emir ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafife almak veya alay etmek, değiştirmeye kalkışmak imanı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmaya sebep olur.<br />
<br />
Halifelikten konuşmak, dinin esas bilgilerinden değildir. Dört halifenin yüksekliği halifelik sıralarına göredir. Eshab-ı kiramın hepsini istisnasız sevmek ve hürmet etmek lazımdır. Hepsi adil ve din ilimlerinde müctehid idiler.<br />
<br />
Muhammed aleyhisselama iman edenler, başka Peygamberlerin ümmetinden daha üstündür.<br />
<br />
Matem tutmak, dinde yoktur. Üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadis-i şerifte, (İki şey vardır ki, insanı küfre (imanın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyuruldu.<br />
<br />
Resulullaha, Eshab-ı kirama, Tabiine ve evliyaya tevessül ederek, yani onları vesile ederek dua etmek, duanın kabulüne sebep olur.<br />
<br />
Dini deliller müctehidler için dörttür: Kitap, Sünnet, icma-i ümmet, Kıyası fukaha. Avamın delili müctehidin fetvasıdır.<br />
<br />
Tenasühe, yani ölen insanın ruhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyaya gelmesine inanmak, dine aykırıdır. Böyle inananın imanı gider.<br />
<br />
Kıyamet günü Allahü teâlânın izni ile iyiler kötülere şefaat edecek, araya girecektir. Peygamber efendimiz, (Şefaatim ümmetimden günahı büyük olanlaradır) buyurdu.<br />
<br />
Peygamberin mucizesi, evliyanın kerameti ve salih müminlerin firaseti haktır.<br />
<br />
Evliyanın kerameti, vefatından sonra da devam eder.<br />
<br />
Her bid’at dalalettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, itikad ve ibadet olarak yapılmaya başlanan değişikliklerdir ve büyük felakettir.<br />
<br />
Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez.<br />
<br />
Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri, irade-i cüziyye hakkında buyurdu ki:<br />
İrade-i cüziyye, bir varlık değildir. Var olmayan şey, yaratılmış olmaz, irade-i cüziyye, kullarda bir haldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irade-i cüziyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbur değildir. Şeytana, (İrade, bende bir haldir, iyiliğe kullanırsam Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz) diye cevap verilir.<br />
<br />
Allahü teâlânın, kul irade etmeden de, yaratması caiz ise de, ihtiyari olan işleri yaratmaya, kulların iradelerini sebep kılmıştır. İrade-i cüziyyemizin sebep olması da, Allahü teâlânın iradesi iledir. Kul, bir iş yapmak irade edince, Allahü teâlâ da, o işi irade ederse, o işi yaratır. Kul irade etmezse, ihtiyari olan o işi yaratmaz. Şu halde, kul irade-i cüziyyesini ibadete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibadeti yaratır. Eğer günahlara sarf ederse, günahları yaratır.<br />
<br />
O zaman kul, dünyada fena olur, ahirette azap görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytan bir şey diyemez.<br />
<br />
(Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz!) mealindeki âyet-i kerimenin manasını, Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri şöyle açıklıyor: “İhtiyari işleriniz, yalnız sizin iradenizle olmaz. Sizin iradenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irade edip yaratır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MATÜRİDİLİK</span></span><br />
<br />
<br />
Bu mezhep, Ebu Mansur el-Matüridî diye meşhur olan «Muham-med b. Muhammed b. Mahmud»´a nisbet edilmektedir.<br />
<br />
Mfttürîdi, Semerkant´da, «Matürid» mahallesinde doğmuştur. Hicri 333, Miladi 914 de vefat ettiği tesbit edilmiştir. Hicri üçüncü yüzyılın son üçtebirinde ihnini -tahsil etmiştir. Yani Mutezilelerin, Hicri 3. yüzyılın ilk üçtebirinde fıkıh ve hadis âlimlerine kötü mua­melelerinden dolayı halkın nefretini kazandıkları ve gazaplarına uğ­radıkları bir dönemde ilmini tahsil etmiştir.<br />
<br />
Matürîdi´nin, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemek­tedir. Ancak Hicri 3. yüzyılın ortalarında doğduğu anlaşılmaktadır. Matürîdi´nin, Hanefî fıkhını ve ilm-i kelâmı Hicrî 268 de vefat eden Yahya el Belhi´den okuduğu, kesinlikle sabittir.<br />
<br />
Matürîdi´nin memleketi fıkıh ve usul-i fıkıh dallarında tartışma ve münazaraların çokça yapıldığı bir memleketti. Hanefî fıkıhçıîarı ile Şafiî fıkıhçıîarı arasında münazaralar yapılırdı. Öyleki, matem­ler esnasında dahî mescitlerde bu tip münakaşalar yapılırdı.<br />
<br />
Fıkıh ve hadis âlimleriyle, Mutezilîler arasında fikri savaşlar şid­detlenince, fıkıh ve usul-i fıkıh sahalarında tartışmalar yapıldığı gi­bi, bu defa tartışmalar ilm-i kelâm sahasına kaydı. îşte Matüridi, ak­li düşüncelerle elde edilen neticeler sayesinde yai ısların kazanıldığı böyle bir ortamda yaşadı.<br />
<br />
Matüridi, Hanefî mezhebindendi. Bunun ilm-i kelâmda geniş araştırmaları yanında, fıkıh ve usul-ü fıkıh dallarında da geniş araş­tırmaları vardı. îlm-i kelâm ile, fıkıh ve hadis âlimlerine yardım et­ti. Fakat Matüridi, hernekadar Eş´ari´nin vardığı neticelerin tama­mında olmasa dahi, çoğunda onunla birleşmiş ise de, onun metodun­dan başka bir metod izlemiştir. înşallah bu hususu ilerde daha açık olarak izah edeceğiz.<br />
<br />
Hanefi âlimlerinin çoğunluğu, İmam Matürîdi´nin varmış olduğu neticelerin, Ebu Hanife´nin, inanç hususunda tesbit ettiği neticelerle tam olarak birleştiği görüşündedirler. Ebu Hanife (R.A.)´nin üm-i kelâm dalında da geniş araştırmaları bulunmaktadır. Bu ilim dalın­da da parmakla gösterilecek kadar meşhurdu. Bunu, bizzat kendi­sinin ifade ettiği de anlatılmaktadır. Ebu Hanife´nin, itikadi mese­lelerde tartışmak için yirmi iki defa Basra´ya yolculuk yaptığı riva­yet edilmektedir. Bu da, kendisini, tamamen fıkhı incelemelere ver­mesinden öncedir. Ebu Hanife´nin, eski araştırmalarından tamamen ayrıldığı söylenemez. Özellikle, İslâm inancını söküp atmak isteyen zındıklar ve benzerleri, Ebu Hanife´nin döneminde fikrî sapıklıkla­rı yaymayı teşvik ediyorlardı. Ebu Hanife´den bu ilim dalında küçük risaleler kalmıştır. Bu risalelerdeki malumatların, Ebu Hanife´ye ait olduğunda şüphe yoktur. Hernekadar bu risalelerin kim tarafından te´lif edildiği âlimler arasında münakaşa konusu olsada… Bu risale­lerden bir kısmı şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
el-Fıkhul Ekber<br />
<br />
el-Fıkhul Ebsad</span></span><br />
<br />
Risaletu Ebi Hanife ila Osman el-Bettî<br />
<br />
Vasiyyet-i Ebu Hanife litilmizihi Yusuf b. Halid es-Semtî<br />
<br />
Kitabul ilm, berren ve bahren ve sarkan ve garben ve bu´dan ve kurba.<br />
<br />
Bu risalelerin bütününden, ortaya atılan şu meseleler hakkın­da, Ebu Hanife´nin, kendisine mahsus müstakil bir görüşü bulundu­ğu neticesine varılır. Bu meseleler, Allah Tealâ´nm sıfatlan, imanın mahiyeti, Allah´ı bilmenin, akıl ile mi, yoksa nakil yoluyla mı gerekli olduğu meselesi İnsanın yapmış olduğu işlerin, kendiliğinden iyi ve­ya kötü olup olmaması, Allah Tealâ´nm, bütün mahlukat üzerinde­ki mutlak hakimiyetini kabul etmekle beraber, kulun fiilinin, kulun kendisine nisbetinin derecesi, kaza ve kader meselesi ve benzeri me­selelerdir.<br />
<br />
Iraklı fıkıh âlimlerinin hocası, İmam Ebu Hanife´den nakledilen bu görüşlerle, Ebu Mansur el-Matürîdî´nin, kitaplarında tesbit ettiği görüşler arasında ilmi bir karşılaştırma yapıldığı zaman, bu dü­şüncelerin, aslında birleştikleri ortaya çıkar. Bu nedenle âlimler, İmam Matürîdî´nin görüşlerinin, Ebu Hanife´nin, inanç hususunda­ki görüşlerinden kaynaklandığını ve Ebu Hanife´nin görüşlerinin esas olduğunu anlatmışlardır.<br />
<br />
Irak âlimleri, çevrelerinde bulunan Şam âlimleri ve benzerleri, Ebu Hanife´nin fıkhı görüşlerini teferruatı andırmaya girişmişler, onun, itikad hakkındaki görüşlerine ise, önceleri yanlarında bulu­nan, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşleriyle, daha sonra da İmam<br />
<br />
Eş´ari´nin bu husustaki görüşleriyle yetinerek pek önem vermemiş­ler. Fakat, Maveraünnehr âlimleri, fıkhî görüşlere çok önem vermele­riyle birlikte,. Ebu Hanife´nin, itikad hakkındaki görüşlerine de özel bir itina göstermişler; bu görüşleri şerh etmeye, bunlar üzerinde yo­rumlar yapmaya ve bunları aklî delillerle ve mantıki kıyaslarla des­teklemeye çalışmışlardır.<br />
<br />
Matürîdî, kendi görüşleriyle Ebu Hanife´nin görüşleri arasında­ki irtibatı araştırmayı bize bırakmıyor, bizzat kendisi, Ebu Hanife´­nin şu kitaplarını rivayet ettiğim söylüyor. Bu kitaplar; «Fıkhul Ebsat, Risale ileîbetti, el-Âlinı vel Müteallim, Vasiyyetü Ebu Hanife li .Yusuf b. Halid» adlı kitaplardır.<br />
<br />
Matüridi bu kitapları, Ebu Nasr Ahmet.b. el-Abbas el-Eyadî´den, Ahmed b. îshak el-Cürcani´den ve Nasr,b. Yahya el-Belhi´den riva­yet ettiğini, bu zatların da bu kitapları, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´nin talebesi, Ebu Süleyman Musa el-Cürcanî´den rivayet ettik­lerini, Ebu Süleyman´ın da bu kitapları, Ebu Hanife´nin talebesi ve kendisinin hocası olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´den rivayet ettiğini anlatır.<br />
<br />
«İşârâtül Meranı» adlı kitabın sahibi, bu rivayet silsilesinin so­nunda şöyle der: Matüridi, bu temel kaynakları, kendi kitapların­da kesin delillerle tahkik etmiş ve bunları, açık delillere dayandıra­rak, sağlam bir şekilde detayîandırmıştır.<br />
<br />
Dostumuz, merhum, Zahidüî Kevseri «İşâratül Meram» adlı ese­rin mukaddimesinde şunları söyler: «Maveraünnehr ülkeleri, heva ve heveslerden. ve bidatlardan uzaktı. Çünkü bu memleketlerde, in­sanlar üzerinde istisnasız .bir tesir ve hakimiyeti vardı. Orada bulu­nanlar, hadisleri nesilden nesiîe naklederlerdi. Nihayet, «îmamül Hûda» diye tanınan, ehl-i sünnet imamı, Ebu Mansur Muhammed el-Mafrüridî ortaya çıktı. Kendisini, bu meseleleri tahkik etmeye ve delillerini tedkik etmeye vakfetti. Böylece, hem aklı hem de şer´i memnun edecek eserler yazdı. Buradan anlaşılıyor ki, Ebu Mansur el-Matüridî, itikad hakkındaki görüşlerini, Ebu Hanife´den rivayet ettiği bu risalelerde naklçdilen fikirlere dayandırmış ve bunları da­ha da detaylandıranş, açıkça izah edilmeyen hususları da izah edi­len hususlar ışığında geliştirmiştir. Matüridî, dini mevzuları, aklî ve mantıki delillerle ispat eder ve şüpheye mahal bırakmazdı. Matüri-´di, incelediği konularda birçok kitaplar yazmıştır. Bu kitaplardan<br />
<br />
bir kısmı şunlardır:<br />
<br />
Tevilül Kur´an Me´haz eş-Şeraya<br />
<br />
Kitab el-Cedel<br />
<br />
El Usul fi Usul ed-Din<br />
<br />
El-Makalât fil Kelâm<br />
<br />
Kitab el-Tevhîd<br />
<br />
«Ka´bî»nin Evailül Edilleye Reddiye adlı kitabı<br />
<br />
«Kâ´bî´nin» Tehzibül Cedel adlı eserine reddiye<br />
<br />
Ebu Muhammed el-Bâhüî´nin «Usulûl Hamse» adlı kitabına reddiye<br />
<br />
Bazı Rafizîlerin «Kitabül İmame» adlı eserine reddiye<br />
<br />
Karamitaya Reddiye.<br />
<br />
Bir kısım âlimler, Matârîdî´nin, Ebu Hanife´ye nisbet edilen Fıknul Ekber» adlı kitaba şerh yazdığını söylemişlerse de ilmi inceleme­ler neticesinde bu şerhin, meşhur Hanefi fıkıhçısı Ebu el-Leys es-Semerkandi ait olduğunu ortaya koymuştur.[1]<br />
<br />
<br />
<br />
Matürîdî´nin Metodu Ve Görüşleri[2]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">a) Metodu:</span></span><br />
<br />
<br />
Ebu Mansur el-Matüridi ile Ebu el-Hasan el-Eş´ari ayni devirde yaşamışlardır. Herbiri, diğerinin gerçekleştirmek istediği gayeyi ger­çekleştirmeye çalışıyordu. Ancak, îmam Eş´ari, hasımlarının bulun­duğu bölgeye daha yakındı. Evet, İmam Eş´ari, Muteziliîerin vatanı ve türedikleri yer olan Basra´da bulunuyordu. Fıkıh ve hadis âlinıîe-riyle Mutezilîler arasındaki fikri savaş, Basra´nın da bağlı bulundu­ğu Irak bölgesinde cereyan ediyordu. Ebu Mansur el-Matüridi ise, savaş alanından uzaktı. Fakat bu savaşın yankısı, bulunduğu böl­geye de ulaşıyordu. Maveraünnehr ülkelerinde de Iraklı mutezilîle-rin sözlerini durmadan tekrarlayan Mutezilîler bulunuyordu. Matüridi bunlara karşı koyuyordu. Matürîdi ile Eş´arî´nin karşılaştıkları hasım aynı olduğu için, her ikisinin de vardığı neticeler birbirine ya-kmdı, fakat birbirinin aynı değildi. Birçokları, Eş´ari ile Matürîdi´nin, aralarındaki ihtilafın büyük olmadığını sanmışlardı. Hatta, Şeyh Muhammed Abduh «el-Akaidül Adudiyye» adlı eserin yorumunu yapar­ken, Matüridi ile Eş´ari´nin arasındaki ihtilafın on meseleyi aşma­yacağını ve aralarındaki ihtilafın, gerçekte bulunmayıp, dış görünüş­te bulunduğunu söylemiştir.<br />
<br />
Ancak, Matürîdi´nin ve Eş´arî´nin görüşleri son şekilleriyle, de­rince incelendiği vakit, her -iki imamın düşünceleri ve varmış olduk­ları neticeler arasında farkların bulunduğu ortaya çıkar.<br />
<br />
Şüphesiz ki, her iki imam da Kur´an-ı Kerim´in kapsadığı inanç meselelerini, akılla ve mantıkî delillerle ispat etmeye çalışıyordu. Ve Kur´an-ı Kerim´in getirdiği itikadı meselelere bağlı kalıyorlardı. Ancak, bunlardan biri, akla, diğerinden daha fazla önem veriyordu. Meselâ; Eş´ariler, Allah Tealâ´yı bilmenin, nakil yoluyla vacip oldu­ğunu kabul ederken, Matürîdî´ler, Etiu Haaıife´nin metoduna uyarak, Allah´ı bilmenin akıl ile vacip olduğunu söylemişlerdir. Eş´ari´ler, şer´an bir delil olmadıkça eşyanın akıl. ile idrak edilebilecek bir iyi­liği bulunduğunu kabul etmezler. Matürîdî´ler ise, eşyanın, akıl ile idrak edilebilecek, kendiliğinden bir iyiliğe sahip olduğunu kabul et­mişlerdir.<br />
<br />
İşte bu çeşit ihtilafları birçok meselelerde bulabiliriz. Bu sebep­le şu niteceye varırız ki; Matürîdi´nin metodunda, israfa kaçmaksızın ve tökezlemeksizin, akim büyük bir otoritesi bulunmakta, Eş´arîler ise, nakil ile bağlı kalmış, nakli delilleri geçmişteki uygulamalar­la desteklemişlerdir. Öyle ki, araştırıcı bir kişi, Eş´arilerin, fıkıh ve hadis âlimleriyle, Muteziliîerin arasında orta bir yol tuttuklarını, Matürîdî´lerin ise, Eş´ariler ile Mutezilîler arasında bir yol izlediklerini görür.<br />
<br />
Müslümanların, mü´min olduklarında ittifak ettikleri şudört fırka­nın bir meydanda bulundukları kabul edilecek olursa, meydanın bir ucunda Mutezile, diğer ucunda hadis âlimleri, ortanın Mutezile, ta­rafında Matürîdiler, hadisçiler tarafında ise Eş´ariler görülür.<br />
<br />
Matüridi, serî delillerin irşadıyîa akla dayanır, aklî araştırma­nın gerekli olduğunu söyler. Böylece, naklî delillere dayanmayı, ger­çeği, naklî delillerden çıkarmayı ve akim, hataya düşüp sapacağın­dan korkarak, nakli delillerden başkasına başvurulmamasını gerek­li gören fıkıh ve hadis âlimlerine muhalefet etmiştir.<br />
<br />
Matüridi, «Tevhid» adlı kitabında bu hususa cevap vererek şöy­le demiştir: Bu iddia, şeytanın, hatıra getirdiği bir kuruntu ve ves­vesedir. Aklî araştırmayı inkâr edenin, akli araştırmayla elde etti­ği delilden başka bir delili yoktur. Bu da, bu gibi insanlara, aklî araş­tırmanın zorunlu olduğunu söylemeye mecbur kılar. Bunlar, akli araştırmayı nasıl inkâr edebilirler Halbuki Allah Tealâ kullarım, aklî araştırmaya davet etmiş ve onlara düşünmeyi ve muhakeme etmeyi emretmiş, onları öğüt ve ibret almaya mecbur kılmıştır. Bu da, aklî araştırmanın ve düşünmenin, ilmî kaynaklardan biri ol­duğuna dair delildir.<br />
<br />
Görülüyor ki Matüridi, Akaid ilmini öğrenmek hususundaki ih­tilafın tam esasına temas ediyor. Akaid ilmini öğrenmenin tek kay­nağı nakil midir, yoksa, naklin yanında akıl da diğer bir kaynak mı­dır sorusuna, naklin kaynak olduğunu kabul ettiği, bunun yanın­da, aklın da bir kaynak olduğu şeklinde cevap verdiği görülür.<br />
<br />
Ancak, Matüridi, aklı, bilgi kaynaklarından biri kabul etmesi­ne rağmen, aklın sapıklığa düşeceğinden korkmaktadır. Fakat, bu korku onu, fıkıh ve hadis âlimleri gibi akli araştırmayı men etmeye götürmüyor, aklî araştırmanın yanında nakle dayanılmasını ileri sü­rerek sapma ihtimaline karşı birtakım tedbirler almaya ve ihtiyatlı davranmaya sevkediyor.<br />
<br />
Evet, Matüridi şöyle der: «Kim, nakli delillere dayanıp ihtiyatlı davranmanın gerekliliğini reddederse, o, Hesuiu Allah´dan bir işaret olmadan eksik ve sınırlı aklıyla, insanın aklından gizli kalan mese­lelerin mahiyetini bilmeye ve ilâhi hikmetlerin tümünü kuşatmaya kalkışırsa, o kimse, akla zulmetmiş olur. Ve ona taşıyamiyacağı bir yükü yüklemiş olur.» Bu sözlerden şu netice çıkarılır: Matüridi, nak­le ters düşmeyen hususlarda, akim vereceği hükümleri kabul eder. Şer´a muhalif düşen aklî hükümlerde ise, şer´a boyun eğmenin ge­rekliliğini kabullenir.<br />
<br />
Matürîdi´nin, Kur´an-ı Kerim´i tefsirde kılavuzu, «nakli deliller­le yardımlaşarak aklî delillere başvurmanın gerekli olduğu- prensi­bidir. Matüridî, Kur´an-ı Kerîm´i tefsir ederken, müteşabih âyetleri, müteşabih olmayan âyetlere göre izah eder. Müteşabih olanları, mü­teşabih olmayanların ifade ettikleri mânânın ışığı altında tevil et­meye çalışır. Bir müminin aklî tevile gücü yetmiyorsa, bundan vaz geçmesinin daha doğru yol olduğunu söyler. Matüridî, mümkün ol­duğu nisbette, Kur´an-ı Kerim´i yine kendi âyetleriyle tefsir etmeye çalışır. Çünkü Kur´an´m âyetleri birbiriyle çatışmaz. «… Eğer Kur´an, Allah´dan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, O´nda. birbirine zıt olan şeyler bulurlardı.»[3]<br />
<br />
Bu metod, Matüridi´yi, aklî metodları bakımından bazan Mutezililerle birleşmeye sevketmiş, birçok yönlerde ise onlara muhalefet etmesine sebep olmuştur. Matüridî ile Mutezililer, aklî araştırma yap­manın gerekliliği, Allah´ın akıl ile bilinmesinin gerekliliği, eşyanın, iyi veya kötü olduğunun akîen bilinebileceği hususlarında aynı görüştedirler.[4]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
b) Görüşleri:</span></span><br />
<br />
<br />
Daha önce de anlattığımız gibi, Matüridî´nin görüşleri, H. 3. yüz­yılın başlarında, birbirleriyle ihtilâf eden Mutezililerle fıkıh ve ha­dis âlimlerinden, mutezilîlere daha yakındı. Bu sebeple, dostumuz, merhum Zâhidül Kevseri´nin şu sözü yerindedir: «Eş´ariler, Mutezile ile hadis âlimleri arasında bir yol tutmuş, Matüridiler ise Mutezile ile Eş´arîler arasında bir yol izlemiştir. Hakkında nass bulunmayan bütün temel meselelerde, nakli delillerin yanında aklî görüşlerinin bulunduğu açıkça görülür. Matüridî, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, varmış olduğu neticelerin çoğunda Eş´arî ile ittifak etmiş fakat bazılarında da ona muhalefet etmiştir. Şimdi ise hangi hususlarda ittifak edilip edilmediğini de açıklayarak, Matürîdi´nin, topluca gö­rüşlerine, kısaca bir göz atalım.<br />
<br />
a) Matüridî, Allah´ı bilmenin gerekli olduğunu idrak etmenin aklen mümkin olacağı görüşündedir. Nitekim, Allah Tealâ; Kur´an-ı Kerîm´in bir çok âyetlerinde, bakıp düşünmeyi emreder. İnsanlara, göklerin ve yerin hükümranlığına bakmayı emreder. Allah Tealâ insanları, akıl doğru yola yönelir, heva ve hevesten ve taklitten uzak kalırsa, Allah´a iman etmeye ulaşabileceğine ve onu tanıyabileceği­ne dair uyarıyor.<br />
<br />
Akıl ile Allah´ı bilmeye çalışmak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin hükümlerine uymak demektir. Buna mukabil aklî araştırmayı bırak­mak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerini ihmal etmek olur. Aklı, Allah´ı bilmek için bir vasıta kabul etmemek, Allah Tealâ´nın, akli araştır­maya bağladığı neticeleri hiçe saymak demek olur. Eğer, Allah´ı bil­mek, bakıp araştırmaya bağlı olmasaydı, Allah Tealâ´nın, bakıp araş­tırmanın neticeleri olduğunu beyan ettiği şeyler reddedilmiş olur.<br />
<br />
Ancak, Matüridî aklın, yalnız başına Allah´ı bilebileceğini kabul etmesine rağmen kulların mükellef oldukları hükümleri bilemeyeceğini beyan etmiştir. Bu da Ebu Hanife (R.A.)´ın görüşüdür.<br />
<br />
Bu, Mutezilenin görüşüne yakın bir görüştür. Ancak, iki görüş arasında çok ince bir fark vardır. O da şudur:<br />
<br />
Mutezile, Allah´ı bilmenin, aklen gerekli olduğu görüşündedir. Matüridîlerse, bu görüşü aynen kabul etmezler. Allah Tealâ´yı bilme­nin gerekliliğinin akıl ile mümkün olabileceğini, ancak kesin olama­yacağım söylerler. Allah´ı bilmenin gerekliliğinin, ancak, bu gerek­liliği icadedecek bir güç tarafından meydana getirilebileceğini kabul ederler. O güç de, Allah´dır.<br />
<br />
b) Matüridi mezhebi, varlıkların, kendiliklerinden kötü olabi­leceklerini ve insan aklının, birtakım varlıkların iyi veya kötülükle­rini bilebilecek güçte olduğunu söylerler.<br />
<br />
Matürîdîkre göre, sanki varlıklar üç kısma ayrılmaktadır:<br />
<br />
İnsan akimin, tek başına, iyi olduklarını bilebileceği varlıklar.<br />
<br />
İnsan aklının, tek başına kötü olduklarını bilebileceği varlık­lar.<br />
<br />
İyi veya kötü oldukları gizli olup, aklen bilinemiyen ve an­cak Allah´ın bildirme siyle iyi veya kötülüğü anlaşılan yarlıklar.<br />
<br />
Daha önce de Ebu Hasan el-Eş´arî´nin hocası Ebu Ali el-Cübbaî´-den naklettiğimiz gibi, Mutezililer de varlıkları böyle bir tasnife tâ­bi tutarlar. Fakat Matürîdîler, Muteziîîlerin, bu ayırımla varmış ol­dukları neticeleri kabul etmediler. Mutezililer, bu ayırımla şu neti­ceye varmışlardır:<br />
<br />
Akıl, birşeyin iyiliğini idrak ederse, aklın emriyle o şeyi yapmak gereklidir. Buna mukabil, akıl, birşeyin kötülüğünü anlarsa, o şey, yasaklanmış olur. Matüridî, aynı yoldan yürümemiş, İmam Ebu Hanife´ye uyarak şunları söylemiştir. «Akıl, birşeyin, ne olduğunu id­rak edebilse de, o şeyin, yapılıp yapılmaması, ancak, hikmet sahibi olan Allah´ın emriyle bilinir. Çünkü akıl, tek başına, dinî emir ve yasakları bilemez. Zira, dini emir ve yasaklan ancak Allah Tealâ koyar.<br />
<br />
Matürîdî´nin, kabul ettiği bu görüşe, îmam Eş´arî katılmamak­tadır. Çünkü Eş´arî, varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olduk­larını kabul etmez. Eşyanın, ancak Allah´ın emri veya yasağıyla iyi veya kötü olduğunun anlaşılabileceğini söyler. Ona göre, bir şey Al­lah´ın emrettiği için iyidir. Başka bir şey de, Allah yasakladığı için kötüdür.<br />
<br />
Görülüyor ki, Matürîdî mezhebi, Mutezile ile Eş´arî´nin ortasındadir.<br />
<br />
c) Matüridî metodunun, Eş´arî ve Mutezile metodundan ayrıl­dığı üçüncü bir nokta da, Allah Tealâ´nm, yaptığı işlerdir.<br />
<br />
Eş´arîler, Allah Tealâ´nm yapmış olduğu işlerin sebebi sorul­maz. Çünkü Allah Tealâ Kur´an-ı Kerîm´inde; «Allah, yaptıklarından dolayı sorguya çekilemez.»[5] buyurmaktadır, derler.<br />
<br />
Mutezile, «Allah Tealâ, yaptığı şeyleri bir kısım maksat ve gayelerle yapar. Çünkü O, hikmet sahibidir. O´ndan, gelişigüzel bir iş meydana gelmez. Bilakis,, herşeyi bir plana bağlamıştır.» derler. Ve bundan şu neticeye varırlar: Allah Tealâ´nm, iki şeyden, iyisini ve iki iyi şeyden daha iyi olanını yapması kendi üzerine gereklidir. Çünkü varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olmaları ve, Allah Tealâ´mn hikmetsiz hiçbirşey yaratmaması şunu gerektirir: Allah Tealâ´nın, iyi olmayan birşeyj emretmesi, veya iyi olan bir şeyi yasaklaması, imkânsızdır. O halde, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi ola­nını yapması ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapması, onun üzerine vaciptir.<br />
<br />
Matürîdî´nin, her iki guruba, muhalefet eden bir görüşte ol­duğu görülür. Matüri.di, Allah Tealâ´nm, boş davranışlardan uzak olduğunu ve yaptığı işlerin bir hikmete dayandığını, çünkü Allah Tealâ´nın, kendi kendini sıfatlandırdığı gibi hikmet sahibi ve herşe­yi bilen bir zat olduğunu söyler.<br />
<br />
Matüridi şöyle der: «Allah Tealâ koymuş olduğu hükümlerde ve yapmış olduğu işlerde bu hikmetini murad eder. Fakat, Allah Te­alâ bu hikmetini dilerken, buna mecbur edilmiş değildir. Çünkü O, mutlak bir iradeye sahiptir. Dilediğini yapandır. Bunun için, Allah Tealâ´mn, iyi olan birşeyi veya daha iyi olan bir şeyi yapmasının, onun için gerekli olduğu söylenilemez. Çünkü birşeyin yapılmasının gerekli oluşu, serbest iradeyi ortadan kaldırır. Başkasının, Allah Te­alâ´nm üzerinde bir hakkı olduğunu icabettirir. Halbuki, Allah Tea­lâ bütün yaratıkların üstündedir. Yaptıklarından hesaba çekilemez. O´nun üzerine, bir şeyin vacip olduğunu söylemek, O´nun hesaba çekilebileceğini gerektirir. Allah Tealâ bundan çok uzaktır, çok yü­cedir.<br />
<br />
Şurası bir gerçek ki, bu mevzuda Matüridî ile Mutezile arasında­ki anlaşmazlık, temelde bir anlaşmazlık olmayıp, sadece, temel dü­şünceyi ifadede ihtilaftır. Çünkü temel düşünce-, Allah Tealâ´nın iş­lerinin, dilediği ve takdir ettiği bir hikmete binaen olduğu ve Allah Tealâ´nın, boşuna bir iş yapmayacağıdır.<br />
<br />
Fakat Mutezililer, bu temel düşünceyi ifade ederken, Allah´ın böyle yapmasının, Allah´ın üzerine vacip olduğunu söylemişler. Ma­türîdîler ise, bu şekilde ifadeyi kabul etmemişlerdir. Çünkü, Matilrîdîlere göre bir şeyin yapılmasının gerekli olduğunu- söylemek, o şeyin yapılmasından önce, hükmünün var olmasını gerektirir. Hal­buki, Allah Tealâ´nın yaptığı işlerin, bir hikmete göre olduğuna hü­küm verme, işin meydana gelmesinden önce değil, sonradır.<br />
<br />
Ancak, Mutezile ile Eş´arüer arasındaki ihtilaf, düşüncenin özün­dedir. Bu ihtilaf, «İyilik ve kötülük, varlıkların kendisinde midir Yoksa Allah´ın bildirmesiyle mi bilinir » meselesinden kaynaklan­maktadır.<br />
<br />
Eş´ari ile Matüridîler arasında, Allah Tealâ´nm yaptığı işleri ve yaptığı işlerde hikmet arama hususundaki ihtilafları, beklenmedik birtakım fer´İ meselelerde dahi ihtilaf etmelerine yol açmıştır.<br />
<br />
Eş´ariler, «Allah Tealâ´nm, insanları, hiçbirşeyle mükellef tut­madan yaratabilirdi. Yaratılanları mükellef tutması, Allah Tealâ´nm bir iradesidir. Dilerse başka birşey de murad edebilir.» derler.<br />
<br />
Matüridüerde; «Allah Tealâ, yaratılanları mükellef tuttuğu şey­leri dilediği bir hikmete binaen murad etmiştir. Allah Tealâ, diledi­ği ve kararlaştırdığı hikmetten başkasını murad etmez.» demişlerdir.<br />
<br />
Bu sebeple;<br />
<br />
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın, sırf akli bir faraziye ile Allah Tealâ´nm, kendisine itaat edeni cezalandırabileceğini ve ken­disine isyan edeni de mükâfatlandırabileceğini mümkün görmüşler ve şunu söylemişlerdir: «Zira, Allah Tealâ´nın, itaatkâr kulu mükâ­fatlandırması, sadece onun merhametinden kaynaklanan bir lütuf-tur. Günahkâr olanı cezalandırması ise, sadece onu dilediğindendir. Allah Tealâ´nın yaptığı ve murad ettiği bir şey için yorum yapıla­maz.»<br />
<br />
Matüridîler ise şöyle derler: İtaatkâr kula sevap verilmesi, günahkâr kulun cezalandırılması, Allah Tealâ´nm hikmeti ve irade­sine binaendir. Allah Tealâ, hikmet sahibidir, herşeyi bilendir. Allah Tealâ, birçok âyetlerde sevap ve cezayı zikrettikten sonra kendisi­nin, hikmet sahibi olduğunu beyan eder. Meselâ şu âyet-i kerîme bunu ifade eder: «Erkek ve kadnı hırsızların, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin. Allah, azizdir, ha­kimdir. Herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.»[6]<br />
<br />
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın sırf akli bir faraziyeden hareket ederek, AÜah Tealâ´nm, sakındırdığı bir cezadan vazgeçe­bileceğini söylerler. Buna mukabil Matüridîler, buna cevaz vermez­ler. Allah Tealâ´mn, hikmeti gereğince böyle bir sakmdırmada bu­lunduğunu ve âyet-i kerimesinde; «Şüphesiz, Allah vaadinden dön­mez.»[7] buyurduğunu, bu sebeple Allah Tealâ´nm, vaad ettiği mükâ­fattan, sakındırdığı cezadan dönmeyeceğini söylerler.<br />
<br />
d) Bu meselelerden sonra, problemlerin en büyüğü olan, «Ce­bir ve ihtiyar» (yapmış olduğu işlerde kulun, mecbur ve serbest olu­şu) meselesine geçelim. Bunun, Mutezile, Eş´ari ve Matüridîler ara­sında nasıl çekişme ve münakaşa konusu olduğunu görelim.<br />
<br />
Daha önce, Mutezilîlerin bu konudaki düşüncelerini görmüş­tük. Mutezilîler, «Kul, kendi işini kendi yaratır. Böylece o hükümlere muhatap ve mükellef olur. Kulda bulunan, kendi işlerini yapai.fi. gücü, Allah tarafından yaratılmış ve kula verilmiştir.» derler.<br />
<br />
Eş arüer ise, «Kulda görülen işleri, Allah yaratar. Kul, sade­ce cüz´i iradesiyle o işikesbeder. Kul; «kesb»i sebebiyle mükellef olur. Sevaba erer veya cezalandırılır.<br />
<br />
Matürîdîler ise bu mevzuda, Allah Teaîâ´nın, bütün varlıkla­rı yarattığını, kâinatta mevcut olan herşeyin, Allah´ın mahluku ol­duğunu, Allah´ın hiçbir ortağı bulunmadığını, yaratmayı O´ndan baş­kasına nisbet etmenin, O´na ortak koşmak olduğunu, bunun ise hiçbir zaman kabul edüemiyeceğini ve akla sığmayacağını beyan etmiş ve sonra da şunları söylemiştir. «Allah Tealâ´nm hikmeti ancak kulun, cüzî iradesiyle yapacağı hayırlı şeylerin sevap olacağını, yine cüzi iradesiyle yapacağı kötü işlerin günah olacağını gerektirmektedir. Allah´ın hikmeti yanında, adaleti de bu durumu gerektirmektedir. Böylece, Allah Tealâ´nın, «Sizi de, yaptıklarınızı da, yaratan Allahtır.» kelamı mucibince kulların işlerinin Allah tarafından yaratıl­mış olduğu ortaya çıkmaktadır.»<br />
<br />
îşte, Matürîdi ile Mutezilenin arası bu noktada açılır. Çünkü Mutezililer, kulların işlerinin, Allah´ın kula verdiği bir güçle, kullar tarafından yaratıldığını söylerler. Fakat, kulun cüzi irade bulun­duğu düşüncesiyle, kulda görülen işlerin, Allah tarafından ve Allah´­ın verdiği güçle yaratıldığını söylemek nasıl bağd aştırılacak bir Bu hususta Matürîdî, aynen Eş´arînin sözlerini söyler ve şöyle der: «Ku­lun, yaptığı işlerde katkısı, sadece (kesb) kazanmaktır. Kul, bu hu­susta serbesttir. Kul, sevaba ve cezaya bu kazanma vasıtasıyla la­yık olur.» Matüridi, bu görüşte tamamen Eş´arî ile birleşir, ancak şu noktada yine ayrılırlar.<br />
<br />
Eş´ari´ye göre kesb (kazanma), Allah tarafından yaratılan iş­le, kulun ihtiyarının (seçmesinin) birîeşmesidir. Fakat kulun bu kesbde hiçbir etkisi yoktur.<br />
<br />
Eş´ari´nin bu ifade şekline göre, kulun işi gibi kesbi de Allah ta­rafından yaratılmıştır. Âlimler bu görüşün cebre yol açtığı kanaa­tindedir. Çünkü kulun herhangi bir katkısı olmayan bir seçimin hiç­bir mânâsı yoktur. Bu sebepledir ki, Eş´ari´nin bu görüşüne «orta derecede bir cebr» denilmiştir. Selef iye mezhebini açıklarken de izah edeceğimiz gibi, İbn. Hazm ve İbn. Teymiye bu görüşün «mükemmel bir cebr» olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
Evet, Eş´arî´ye göre kesb anlayışı ve bu anlayışın yol açtığı mâ­nâ budur.<br />
<br />
Matürîdî´ye göre kesb (kazanma), Allah Tealâ´nın kula ver­diği bir güçle yapılır. Matürîdî´ye göre kul, Allah´ın onda yarattığı bir güçle herhangi bir işi yapabilir veya yapmayabilir. Kul hürdür, bir işi yapmada seçme yeteneğine sahiptir. Dilerse bir işi yapar ve bu yapışı, Allah Tealâ´nın yarattığı işle birleşir, dilerse yapmaz. Se­vap ve günah bu yolla kazanılmış olur. Kesb böyle izah edilince, Al-lahutealâ´nm kullarının seçmelerine göre fiillerini yarattığını söyle­mek, kulların kesbi bulunduğunu söylemekle çelişmez.<br />
<br />
Görülüyor ki, Matürîdî,, bu görüşü ile Mutezile ile Eş´ari´ler ara­sında orta bir yol tutar.<br />
<br />
Mutezile, 4şler, Allah´ın kula verdiği bir güç ile kul tarafın­dan yaratılır.» der.<br />
<br />
Eş´ariler ise, «Fiilin yaratılmasında kulun «Kesb» den başka herhangi bir katkısı yoktur. «Kesb» ise, kulun, tesiriyle meydana gel­meyen, sadece kulun isteğinin, Allah´ın yaratmasıyla birleşmesi de­mek olan bir şeydir» der.<br />
<br />
Matürıdİ ise, «Kesb, kulun gücü ve tesiriyledir» der. Kesb´e tesir eden ve fiiller meydana geldiğinde eseri görülen,<br />
<br />
kuldaki bu güce «İstitaat» (güç yetirme) denir. Ebu Hanife´ye göre kulun mükellef olmasının sebebi budur. Bu hususta, Matüridî de Ebu Hanife´ye tâbi olmuştur. Kuldaki bu «istitaat» fiillerin vukuunda gö­rülür. Çünkü bu, sonradan yaratılan ve yenilenen bir güçtür. Bu se­beple «istitaatm» fiilden evvel bulunması gerekmemektedir.<br />
<br />
Mutezililer, insandaki bu güç yetirmenin, fiillerin meydana gel­mesinden önce insanda mevcut olduğunu, çünkü insanın, gücü yet­tiği için mükellef oluşu ve emir ve yasaklara muhatap oluşu, fiilin meydana gelmesinden öncedir.<br />
<br />
e) Allah Teaîâ´nm sıfatları: Daha önce de beyan ettiğimiz gi­bi, Mutezile, Allah Tealâ´nın sıfatları bulunduğunu kabul etmemiş­lerdir. Eş´arî ise, Allah Tealâ´nın sıfatlarının var olduğunu ve bu sı­fatların, zatın aynısı olmadığını söylemişler. «Allah´ın, kudret, irade, ilim, hayat, sem´i, basar, kelam gibi sıfatları vardır ve bunlar, onun zatının aynı değildir.» demişlerdir.<br />
<br />
Mutezililer ise, «Allah Tealâ´nın zatından başka birşey yoktur. Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, «Alim», «habîr», «hakim», «semî», basîr» gibi kelimeler, Allah Tealâ´nın isimleridir.» demişlerdir.<br />
<br />
Daha sonra, Matürîdî geldi, Allah Tealâ´nın, bu gibi sıfatları bu lunduğunu ispat etti. Fakat o, «Bu sıfatlar, Allah´ın zatından başka bir şey değildir.» dedi. Matürîdî´ye göre, bu sıfatlar, Allah Tealâ´nın zatıyla birlikte vardır. Zatından ayrılamazlar. Ve bunların, zat´dan ayrı, müstakil bir mahiyetleri yoktur ki, sıfatların birden fazla olu­şunun, «Kadim» olan Allah´ın birliğine gölge düşürdüğü zannedilsin.<br />
<br />
Matürîdî bu görüşü ile,Mutezileye yaklaşmış, daha doğrusu, he­men hemen Mutezile ile birleşmiştir.<br />
<br />
Müslümanlar arasında, Allah Tealâ´nm, âlim, semi, basîr, kadir, murîd (irade edici) olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Araların­daki ihtilaf sadece bu kelimelerin, Allah´ın zatından ayrı, kendileri­ne mahsus bir mahiyetleri bulunup bulunmaması hususundadır.<br />
<br />
Mutezililer, onların, herhangi bir mahiyeti olacağını kabul etme­mektedir.<br />
<br />
Eş´ariler ise, bu kelimelerin, ancak, zatla bulunabileceğini, bu­nunla beraber, zattan başka bir şey olduklarını söylemişlerdir.<br />
<br />
Matüridîler ise, bu sıfatların, zattan başka birşey olmadıkları­nı kararlaştırarak, hemen hemen Mutezile ile birleşmişlerdir.<br />
<br />
Meselâ: «Kelam» sıfatı ve Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olup olma­dığı hususunda şöyle izahlarda bulunmuşlardır:<br />
<br />
Mutezile; Allah Tealâ´nm, ister zatından başka bir şey olsun, isterse zatının tam aym olmasın, «Kelâm» diye bir sıfatının olduğu­nu kabul etmez. Ve Kur´an-ı Kerim mahluktur» der.<br />
<br />
Eş´ariler ise bu meselede, fıkıh ve hadis âlimlerinin metodu­nu izlediler. Kur´an-ı Kerîm´in, «Kadim» olduğunu söyîemedilerse de, O´nun, Allah´ın kelamı olduğunu ve mahluk olmadığını ileri sürdü­ler.<br />
<br />
Sonra Matüridi geldi. Engelleri aştı, Kur´an-ı Kerim´in, mâ­nâsının, Aîlahu Tealâ´nm kelâmı olduğunu, bu itibarla kelamın, Allahu Tealâ´nm zati sıfatlarından biri olduğunu ve Allah´ın zatının kadimliği ile kadim olduğunu ve kelamının, harf ve kelimelerden meydana gelmediğini, çünkü harf ve kelimelerin, sonradan icadedildiklerini, sonradan icad edilen bir şeyin, varlığı gerekli, kadim bir zat´a sıfat olamayacağını, bir de sonradan icadedilen bir şeyin araz­dan olduğunu, ârâzm ise, Allah´ın zatı ile kaim olamayacağını söy­lemiştir.<br />
<br />
Bu izaha göre, Kur´an-ı Kerîm´in mânâsını gösteren harf ve iba­reler hadistir (sonradan yaratılmıştır). Bundan şu neticeye varılır:<br />
<br />
Kur´anı Kerîm´in, kadîm olan mânâsını ifade eden harfleri, lâfızları ve ibareleri hadistir.<br />
<br />
Matüridî, bu izah tarzıyla Mutezile ile birleşmiştir. Çünkü o, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olduğunu söylememiş ise de, hadis oldu­ğunu söylemiştir.<br />
<br />
Hülâsa, Kur´an-ı Kerîm, üç vasıfla sıfatlandırılnııştır.<br />
<br />
Mutezilüer, Kur´an-ı Kerim´i «mahluk» olarak sıfatlandirmışlardır.<br />
<br />
Eş´ariler, fıkıh ve hadis âlimleriylo, Kur´an-ı Kerîra´in «mah­luk» olmadığını söylemişler, fakat onu, «kadim» olarak sıfatlandır-mamışlardır.<br />
<br />
Matürîdîler ise, Kur´an-ı Kerîm´in «hadis» olduğunu söylemiş­ler ve O´nun «mahluk» olduğunu söylememişlerdir. îşte ihtilaf konusu budur, ihtilaflar, herhangi bir neticeye varmamaktadır. Zira görül­düğü gibi ihtilaflar yüzeyseldir.<br />
<br />
f) Matüridî, Allah Tealâ´nın, kendisini sıfatlandırdığı bütün sı­fatları ve halleri, olduğu gibi kabul edip, asıllarını reddederek, onla­rı değiştirmeye girişmemesiyle beraber Allah Tealâ´nın, cisimden, me­kandan ve zamandan beri olduğunu kabul eder. Allah Tealâ´nın «yüz», «el», «göz» gibi uzuvlara sahip olduğunu zahiren ifade eden âyet-i kerîmeleri, te´vil eder ve daha önce beyan ettiğimiz prensibi­ne göre hareket eder. O da; «Müteşabih âyetleri, mânâsı açık muh­kem âyetlerle izah prensibidir.» Meselâ; Matüridî, «…Ve sonra Al­lah arşı istiva etmiştir…[8] âyet-i celilesindeki «istiva» kelimesini «Düzgünce yarattı» şeklinde izah etmiş. «… Biz ona şah damarından daha yakınızda-.[9] âyet-i celîlesini, «Allah Tealâ´nın azametine ve kudretinin kemaline işaret ediyor.» diyerek izah etmiştir. Böylece Matürîdi, her teşbihi veya cisim nisbet etmeyi, yahut yer ve zaman izafe etmeyi te´vil eder, böylece Mutezilîlere yaklaşır, yahut onlar­la birleşir.<br />
<br />
Eş´ari´den ise, bu hususta iki görüş nakledilmektedir. Birinci görüşünü «îbane» adlı eserde zikreder. Bu görüşe göre Eş´arî, müte-şabih âyetlerin tevil edilemiyeceğini, Allah Tealâ´nın «eli» bulundu­ğunu fakat onun elinin, yaratıkların eline benzemiyeceğini, çünkü O´nun, Kur´an-ı Kerîm´de «… O´nun hiçbir benzeri yoktur…»[10] buyur­duğunu söyler.<br />
<br />
«Lem´a» adlı eserde zikrettiği ikinci görüşü ise; riıüteşabih âyet­lerin, muhkem âyetlere göre tevil edilebileceğidir. Nitekim, Matüri­dî de aynı yolu tutmuştur.<br />
<br />
Bu görüşün, Eş´arî´nin son görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Çün­kü Eş´arîler, bu son görüşü kabullenmekte «Allah´ın eli veya yüzü vardır» diyenin, Allah´ı yaratılanlara benzeten kimselerden olacağı­na dair hüküm vermektedirler. Evet, bu son görüş, tamamen Matürî-dî´nin görüşünün aynısıdır.<br />
<br />
g) Allah Telaâ´nm görülmesi meselesi. Kur´an-ı Kerim´de, Al­lah Teaİâ´nın, âhirette görüleceğine dair âyet-i celîleler mevcuttur. «O gün, Rablerine bakan, pırıl pırü parlayan yüzler de vardır.»[11] Bu­na dayanarak, Eş´arî, Allah Teaîâ´mn, kıyamette görüleceğini tesbit ettiği gibi, Matürîdi de tesbit etmiştir. Ancak, Mutezile fırkası, Allah Tealâ´nm görüleceği görüşünü reddetmiştir. Çünkü* Allah´ı görmek, görenin ve görülenin bir yerde bulunmasını gerektirir, bu ise, Allah Tealâ´ya «Mekân isnad etmek olur. Halbuki Allah Tealâ, herhangi bir yerde bulunmaktan münezzehtir. Zaman mefhumu O´nun için söz konusu değildir. Allah Teaîâ´mn kıyamette görüleceğine inanan Ma­türidî, “Allah Tealâ´mn, kıyamette görülmesi meselesinin, kıyamete ait hallerden olduğunu, bu hallerin, keyfiyetlerinin ne olduğunu an­cak, Allah Tealâ´nın bilebileceğini, bizlerin bu hususta, keyfiyetin nasıl olacağını bilmeden, sadece, Allah´ın görüleceğini beyan eden metinleri bildiğimizi söyler.<br />
<br />
Mutezile, kıyamette, Allah Tealâ´nın görülmesi meselesini, cisim­lerin görülmesine benzetmektedir. Cismi olmayan bir şeyin görülme­sini, cismi olan bir şeye kıyaslamaktadır. Bu ise, şartları bulunma­yan bir kıyastır. Göz ile görülmeyen bir şeyi, göz ile görülen bîr şe­ye kıyaslamanın şartlarından biri de; görünmeyenin, görülenin cin­sinden olmasıdır. Görülmeyen, görülenin cinsinden olmazsa, kıyasın şartları tahakkuk etmediği için, kıyas temelinden çürüktür.<br />
<br />
Böylece Matüridî, Allah Tealâ´nm, kıyamette görüleceği netice­sine varır. Allah´ı görme meselesinin, hesap, sevap ye ceza günü olan kıyamet gününün hallerinden biri olduğunu söyler. Görülmesinı, na­sıl olacağını anlatmaya kalkışmanın mantıksız bir saldırı olduğunu beyan eder. Allah Tealâ´nın, nasıl görüleceğini, gerek olumlu gerek olumsuz yönden bilmeye çalışanın, haddini aştığını, ilminin üstünde olan bir şeyi öğrenmeye çalıştığını ´söyler. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurur: «Ey insanoğlu, bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çün­kü, kıyamet gününde, kulak, göz ve kalb, işte bütün bunlar, yaptık­larından mes´uldürler.»[12]<br />
<br />
h) Büyük günah; İslâm âlimleri, mümin olan kişinin, cehen­nemde ebedî kalmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak, ce­hennemde ebedi olarak kalmayacak olan müminin- kim olduğu hu­susunda ihtilaf etmişlerdir.<br />
<br />
Haricîler, büyük veya küçük, hertürîü günah işleyenin, kâfir olduuğnu söylemişlerdir. Onlara göre, bu gibi bir insan ne nıüslümandır, ne de mü´min.<br />
<br />
Mutezile ise, büyük günah işleyeni müslünıan sayar, fakat onun mü´min olduğunu kabul etmez. Onun, samimi bir tevbe ile tevbe etmedikçe ebedi olarak cehennemde kalacağını, fakat göreceği âzâbm, Allah´a ve Resul´üne iman etmeyenlerin azabından daha ha­fif olacağını söyler.<br />
<br />
Harici ve Mutezililerin, ameli, imandan bir cüz (parça) saydık­ları anlaşılıyor.<br />
<br />
Ameli, imandan bir cüz saymayan, Eş´arî ve Matürîdi mezhep­leri ise, büyük günah işleyenin, hesaba çekileceği ve ceza görebile­ceği, yahut Allah´ın, îûtfu ile o kimsenin günahlarım affedebileceği­ni kabul ederler. Büyük günah işleyenin imandan çıkmayacağını söylerler.<br />
<br />
Bu hususta Matüridi´nin görüşü; «Tevbe etmnse dahi, büyük gü­nah işleyen kimsenin, cehennemde ebedî olarak kalmayacağıdır.» Matüridi bu hususta yine şöyle söyler: «Allah Tealâ, Kur´an-ı Keri­minde, kötülüğün derecesine göre insanı cezalandıracağını beyan bu­yurur ve şöyle der: «…Kim de bir kötülük işlerse sadece o kötülü­ğün misliyle cezalandırılır. Onlar, haksızlığa uğratılmazlar…»[13] Şüp­hesiz ki Allah´ı inkâr etmeyenin veya O´na ortak koşmayanın güna­hı, kâfir ve müşrikin günahından daha hafiftir. Allah Tealâ, cehen­nemde ebedî olarak kalmayı, ortak koşmanın ve inkâr etmenin ce­zası olarak tayin etmiştir. Şayet Allah Tealâ, inancı olduğu halde bü­yük günah işleyeni, kâfire verdiği ceza ile cezalandıracak olursa, kişiye, günahından fazla ceza vermiş olur. Bu da, Allah´ın, vaadin­den dönmesi demektir. Allah ise, kullarına asla zulmetmez ve vaa­dinden asla dönmez.<br />
<br />
Diğer yandan, inkâr edenle, günahkâr müminin cezasının eşit oluşu, Allah Tealâ´nm hikmet ve adaletine ters düşer. Çünkü günah­kâr mümin, en büyük olan bir iyiliği yapmıştır. O da iman etmektir. Kâfir ise, eri kötü bir fenalığı yapmıştır. O da inkâr etmektir. Eğer, Allah Teaiâ, günah işleyeni ebedî olarak cehennemde bırakmış ol­sa, bu takdirde, en büyük fenalığı işleyenin cezasını, en büyük iyi­liği işleyenin mükâfatına denk tutmuş olur… Adalet ve hikmet, ce­zanın suç kadar olmasını ve sadece mükâfatın, yapılan iyilikten da­ha fazla olabileceğini gerektirir.»<br />
<br />
Sonra, Matüridi (R.A.) şunları söyler; «Müminlerden, günah iş­leyenlerin gerçek durumu Allah´a bırakılmıştır. Allah dilerse, ken­dinden bir lütuf, bir iyilik ve merhamet olarak, bunları affeder, di­lerse, günahları kadar onlara azabeder. Fakat onlar, cehennemde ebedi olarak kalmazlar.<br />
<br />
Böylece ehl-i İman, ümitle korku arasında bulunur. Allah Tealâ, küçük bir günahın karşılığında kulu cezalandırabilir, büyük bir gü­nahı işlemesine rağmen onu affedebilir. Nitekim, bir âyet-i kerîme­de şöyle buyurur: «Şüphesiz ki Allah, kendine ortak koşulmasını af­fetmez. Bunun dışında, dilediği kimseyi affeder. Kim, Allah´a orta : koşarsa şüphesiz, büyük bir günah ile iftira etmiş olur.»[14]<br />
<br />
Hicrî 3. ve 4. yüzyıllarda, tslâmî düşünceyi meşgul eden bu me­seleler hakkında Matüridi´nin topluca görüşleri bunlardır.<br />
<br />
Bu meseleler, âlimler arasında, fikri sürtüşmelere yol açmıştır. Âlimler, bu meseleler hakkında ihtilaf etmenin, ehl-i kıble olan her­hangi bir kişiyi küfre götürmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Âlimler arasındaki ihtilaf konusu şudur. Aralarında hangisinin me­todu, sahabe-i kiram´m ve tabiinin metoduna daha uygundur Kur­tuluşa daha yakındır Din için hayır dilemeyenlerin ortaya attıkları şüphelerden daha uzaktır<br />
<br />
Matüridi´nin görüşleri, Mutezileye daha yakındır. «Bunun görüş­leri, Ebu Hanife´nin görüşlerinin izahıdır.» denilmiştir. En iyisini Allah bilir.[15]<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
——————————————————————————–<br />
<br />
[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/214-217.<br />
<br />
[2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218.<br />
<br />
[3] Nisa suresi âyet; 82<br />
<br />
[4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218-220.<br />
<br />
[5] Enbiya suresi âyet; 23<br />
<br />
[6] Maide suresi âyet; 38<br />
<br />
[7] Al-i Imran suresi âyet; 9<br />
<br />
[8] Secde suresi âyet; 4<br />
<br />
[9] Kaf suresi âyet; 16<br />
<br />
Kaf suresi âyet; 16<br />
<br />
[10] Şura suresi âyet; 11<br />
<br />
[11] Kıyame suresi âyet; 22-23<br />
<br />
[12] Isra suresi âyet; 36<br />
<br />
[13] En´am suresi âyet; 160<br />
<br />
[14] Nisa suresi âyet; 48<br />
<br />
[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/220-231.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">itikad da Mezheb imamımız imam Maturidi Kimdir? ve Maturidilik Nedir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam-ı Matüridi Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından birincisidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed Matüridi’dir. Künyesi, Ebu Mensur’dur. Doğum yeri Semerkand’ın Matürid nahiyesidir. Hicri 333 (m. 944) yılında Semerkand’da vefat etti.<br />
<br />
İmam-ı Matüridi, imam-ı a’zam Ebu Hanife’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet itikadının, kelam bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi, izah ve ispat etti. Kelam ilminde, akaidde müctehid olan imam-ı Matüridi, kelam ve fıkıh ilmini Ebu Nasr İyad’dan öğrendi.<br />
<br />
İlimde çok iyi yetişen imam-ı Matüridi, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i sünnet itikadını yaymıştır.<br />
<br />
Yetiştirdiği talebelerden el-Hakim es-Semerkandi adıyla meşhur Ebul-Kasım ishak bin Muhammed, Ebu Muhammed Abdülkerim bin Musa el-Pezdevi, Ebul-Leys el-Buhari ve Ebul-Hasen bin Said gibi ilim ve takva yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmam-ı a’zam hazretlerinden gelen itikad bilgilerini nakleden İmam-ı Matüridi’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu hususta binlerce kitap yazarak, Peygamber efendimizin gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet itikadını yaymışlardır.<br />
<br />
İmam-ı Matüridi’nin yaşadığı devir, Abbasi Devleti’nin zayıflamaya başladığı ve yeni İslam devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasi güçler ve itikadi fırkalar arasında mücadelenin arttığı bir zamana rastlar. İmam-ı Matüridi de diğer İslam âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet itikadını müdafaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru itikada uymalarını sağlamıştır. Bu hususta takip ettiği usul, İmam-ı a’zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risale, el-fıkh-ül-ebsat, el-Âlim vel müteallim ve el-Vasiyye gibi itikadla ilgili kitaplarında bildirilen itikad bilgilerini, akli ve nakli delillerle açıklayarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Matüridi hazretleri, Ehl-i sünnet itikadında müctehid imam oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri:</span></span><br />
Hayatını ilme ve Ehl-i sünnet itikadını yaymaya hasreden ve bu hususta büyük hizmetler veren Matüridi hazretleri, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli eserler yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır<br />
<br />
1) Kitab-üt-tevhid: Bu kitapta sapık fırkaların sözlerinin yanlış olduğunu ispat edip, doğru itikad olan Ehl-i sünnet itikadını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır.<br />
<br />
2) Tevilat-ül-Kur’an: Tefsire dair benzeri az bulunan bir eserdir. Semerkandi bu esere büyük bir şerh yazmıştır.<br />
<br />
3) Reddü Evaili’l-Edille lil Ka’bi ve Beyanü vehmi’l Mutezile: Mutezileyi reddeden ve çürüten bir eserdir.<br />
<br />
4) Er-Reddü ala usül’il Karamita: Karamita fırkasını reddeden bir eserdir.<br />
5) Reddu kitab-ül-imame li Ba’zir-Revafiza: Eshab-ı kirama düşman olanları reddeden bir eseridir.<br />
<br />
6) Kitab-ül-makalat fil-kelam: Kelam ilmine dair bir eseridir.<br />
7) Me’haz-üş-şeriyye: Fıkıh ilmine dairdir.<br />
8) Kitab-ül-cedel: Usül-ü fıkıh ilmine dair olan bu eserinden başka kitapları da vardır.<br />
<br />
İmam-ı Matüridi’nin naklen bildirdiği Ehl-i sünnet itikadının esaslarından bazıları şunlardır:<br />
<br />
Allahü teâlâ kadim olan zatı ile vardır.<br />
Her şeyi, O yaratmıştır. Birdir. İbadete hakkı olan da Odur. Ondan başka hiçbir şey, ibadet olunmaya layık değildir. Kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; hayat, ilim, semi’, basar, kudret, irade, kelam ve tekvin’dir. Bu sıfatları da ezelidir. Allahü teâlânın isimleri tevkifidir, yani dinimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim Allah kelamıdır, Onun sözüdür. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahluktur. Bu harf ve kelimelerin manası, Kelam-ı ilahiyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur’an denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde Kelam-ı ilahi olan Kur’an mahluk değildir. Allahü teâlânın öteki sıfatları gibi ezelidir, ebedidir.<br />
<br />
Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihatasız, yani şekli olmayarak görecektir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü Onu görmeyi akıl anlayamaz. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu dünya ve insanın bu dünyadaki yapılışı Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen yalancıdır. Hazret-i Musa, Peygamber olduğu halde bu dünyada göremedi. Peygamber efendimiz mirac gecesinde gördü ise de, bu dünyada değildi. Dünyadan çıktı, ahirete karıştı. Cennete girdi ve orada gördü.<br />
<br />
Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve kötü işlerin hepsi Onun takdiri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden razıdır, fenalardan razı değildir, insanın yaptığı işte, kendi kuvveti de tesir eder. Bu tesire “kesb” denir.<br />
<br />
Peygamberler Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdiği her haber doğrudur, yanlışlık yoktur.<br />
<br />
Kabir azabı, kabrin sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen meleklerin soru sorması, kıyamette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, yani ruhların cesetlere gelmesi, kıyamet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkuşu ve kıyamette sual ve hesap, iyiliklerin ve günahların oraya mahsus bir terazi ile tartılması, Cehennem üzerinde sırat köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır.<br />
<br />
Müminlere mükafat ve nimet için hazırlanmış olan Cennet, kâfirlere azap için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedi, sonsuz kalınacak yerdir. Zerre kadar imanı olan ve bu iman ile ahirete göçen Cehennemde ebedi (sonsuz) kalmayacaktır.<br />
<br />
İbadetler imana dahil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tembellikle yapmayan kâfir olmaz.<br />
<br />
Mümin ne kadar büyük günah işlerse işlesin imanı gitmez. Ancak farzlara ve haramlara, olduğu gibi inanmak lazımdır. Emir ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafife almak veya alay etmek, değiştirmeye kalkışmak imanı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmaya sebep olur.<br />
<br />
Halifelikten konuşmak, dinin esas bilgilerinden değildir. Dört halifenin yüksekliği halifelik sıralarına göredir. Eshab-ı kiramın hepsini istisnasız sevmek ve hürmet etmek lazımdır. Hepsi adil ve din ilimlerinde müctehid idiler.<br />
<br />
Muhammed aleyhisselama iman edenler, başka Peygamberlerin ümmetinden daha üstündür.<br />
<br />
Matem tutmak, dinde yoktur. Üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadis-i şerifte, (İki şey vardır ki, insanı küfre (imanın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyuruldu.<br />
<br />
Resulullaha, Eshab-ı kirama, Tabiine ve evliyaya tevessül ederek, yani onları vesile ederek dua etmek, duanın kabulüne sebep olur.<br />
<br />
Dini deliller müctehidler için dörttür: Kitap, Sünnet, icma-i ümmet, Kıyası fukaha. Avamın delili müctehidin fetvasıdır.<br />
<br />
Tenasühe, yani ölen insanın ruhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyaya gelmesine inanmak, dine aykırıdır. Böyle inananın imanı gider.<br />
<br />
Kıyamet günü Allahü teâlânın izni ile iyiler kötülere şefaat edecek, araya girecektir. Peygamber efendimiz, (Şefaatim ümmetimden günahı büyük olanlaradır) buyurdu.<br />
<br />
Peygamberin mucizesi, evliyanın kerameti ve salih müminlerin firaseti haktır.<br />
<br />
Evliyanın kerameti, vefatından sonra da devam eder.<br />
<br />
Her bid’at dalalettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, itikad ve ibadet olarak yapılmaya başlanan değişikliklerdir ve büyük felakettir.<br />
<br />
Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez.<br />
<br />
Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri, irade-i cüziyye hakkında buyurdu ki:<br />
İrade-i cüziyye, bir varlık değildir. Var olmayan şey, yaratılmış olmaz, irade-i cüziyye, kullarda bir haldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irade-i cüziyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbur değildir. Şeytana, (İrade, bende bir haldir, iyiliğe kullanırsam Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz) diye cevap verilir.<br />
<br />
Allahü teâlânın, kul irade etmeden de, yaratması caiz ise de, ihtiyari olan işleri yaratmaya, kulların iradelerini sebep kılmıştır. İrade-i cüziyyemizin sebep olması da, Allahü teâlânın iradesi iledir. Kul, bir iş yapmak irade edince, Allahü teâlâ da, o işi irade ederse, o işi yaratır. Kul irade etmezse, ihtiyari olan o işi yaratmaz. Şu halde, kul irade-i cüziyyesini ibadete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibadeti yaratır. Eğer günahlara sarf ederse, günahları yaratır.<br />
<br />
O zaman kul, dünyada fena olur, ahirette azap görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytan bir şey diyemez.<br />
<br />
(Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz!) mealindeki âyet-i kerimenin manasını, Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri şöyle açıklıyor: “İhtiyari işleriniz, yalnız sizin iradenizle olmaz. Sizin iradenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irade edip yaratır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MATÜRİDİLİK</span></span><br />
<br />
<br />
Bu mezhep, Ebu Mansur el-Matüridî diye meşhur olan «Muham-med b. Muhammed b. Mahmud»´a nisbet edilmektedir.<br />
<br />
Mfttürîdi, Semerkant´da, «Matürid» mahallesinde doğmuştur. Hicri 333, Miladi 914 de vefat ettiği tesbit edilmiştir. Hicri üçüncü yüzyılın son üçtebirinde ihnini -tahsil etmiştir. Yani Mutezilelerin, Hicri 3. yüzyılın ilk üçtebirinde fıkıh ve hadis âlimlerine kötü mua­melelerinden dolayı halkın nefretini kazandıkları ve gazaplarına uğ­radıkları bir dönemde ilmini tahsil etmiştir.<br />
<br />
Matürîdi´nin, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemek­tedir. Ancak Hicri 3. yüzyılın ortalarında doğduğu anlaşılmaktadır. Matürîdi´nin, Hanefî fıkhını ve ilm-i kelâmı Hicrî 268 de vefat eden Yahya el Belhi´den okuduğu, kesinlikle sabittir.<br />
<br />
Matürîdi´nin memleketi fıkıh ve usul-i fıkıh dallarında tartışma ve münazaraların çokça yapıldığı bir memleketti. Hanefî fıkıhçıîarı ile Şafiî fıkıhçıîarı arasında münazaralar yapılırdı. Öyleki, matem­ler esnasında dahî mescitlerde bu tip münakaşalar yapılırdı.<br />
<br />
Fıkıh ve hadis âlimleriyle, Mutezilîler arasında fikri savaşlar şid­detlenince, fıkıh ve usul-i fıkıh sahalarında tartışmalar yapıldığı gi­bi, bu defa tartışmalar ilm-i kelâm sahasına kaydı. îşte Matüridi, ak­li düşüncelerle elde edilen neticeler sayesinde yai ısların kazanıldığı böyle bir ortamda yaşadı.<br />
<br />
Matüridi, Hanefî mezhebindendi. Bunun ilm-i kelâmda geniş araştırmaları yanında, fıkıh ve usul-ü fıkıh dallarında da geniş araş­tırmaları vardı. îlm-i kelâm ile, fıkıh ve hadis âlimlerine yardım et­ti. Fakat Matüridi, hernekadar Eş´ari´nin vardığı neticelerin tama­mında olmasa dahi, çoğunda onunla birleşmiş ise de, onun metodun­dan başka bir metod izlemiştir. înşallah bu hususu ilerde daha açık olarak izah edeceğiz.<br />
<br />
Hanefi âlimlerinin çoğunluğu, İmam Matürîdi´nin varmış olduğu neticelerin, Ebu Hanife´nin, inanç hususunda tesbit ettiği neticelerle tam olarak birleştiği görüşündedirler. Ebu Hanife (R.A.)´nin üm-i kelâm dalında da geniş araştırmaları bulunmaktadır. Bu ilim dalın­da da parmakla gösterilecek kadar meşhurdu. Bunu, bizzat kendi­sinin ifade ettiği de anlatılmaktadır. Ebu Hanife´nin, itikadi mese­lelerde tartışmak için yirmi iki defa Basra´ya yolculuk yaptığı riva­yet edilmektedir. Bu da, kendisini, tamamen fıkhı incelemelere ver­mesinden öncedir. Ebu Hanife´nin, eski araştırmalarından tamamen ayrıldığı söylenemez. Özellikle, İslâm inancını söküp atmak isteyen zındıklar ve benzerleri, Ebu Hanife´nin döneminde fikrî sapıklıkla­rı yaymayı teşvik ediyorlardı. Ebu Hanife´den bu ilim dalında küçük risaleler kalmıştır. Bu risalelerdeki malumatların, Ebu Hanife´ye ait olduğunda şüphe yoktur. Hernekadar bu risalelerin kim tarafından te´lif edildiği âlimler arasında münakaşa konusu olsada… Bu risale­lerden bir kısmı şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
el-Fıkhul Ekber<br />
<br />
el-Fıkhul Ebsad</span></span><br />
<br />
Risaletu Ebi Hanife ila Osman el-Bettî<br />
<br />
Vasiyyet-i Ebu Hanife litilmizihi Yusuf b. Halid es-Semtî<br />
<br />
Kitabul ilm, berren ve bahren ve sarkan ve garben ve bu´dan ve kurba.<br />
<br />
Bu risalelerin bütününden, ortaya atılan şu meseleler hakkın­da, Ebu Hanife´nin, kendisine mahsus müstakil bir görüşü bulundu­ğu neticesine varılır. Bu meseleler, Allah Tealâ´nm sıfatlan, imanın mahiyeti, Allah´ı bilmenin, akıl ile mi, yoksa nakil yoluyla mı gerekli olduğu meselesi İnsanın yapmış olduğu işlerin, kendiliğinden iyi ve­ya kötü olup olmaması, Allah Tealâ´nm, bütün mahlukat üzerinde­ki mutlak hakimiyetini kabul etmekle beraber, kulun fiilinin, kulun kendisine nisbetinin derecesi, kaza ve kader meselesi ve benzeri me­selelerdir.<br />
<br />
Iraklı fıkıh âlimlerinin hocası, İmam Ebu Hanife´den nakledilen bu görüşlerle, Ebu Mansur el-Matürîdî´nin, kitaplarında tesbit ettiği görüşler arasında ilmi bir karşılaştırma yapıldığı zaman, bu dü­şüncelerin, aslında birleştikleri ortaya çıkar. Bu nedenle âlimler, İmam Matürîdî´nin görüşlerinin, Ebu Hanife´nin, inanç hususunda­ki görüşlerinden kaynaklandığını ve Ebu Hanife´nin görüşlerinin esas olduğunu anlatmışlardır.<br />
<br />
Irak âlimleri, çevrelerinde bulunan Şam âlimleri ve benzerleri, Ebu Hanife´nin fıkhı görüşlerini teferruatı andırmaya girişmişler, onun, itikad hakkındaki görüşlerine ise, önceleri yanlarında bulu­nan, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşleriyle, daha sonra da İmam<br />
<br />
Eş´ari´nin bu husustaki görüşleriyle yetinerek pek önem vermemiş­ler. Fakat, Maveraünnehr âlimleri, fıkhî görüşlere çok önem vermele­riyle birlikte,. Ebu Hanife´nin, itikad hakkındaki görüşlerine de özel bir itina göstermişler; bu görüşleri şerh etmeye, bunlar üzerinde yo­rumlar yapmaya ve bunları aklî delillerle ve mantıki kıyaslarla des­teklemeye çalışmışlardır.<br />
<br />
Matürîdî, kendi görüşleriyle Ebu Hanife´nin görüşleri arasında­ki irtibatı araştırmayı bize bırakmıyor, bizzat kendisi, Ebu Hanife´­nin şu kitaplarını rivayet ettiğim söylüyor. Bu kitaplar; «Fıkhul Ebsat, Risale ileîbetti, el-Âlinı vel Müteallim, Vasiyyetü Ebu Hanife li .Yusuf b. Halid» adlı kitaplardır.<br />
<br />
Matüridi bu kitapları, Ebu Nasr Ahmet.b. el-Abbas el-Eyadî´den, Ahmed b. îshak el-Cürcani´den ve Nasr,b. Yahya el-Belhi´den riva­yet ettiğini, bu zatların da bu kitapları, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´nin talebesi, Ebu Süleyman Musa el-Cürcanî´den rivayet ettik­lerini, Ebu Süleyman´ın da bu kitapları, Ebu Hanife´nin talebesi ve kendisinin hocası olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´den rivayet ettiğini anlatır.<br />
<br />
«İşârâtül Meranı» adlı kitabın sahibi, bu rivayet silsilesinin so­nunda şöyle der: Matüridi, bu temel kaynakları, kendi kitapların­da kesin delillerle tahkik etmiş ve bunları, açık delillere dayandıra­rak, sağlam bir şekilde detayîandırmıştır.<br />
<br />
Dostumuz, merhum, Zahidüî Kevseri «İşâratül Meram» adlı ese­rin mukaddimesinde şunları söyler: «Maveraünnehr ülkeleri, heva ve heveslerden. ve bidatlardan uzaktı. Çünkü bu memleketlerde, in­sanlar üzerinde istisnasız .bir tesir ve hakimiyeti vardı. Orada bulu­nanlar, hadisleri nesilden nesiîe naklederlerdi. Nihayet, «îmamül Hûda» diye tanınan, ehl-i sünnet imamı, Ebu Mansur Muhammed el-Mafrüridî ortaya çıktı. Kendisini, bu meseleleri tahkik etmeye ve delillerini tedkik etmeye vakfetti. Böylece, hem aklı hem de şer´i memnun edecek eserler yazdı. Buradan anlaşılıyor ki, Ebu Mansur el-Matüridî, itikad hakkındaki görüşlerini, Ebu Hanife´den rivayet ettiği bu risalelerde naklçdilen fikirlere dayandırmış ve bunları da­ha da detaylandıranş, açıkça izah edilmeyen hususları da izah edi­len hususlar ışığında geliştirmiştir. Matüridî, dini mevzuları, aklî ve mantıki delillerle ispat eder ve şüpheye mahal bırakmazdı. Matüri-´di, incelediği konularda birçok kitaplar yazmıştır. Bu kitaplardan<br />
<br />
bir kısmı şunlardır:<br />
<br />
Tevilül Kur´an Me´haz eş-Şeraya<br />
<br />
Kitab el-Cedel<br />
<br />
El Usul fi Usul ed-Din<br />
<br />
El-Makalât fil Kelâm<br />
<br />
Kitab el-Tevhîd<br />
<br />
«Ka´bî»nin Evailül Edilleye Reddiye adlı kitabı<br />
<br />
«Kâ´bî´nin» Tehzibül Cedel adlı eserine reddiye<br />
<br />
Ebu Muhammed el-Bâhüî´nin «Usulûl Hamse» adlı kitabına reddiye<br />
<br />
Bazı Rafizîlerin «Kitabül İmame» adlı eserine reddiye<br />
<br />
Karamitaya Reddiye.<br />
<br />
Bir kısım âlimler, Matârîdî´nin, Ebu Hanife´ye nisbet edilen Fıknul Ekber» adlı kitaba şerh yazdığını söylemişlerse de ilmi inceleme­ler neticesinde bu şerhin, meşhur Hanefi fıkıhçısı Ebu el-Leys es-Semerkandi ait olduğunu ortaya koymuştur.[1]<br />
<br />
<br />
<br />
Matürîdî´nin Metodu Ve Görüşleri[2]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">a) Metodu:</span></span><br />
<br />
<br />
Ebu Mansur el-Matüridi ile Ebu el-Hasan el-Eş´ari ayni devirde yaşamışlardır. Herbiri, diğerinin gerçekleştirmek istediği gayeyi ger­çekleştirmeye çalışıyordu. Ancak, îmam Eş´ari, hasımlarının bulun­duğu bölgeye daha yakındı. Evet, İmam Eş´ari, Muteziliîerin vatanı ve türedikleri yer olan Basra´da bulunuyordu. Fıkıh ve hadis âlinıîe-riyle Mutezilîler arasındaki fikri savaş, Basra´nın da bağlı bulundu­ğu Irak bölgesinde cereyan ediyordu. Ebu Mansur el-Matüridi ise, savaş alanından uzaktı. Fakat bu savaşın yankısı, bulunduğu böl­geye de ulaşıyordu. Maveraünnehr ülkelerinde de Iraklı mutezilîle-rin sözlerini durmadan tekrarlayan Mutezilîler bulunuyordu. Matüridi bunlara karşı koyuyordu. Matürîdi ile Eş´arî´nin karşılaştıkları hasım aynı olduğu için, her ikisinin de vardığı neticeler birbirine ya-kmdı, fakat birbirinin aynı değildi. Birçokları, Eş´ari ile Matürîdi´nin, aralarındaki ihtilafın büyük olmadığını sanmışlardı. Hatta, Şeyh Muhammed Abduh «el-Akaidül Adudiyye» adlı eserin yorumunu yapar­ken, Matüridi ile Eş´ari´nin arasındaki ihtilafın on meseleyi aşma­yacağını ve aralarındaki ihtilafın, gerçekte bulunmayıp, dış görünüş­te bulunduğunu söylemiştir.<br />
<br />
Ancak, Matürîdi´nin ve Eş´arî´nin görüşleri son şekilleriyle, de­rince incelendiği vakit, her -iki imamın düşünceleri ve varmış olduk­ları neticeler arasında farkların bulunduğu ortaya çıkar.<br />
<br />
Şüphesiz ki, her iki imam da Kur´an-ı Kerim´in kapsadığı inanç meselelerini, akılla ve mantıkî delillerle ispat etmeye çalışıyordu. Ve Kur´an-ı Kerim´in getirdiği itikadı meselelere bağlı kalıyorlardı. Ancak, bunlardan biri, akla, diğerinden daha fazla önem veriyordu. Meselâ; Eş´ariler, Allah Tealâ´yı bilmenin, nakil yoluyla vacip oldu­ğunu kabul ederken, Matürîdî´ler, Etiu Haaıife´nin metoduna uyarak, Allah´ı bilmenin akıl ile vacip olduğunu söylemişlerdir. Eş´ari´ler, şer´an bir delil olmadıkça eşyanın akıl. ile idrak edilebilecek bir iyi­liği bulunduğunu kabul etmezler. Matürîdî´ler ise, eşyanın, akıl ile idrak edilebilecek, kendiliğinden bir iyiliğe sahip olduğunu kabul et­mişlerdir.<br />
<br />
İşte bu çeşit ihtilafları birçok meselelerde bulabiliriz. Bu sebep­le şu niteceye varırız ki; Matürîdi´nin metodunda, israfa kaçmaksızın ve tökezlemeksizin, akim büyük bir otoritesi bulunmakta, Eş´arîler ise, nakil ile bağlı kalmış, nakli delilleri geçmişteki uygulamalar­la desteklemişlerdir. Öyle ki, araştırıcı bir kişi, Eş´arilerin, fıkıh ve hadis âlimleriyle, Muteziliîerin arasında orta bir yol tuttuklarını, Matürîdî´lerin ise, Eş´ariler ile Mutezilîler arasında bir yol izlediklerini görür.<br />
<br />
Müslümanların, mü´min olduklarında ittifak ettikleri şudört fırka­nın bir meydanda bulundukları kabul edilecek olursa, meydanın bir ucunda Mutezile, diğer ucunda hadis âlimleri, ortanın Mutezile, ta­rafında Matürîdiler, hadisçiler tarafında ise Eş´ariler görülür.<br />
<br />
Matüridi, serî delillerin irşadıyîa akla dayanır, aklî araştırma­nın gerekli olduğunu söyler. Böylece, naklî delillere dayanmayı, ger­çeği, naklî delillerden çıkarmayı ve akim, hataya düşüp sapacağın­dan korkarak, nakli delillerden başkasına başvurulmamasını gerek­li gören fıkıh ve hadis âlimlerine muhalefet etmiştir.<br />
<br />
Matüridi, «Tevhid» adlı kitabında bu hususa cevap vererek şöy­le demiştir: Bu iddia, şeytanın, hatıra getirdiği bir kuruntu ve ves­vesedir. Aklî araştırmayı inkâr edenin, akli araştırmayla elde etti­ği delilden başka bir delili yoktur. Bu da, bu gibi insanlara, aklî araş­tırmanın zorunlu olduğunu söylemeye mecbur kılar. Bunlar, akli araştırmayı nasıl inkâr edebilirler Halbuki Allah Tealâ kullarım, aklî araştırmaya davet etmiş ve onlara düşünmeyi ve muhakeme etmeyi emretmiş, onları öğüt ve ibret almaya mecbur kılmıştır. Bu da, aklî araştırmanın ve düşünmenin, ilmî kaynaklardan biri ol­duğuna dair delildir.<br />
<br />
Görülüyor ki Matüridi, Akaid ilmini öğrenmek hususundaki ih­tilafın tam esasına temas ediyor. Akaid ilmini öğrenmenin tek kay­nağı nakil midir, yoksa, naklin yanında akıl da diğer bir kaynak mı­dır sorusuna, naklin kaynak olduğunu kabul ettiği, bunun yanın­da, aklın da bir kaynak olduğu şeklinde cevap verdiği görülür.<br />
<br />
Ancak, Matüridi, aklı, bilgi kaynaklarından biri kabul etmesi­ne rağmen, aklın sapıklığa düşeceğinden korkmaktadır. Fakat, bu korku onu, fıkıh ve hadis âlimleri gibi akli araştırmayı men etmeye götürmüyor, aklî araştırmanın yanında nakle dayanılmasını ileri sü­rerek sapma ihtimaline karşı birtakım tedbirler almaya ve ihtiyatlı davranmaya sevkediyor.<br />
<br />
Evet, Matüridi şöyle der: «Kim, nakli delillere dayanıp ihtiyatlı davranmanın gerekliliğini reddederse, o, Hesuiu Allah´dan bir işaret olmadan eksik ve sınırlı aklıyla, insanın aklından gizli kalan mese­lelerin mahiyetini bilmeye ve ilâhi hikmetlerin tümünü kuşatmaya kalkışırsa, o kimse, akla zulmetmiş olur. Ve ona taşıyamiyacağı bir yükü yüklemiş olur.» Bu sözlerden şu netice çıkarılır: Matüridi, nak­le ters düşmeyen hususlarda, akim vereceği hükümleri kabul eder. Şer´a muhalif düşen aklî hükümlerde ise, şer´a boyun eğmenin ge­rekliliğini kabullenir.<br />
<br />
Matürîdi´nin, Kur´an-ı Kerim´i tefsirde kılavuzu, «nakli deliller­le yardımlaşarak aklî delillere başvurmanın gerekli olduğu- prensi­bidir. Matüridî, Kur´an-ı Kerîm´i tefsir ederken, müteşabih âyetleri, müteşabih olmayan âyetlere göre izah eder. Müteşabih olanları, mü­teşabih olmayanların ifade ettikleri mânânın ışığı altında tevil et­meye çalışır. Bir müminin aklî tevile gücü yetmiyorsa, bundan vaz geçmesinin daha doğru yol olduğunu söyler. Matüridî, mümkün ol­duğu nisbette, Kur´an-ı Kerim´i yine kendi âyetleriyle tefsir etmeye çalışır. Çünkü Kur´an´m âyetleri birbiriyle çatışmaz. «… Eğer Kur´an, Allah´dan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, O´nda. birbirine zıt olan şeyler bulurlardı.»[3]<br />
<br />
Bu metod, Matüridi´yi, aklî metodları bakımından bazan Mutezililerle birleşmeye sevketmiş, birçok yönlerde ise onlara muhalefet etmesine sebep olmuştur. Matüridî ile Mutezililer, aklî araştırma yap­manın gerekliliği, Allah´ın akıl ile bilinmesinin gerekliliği, eşyanın, iyi veya kötü olduğunun akîen bilinebileceği hususlarında aynı görüştedirler.[4]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
b) Görüşleri:</span></span><br />
<br />
<br />
Daha önce de anlattığımız gibi, Matüridî´nin görüşleri, H. 3. yüz­yılın başlarında, birbirleriyle ihtilâf eden Mutezililerle fıkıh ve ha­dis âlimlerinden, mutezilîlere daha yakındı. Bu sebeple, dostumuz, merhum Zâhidül Kevseri´nin şu sözü yerindedir: «Eş´ariler, Mutezile ile hadis âlimleri arasında bir yol tutmuş, Matüridiler ise Mutezile ile Eş´arîler arasında bir yol izlemiştir. Hakkında nass bulunmayan bütün temel meselelerde, nakli delillerin yanında aklî görüşlerinin bulunduğu açıkça görülür. Matüridî, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, varmış olduğu neticelerin çoğunda Eş´arî ile ittifak etmiş fakat bazılarında da ona muhalefet etmiştir. Şimdi ise hangi hususlarda ittifak edilip edilmediğini de açıklayarak, Matürîdi´nin, topluca gö­rüşlerine, kısaca bir göz atalım.<br />
<br />
a) Matüridî, Allah´ı bilmenin gerekli olduğunu idrak etmenin aklen mümkin olacağı görüşündedir. Nitekim, Allah Tealâ; Kur´an-ı Kerîm´in bir çok âyetlerinde, bakıp düşünmeyi emreder. İnsanlara, göklerin ve yerin hükümranlığına bakmayı emreder. Allah Tealâ insanları, akıl doğru yola yönelir, heva ve hevesten ve taklitten uzak kalırsa, Allah´a iman etmeye ulaşabileceğine ve onu tanıyabileceği­ne dair uyarıyor.<br />
<br />
Akıl ile Allah´ı bilmeye çalışmak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin hükümlerine uymak demektir. Buna mukabil aklî araştırmayı bırak­mak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerini ihmal etmek olur. Aklı, Allah´ı bilmek için bir vasıta kabul etmemek, Allah Tealâ´nın, akli araştır­maya bağladığı neticeleri hiçe saymak demek olur. Eğer, Allah´ı bil­mek, bakıp araştırmaya bağlı olmasaydı, Allah Tealâ´nın, bakıp araş­tırmanın neticeleri olduğunu beyan ettiği şeyler reddedilmiş olur.<br />
<br />
Ancak, Matüridî aklın, yalnız başına Allah´ı bilebileceğini kabul etmesine rağmen kulların mükellef oldukları hükümleri bilemeyeceğini beyan etmiştir. Bu da Ebu Hanife (R.A.)´ın görüşüdür.<br />
<br />
Bu, Mutezilenin görüşüne yakın bir görüştür. Ancak, iki görüş arasında çok ince bir fark vardır. O da şudur:<br />
<br />
Mutezile, Allah´ı bilmenin, aklen gerekli olduğu görüşündedir. Matüridîlerse, bu görüşü aynen kabul etmezler. Allah Tealâ´yı bilme­nin gerekliliğinin akıl ile mümkün olabileceğini, ancak kesin olama­yacağım söylerler. Allah´ı bilmenin gerekliliğinin, ancak, bu gerek­liliği icadedecek bir güç tarafından meydana getirilebileceğini kabul ederler. O güç de, Allah´dır.<br />
<br />
b) Matüridi mezhebi, varlıkların, kendiliklerinden kötü olabi­leceklerini ve insan aklının, birtakım varlıkların iyi veya kötülükle­rini bilebilecek güçte olduğunu söylerler.<br />
<br />
Matürîdîkre göre, sanki varlıklar üç kısma ayrılmaktadır:<br />
<br />
İnsan akimin, tek başına, iyi olduklarını bilebileceği varlıklar.<br />
<br />
İnsan aklının, tek başına kötü olduklarını bilebileceği varlık­lar.<br />
<br />
İyi veya kötü oldukları gizli olup, aklen bilinemiyen ve an­cak Allah´ın bildirme siyle iyi veya kötülüğü anlaşılan yarlıklar.<br />
<br />
Daha önce de Ebu Hasan el-Eş´arî´nin hocası Ebu Ali el-Cübbaî´-den naklettiğimiz gibi, Mutezililer de varlıkları böyle bir tasnife tâ­bi tutarlar. Fakat Matürîdîler, Muteziîîlerin, bu ayırımla varmış ol­dukları neticeleri kabul etmediler. Mutezililer, bu ayırımla şu neti­ceye varmışlardır:<br />
<br />
Akıl, birşeyin iyiliğini idrak ederse, aklın emriyle o şeyi yapmak gereklidir. Buna mukabil, akıl, birşeyin kötülüğünü anlarsa, o şey, yasaklanmış olur. Matüridî, aynı yoldan yürümemiş, İmam Ebu Hanife´ye uyarak şunları söylemiştir. «Akıl, birşeyin, ne olduğunu id­rak edebilse de, o şeyin, yapılıp yapılmaması, ancak, hikmet sahibi olan Allah´ın emriyle bilinir. Çünkü akıl, tek başına, dinî emir ve yasakları bilemez. Zira, dini emir ve yasaklan ancak Allah Tealâ koyar.<br />
<br />
Matürîdî´nin, kabul ettiği bu görüşe, îmam Eş´arî katılmamak­tadır. Çünkü Eş´arî, varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olduk­larını kabul etmez. Eşyanın, ancak Allah´ın emri veya yasağıyla iyi veya kötü olduğunun anlaşılabileceğini söyler. Ona göre, bir şey Al­lah´ın emrettiği için iyidir. Başka bir şey de, Allah yasakladığı için kötüdür.<br />
<br />
Görülüyor ki, Matürîdî mezhebi, Mutezile ile Eş´arî´nin ortasındadir.<br />
<br />
c) Matüridî metodunun, Eş´arî ve Mutezile metodundan ayrıl­dığı üçüncü bir nokta da, Allah Tealâ´nm, yaptığı işlerdir.<br />
<br />
Eş´arîler, Allah Tealâ´nm yapmış olduğu işlerin sebebi sorul­maz. Çünkü Allah Tealâ Kur´an-ı Kerîm´inde; «Allah, yaptıklarından dolayı sorguya çekilemez.»[5] buyurmaktadır, derler.<br />
<br />
Mutezile, «Allah Tealâ, yaptığı şeyleri bir kısım maksat ve gayelerle yapar. Çünkü O, hikmet sahibidir. O´ndan, gelişigüzel bir iş meydana gelmez. Bilakis,, herşeyi bir plana bağlamıştır.» derler. Ve bundan şu neticeye varırlar: Allah Tealâ´nm, iki şeyden, iyisini ve iki iyi şeyden daha iyi olanını yapması kendi üzerine gereklidir. Çünkü varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olmaları ve, Allah Tealâ´mn hikmetsiz hiçbirşey yaratmaması şunu gerektirir: Allah Tealâ´nın, iyi olmayan birşeyj emretmesi, veya iyi olan bir şeyi yasaklaması, imkânsızdır. O halde, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi ola­nını yapması ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapması, onun üzerine vaciptir.<br />
<br />
Matürîdî´nin, her iki guruba, muhalefet eden bir görüşte ol­duğu görülür. Matüri.di, Allah Tealâ´nm, boş davranışlardan uzak olduğunu ve yaptığı işlerin bir hikmete dayandığını, çünkü Allah Tealâ´nın, kendi kendini sıfatlandırdığı gibi hikmet sahibi ve herşe­yi bilen bir zat olduğunu söyler.<br />
<br />
Matüridi şöyle der: «Allah Tealâ koymuş olduğu hükümlerde ve yapmış olduğu işlerde bu hikmetini murad eder. Fakat, Allah Te­alâ bu hikmetini dilerken, buna mecbur edilmiş değildir. Çünkü O, mutlak bir iradeye sahiptir. Dilediğini yapandır. Bunun için, Allah Tealâ´mn, iyi olan birşeyi veya daha iyi olan bir şeyi yapmasının, onun için gerekli olduğu söylenilemez. Çünkü birşeyin yapılmasının gerekli oluşu, serbest iradeyi ortadan kaldırır. Başkasının, Allah Te­alâ´nm üzerinde bir hakkı olduğunu icabettirir. Halbuki, Allah Tea­lâ bütün yaratıkların üstündedir. Yaptıklarından hesaba çekilemez. O´nun üzerine, bir şeyin vacip olduğunu söylemek, O´nun hesaba çekilebileceğini gerektirir. Allah Tealâ bundan çok uzaktır, çok yü­cedir.<br />
<br />
Şurası bir gerçek ki, bu mevzuda Matüridî ile Mutezile arasında­ki anlaşmazlık, temelde bir anlaşmazlık olmayıp, sadece, temel dü­şünceyi ifadede ihtilaftır. Çünkü temel düşünce-, Allah Tealâ´nın iş­lerinin, dilediği ve takdir ettiği bir hikmete binaen olduğu ve Allah Tealâ´nın, boşuna bir iş yapmayacağıdır.<br />
<br />
Fakat Mutezililer, bu temel düşünceyi ifade ederken, Allah´ın böyle yapmasının, Allah´ın üzerine vacip olduğunu söylemişler. Ma­türîdîler ise, bu şekilde ifadeyi kabul etmemişlerdir. Çünkü, Matilrîdîlere göre bir şeyin yapılmasının gerekli olduğunu- söylemek, o şeyin yapılmasından önce, hükmünün var olmasını gerektirir. Hal­buki, Allah Tealâ´nın yaptığı işlerin, bir hikmete göre olduğuna hü­küm verme, işin meydana gelmesinden önce değil, sonradır.<br />
<br />
Ancak, Mutezile ile Eş´arüer arasındaki ihtilaf, düşüncenin özün­dedir. Bu ihtilaf, «İyilik ve kötülük, varlıkların kendisinde midir Yoksa Allah´ın bildirmesiyle mi bilinir » meselesinden kaynaklan­maktadır.<br />
<br />
Eş´ari ile Matüridîler arasında, Allah Tealâ´nm yaptığı işleri ve yaptığı işlerde hikmet arama hususundaki ihtilafları, beklenmedik birtakım fer´İ meselelerde dahi ihtilaf etmelerine yol açmıştır.<br />
<br />
Eş´ariler, «Allah Tealâ´nm, insanları, hiçbirşeyle mükellef tut­madan yaratabilirdi. Yaratılanları mükellef tutması, Allah Tealâ´nm bir iradesidir. Dilerse başka birşey de murad edebilir.» derler.<br />
<br />
Matüridüerde; «Allah Tealâ, yaratılanları mükellef tuttuğu şey­leri dilediği bir hikmete binaen murad etmiştir. Allah Tealâ, diledi­ği ve kararlaştırdığı hikmetten başkasını murad etmez.» demişlerdir.<br />
<br />
Bu sebeple;<br />
<br />
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın, sırf akli bir faraziye ile Allah Tealâ´nm, kendisine itaat edeni cezalandırabileceğini ve ken­disine isyan edeni de mükâfatlandırabileceğini mümkün görmüşler ve şunu söylemişlerdir: «Zira, Allah Tealâ´nın, itaatkâr kulu mükâ­fatlandırması, sadece onun merhametinden kaynaklanan bir lütuf-tur. Günahkâr olanı cezalandırması ise, sadece onu dilediğindendir. Allah Tealâ´nın yaptığı ve murad ettiği bir şey için yorum yapıla­maz.»<br />
<br />
Matüridîler ise şöyle derler: İtaatkâr kula sevap verilmesi, günahkâr kulun cezalandırılması, Allah Tealâ´nm hikmeti ve irade­sine binaendir. Allah Tealâ, hikmet sahibidir, herşeyi bilendir. Allah Tealâ, birçok âyetlerde sevap ve cezayı zikrettikten sonra kendisi­nin, hikmet sahibi olduğunu beyan eder. Meselâ şu âyet-i kerîme bunu ifade eder: «Erkek ve kadnı hırsızların, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin. Allah, azizdir, ha­kimdir. Herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.»[6]<br />
<br />
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın sırf akli bir faraziyeden hareket ederek, AÜah Tealâ´nm, sakındırdığı bir cezadan vazgeçe­bileceğini söylerler. Buna mukabil Matüridîler, buna cevaz vermez­ler. Allah Tealâ´mn, hikmeti gereğince böyle bir sakmdırmada bu­lunduğunu ve âyet-i kerimesinde; «Şüphesiz, Allah vaadinden dön­mez.»[7] buyurduğunu, bu sebeple Allah Tealâ´nm, vaad ettiği mükâ­fattan, sakındırdığı cezadan dönmeyeceğini söylerler.<br />
<br />
d) Bu meselelerden sonra, problemlerin en büyüğü olan, «Ce­bir ve ihtiyar» (yapmış olduğu işlerde kulun, mecbur ve serbest olu­şu) meselesine geçelim. Bunun, Mutezile, Eş´ari ve Matüridîler ara­sında nasıl çekişme ve münakaşa konusu olduğunu görelim.<br />
<br />
Daha önce, Mutezilîlerin bu konudaki düşüncelerini görmüş­tük. Mutezilîler, «Kul, kendi işini kendi yaratır. Böylece o hükümlere muhatap ve mükellef olur. Kulda bulunan, kendi işlerini yapai.fi. gücü, Allah tarafından yaratılmış ve kula verilmiştir.» derler.<br />
<br />
Eş arüer ise, «Kulda görülen işleri, Allah yaratar. Kul, sade­ce cüz´i iradesiyle o işikesbeder. Kul; «kesb»i sebebiyle mükellef olur. Sevaba erer veya cezalandırılır.<br />
<br />
Matürîdîler ise bu mevzuda, Allah Teaîâ´nın, bütün varlıkla­rı yarattığını, kâinatta mevcut olan herşeyin, Allah´ın mahluku ol­duğunu, Allah´ın hiçbir ortağı bulunmadığını, yaratmayı O´ndan baş­kasına nisbet etmenin, O´na ortak koşmak olduğunu, bunun ise hiçbir zaman kabul edüemiyeceğini ve akla sığmayacağını beyan etmiş ve sonra da şunları söylemiştir. «Allah Tealâ´nm hikmeti ancak kulun, cüzî iradesiyle yapacağı hayırlı şeylerin sevap olacağını, yine cüzi iradesiyle yapacağı kötü işlerin günah olacağını gerektirmektedir. Allah´ın hikmeti yanında, adaleti de bu durumu gerektirmektedir. Böylece, Allah Tealâ´nın, «Sizi de, yaptıklarınızı da, yaratan Allahtır.» kelamı mucibince kulların işlerinin Allah tarafından yaratıl­mış olduğu ortaya çıkmaktadır.»<br />
<br />
îşte, Matürîdi ile Mutezilenin arası bu noktada açılır. Çünkü Mutezililer, kulların işlerinin, Allah´ın kula verdiği bir güçle, kullar tarafından yaratıldığını söylerler. Fakat, kulun cüzi irade bulun­duğu düşüncesiyle, kulda görülen işlerin, Allah tarafından ve Allah´­ın verdiği güçle yaratıldığını söylemek nasıl bağd aştırılacak bir Bu hususta Matürîdî, aynen Eş´arînin sözlerini söyler ve şöyle der: «Ku­lun, yaptığı işlerde katkısı, sadece (kesb) kazanmaktır. Kul, bu hu­susta serbesttir. Kul, sevaba ve cezaya bu kazanma vasıtasıyla la­yık olur.» Matüridi, bu görüşte tamamen Eş´arî ile birleşir, ancak şu noktada yine ayrılırlar.<br />
<br />
Eş´ari´ye göre kesb (kazanma), Allah tarafından yaratılan iş­le, kulun ihtiyarının (seçmesinin) birîeşmesidir. Fakat kulun bu kesbde hiçbir etkisi yoktur.<br />
<br />
Eş´ari´nin bu ifade şekline göre, kulun işi gibi kesbi de Allah ta­rafından yaratılmıştır. Âlimler bu görüşün cebre yol açtığı kanaa­tindedir. Çünkü kulun herhangi bir katkısı olmayan bir seçimin hiç­bir mânâsı yoktur. Bu sebepledir ki, Eş´ari´nin bu görüşüne «orta derecede bir cebr» denilmiştir. Selef iye mezhebini açıklarken de izah edeceğimiz gibi, İbn. Hazm ve İbn. Teymiye bu görüşün «mükemmel bir cebr» olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
Evet, Eş´arî´ye göre kesb anlayışı ve bu anlayışın yol açtığı mâ­nâ budur.<br />
<br />
Matürîdî´ye göre kesb (kazanma), Allah Tealâ´nın kula ver­diği bir güçle yapılır. Matürîdî´ye göre kul, Allah´ın onda yarattığı bir güçle herhangi bir işi yapabilir veya yapmayabilir. Kul hürdür, bir işi yapmada seçme yeteneğine sahiptir. Dilerse bir işi yapar ve bu yapışı, Allah Tealâ´nın yarattığı işle birleşir, dilerse yapmaz. Se­vap ve günah bu yolla kazanılmış olur. Kesb böyle izah edilince, Al-lahutealâ´nm kullarının seçmelerine göre fiillerini yarattığını söyle­mek, kulların kesbi bulunduğunu söylemekle çelişmez.<br />
<br />
Görülüyor ki, Matürîdî,, bu görüşü ile Mutezile ile Eş´ari´ler ara­sında orta bir yol tutar.<br />
<br />
Mutezile, 4şler, Allah´ın kula verdiği bir güç ile kul tarafın­dan yaratılır.» der.<br />
<br />
Eş´ariler ise, «Fiilin yaratılmasında kulun «Kesb» den başka herhangi bir katkısı yoktur. «Kesb» ise, kulun, tesiriyle meydana gel­meyen, sadece kulun isteğinin, Allah´ın yaratmasıyla birleşmesi de­mek olan bir şeydir» der.<br />
<br />
Matürıdİ ise, «Kesb, kulun gücü ve tesiriyledir» der. Kesb´e tesir eden ve fiiller meydana geldiğinde eseri görülen,<br />
<br />
kuldaki bu güce «İstitaat» (güç yetirme) denir. Ebu Hanife´ye göre kulun mükellef olmasının sebebi budur. Bu hususta, Matüridî de Ebu Hanife´ye tâbi olmuştur. Kuldaki bu «istitaat» fiillerin vukuunda gö­rülür. Çünkü bu, sonradan yaratılan ve yenilenen bir güçtür. Bu se­beple «istitaatm» fiilden evvel bulunması gerekmemektedir.<br />
<br />
Mutezililer, insandaki bu güç yetirmenin, fiillerin meydana gel­mesinden önce insanda mevcut olduğunu, çünkü insanın, gücü yet­tiği için mükellef oluşu ve emir ve yasaklara muhatap oluşu, fiilin meydana gelmesinden öncedir.<br />
<br />
e) Allah Teaîâ´nm sıfatları: Daha önce de beyan ettiğimiz gi­bi, Mutezile, Allah Tealâ´nın sıfatları bulunduğunu kabul etmemiş­lerdir. Eş´arî ise, Allah Tealâ´nın sıfatlarının var olduğunu ve bu sı­fatların, zatın aynısı olmadığını söylemişler. «Allah´ın, kudret, irade, ilim, hayat, sem´i, basar, kelam gibi sıfatları vardır ve bunlar, onun zatının aynı değildir.» demişlerdir.<br />
<br />
Mutezililer ise, «Allah Tealâ´nın zatından başka birşey yoktur. Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, «Alim», «habîr», «hakim», «semî», basîr» gibi kelimeler, Allah Tealâ´nın isimleridir.» demişlerdir.<br />
<br />
Daha sonra, Matürîdî geldi, Allah Tealâ´nın, bu gibi sıfatları bu lunduğunu ispat etti. Fakat o, «Bu sıfatlar, Allah´ın zatından başka bir şey değildir.» dedi. Matürîdî´ye göre, bu sıfatlar, Allah Tealâ´nın zatıyla birlikte vardır. Zatından ayrılamazlar. Ve bunların, zat´dan ayrı, müstakil bir mahiyetleri yoktur ki, sıfatların birden fazla olu­şunun, «Kadim» olan Allah´ın birliğine gölge düşürdüğü zannedilsin.<br />
<br />
Matürîdî bu görüşü ile,Mutezileye yaklaşmış, daha doğrusu, he­men hemen Mutezile ile birleşmiştir.<br />
<br />
Müslümanlar arasında, Allah Tealâ´nm, âlim, semi, basîr, kadir, murîd (irade edici) olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Araların­daki ihtilaf sadece bu kelimelerin, Allah´ın zatından ayrı, kendileri­ne mahsus bir mahiyetleri bulunup bulunmaması hususundadır.<br />
<br />
Mutezililer, onların, herhangi bir mahiyeti olacağını kabul etme­mektedir.<br />
<br />
Eş´ariler ise, bu kelimelerin, ancak, zatla bulunabileceğini, bu­nunla beraber, zattan başka bir şey olduklarını söylemişlerdir.<br />
<br />
Matüridîler ise, bu sıfatların, zattan başka birşey olmadıkları­nı kararlaştırarak, hemen hemen Mutezile ile birleşmişlerdir.<br />
<br />
Meselâ: «Kelam» sıfatı ve Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olup olma­dığı hususunda şöyle izahlarda bulunmuşlardır:<br />
<br />
Mutezile; Allah Tealâ´nm, ister zatından başka bir şey olsun, isterse zatının tam aym olmasın, «Kelâm» diye bir sıfatının olduğu­nu kabul etmez. Ve Kur´an-ı Kerim mahluktur» der.<br />
<br />
Eş´ariler ise bu meselede, fıkıh ve hadis âlimlerinin metodu­nu izlediler. Kur´an-ı Kerîm´in, «Kadim» olduğunu söyîemedilerse de, O´nun, Allah´ın kelamı olduğunu ve mahluk olmadığını ileri sürdü­ler.<br />
<br />
Sonra Matüridi geldi. Engelleri aştı, Kur´an-ı Kerim´in, mâ­nâsının, Aîlahu Tealâ´nm kelâmı olduğunu, bu itibarla kelamın, Allahu Tealâ´nm zati sıfatlarından biri olduğunu ve Allah´ın zatının kadimliği ile kadim olduğunu ve kelamının, harf ve kelimelerden meydana gelmediğini, çünkü harf ve kelimelerin, sonradan icadedildiklerini, sonradan icad edilen bir şeyin, varlığı gerekli, kadim bir zat´a sıfat olamayacağını, bir de sonradan icadedilen bir şeyin araz­dan olduğunu, ârâzm ise, Allah´ın zatı ile kaim olamayacağını söy­lemiştir.<br />
<br />
Bu izaha göre, Kur´an-ı Kerîm´in mânâsını gösteren harf ve iba­reler hadistir (sonradan yaratılmıştır). Bundan şu neticeye varılır:<br />
<br />
Kur´anı Kerîm´in, kadîm olan mânâsını ifade eden harfleri, lâfızları ve ibareleri hadistir.<br />
<br />
Matüridî, bu izah tarzıyla Mutezile ile birleşmiştir. Çünkü o, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olduğunu söylememiş ise de, hadis oldu­ğunu söylemiştir.<br />
<br />
Hülâsa, Kur´an-ı Kerîm, üç vasıfla sıfatlandırılnııştır.<br />
<br />
Mutezilüer, Kur´an-ı Kerim´i «mahluk» olarak sıfatlandirmışlardır.<br />
<br />
Eş´ariler, fıkıh ve hadis âlimleriylo, Kur´an-ı Kerîra´in «mah­luk» olmadığını söylemişler, fakat onu, «kadim» olarak sıfatlandır-mamışlardır.<br />
<br />
Matürîdîler ise, Kur´an-ı Kerîm´in «hadis» olduğunu söylemiş­ler ve O´nun «mahluk» olduğunu söylememişlerdir. îşte ihtilaf konusu budur, ihtilaflar, herhangi bir neticeye varmamaktadır. Zira görül­düğü gibi ihtilaflar yüzeyseldir.<br />
<br />
f) Matüridî, Allah Tealâ´nın, kendisini sıfatlandırdığı bütün sı­fatları ve halleri, olduğu gibi kabul edip, asıllarını reddederek, onla­rı değiştirmeye girişmemesiyle beraber Allah Tealâ´nın, cisimden, me­kandan ve zamandan beri olduğunu kabul eder. Allah Tealâ´nın «yüz», «el», «göz» gibi uzuvlara sahip olduğunu zahiren ifade eden âyet-i kerîmeleri, te´vil eder ve daha önce beyan ettiğimiz prensibi­ne göre hareket eder. O da; «Müteşabih âyetleri, mânâsı açık muh­kem âyetlerle izah prensibidir.» Meselâ; Matüridî, «…Ve sonra Al­lah arşı istiva etmiştir…[8] âyet-i celilesindeki «istiva» kelimesini «Düzgünce yarattı» şeklinde izah etmiş. «… Biz ona şah damarından daha yakınızda-.[9] âyet-i celîlesini, «Allah Tealâ´nın azametine ve kudretinin kemaline işaret ediyor.» diyerek izah etmiştir. Böylece Matürîdi, her teşbihi veya cisim nisbet etmeyi, yahut yer ve zaman izafe etmeyi te´vil eder, böylece Mutezilîlere yaklaşır, yahut onlar­la birleşir.<br />
<br />
Eş´ari´den ise, bu hususta iki görüş nakledilmektedir. Birinci görüşünü «îbane» adlı eserde zikreder. Bu görüşe göre Eş´arî, müte-şabih âyetlerin tevil edilemiyeceğini, Allah Tealâ´nın «eli» bulundu­ğunu fakat onun elinin, yaratıkların eline benzemiyeceğini, çünkü O´nun, Kur´an-ı Kerîm´de «… O´nun hiçbir benzeri yoktur…»[10] buyur­duğunu söyler.<br />
<br />
«Lem´a» adlı eserde zikrettiği ikinci görüşü ise; riıüteşabih âyet­lerin, muhkem âyetlere göre tevil edilebileceğidir. Nitekim, Matüri­dî de aynı yolu tutmuştur.<br />
<br />
Bu görüşün, Eş´arî´nin son görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Çün­kü Eş´arîler, bu son görüşü kabullenmekte «Allah´ın eli veya yüzü vardır» diyenin, Allah´ı yaratılanlara benzeten kimselerden olacağı­na dair hüküm vermektedirler. Evet, bu son görüş, tamamen Matürî-dî´nin görüşünün aynısıdır.<br />
<br />
g) Allah Telaâ´nm görülmesi meselesi. Kur´an-ı Kerim´de, Al­lah Teaİâ´nın, âhirette görüleceğine dair âyet-i celîleler mevcuttur. «O gün, Rablerine bakan, pırıl pırü parlayan yüzler de vardır.»[11] Bu­na dayanarak, Eş´arî, Allah Teaîâ´mn, kıyamette görüleceğini tesbit ettiği gibi, Matürîdi de tesbit etmiştir. Ancak, Mutezile fırkası, Allah Tealâ´nm görüleceği görüşünü reddetmiştir. Çünkü* Allah´ı görmek, görenin ve görülenin bir yerde bulunmasını gerektirir, bu ise, Allah Tealâ´ya «Mekân isnad etmek olur. Halbuki Allah Tealâ, herhangi bir yerde bulunmaktan münezzehtir. Zaman mefhumu O´nun için söz konusu değildir. Allah Teaîâ´mn kıyamette görüleceğine inanan Ma­türidî, “Allah Tealâ´mn, kıyamette görülmesi meselesinin, kıyamete ait hallerden olduğunu, bu hallerin, keyfiyetlerinin ne olduğunu an­cak, Allah Tealâ´nın bilebileceğini, bizlerin bu hususta, keyfiyetin nasıl olacağını bilmeden, sadece, Allah´ın görüleceğini beyan eden metinleri bildiğimizi söyler.<br />
<br />
Mutezile, kıyamette, Allah Tealâ´nın görülmesi meselesini, cisim­lerin görülmesine benzetmektedir. Cismi olmayan bir şeyin görülme­sini, cismi olan bir şeye kıyaslamaktadır. Bu ise, şartları bulunma­yan bir kıyastır. Göz ile görülmeyen bir şeyi, göz ile görülen bîr şe­ye kıyaslamanın şartlarından biri de; görünmeyenin, görülenin cin­sinden olmasıdır. Görülmeyen, görülenin cinsinden olmazsa, kıyasın şartları tahakkuk etmediği için, kıyas temelinden çürüktür.<br />
<br />
Böylece Matüridî, Allah Tealâ´nm, kıyamette görüleceği netice­sine varır. Allah´ı görme meselesinin, hesap, sevap ye ceza günü olan kıyamet gününün hallerinden biri olduğunu söyler. Görülmesinı, na­sıl olacağını anlatmaya kalkışmanın mantıksız bir saldırı olduğunu beyan eder. Allah Tealâ´nın, nasıl görüleceğini, gerek olumlu gerek olumsuz yönden bilmeye çalışanın, haddini aştığını, ilminin üstünde olan bir şeyi öğrenmeye çalıştığını ´söyler. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurur: «Ey insanoğlu, bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çün­kü, kıyamet gününde, kulak, göz ve kalb, işte bütün bunlar, yaptık­larından mes´uldürler.»[12]<br />
<br />
h) Büyük günah; İslâm âlimleri, mümin olan kişinin, cehen­nemde ebedî kalmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak, ce­hennemde ebedi olarak kalmayacak olan müminin- kim olduğu hu­susunda ihtilaf etmişlerdir.<br />
<br />
Haricîler, büyük veya küçük, hertürîü günah işleyenin, kâfir olduuğnu söylemişlerdir. Onlara göre, bu gibi bir insan ne nıüslümandır, ne de mü´min.<br />
<br />
Mutezile ise, büyük günah işleyeni müslünıan sayar, fakat onun mü´min olduğunu kabul etmez. Onun, samimi bir tevbe ile tevbe etmedikçe ebedi olarak cehennemde kalacağını, fakat göreceği âzâbm, Allah´a ve Resul´üne iman etmeyenlerin azabından daha ha­fif olacağını söyler.<br />
<br />
Harici ve Mutezililerin, ameli, imandan bir cüz (parça) saydık­ları anlaşılıyor.<br />
<br />
Ameli, imandan bir cüz saymayan, Eş´arî ve Matürîdi mezhep­leri ise, büyük günah işleyenin, hesaba çekileceği ve ceza görebile­ceği, yahut Allah´ın, îûtfu ile o kimsenin günahlarım affedebileceği­ni kabul ederler. Büyük günah işleyenin imandan çıkmayacağını söylerler.<br />
<br />
Bu hususta Matüridi´nin görüşü; «Tevbe etmnse dahi, büyük gü­nah işleyen kimsenin, cehennemde ebedî olarak kalmayacağıdır.» Matüridi bu hususta yine şöyle söyler: «Allah Tealâ, Kur´an-ı Keri­minde, kötülüğün derecesine göre insanı cezalandıracağını beyan bu­yurur ve şöyle der: «…Kim de bir kötülük işlerse sadece o kötülü­ğün misliyle cezalandırılır. Onlar, haksızlığa uğratılmazlar…»[13] Şüp­hesiz ki Allah´ı inkâr etmeyenin veya O´na ortak koşmayanın güna­hı, kâfir ve müşrikin günahından daha hafiftir. Allah Tealâ, cehen­nemde ebedî olarak kalmayı, ortak koşmanın ve inkâr etmenin ce­zası olarak tayin etmiştir. Şayet Allah Tealâ, inancı olduğu halde bü­yük günah işleyeni, kâfire verdiği ceza ile cezalandıracak olursa, kişiye, günahından fazla ceza vermiş olur. Bu da, Allah´ın, vaadin­den dönmesi demektir. Allah ise, kullarına asla zulmetmez ve vaa­dinden asla dönmez.<br />
<br />
Diğer yandan, inkâr edenle, günahkâr müminin cezasının eşit oluşu, Allah Tealâ´nm hikmet ve adaletine ters düşer. Çünkü günah­kâr mümin, en büyük olan bir iyiliği yapmıştır. O da iman etmektir. Kâfir ise, eri kötü bir fenalığı yapmıştır. O da inkâr etmektir. Eğer, Allah Teaiâ, günah işleyeni ebedî olarak cehennemde bırakmış ol­sa, bu takdirde, en büyük fenalığı işleyenin cezasını, en büyük iyi­liği işleyenin mükâfatına denk tutmuş olur… Adalet ve hikmet, ce­zanın suç kadar olmasını ve sadece mükâfatın, yapılan iyilikten da­ha fazla olabileceğini gerektirir.»<br />
<br />
Sonra, Matüridi (R.A.) şunları söyler; «Müminlerden, günah iş­leyenlerin gerçek durumu Allah´a bırakılmıştır. Allah dilerse, ken­dinden bir lütuf, bir iyilik ve merhamet olarak, bunları affeder, di­lerse, günahları kadar onlara azabeder. Fakat onlar, cehennemde ebedi olarak kalmazlar.<br />
<br />
Böylece ehl-i İman, ümitle korku arasında bulunur. Allah Tealâ, küçük bir günahın karşılığında kulu cezalandırabilir, büyük bir gü­nahı işlemesine rağmen onu affedebilir. Nitekim, bir âyet-i kerîme­de şöyle buyurur: «Şüphesiz ki Allah, kendine ortak koşulmasını af­fetmez. Bunun dışında, dilediği kimseyi affeder. Kim, Allah´a orta : koşarsa şüphesiz, büyük bir günah ile iftira etmiş olur.»[14]<br />
<br />
Hicrî 3. ve 4. yüzyıllarda, tslâmî düşünceyi meşgul eden bu me­seleler hakkında Matüridi´nin topluca görüşleri bunlardır.<br />
<br />
Bu meseleler, âlimler arasında, fikri sürtüşmelere yol açmıştır. Âlimler, bu meseleler hakkında ihtilaf etmenin, ehl-i kıble olan her­hangi bir kişiyi küfre götürmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Âlimler arasındaki ihtilaf konusu şudur. Aralarında hangisinin me­todu, sahabe-i kiram´m ve tabiinin metoduna daha uygundur Kur­tuluşa daha yakındır Din için hayır dilemeyenlerin ortaya attıkları şüphelerden daha uzaktır<br />
<br />
Matüridi´nin görüşleri, Mutezileye daha yakındır. «Bunun görüş­leri, Ebu Hanife´nin görüşlerinin izahıdır.» denilmiştir. En iyisini Allah bilir.[15]<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
——————————————————————————–<br />
<br />
[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/214-217.<br />
<br />
[2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218.<br />
<br />
[3] Nisa suresi âyet; 82<br />
<br />
[4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218-220.<br />
<br />
[5] Enbiya suresi âyet; 23<br />
<br />
[6] Maide suresi âyet; 38<br />
<br />
[7] Al-i Imran suresi âyet; 9<br />
<br />
[8] Secde suresi âyet; 4<br />
<br />
[9] Kaf suresi âyet; 16<br />
<br />
Kaf suresi âyet; 16<br />
<br />
[10] Şura suresi âyet; 11<br />
<br />
[11] Kıyame suresi âyet; 22-23<br />
<br />
[12] Isra suresi âyet; 36<br />
<br />
[13] En´am suresi âyet; 160<br />
<br />
[14] Nisa suresi âyet; 48<br />
<br />
[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/220-231.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[itikad da Mezheb imamımız imam Eşari Kimdir? ve Eşarilik Nedir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40240</link>
			<pubDate>Thu, 11 Sep 2025 05:26:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=40240</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">itikad da Mezheb imamımız imam Eşari Kimdir? ve Eşarilik Nedir?</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmam-ı Eşari</span></span><br />
<br />
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından biridir. İsmi, Ali bin İsmail’dir. Künyesi, Ebu’l-Hasen’dir. 260 veya 266 (m. 879) senesinde Basra’da doğdu. 324 veya 330 (m. 941) da Bağdat’ta vefat etti. Basra kapısı ile Kerh arasındaki kabristana defnedildi. Soyu, Eshab-ı kiramdan büyük bir sahabeye dayanmakta olup, şeceresi şöyledir: Ali bin İsmail bin İshak bin Sâlim bin İsmail bin Abdullah bin Musa bin Bilal bin Ebi Bürde bin Ebu Müsel-Eşari’dir.<br />
<br />
İmam-ı Eşari, üvey babası ile mutezile kelamcılarından olan Ebu Ali Cübbai’nin talebesi olduğundan, bu bozuk yol üzerine yetiştirilmişti. 40 yaşına kadar mutezile fırkasında bulundu. Bu fırkanın meşhurlarından oldu. 40 yaşından sonra, Ramazan-ı şerifte gördüğü rüyada Peygamber efendimizin emri üzerine, bu bozuk yoldan dönüp, ehli sünnet itikadına girdi.<br />
<br />
Bu rüyasından sonra onbeş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camii’ne gidip, kürsüye çıktı. O sırada mutezile bozuk yolunun meşhur ve kuvvetli âlimlerinden sayılan ve böyle bilinen imam-ı Eşari, kürsüden cemaate şöyle hitap edip: “Ey insanlar! Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda Allahü teâlâdan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teâlâ beni hidayete, doğru yola kavuşturdu. Mutezile yoluna ait itikadlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum” diyerek, Ehl-i sünnet itikadına girdiğini herkese ilan etti.<br />
<br />
Önceden mutezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etti. Ehl-i sünnet itikadı üzere kitaplar yazıp, dağıttı, ömrünün sonuna kadar bu doğru itikadın yayılması için uğraştı.<br />
<br />
Ebu’l-Haseni Eşari hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile, kelam ilmi, mutezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete geçmesi, Ehl-i sünnet itikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan mutezile yolu mensupları, imam-ı Eşari hazretleri tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan mutezilenin ileri gelenlerinden Ebu Ali Cübbai ile yaptığı münazarada onu mağlup etti. Çok meşhur olmasına rağmen, Eşari hazretlerinin karşısında cevap vermekten aciz kaldı.<br />
<br />
Ebu Sehl Sulûki şöyle anlatır:<br />
“Basra’da bir mecliste Ebu’l-Hasen Eşari ile mutezililer arasında çetin bir münazara oldu. Mutezililer çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse onun karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiğimizde, mutezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat imam-ı Eşari’ye, “Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as” dedi.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretleri; tefsir, hadis ve fıkıh ilmini zamanın meşhur âlimlerinden olan Zekeriyya bin Yahya es-Saci’den, Ebu Halife el-Cumhi, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yaküb el-Mukri, Abdurrahman bin Halef ed-Dabi’den öğrenmiştir.<br />
<br />
Bağdat’ta Cami-i Mensür’da Cum’a günleri Ebu İshak Mervezi’nin hadis derslerine devam etmiş, kendisi de Ebu İshak Mervezi’ye kelam ilmini öğretmiştir.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretleri tasavvuf ilminde de âlim ve evliya idi. Ebu İshak İsferani şöyle demiştir: “Benim ilmim, Şeyh Ebu’l-Hasen Bahili’nin ilmi yanında, deniz yanında bir damla gibidir. Ebu’l-Hasen Bahili’nin de, (benim ilmim, Ebu’l-Hasen Eşari’nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir) dediğini işittim.”<br />
<br />
İmam-ı Eşari, gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Bu sebeple hocası Cübbai, daha önce münazaralara kendi yerine onu gönderirdi. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için mücadeleyi sever, yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan yılmazdı.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin zamanı, mutezile fırkasının Ehl-i sünnete çok saldırdığı, hatta zorbaya baş vurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, mutezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk itikadlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, imanları ile oynuyorlardı. Bu sırada imam-ı Eşari ve diğer Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplar yazarak onları reddediyor, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eşari ayrıca, mutezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkanından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: “Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?”<br />
<br />
Ebu Abdullah ibni Hafif şöyle anlatmıştır:<br />
“Gençliğimde, imam-ı Eşari hazretlerini görmek için Basra’ya gitmiştim. Basra’ya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona, “Ebu’l- Hasen Eşari hazretlerinin evi nerededir?” dedim. “Onu niçin arıyorsun?” dedi. “Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum” dedim. Bana, “Yarın erkenden buraya gel” dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basra’nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü, içeri girince, o zata yer gösterdiler. O da oturdu. Mutezilenin meşhur âlimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir mutezile âlimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu.<br />
<br />
Ben, bu zatın haline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine “Bu zat kimdir?” dedim. “Ebu’l-Hasen Eşari’dir” dedi. İmam-ı Eşari evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca, İmam-ı Eşari’yi ve hizmetini nasıl buldun?” buyurdu. “Fevkalade” dedim.<br />
<br />
Sonra, “Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?” dedim.<br />
“Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahü teâlânın dininde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isnat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz” buyurdu.”<br />
<br />
İmam-ı Eşari; eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek suretiyle, Ehl-i sünnet itikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Yetiştirdiği talebelerinden bir kısmı şu zatlardır: Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebu’l-Hasen Bahili, Ebu Abdullah bin Hafif Şirazi, Hâfız Ebu Bekr Cürcani el-ismaili, Şeyh Ebu Muhammed Taberi el-Iraki, Zahir bin Ahmed Serahsi, Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, Dimyani.<br />
<br />
Bunlardan Ebu Abdullah Tai, imam-ı Ebu Bekr Bakıllani’nin hocasıdır. Ebu’l Hasen Bahili de Ebu İshak isferani’nin ve hocası olan Ebu Bekr Fürek’in hocasıdır. Bu zat, önceden imamiyye fırkasından iken, Ebu’l-Hasen Eşari hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmi mübahese sonunda hatasını anlayıp, imamiyye fırkasını terk edip, Ehl-i sünnet itikadına girdi, imam-ı Eşari’nin bildirdiği itikadı Basra’da yaydı, ibni Hafif ise, İmam-ı Eşari’nin en meşhur talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyin) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhur olmuştur.<br />
<br />
Diğer meşhur bir talebesi olan Dimyani ile İbni Hafif, İmam-ı Eşari’nin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, uzun müddet imam-ı Eşari’nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sirafa dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; imam-ı Eşari’nin bildirdiği itikad bilgilerini memleketinde yaymıştır.<br />
<br />
Şeyh Ebu Ali Zahir de, hocası imam-ı Eşari’den öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasan’da yaydı. Böylece imam-ı Eşari’nin bildirdiği itikad bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicri 300 senesinden itibaren Irak havalisinde, İran’da yayıldı. Selçuklu devleti hükümdarlarının resmi mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahüddin Eyyübi Mısır’ı fethedince, orada da yayıldı.<br />
<br />
Eserleri:<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin eserleri, beş grupta toplanır:<br />
1. Kırk yaşından önce mutezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir.<br />
2. Felsefecilere, yahudi, hıristiyan ve mecusilere yazdığı reddiyeler.<br />
3. Hariciye, mutezile, şia ve zâhiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler.<br />
4. Makalatlar<br />
5. Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler ve diğerleri.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin pek çok eseri vardır. Bunları ibni Asakir “Tebyin” isimli eserinde, ibni Fürek’den nakledip, isimlerini yazmıştır, ibni Fûrek ise, “Ebu’l-Hasen el-Eşari, el-Umed (veya el-Gamed) adlı kitabında, kendi eserlerini saydığını bildirmektedir. Bu eserler, onun yanında dersini dinleyenlere söyleyerek yazdırdıkları, çeşitli İslam memleketlerinden sorulan suallere verdiği cevapları ihtiva eden, üçyüzyirmi senesine kadar yazdığı kitaplardır. Bundan sonra üçyüzyirmidört senesine kadar da pek çok eser yazmıştır” demektedir, İbni Fürek ayrıca, Ebu’l-Hasen el-Eşari’nin el-Umed adlı eserinde isimlerini bildirdiği eserlerden başka kitaplarını da bildirmektedir.<br />
<br />
“El-Umed” adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları:<br />
1) Kitab-ül-F’usül: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehriler, zamanın ve âlemin kadim olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapta; brehmenler, yahudiler, hıristiyanlar ve mecusilere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir.<br />
<br />
2) Mücez: On iki kitaptan ibarettir.<br />
3) Halk-ül-efal<br />
4) İstitaa hakkındaki kitap<br />
5) Sıfatlar hakkındaki kitap<br />
<br />
6) El-Luma fi’r-reddi ala ehli’z-zeygi ve’l bida’: Kur’an-ı kerim, Allahü teâlânın iradesi, Allahü teâlânın görülmesi, kader, istitaa, va’d ve va’id ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır, İmam-ı Eşari hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır’da ve Beyrut’ta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve İngilizce’ye tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülasa ederek, Joselp Heli tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.<br />
<br />
7) Risalet-ül-iman: Spitta bu kitabı Almancaya tercüme etmiştir.<br />
8) Kitab-ul-Funün: Mulhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır.<br />
9) Kitab-ün-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır.<br />
<br />
10) Dehrilerin (dinsizlerin) Ehli tevhide karşı yaptıkları bütün itirazlarının toplandığı bir kitap.<br />
11) El-Cevher fi’r-Reddi ala ehli’z-Zeygi vel-Münker.<br />
12) Nazar, istidlal ve şartları hakkında Lübbai’nin suallerine verilen cevaplar.<br />
<br />
13) Mekalat-ül-felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde ibni Kays ed-Dehri’nin bazı şüpheleri, Aristo’nun sema (gök) ve alem hakkındaki fikirleri çürütülmüş; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlıyanlara lazım gelen şeyler açıklanmıştır.<br />
<br />
14) Cevab-ül-Horasaniyyin: Çeşitli meseleleri ihtiva eder.<br />
<br />
El-Umed’de bildirilenlerden başka, ibni Fürek’in zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır:<br />
1) Tenasühe inananlar hakkındaki eser.<br />
2) Mantıkçılara dair yazılan eser.<br />
3) Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap.<br />
4) Delail-ün-nübüvve hakkındaki kitap.<br />
<br />
İmam-ı Eşari’nin ayrıca: Risale ketebbiha ila ehli’s-sagr bi bab-ül-ebvab adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas dağlarının Hazar denizi ile bitiştiği yerde bab-ül-ebvab (Demirkapı yahud Derbend) denilen kasabanın âlimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerini geniş olarak anlatmaktadır.<br />
<br />
Bunlardan başka şu eserleri de meşhurdur:<br />
Makalat-ül-islamiyyin: Bu eserinde itikadi fırkalardan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Matbudur.<br />
<br />
El-ibane an usül-üd-diyane; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde topladığı eseridir.<br />
<br />
Kavl-ül-cumlat, Eshab-ül-hadis ve Ehlüs-Sünne fi’l-itikad (basılmamıştır.)<br />
Risalet-ül-istihsan el-Havdu fi ilm-il-kelam, basılmıştır, ingilizce tercümesi vardır.<br />
<br />
İzah-ül-Bürhan et-Tebyin ala usülid-din<br />
Kitab-ül-ulüm<br />
Tefsir-ül Kur’an- eş-Şerh vet-tafsil.<br />
<br />
Doğru yolun temel bilgileri<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin, Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Bab-ül-ebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için yazdığı “Risaletün ila ehli’s-sagr” (Hudüd ahalisine bir mektub) adlı eserinde bazı bölümlerin tercümesi şöyledir:<br />
<br />
Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bid’atlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakînin (kat’i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, Onun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bid’atlere dalıp, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti.<br />
<br />
Resulullaha salat-ü selam olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve yasaklarına davet etti. Allahü teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım etti. Kendisine mucizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını Onun ile bildirdi, içlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet bâtıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı.<br />
Resulullah, Peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatte bulundu.<br />
<br />
Şimdi! Ey Bab-ül-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! Allahü teâlâ sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinet-üs-Selam’da (Bağdad’da) mektubunuzu aldım. Allahü teâlânın nimetleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı.<br />
<br />
Allahü teâlâya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nimetlerini artırması için Allahü teâlâya yalvardım. Duaları kabul eden Odur. Büyük lütuflarda bulunmak Ona layıktır.<br />
<br />
Allahü teâlâ yardımcınız olsun. Geçen sene 267 (m. 881) bir takım sualler sormuştunuz.<br />
<br />
Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen (o kimselerden) yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz.<br />
<br />
Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allahü teâlâya hamd ettim.<br />
<br />
Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihinin asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları (yazmamı) istiyorsunuz.<br />
<br />
Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bid’at sahiplerinin düştüğü, Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim.<br />
<br />
Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihine tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehli bid’atin ise, Selef-i salihine muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer’i delillerden, Resulullahın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri red eden, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allahü teâlâdan yardım dileyerek ve Ona güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümit ediyorum. Allahü teâlâ bana kâfidir ve O ne güzel vekildir.<br />
<br />
Allahü teâlâ sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihinin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur:<br />
<br />
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya Peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabi idi. Bunlar, Allahü teâlânın gönderdiği Tevrat ve İncil’i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahü teâlâya davet ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, bir çok bâtıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı.<br />
<br />
Bir kısmı, brehmen idi. Bunlar, Allahü teâlânın Peygamberlerini inkâr ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı, dehri idi. Bunlar da, kâinatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı, mecusi idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlar da şaşkınlık içerisinde kalmışlardı.<br />
<br />
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ise, insanların, kâinat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahluk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahü teâlânın varlığı ve birliği inancına davet etti.<br />
<br />
Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle bâtıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahü teâlâdan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık âyetler ve mucizelerle ispat etti. Sonra Allahü teâlâya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahü teâlâ Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah, insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, Allahü teâlânın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allahü teâlâyı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, “Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerde vücut yapınıza kadar;) bir çok alametler vardır (ki, hep Allahü teâlânın kudretine, ilmine azamet ve iradesine delalet ederler;) Hâlâ görmeyecek misiniz” buyurdu. (Zariyat 20-21)<br />
<br />
Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu âyet-i kerime ile işaret buyuruldu:<br />
“Andolsun ki, Biz insanı (Âdem’i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem’in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratışla (ruh ve nutuk verip) insan haline getirdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allahü teâlânın şanı ne kadar yücedir.” (Müminun 12-13-14)<br />
<br />
Bunlar, Allahü teâlânın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, Onun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir.<br />
<br />
İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.<br />
<br />
İnsana baktığımızda şunları görüyoruz:<br />
1- İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır.<br />
<br />
2- İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir.<br />
<br />
3- İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri, mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder.<br />
4- Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tâ saçlara ve tırnaklara kadar ulaşır.<br />
<br />
5- Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır.<br />
<br />
6- Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır.<br />
<br />
7- Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a’zalar). Bunlardan başka, tesadüfi olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamayacak kadar çok şey vardır.<br />
<br />
Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, yukarıda saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.<br />
<br />
Sonra Allahü teâlâ mealen: “Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır” âyet-i kerimesiyle [Al-i imran 190] bu hususu (Allahü teâlâdan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları Allahü teâlânın yarattığını) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu.<br />
<br />
Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi ve mahsüllerine fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir.<br />
<br />
Gündüz ise, mahlukatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kâfi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı.<br />
<br />
Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatları için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır.<br />
<br />
Böyle yapmakla, Allahü teâlâ mahlukatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yine, mahlukatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi alemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.<br />
<br />
Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların); Allahü teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen “Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahü teâlâ koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları Ondan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır) âyet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. (Fatır 41)<br />
Bu âyet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahü teâlâdan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.<br />
<br />
Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; Allahü teâlâ mealen “Arzda birbirine komşu kıt’alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır” buyurdu. (Rad 4)<br />
<br />
Daha sonra Allahü teâlâ, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. Allahü teâlâ işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen, “Eğer yer ile gökte, Allah’tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu” âyet-i kerimesi ile bildirdi. (Enbiya 22)<br />
<br />
Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen “(Ey Resulüm) de ki: “Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir” buyurdu. (Yasin 79)<br />
Sonra bunu onlara: Mealen “O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz” âyet-i kerimesi ile beyan eyledi. (Yasin 80)<br />
<br />
Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgar sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah) eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)<br />
<br />
Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen, “Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” kavli ile beyan etti. (Saffat 95)<br />
<br />
Sonra mealen “Sizi de, yaptıklarınızı da Allahü teâlâ yarattı” buyurdu. (Saffat 96)<br />
<br />
Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacip olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, Allahü teâlânın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile, yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layığım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor.<br />
<br />
Allahü teâlâ. Peygamberlerini inkâr edenleri de Enam suresi 91. âyet-i kerimesinde red buyurdu. Mealen; “Yahudiler, Allahü teâlânın kadrini, gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü: “Allah hiçbir insana bir şey indirmedi” dediler. (Vahy ve kitapları inkâr ettiler.) Onlara de ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (Peygamber diliyle Kur’an-ı kerimde) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, Allah (indirdi) de! Sonra onları bırak. Bâtıl dedikodularında oynaya dursunlar.”<br />
Nisa suresi 165. âyet-i kerimesinde ise mealen: “(iman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette “Bizi imana çağıran olmadı” diye Allahü teâlâya bir hüccet ve özürleri olmasın” buyuruldu.<br />
<br />
Resulullahın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi.<br />
<br />
Allahü teâlâ, Resulullaha hak Peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mucizelerle yardım eyledi. Resulullaha en büyük mucize olarak Kur’an-ı kerim verildi. Müşrikler, Kur’an-ı kerimin Allahü teâlânın kelamı olduğuna inanmıyorlar, Hazret-i Muhammed’in sözüdür, diyorlardı. Allahü teâlâ, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur’an-ı kerimin on suresi veya bir suresi gibi bir söz söylemelerini istedi, insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resulullaha iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu.<br />
<br />
Hazret-i Musa da Firavun’un sihirbazlarını, asasıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Musa aleyhisselamın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahü teâlânın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mucize karşısında sihirbazlar, Hazret-i Musa’ya iman ettiler.)<br />
<br />
Hazret-i İsa da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca olanları iyileştirmek, o zamanda insanları aciz bırakan şeylerle (mucizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allahü teâlânın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)<br />
<br />
Resulullah da, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan edebiyatçıların, kendisine iman etmeme hususunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü, Kur’an-ı kerimin edebi yüksekliğini onlar da kabul ediyorlardı.<br />
<br />
İşte Resulullah efendimiz, yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mucizelerle, yollarının bozuk olduğunu, davet ettiği yolun ise doğru olduğunu anlatıyordu. Resulullah efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalade ihtiraslarından dolayı, iman etme şerefine kavuşamadılar.<br />
<br />
Allahü teâlânın Resulullaha verdiği mucizelerden bazısı şöyledir:<br />
Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaatı, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasında fışkıran suyla, hayvanları ve sahiplerini kanana kadar su içirmesi, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun ben zehirliyim diye haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın yerinden sökülerek huzurlarına gelmesi, emri üzerine ağacın tekrar yerine gitmesi, insanlar kalblerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri şeyleri haber vermesi.<br />
<br />
Allahü teâlâ gizliyi, gizliden daha gizli olanları da bilir. Her şey Onun yanında hazır gibidir. Yer ve gökte hiç bir şey ondan gizli kalamaz.<br />
<br />
Kıyamet günü müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen: “Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzleri) Rablerine bakar” buyurmaktadır. (Kıyamet 22-23)<br />
<br />
Resulullah da:<br />
“Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. Onu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz” buyurmaktadır.<br />
<br />
Allahü teâlâ yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. O istediğini saptırır, istediğini hidayetiyle doğru yola iletir, istediğini aziz, istediğini fakir, istediğini zengin eder. Onun işlerinde asla noksanlık yoktur. O, her şeyin mutlak sahibi ve malikidir. O istediğini yapar.<br />
<br />
Allahü teâlâ mahlukatını iki kısma ayırdı. Cennete gidecekleri, isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Cehenneme gideceklerin isimlerini de yazdı. Resulullah efendimizle Hazret-i Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazret-i Ömer Peygamber efendimize “Ya Resulallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş mi, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş mi?” diye sorunca, Resulullah efendimiz: “[Allahü teâlâ ezeli ilmi ile kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bildiği için] Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir” buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: “Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resulallah?” diye sorunca Peygamber efendimiz: “İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur” buyurdu.<br />
<br />
[İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz’da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez.<br />
<br />
Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez.<br />
<br />
İşte Allahü teâlânın da, ezeli ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.]<br />
<br />
Allahü teâlâya ve Peygamber efendimizin iman etmeye davet ettiği şeylere iman eden kimseleri, küfürden başka hiçbir günah imandan çıkarmaz, imanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle imandan çıkmayıp, dinin bütün emirleriyle mükelleftirler.<br />
<br />
Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Allahü teâlâ mealen: “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın” Maide suresi, 6. âyet-i kerimesi ile mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akidesi bozuk olan Kaderiyye’nin [ve vehhabilerin] dediği gibi günahkârlar, günahları sebebiyle imandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahü teâlânın hitabı da bütün müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahü teâlâ, mealen “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahü teâlânın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya) koşunuz. Alış-verişi bırakın” buyurdu. (Cum’a 9)<br />
<br />
Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsis buyurmadı. Bu hitap aynı zaman da günahkârları da içerisine almaktadır.<br />
<br />
Küfrü gerektiren bid’at ve işlerden başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiçbir kimse hakkında Cehennemliktir diye hükmedilemez. Allah’ın ve Resulünün Cennetle müjdelediklerinden başka hiçbir müslüman için isim vererek Cennetliktir denilemez.<br />
<br />
Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, “Muhakkak ki, Allahü teâlâ, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden mağfiret buyurur (affeder)” âyet-i kerimesi ile delalet ediyor. (Nisa 6)<br />
<br />
Çünkü, Allahü teâlâ kendisi haber vermedikçe, asiler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz: “Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennete, yahut Cehenneme koymayınız” buyurdu.<br />
<br />
İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahü teâlâ bu hususa mealen, “Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerim olan katip melekler var” âyet-i kerimesi ile delalet buyurdu. (İnfitar 10-11)<br />
<br />
Kabir azabı haktır, insanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek.<br />
<br />
Kabirde sual sorulacak, Allahü teâlâ dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sur üfürülünce, göklerde olanlar ve Allahü teâlânın diledikleri bayılıp düşecek, (ölecekler) ikinci surun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler). Allahü teâlâ insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek, (Dünyada iken) Allahü teâlâya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahidlik edeceklerdir. Allahü teâlâ insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri verilecek. Amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defteri sol eline verilenler azap göreceklerdir.<br />
<br />
Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür, insanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. [Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat köprüsü için de durum böyledir. Ahirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir. Mesela, (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Halbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. (S.Ebediyye)]<br />
<br />
Kalbinde zerre miktarı imanı olan kimse, Cehennemde günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkacaktır.<br />
<br />
Resulullahın şefaati, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır.<br />
<br />
Ümmetinden bir kavmi yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücudu hiç azap görmemiş gibi terü taze olacak. Kıyamet gününde Resulullahın havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen kimse, bir daha susamıyacaktır.Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklar.<br />
<br />
Resulullahın mirac gecesi semaya çıkarıldığına dair habere iman etmek vaciptir.<br />
<br />
Deccal’e, İsa aleyhisselamın inerek Deccal’i öldüreceğine, güneşin batıdan doğacağına, Dabbet-ül-ardın çıkacağına ve bunlardan başka, sika (güvenilir) zatların Peygamberden bize nakledip, doğruluğunu bildirdikleri, diğerleri gibi kıyametten önce vukua geleceklerine dair tevatür ile bildirilen diğer alametler hakkında gelen haberlere iman etmek lazımdır.<br />
<br />
Peygamber efendimizin, gerek Allahü teâlânın kitabında ve gerekse sahih olan hadis-i şeriflerinde, bütün getirdiklerini tasdik etmeye, bunların muhkemleriyle amel, müşkil, müteşabih olanların nassını ikrar etmenin (kabul etmenin) tefsirini, ilim ihata edemeyecek olanların hakikatini, ilmi ilahiyeye havale etmek vaciptir.<br />
<br />
Müminlerin üzerine, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma) vaciptir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mani olurlar. Muktedir olmazlarsa kalbleri ile o işi kötü görürler.<br />
<br />
Peygamber efendimizin hadis-i şerifi gereğince, asırların hayırlısı, Eshab-ı kiramın zamanıdır (asrıdır) Sonra Tabiin ve Tebe-i tabiin asırlarıdır.<br />
<br />
Eshab-ı kiramın en üstünü, Bedir muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennetle müjdelenen on Sahabi). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halifedir. [Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anhüm)] Bunların halifelikleri, o zamandaki müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertip üzere ittifak ettiler (birleştiler).<br />
<br />
Muhacir ve Ensardan ibaret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamberimizin da’vet ettiği şeylere iman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı kiram, Tabiinden üstündür.<br />
<br />
Eshab-ı kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahih ve doğru tevil yolları aramalı, takip ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsni zan etmelidir.<br />
<br />
[Eshab-ı kiram arasında olan muharebeleri iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıklar, nefsin arzuları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden dolayı değildi. Çünkü, bütün bunlar, nefs-i emmarenin kötülükleridir. Eshab-ı kiramın nefsleri ise, insanların en iyisinin (aleyhisselam) sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu.<br />
<br />
Şu kadar var ki, Emir’in yani Hazret-i Ali’nin halifeliği zamanında olan muharebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılan hata etti. Fakat ictihad hatası olduğundan bir şey denemez. Nerde kaldı ki, fasık denilsin, ictihad hatası, fısk, günah değildir. Hatta ayıplamaya bile izin yoktur. Çünkü, ictihadda hata edene de bir sevap vardır. Eshab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Hepsi adil idi.<br />
<br />
Herbirinin verdiği haber makbul idi. Hazret-i Ali’ye uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muharebeler, itimadın gitmesine mani olmamıştır.<br />
<br />
O halde hepsini sevmek lazımdır. Çünkü, onları sevmek, Peygamber efendimizin sevgisinden dolayıdır. Bir hadis-i şerifte, “Onları seven, beni sevdiği için sever” buyurulmuştur. Onlara düşmanlık, Peygamberimize düşmanlık olur. Hadis-i şerifte, “Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder” buyurulmuştur. O büyükleri tazim etmek, hürmet etmektir. Onlara hürmetsizlik, tahkir etmek, Onu tahkirdir. Evliyanın büyüklerinden Ebu Bekr-i Şibli buyuruyor ki: “Eshab-ı kirama tazim etmeyen, kıymet vermeyen bir kimse, Resulullaha iman etmemiş olur.”] Bu hususta Selef-i salihin, Peygamber efendimizin “Eshabımı zikrederlerse, siz kendinizi tutunuz” hadis-i şerifine uydular. Ehli ilim, bu hadis-i şerifin manası için “iyiliklerinden başkası ile onları zikretmeyiniz (anmayınız) demektir, dediler.<br />
<br />
Yine Peygamber efendimiz: “Eshabım hakkında bana eziyet etmeyiniz. Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer sizin biriniz hayır yolunda Uhud dağı kadar altın infak etse, onların küçük ölçek, hatta yarım ölçeklerine bile varamazsınız” buyurdu. Yine Allahü teâlâ mealen “Muhammed (aleyhisselam) Allahü teâlânın Peygamberidir. Onun beraberinde bulunanlar (Eshab-ı kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder halde (namaz kılarken) Allahü teâlâdan sevap ve rıza, istediklerini görürsün. Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur” âyet-i kerimesi ile meth ve sena eyledi. (Feth 29)<br />
<br />
Şeyhaynın (yani Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer’in), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır.<br />
<br />
Yakub aleyhisselamın oğulları arasında meydana gelen işler, onların kıymetini düşürmeyeceği gibi, dünya işlerinde, Eshab-ı kiram arasında olup-biten işler de onların kadr-u kıymetlerini düşürmez. İster icma ettikleri, ister ihtilaf ettikleri şeylerde olsun, Selef-i salihinin sözlerinin dışına çıkmak hiçbir kimseye caiz değildir.<br />
<br />
Peygamber efendimizin, “Ehli havaric Cehennemin kelbleridir” ve “iki fırka var ki, onlara şefaat etmem; mürcie ve kaderiyye” diye rivayet edilen, hadis-i şeriflerine binaen Eshab-ı kiramı sevmeyenler, hariciler, kaderiyye ve mürcieden ibaret olan Ehl-i bid’ati zem ve onlardan uzak olup, onlarla beraber olmamak gerektiğini islam âlimleri bildirmişlerdir.<br />
<br />
Yine Peygamber efendimiz, “Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir” buyurdu.<br />
<br />
Bunlar, Allahü teâlânın yaratması gibi yaratabileceklerini iddia ettiler.<br />
<br />
Müslümanların birbirlerine iyilik etmesi ve sevişmesi lazımdır. Fakat Peygamberimizin Eshabından birisini, yahut Ehl-i beytini ve ezvacını (mübarek zevcelerini) kötüleyenlerden uzaklaşmak gerekir.<br />
<br />
İşte Selef-i salihinin üzerinde bulunduğu temel bilgiler bunlardır. Selef-i salihin, bilgilerde kitap ve sünnetin hükmüne tâbi oldular. Halef (sonra gelen âlimler) de bu hususta onlara uydu. Allahü teâlâ bizi ve sizi faydalandırsın.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EŞ´ÂRİLİK</span></span><br />
<br />
<br />
Mutezilîlerin fıkıh ve hadis âlimlerine karşı giriştikleri hücum şiddetlenmişti. Bunların hücumlarından ne bir tanınan fıkıh âlimi, ne de meşhur bir muhaddis kurtulabilmişti. Bu sebeple insanlar Mute-zililerden nefret etmişlerdi ve bunların adlan belâ ve musibetlerle anılırdı. Gitgide düşmanlık daha da kökleşmişti. Öyleki insanlar Mu­tezilîlerin iyiliklerini İslâmı savunmalarım, îslâm uğrunda çektikleri eziyetleri, zındıklara ve nefsine uyanlara karşı koymalarını unuttu­lar. Bunları, insanlar; halifeleri, her takva sahibi imamı ve her doğ­ru yolu gösteren muhaddîsi sorguya çekmeleri için kışkırtanlar şek­linde anıyorlardı.<br />
<br />
Mütevekkil adlı halife, iktidara gelip Mutezilileri çeşresinden uzaklaştırıp, hasımlarını kendisine yaklaştırınca ve âlimlerden zin­cirleri çözünce fıkıh âlimleri ve inanç meselelerini sünnetin ışığında anlamaya çalışan hadis âlimleriyîe bunlara karşı koymaya girişti. Mutezilîlerin tartışma usûlünü iyi bilen ve onların görüşlerini kabul­lenmeyen bazı âlimler onlarla sert tartışmalara giriştiler. Arkaların­dan avam tabakası bunları destekliyor, bir kısım havas da bunlara katılıyordu. Ayrıca halifeler de bu âlimlere yardım ediyordu.<br />
<br />
H.z yüzyılın sonlarına doğru ortaya gayret ve metanetleri ile seçilen iki âlim zât çıktı. Bunlardan biri Basra´da ortaya çıkan Ebu el-Hasen el-Eş´arî, diğeri ise Semerkant´da bulunan Ebu Mansur el-Mâtûridî idi, İmam-ı Eş´arî ile İmam-ı Mâtûridi´nin Mutezile mez­hebine yakın ve uzak olma derecelerine göre aralarında ihtilaf bulun­masına rağmen, bunların her ikisi de Mutezileye karşı çıkmakta tam bir ittifak içinde idi.<br />
<br />
Şimdi Ebu el-Hasen el-Eş´ari´yi anlatalım; daha sonra söz Matû-ridî´ye gelsin. İmam-ı Eş´ari H, 280 da CM. 873) Basra´da doğdu. H. 330 küsurda M. 935) vefat etti. İmam-ı Eş´ari üm-i kelâmı Mutezill-lerden tahsil etti. Onun devrindeki Mutezili hocası Ebu Ali el-Cübbâİ´-ye talebelik yaptı. İmam-ı Eş´ari konuşmasını çok iyi bildiği ve yaşlı bir kimse olduğu için, hocasının yerine kendisi tartışmaları yürü­türdü.<br />
<br />
İmam-ı Eş´ari, Mutezilîlerin sofralarından gıdalanması ve düşün­ce ürünlerinden faydalanmasına rağmen, Mutezilîlerden düşünce ba­kımından uzaklaşmaya karar verdi. Fıkıh ve hadis âlimlerinin gö­rüşlerine meyletti, halbuki Eş´arî fıkıh ve hadis âlimlerinin meclisle­rinde bulunmamış ve akaîd ilmini bunların metoduyla okumamıştı. İşte bu nedenle İmam-ı Eş´arî belirli bir süre evinden dışarı çıkmadı. Mutezile ve ehl-i sünnet fırkalarının delillerini karşılaştırdı. Netice­de belirli bir görüşe vardı, bunun üzerine evinden dışarı çıktı. İn­sanları bir araya toplanmaya çağırdı, cum´a günü Basra şehrinde bulunan «el-Mescid el-Câm» adlı caminin minberine çıktı ve insan­lara şunları söyledi:<br />
<br />
Ey insanlar! Şüphesiz ki beni tanıyan tanımıştır, tanımaya­na ise şimdi kendimi tanıtacağım. Ben filan oğlu filanım. Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, Allah´u Tealâ´mn âhiretde gözle görü­lemeyeceğini, kötü fiillerin benim gibi kullar tarafından yapıldığım söylerdim. Şimdi ise ben tevbe ettim, kesinlikle vaz geçtim. Mutezililere karşı çıkmaya ve onların rezilliklerini ortaya koymaya karar verdim.<br />
<br />
Ey insanlar topluluğu! Bu müddet zarfında sizin gözünüzden kayboldum. Çünkü ben delilleri inceliyordum, bana göre deliller birbirine denk geldi ve bunlardan herhangi biri diğerine tercihe şayan olmadı. Bunun üzerine Allah´ü Tealâ´dan bana doğru yolu gös­termesini diledim. O da bana şu kitaplara yazdığın; itikadı ilham et­ti. Şu elbisemden soyunduğum gibi, şimdiye kadar inandığım eski şeylerden soyundum.» Eş´ari bunları söyledi ve üzerinde bulunan el­bisesini çıkardı, fıkıh ve hadis âlimlerinden oluşan ehl-i sünnet vel-cemaat yoluna göre yazdığı şeyleri insanlara dağıttı.<br />
<br />
Eş´arî «el-îbâne» adlı kitabının önsözünde kısaca mezhebini ve Mutezileye karşı tenkidlerini izah etmiştir. Kitabın önsözünde Al­lah´a ´hamd ve senadan sonra şunlar zikredilmektedir: «Bundan son­ra… Mutezilîler ve Kadercilerden bir çoğu heva ve heveslerine uya­rak ileri gelenlerini ve geçmişlerini taklid etmeye girişmişlerdir. Bun­lar Kur´an-ı Kerîm´i kendi görüşlerine göre yorumlamışlardır. Bu görüşlerine dâir Allah´u Tealâ, ne bir delil indirmiş rxe de onu açıkla­mıştır. Onlar bu görüşlerini ne âlemlerin Rabbi´nin Peygamberi olan Hz. Muhammed´den ve ne de selef-İ salibinden almışlardır… Bun­lar, Allah´u Tealâ´nın, âhirette gözle görüleceğine dair sahabe-i kiram´ın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´den rivayet ettiği hadis-i şe­riflere muhalefet etmişlerdir. Halbuki bu rivayetler çeşitli yollarla gelmiş, bu husustaki nasslar mütevâtir derecesine ulaşmış ve haber­ler bolca intikal etmiştir.<br />
<br />
Yine bunlar Resulullah (S.A.V.)´in şefaatini inkâr etmişler bu hususta selef-i sâlihîn´den gelen rivayeti kabul etmemişlerdir. Yine bunlar kabir azabını inkâr etmişler, kâfirlerin kabirlerinde azâb gör­düklerini kabul etmemişlerdir. Halbuki bu hususta sahabe-i kiram ve tabiîn ittifak etmişlerdir. Keza bunlar, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğuna inanmışlar, böylece «Bu sadece* bir insan sözüdür.»[1] diyen mûşrîk kardeşlerinin benzeri bir söz söylemişlerdir. Bunlar, Kur´­an-ı Kerim´in insan sözü gibi olduğunu zannetmişlerdir.<br />
<br />
Bu Mutezililer, kötü işlerin kullar tarafından yaratıldığına inan­mışlar ve isbat etmeye çalışmışlardır. Böylece iki yaratıcının bulun­duğunu bunlardan birinin hayrı, diğerinin ise şerri yarattığını iddia eden mecûsilerin inancına benzer bir söz söylemişlerdir.<br />
<br />
Bunlar, Allah´u Tealâ´nın, olmayan bir şeyi dileyebileceğini ve di­lediği bir şeyinde olmayabileceğini zannetmişler, böylece bütün müs-lümanlarm Allah´ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz şeklin­de üzerinde ittifak ettikleri inançlarına muhalefet etmişler ve Al­lah´u Tealâ´nm şu âyet-i ceîilelerini reddetmişlerdir: «Allah dilemedikçe siz hiçbirşey dileyemezsiniz.»[2] «Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidâyet verirdik.»[3] «O dilediğini mutlaka yapandır.»[4]<br />
<br />
Rabbimiz olan Allah´ın dilemesi müstesna sizin dininize dönme­miz mümkün değildir.»[5]<br />
<br />
İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bunların İslâm ümmetinin mecûsileri olduklarını beyân ederek şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
«Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, benim ümmetimin mecûsîleride kader yoktur diyenlerdir. Bunlar hastalandığında kendilerini ziyâret etmeyin, Öldüklerinde onların haklarında iyi şehâdette bulun­mayın ve onlarla karşılaştığınızda kendilerine selâm vermeyin.»[6] Evet bunlar Mecûsîlerin.inancı gibi bir itikad sahibi oldular. Sözleri Mecûsîlerin sözlerine benzedi. Şerrin ve hayrın ayrı ayrı birer yaratıcı­sı bulunduğunu zannettiler. Mecûsîlerin iddia ettiği gibi, bunlar da Allah´u Tealâ´nm dilemediği işlerin şer olduğunu zannettiler.<br />
<br />
Muteziîîler, kendi kendilerine zarar veya menfaat verebilecek­lerini zannettiler. Böylece Allah´u Tealâ´nın şu kelâmını reddettiler: «De ki Allah´ın dilediğinin dışında ben kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeke kadir değilim.»[7] Ve, bütün müslümanların, üzerinde ittifak ettikleri yoldan ayrılmış oldular.<br />
<br />
Yine Mutezilîîer, yaptıkları işleri, sadece kendi güçleriyle yap­tıklarını ve Rablerinin, herhangi bîr katkısı bulunmadığını zannetti­ler. Böylece, kendilerini Allah Tealâ´ya muhtaç olmaktan beri gör­düler. Allah Tealâ´nın kudretiyle olduğunu kabul etmedikleri şeyle­rin, kendi kudretleriyle olduğunu zannettiler. Nitekim, mecüsüer de şerrin, şeytanın kudretiyle olduğunu, Allah Tealâ´nm kudretiyle ol­madığını iddia etmişlerdir. Böylece Mutezililer, bu ümmetin Mecûsileri olmuşlardır. Çünkü onlar Mecûsîlerin itikadına girmişler, onla­rın sözlerine sarılmışlar, kendilerini, onların saptırmalarına kaptır­mışlar, insanlara, Allah´ın rahmetinden ümit kestirmişler, onun lütfundan ümitsizliğe düşürmüşler, günahkârların, ebedî olarak cehen­nemde kalacaklarına hüküm vermişler ve Allah Tealâ´nın şu kelâ­mına muhalefet etmişlerdir. «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak ko­şulmasını bağışlamaz. Bunun dışında, dilediğini bağışlar…»[8] Mute­zililer, cehennem ateşine girenin, bir daha oradan çıkmayacağını san­mışlardır. Böylece, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadis-i şerifi reddetmişlerdir; «Cennetlikler cennete, cehennemlikler de ce­henneme girdikten sonra, Allah Tealâ şöyle buyurur: «Kalbinde har­dal tanesi kadar iman bulunanı cehennemden çıkarın.» Bunlar ce­hennemden yanıp kömürleşmiş olarak çıkarlar. Hayat ırmağına atı­lırlar ve orada sel kalıntısı topraklarda biten dere otu gibi biterler.»[9]<br />
<br />
Mutezilîler, “Allah Tealâ´nm, vechi olmadığı görüşünü savun­muşlardır. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Yeryüzünde bulunan herşey fânidir. Baki olan, sadece azamet ve hikmet sahibi olan Rabbinin vechidir.»[10]<br />
<br />
Mutezilîler, Allah Tealâ´nın, yed-i kudreti bulunduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ : «Ey İblis, bizzat yed-i kudretimle yarat­tığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir »[11] buyurmaktadır, Mu­tezilîler, Allah Tealâ´nm gözü olduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ, «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi nezaretimiz­de akıp gidiyordu.»[12] «Seni sevimli kıldım ki, nezaretim altında yetişesin.»[13] buyurmaktadır.<br />
<br />
Mutezililer, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadisi in­kâr ederler: «Şüphesiz ki Allah Tealâ, gecenin, son üçte bir bölümün­de dünya semâsına iner…»[14]<br />
<br />
Not: Allah Tealâ´ya mekan veya uzuv vb. şeyler isnad eden ´âyet ve hadislere «Müteşabihat» denir. Yani, mânâları kesin olarak anlaşılamayan metinler demektir. Mutezililer, bu gibi âyetleri tevil ederken, bu mahiyyelteki hadîsleri inkâr eder­ler. Ehl-i sünnet vel cemaat ise, âyet ve hadîs ayınım yapmaksızın hepsinin doğ­ruluğunu kabul ederler ancak, ehl-i sünnetin önce geçen âlimleri «Biz bunları ol­duğu gibi kabul eder, gerçek mânâlarının ne olduğunu Yüce mevlaya bırakırız.» demişlerdir. Sonra gelen âlimleri ise, bu gibi metinleri münasip bir şekilde tevil etme yolunu tutmuşlardır. Böylece, kötü niyetlilere fırsat vermek istememişlerdir. Meselâ: Allah´ın, dünya semasına inmesini; Onun rahmetinin inmesi şeklinde tevil etmişlerdir.<br />
<br />
Ben, Mutezilenin bu davranışlarını inşallah bölüm bölüm zikre­deceğim, yardım ve destek, başarı ve doğruyu buldurmak Allah´ındır.<br />
<br />
Eğer bir kimse dese ki; «Siz, Mutezilenin, Kaderiyenin, Cüheymıyenin, Haruriyenin, Rafiziyenin ve Mürcienin sözlerini red ettiniz. Kendi görüşünüz nedir İnancınız hangisidir Onu bize söyleyin.» Buna denilir ki: «Bizim sözümüz ve inancımız şudur: Allah Tealâ´­nm kitabına, Resulullah´m sünnetine, sahabe-i kiramdan, tabiinden ve hadis âlimlerinden nakledilenlere, sımsıkı sarılırız.» Keza, Ahmed ibn-i Hanbel´in (Allah onun yüzünü ağartsın, derecesini yüceltsin ve sevabını bol versin) tuttuğu yolu tutarız ve onun sözüne ters düşen davranışlardan uzak dururuz. Çünkü o, faziletli bir imam, mükem­mel bir önderdir. Allah, onun vasıtasıyla, sapıklık döneminde hakkı ortaya çıkardı. Onun vasıtasıyla izlenilecek yolu açıklığa kavuştur­du. Ve onunla, bidatçılann bidatini, sapıkların sapıklığını, şüpheci­lerin şüphesini bastırdı. Allah ona rahmet etsin. O, öncü bir imam, tanınmış bir büyük idi. Allah, müslümanlarm diğer bütün imamla­rına da rahmet eylesin.»<br />
<br />
” Bu ifadelerden de anlşaüıyor ki, îmam Eş´arî, İmam Ahmed İbn-i Hanbel´in görüşlerini diriltmek için ortaya çıkmıştır. Çünkü Eş´arî, îmam Ahmed´in metodunu, kendisine metod kabul et­mektedir. Bu sebepledir ki Eş´arî, tercih ettiği îmam Ahmed îbn-i Hanbel´in metodu ile şunları” söylemiştir: îtikad hususunda kısaca görüşlerimiz şunlardan ibarettir: Allah Tealâ´ya, meleklere, kitap­lara, peygamberlere, Allah katından bize gelenlere, güvenilir zatla­rın, Resulullah (S.A.V.)´den naklettikleri şeylere iman ederiz. Bun­lardan herhangi birini reddetmeyiz. Yine Allah Tealâ´nm yalnız bir tek ilah olduğuna, hiçbir kimseye muhtaç olmadığına, O´ndan başka hiçbir ilah bulunmadığına, eş ve çocuk edinmediğine, Muhammed´in, O´nun kulu ve peygamberi olduuğna, cennet ve cehennemin hak oldu­ğuna, kıyametin mutlaka kopacağına, Allah Tealâ´nm, kabirlerde bulunanları mutlaka dirilteceğine iman ederiz.<br />
<br />
Yine biz, Allah Tealâ´nın; «Rahman olan Allah, arşı kuşatmış­tır.»[15] buyurduğu gibi, O´nun, arşın üzerinde bulunduğuna ve yine şu âyette buyurduğu gibi «Bakî olan sadece azamet ve ikram sahi­bi olan Rabb´in yüzüdür.»[16] Allah Teaîâ´nm vechi bulunduğuna, şu âyette buyurulduğu gibi «Yahudiler, «Allah´ın eli sıkıdır» dediler… Aksine, Allah´ın iki eli açıktır…»[17] elleri bulunduğuna, ve şu âyette buyurduğu gibi «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi, ne­zaretimizde akıp gidiyordu.»[18] bilmediğimiz bir keyfiyette, gözü bu­lunduğuna iman ederiz.<br />
<br />
Keza biz, ´Allah Tealâ´nm, şu âyet-i kerimede bildirdiği gibi «…Allah onu bilerek indirmiştir…»[19] O´nun ilmi olduğuna, şu âyet-i celilede beyan ettiği gibi «Kendilerini yaratan Allah´ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı ..»[20] Allah´ın kudret vs kuvveti olduğuna iman ederiz.<br />
<br />
Biz, Allah Tealâ´nın, işitme ve görme sıfatlarının bulunduğunu ikrar ederiz. Mutezile ve Cûheymiye gibi, bu sıfatları inkâra kalkış­mayız ve deriz ki; «Allah Tealâ´nm kelamı mahluk değildir. O, ya­rattığı herhangi bir şeye sadece «ol» demiştir. O da hemen oluver­miştir. Yeryüzünde herhangi bir hayır veya şer, O´nun iradesi dışın­da bulunamaz. Bütün eşya, O´nun iradesiyle olmuştur. Allah Tealâ birşeyi yapmadıkça herhangi bir güç, o şeyi yapamaz. Biz, hiçbir za­man, Allah´a muhtaç olmaktan beri kalamayız. Allah´ın ilminin dı­şına çıkamayız. Allah´dan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Kulların amelleri, Allah tarafmdan yaratılmış ve takdir edilmiştir. Nitekim Allah Tealâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: «Sizi de, işle­diğiniz amelleri de Allah yaratmıştır.»[21] Kullar, herhangi birşey ya­ratmaya, kadir değillerdir. Kendileri de Allah tarafmdan yaratılmış­tır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: Onlar, bir yaratıcıları olmadan mı yaratıldılar Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar »[22] Bu gibi âyetler Kur´an-ı Kerim´de pek çoktur.<br />
<br />
Müminleri kendine itaat etmeye muvaffak kılan, Âllah´dır. On­lara lütufta bulunan ve onları gözeten O´dur. Eğer Allah, kullarını, zorla düzeltmeyi dilese, onlar düzelirler. Ve onları, zorla doğru yola iletecek olsa, doğru yolu bulurlar. Nitekim; Allah Tealâ şöyle buyu­ruyor : «Allah, kimi hidayetine erdirirse, muhakkak ki o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptınrsa işte onlar, hüsrana uğramış kimseler­dir.[23]<br />
<br />
Biz, ´Allah´ın kazasına kaderine, hayınna şerrine, acısına tatlısı­na iman ederiz. Ve biliriz ki, bizim başımıza gelecek şey, mutlaka ge­lecektir. Bize dokunmayan bela ise, bize dokunmayacağı takdir edi­lenlerdendir. Ve deriz ki; Kur´an-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. O, yara­tılmamıştır. Kim, Kur´an-ı Kerim´in yaratıldığını söylerse, o kimse, Kur´an-ı Kerim´i inkâr etmiş olur.»<br />
<br />
Allah Tealâ´nm, kıyamet gününde ayın ondördünde açıkça gö­rüldüğü gibi, mü´minler tarafından görüleceğine inanırız. Nitekim Resulullah (S.A.V.)´den bu hususta birçok hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Ve deriz ki, kâfirler, kıyamet gününde Allah´ı göremeyecektir. Allah Tealâ bu hususta şöyle buyurmuştur. «Hayır, hayır o gün yalancılar, Rablerini görmekten mahrum olurlar.»[24]<br />
<br />
Biz, ehl-i kıbleden herhangi bir kimseyi zina, hırsızlık ve içki içme gibi günahlarından dolayı kâfir saymayız. Haricîler, bu işleri yapanların kâfir olduklarını iddia ederler.<br />
<br />
Biz deriz ki; «Büyük bir günah işleyen herhangi bir kişi, ancak o haram işin, helâl olduğunu iddia ederse kâfirdir – Yine doriz ki; «Allah Tealâ cehennemde yandıktan sonra, belirli bir topluluğu, Mu harnmed (S.A.V.)´in şefaati ile oradan çıkaracaktır-»<br />
<br />
Kabir azabının varlığına iman ederiz. İmanın, dil ile ikrar, amel ile ispattan ibaret olduğuna, artıp eksilebileceğine inanırız.[25]<br />
<br />
Biz, Allah Tealâ´nın, Peygamberinin sohbetine nıazhar kıldığı selef-i salihîn´i severiz. Biz onları, Allah Tealâ´nın övdüğü gibi överiz. Onları önderler kabul ederiz ve deriz ki: «Reşulullah (S.A.V.)´-den sonra ilk halife Hz. Ebubekir´dir. (Allah, onunla dini aziz kıl­mış ve onu mürtedlere karşı galip getirmiştir.) Bundan sonraki ha­life Hz. Ömer, ondan sonra Hz. Osman´dır. (Allah, yüzünü ak eyle­sin. Bu zatı haksızca ve düşmanca, bir kısım caniler öldürmüştür.) Bundan sonraki halife ise Hz. Ali (R.A.)´dir.<br />
<br />
Evet, Resulullah (S.A.V.)´den sonra, imam ve halifeler, bu zat­lardır. Ve bunların hilafeti, peygamberlik hilafetidir. Resulullah (S. A.V.)in, cennetle müjdelediği on kişinin, cennetlik olduklarına şehadet ederiz.[26] Resulullah (S.A.V.)´in diğer sahabîlerini, önderler ka­bul ederiz.. Aralarında geçen ihtilaflara karışmayız. Dört halifenin, doğru yolda bulunan, güzel ahlâklı ve faziletli kimselre oldukları­na başkalarının, fazilette bunlara erişemeyeceklerine inanırız.<br />
<br />
Müslümanların imamlarınca, iyi olarak tanınan rivayet âlimle­rinin bütün rivayetlerini tasdik ederiz. Bunların imamlığını kabul eder, bunlara karşı gelenleri, doğru yolu terketmeleri halinde sapık kabul ederiz. Bunlara kılıçla karşı çıkmayız, fitne ânmda savaşma­yız.<br />
<br />
Deccalın çıkacağına, kabir azabına Münkir ve Nekir leğin bulunduğuna iman ederiz. Muhammed (S.A.Y) ın tığım bildiren hadisi tasdik ederiz. Uykuda gör» çoğunu hak olarak kabul ederiz. Müminlerin en lâ´nım bileceğine Ve bunlar için sadaka verilebileceğine, bunları, faydalandıracağına inanırız. Allah Tealâ ın, sallih kullarına bazı özel Allah Teala haller ihsan edeceğini kabul ederiz, muşrıklerm çocukları hakkında şöyle deriz: «Âhirette, Allah, bunlar için bir ateş yakacak, sonra bunlara bu ateşten geçin diyecek.» Nitekim rivayet­ler bunu beyan etmektedir. Ker fitneye davet edenden ayrılma, heva ve hevesine uyandan uzak durma görüşündeyiz. Bu sözlerimi­ze deliller göstereceğiz.»<br />
<br />
Bu sözleri uzun uzun naklettik. Çünkü bu sözler, Eş´ari´nin mez­hebinin ve seçtiği yolun çok güzel bir özetidir. Bu özetm ifade ettıgı önemli hususlar şunlardır:<br />
<br />
1 Salih kulların kendilerine ait birtakım halleri olabilir. Bu hallere, âlimler, mucizelerden ayırarak, «Keramet» adını vermişler­dir. Ölü için dua edilmesi ve sadaka verilmesi caizdir. Bunlar, oluye fayda sağlayabilir.<br />
<br />
2 Eş´ari, sünnet yoluyla gelen bütün itikadı meselelerin ka­bul edilmesi görüşündedir. Ona göre, nıütevatir bir hadisle, tek yol­dan rivayet edilen hadis arasında bu hususta fark yoktur.<br />
<br />
îmam Eş´ari, sünnet ile1 sabit olan bütün itikadı meselelere her türlü delili getirir ve tek yolla gelen hadislerle sabit olan hususlara<br />
<br />
inandığını ilan eder.<br />
<br />
3 Eş´ari, müteşabih âyetlerde, nassların zahirlerini alır, nass-ların zahirini almanın, benzetmeye yol açacağı kanaatinde değildir. Eş´ari´ye göre, Allah´ın yüzü vardır, fakat kulların yüzü gibi değil­dir Eli vardır, fakat yaratılanlardan herhangi birinin elme benzemez.<br />
<br />
4 İmam Eş´ari, inançlarının, îmam Ahmed b. Hanbel´m gö­rüşlerine mutabık olduğu kanaatindedir. Eş´ari´ye göre, imam Ah­med öncü bir imam ve büyük bir âlimdir.<br />
<br />
İmam Eş´arî´nin mezhebi, Mutezilîlerle ihtilaf eden fıkıh ve ha­dis âlimlerinin görüşlerine uygundur. Eş´ari, nasslarnı mutlaka za­hirini alır. Herhangi bir tevile başvurmaz. Eş´ari´nin mezhebi, heva. ve heveslerine uyanların görüşlerinden kesinlikle uzaktır. Aslında İmam Eş´arî´nin görüşleri, ifrat ve tefritten uzak, orta yolu tutan gö­rüşlerdir. Onun görüşleri, aşın gidenlerle inkâr edenler arasında orta bir görüştür. Tartışmalarda aşırı uçları teşkil eden Mutezile, Haşviye ve Cebriyenin ortasında bir yol tutmuştur.<br />
<br />
İmam Eş´arî´nin hayatını inceleyen araştırıcı, Eş´arî´nin geniş araştırmalarının, aşırı olmaktan uzak, orta bir mezhep seçmesini gerektirdiğini görür. Eş´arî´nin «Makalâtül İslâmiyyîn» adlı kitabı, bu zatın, bütün îslâm fırkalarının görüşlerini genişçe mütalâa ettiği­ni ve bu görüşleri titizlikle naklettiğini gösterir. Eş´arî, Kur´an-ı Ke­rîm ile ilişkisi olan felsefî görüşlerin orta yolunu tutmuşsa da hak­kında âyet veya hadis, bulunan bütün mevzularda fıkıh âlimîeriyîe ittifak etmiştir. Araştırıcı, Eş´ari´nin bütün görüşlerinde orta yo­lu tuttuğunu görmekte hiçbir güçlük çekmez.<br />
<br />
a) Eş´ari´nin, Allah Tealâ´nm sıfatları hakkındaki görüüş, Mu­tezile ve Cüheymiyye ile Haşviye ve Mücessime arasında orta bir yol tutmuştur. Birinciler, Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, Allah Tealâ´nın sıfatlarından sadece, vücud, kıdem, beka ve vahdaniyeti kabul et­mişler; semi, basar, kelâm ve diğer sıfat-ı zatiyeleri inkâra kalkış­mışlar, «Bunlar zatın aynıdır» demişler, bu sıfatlar, Kur´an-ı Kerîm-´ de zikredilen «rahman» ve «rahim» gibi, Allah Tealâ´nm isimleridir, şeklinde iddiada bulunmuşlardır.<br />
<br />
Haşviye ve Mücessime ise, Allah Tealâ´nm, zatım sıfatlandırır­ken onu, mahlukların sıfatlarına benzetmeye kalkışmışlardır. Allah Tealâ bundan beridir, yücedir, büyüktür.<br />
<br />
İmam Eş´arî ise, Kur´an-ı Kerîm ve sünneti seniyyede zikredilen Allah´ın bütün sıfatlarının varlığım kabul etmiş, bunların, Allah´ın zatına yakışan sıfatlar olduğuna ve yaratıîanlardaki sıfatlara asla benzemediklerine karar vermiştir. Meselâ, Allah Tealâ´nm görmesi, işitmesi ve konuşması, yaratılanların görmesine, işitmesine ve konuş­masına benzemediğini ifade etmiştir.<br />
<br />
b) Eş´arî´nin, Allah Tealâ´nm kudreti ve insanın fiilleri hakkın­daki görüşü de Cebriye ile Mutezile arasında orta bir görüştür.<br />
<br />
Mutezile, «Kul, Allah´ın, ona verdiği bir güçle kendi işlerini ken­di yaratır.» demiş. Cebriye ise «İnsanın, herhangi bir şeyi icadetme-ye veya kazanmaya gücü yoktur. İnsan, rüzgârın önündeki tüy gibi­dir.» demişlerdir.<br />
<br />
Eş´arî ise, «İnsanın bir şeyi icadetmeye gücü yetmez ama, kazan­ma kudreti vardır» demiştir.<br />
<br />
c) Kıyamet gününde, Allah Tealâ´nm görülmesi hususunda da Mutezile, «Allah görülmez» demiş, bu husustaki Kur´an-ı Kerim âyet­lerini tevil etmiş ve Peygamberimiz (S.A.V.)´in hadislerini «âhad» (Tek yolla geldikleri gerekçesiyle) oldukları için kabul etmemişler­dir.<br />
<br />
Müşebbihe fırkası ise, Allah Tealâ´nın âhirette^ belirli bir şekil­de görüleceğini iddia etmişlerdir.<br />
<br />
İmam Eş´arî ise, orta yolu tutarak «Allah Tealâ´nm, kıyamette, herhangi bir şekle girmeyerek ve herhangi bir sınır tayin edilmeye­rek görülmeyeceğini söylemiştir.»<br />
<br />
d) «Allah´ın eli, onların elinin Üstündedir.»[27] âyeti gibi, Kur´­an-ı Kerim´de zikredilen âyetler ve benzeri müteşabih hadisler hak­kında Mutezile şöyle demiştir: «Allah´ın kudreti, kulların kudreti­nin üzerindedir.», Haşviye ise; «Allah´ın, bir organ olarak elinin bu­lunduğunu» söylemiştir,<br />
<br />
Eş´ari ise, «Allah Tealâ´nın eli»nin bulunmasından maksat, «semi» ve «basar» gibi bir sıfatının bulunmasıdır» demiştir. Nitekim «İbane» adlı kitapta bu husus zikredilmiştir. Eş´ari, «el» in varlığını kabul etmiş, fakat diğer mahlukatın eline benzediğini reddetmiştir. Ancak, Mutezileye karşı çıkarak, şiddetle savunduğu bu görüşünden, daha sonra vazgeçtiği anlatılmaktadır. Çünkü «Lem´a» adlı kitapta, Eş´ari´nin, Mutezile gibi «Allah´ın elini «Kudret» ile tefsir ettiği an­latılmaktadır.<br />
<br />
e) Kur´an-ı Kerîm hakkında Mutezile «Kur´an mahluktur. Al­lah tarafından, sonradan yaratılmıştır.» demiştir. Haşviye ise «Mu-katta´» harfler, Kur´an-ı Kerim´in, üzerine yazıldığı maddeler ve harf­lerin yazıldığı maddeler ve iki kapak arasında bulunan herşey mah­luk değildir.» demiştir. Eş´arî ise, yine orta yolu tutmuş ve şunları söylemiştir: «Kur´an, Allanın kelamıdır, asla değişmez. Mahluk de­ğildir. Sonradan meydana gelmemiş ve icadedilmemiştir. Mukatta´ harfler, renkler, Kur´an´m, üzerine yazıldığı maddeler ve kelimeler­den çıkan sesler, mahluktur, sonradan icadedilmiştir.»<br />
<br />
f) Büyük günah işleyen kimse hakkında Mutezile, iman ve ita-atiyle beraber, günahlarından tevbe etmezse, cehennemden ebediyyen çıkamaz.» demiştir.<br />
<br />
Ehl-i sünnetten olmayan Mürcie ise, «´Allah´a samimiyetle iman eden kişiye, büyük günahları ne olursa olsun, zarar vermez.» demiş­tir.<br />
<br />
İmam Eş´ari, bu hususta da orta yolu seçmiş ve şöyle demiştir: «Allah´ı birleyen ve doğru yoldan ayrılan günahkâr bir mü´min, Allah´ın iradesine havale edilmiştir. Allah, dilerse onu affedip cennetine koyar, dilerse, yoldan çıkmasından dolayı onu cezalandırır, fa­kat daha sonra yine cennetine koyar.»<br />
<br />
g) Şefaat hususunda «İmamîyye» fırkası, hem Hz. Muhammed´in hem de imamlarının, şefaat edeceklerini söylemişlerdir. Mu­tezile ise, hiçbir kulun şefaat edemiyeceğini iddia etmişlerdir,<br />
<br />
İmam Eş´ari ise, orta yolu seçmiş ve şunları söylemiştir; Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.), mü´minlerden, cezaya layık olanlara makbul bir şefaatte bulunacak, Allah´ın emri ve izni ile, şefaatçi ola­cak ve diğer peygamberler gibi, ancak, kendisinden razı olduğu kim­selere şefaat edecektir.»<br />
<br />
Görülüyor ki; İmam Eş´arî, sapıklıklardan uzak kalmak için or­ta yolu seçmiştir. Matüridiye mezhebini anlatırken, Eş´ari´nin görüş­lerini, başka görüşlerle de karşılaştırarak anlatmaya çalışacağız.<br />
<br />
îmam Eş´arî, itikadi meselelere delil getirirken, hem nakli ve hem de aklî metodları kullanmıştır. Eş´ari, Kur´an-i Kerîm ve hadîs-i şe­riflerde zikredilen, Allah´ın sıfatlarını, peygamberlerini, âhiret gü­nünü, melekleri, hesabı, cezayı, sevabı olduğu giib kabul eder, Kur´an-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde zikredilen bu hususları ispat et­mek için akli ve mantıkî delillere başvurur.<br />
<br />
Eş´ari, aklî delilleri, hiçbir zaman, nakli delillerden üstün saya­rak onları teVile kalkışmaz veya zahirlerinden uzaklaştırmak iste­mez. Bilalüs o, aklî delilleri nakli delillere hizmetçi olarak kullanır.<br />
<br />
Eş´arî, bu hususta felsefî kaziyelerden mantıkçıların ve felsefe­cilerin daldıkları aklî meselelerden istifade etmiştir. İmam Eş´ari´nin, nakli deliller yanında aklî metodu da işletmesi, şu sebeplerden ileri gelmektedir.<br />
<br />
1 İmam Eş´arî, Mutezile âlimlerinden ilim tahsil etmiş, bun­ların sohbet meclislerinde yetişmiş ve bunların kaynaklarından su içmiş, Kur´an-ı Kerim´deki itikadi meselelere delil getirme hususun­da bunların yolunu seçmiş, fakat Kur´an-ı Kerîm´in ve hadîslerin me­tinlerini anlamakta bunların metodlarını kullanmamıştır. Malûm ol­duğu üzere, Muteziîiler, delil getirme bakımından, mantıkçıların ve felsefecilerin yolunu tutmuşlardır.<br />
<br />
2 Eş´arî. Mutezilîlere karşı çıkmış ve bunlara cevap verme­ye girişmiştir. Bu sebeple Eş´arî´nin, onların delilleri gibi delillere başvurması gerekmiş, onlara galip gelmesi, onların ortaya attığı şüp­heleri bertaraf etmesi, onları susturması ve onların delillerini çürüt­mesi için, Mutevilîlerin, delil getirme metoduna uyması icabediyordu.<br />
<br />
3 Eş´ari, felsefecilere, «Karamita»Iara, Batmîlere ve benzeri guruplara cevap vermeye girişmişti. Bunların çoğu ise, ancak man­tıkî kıyaslarla susturulabiliyordu. Yine, bunlardan bazıları felsefeci idi, ancak aklı delillerle önleri kesilebiliyordu.<br />
<br />
Şurası bir gerçektir ki, Hicrî III. ve IV. yüzyıllarda Mutezilîlik akımı zayıflamıştı. Mutezilîler, arzu ve heveslerine uyanlara ve Is­lama karşı saldırıya geçenlere cevap vermek için ortaya çıkmışlar ve bu hususta, büyük gayretler göstermişlerdir.<br />
<br />
Mutezilîler zayıflayınca, ehl-i sünnet âlimlerinin arasında bu va­zifeyi yürütecek zatlar ortaya çıkmalıydı. Bu, ağır ve tehlikeli işe, Ebu Hasan el-Eş´ari´nin sahip çıkması gerekmiştir. Çünkü o, Mutezilîlerin talebesi idi. Bu hususta Mutezililerin gayretlerini biliyordu. Ayrıca o, zamanında, Mutezililerin otoriteleri sarsıldıktan sonra, ehl-i sünnet vel cemaatin tanınan bir imamı olmuştu.<br />
<br />
îşte bu sebeplerle İmam Eş´ari, büyük bir itibar kazanmış, pek çok taraftar bulmuş ve idareciler tarafmdanda yardım ve des­tek görmüştür. Bunun üzerine Eş´ari, hasımları olan, Mutezilîleri, heva ve heveslerine uyanları ve kâfirleri takibctmiş, bütün bölgelere taraftarlarını göndererek, ehl-i sünnet vel cemaatin hasım ve mu­haliflerine karşı savaş açtırmıştır. Asrında yaşamış olan âlimlerin çoğu onu, «ehl-i sünnet vel cemaat imamı* diye adlandırmışlardır. Bununla beraber, Eş´arî´den sonra gelen bir kısım âlimler, ona mu­halefet etmişlerdir. Meselâ; İbn-i Hazmf İmam Eş´arî´yi, kulun fiille­ri hususundaki görüşünde, Cebriyecilcrden saymış, çünkü ona göre Eş´ari, kulun seçme hakkına sahip olduğunu tesbit etmemiştir. İbn-i Hazm, Eş´ari´yi, büyük günah işleyen kişi hakkındaki görüşünden dolayı da «Mürcie» fırkasından saymıştır. İbn-i Hazm, bu iki mese­lenin dışındaki bazı meselelerde de Eş´ari´nin peşini bırakmamıştır.[28]<br />
<br />
Bununla beraber, Eş´ari´nin muhalifleri, İslâm tarihinin dalga­ları arasında kaybolup gitmiş, taraftarları ise nesilden nesile güçlen­miş ve cun yolunu izlemişlerdir. Eş´ari´nin taraftarları, onun gibi, Mutezililere ve dinden çıkanlara karşı, her alanda savaşmışlar ve her itikadı meselede, karşı koymuşlardır.<br />
<br />
Eş´ari´nin, bu büyük nüfuzuna rağmen, az sayıda da olsa büyük İslâm âlimlerinden, muhalifleri bulunmuştur. «Selefiyecileri» anla­tırken izah edeceğimiz gibi, Hanbeli mezhebine mensup olanlardan bazı zatlar, Eş´arî´ye karşı çıkmışlardır.[29]<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmam Eş´ari´den Sonra Eş´arî Mezhebi</span></span><br />
<br />
<br />
Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Eş´arî mezhebinin taraftarları pek çoktu. Eş´arî mezhebi, Irak ve Irak´ın batısında (daha önce de işaret ettiğimiz gibi) ehl-i sünnet veî cemaat mezhebi sayılmıştı. Da­ha sonra ortaya güçlü âlimler çıktı. Eş´arî´nin görüşlerini daha da kuvvetlendirdiler. Bazıları, Eş´arî´nin görüşlerine aşırı bir şekilde bağlandı. Öyle ki, sadece Eş´arî´nin varmış olduğu neticeleri Kabul­lenmekle kalmayıp, Eş´ari´nin neticelere varmak için sevkettiği ön­sözlere bile sımsıkı bağlı kaldılar. Eş´arî´nin, hem vardığı neticelere, hem de neticelere ulaşmak için zikrettiği mukaddimelere tâbi olma­nın vâcib olduğunu söylediler. Bu guruptan olan âlimlerin önde ge­lenleri şuhlardır.<br />
<br />
a) H. 403 M. 1013 de vefat eden Ebu Bekir el-Bakıllânî. Bu zat, büyük bir âlimdi. Eş´ari´nin araştırmalarını süzgeçten geçirdi. İlm-i kelâmın aklî delillerinin mukaddimelerinden bahsetti. Cevher ve ârâz hakkında konuştu. Ârâzm, kendisi gibi ârâz ulan şeylerle bulu-namiyacağım ve arazın iki zamanda bir yerde bulunamıyacağmı ve buna benzer meseleleri izah etmiştir. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Bakulânî, sadece Eş´ari´nin vardığı neticeleri kabullenmekle ye­tinmemiş, Eş´arî´nin, bu neticelere varmak için ileri sürdüğü önsöz­lerden başka bir yol kullanmanın da caiz olmadığını ileri sürmüştür. Böylece Bakulânî, Eş´arî´ye tâbi olmada, ona yardım etme ve onu des­teklemede aşırı gitmiştir. Çünkü, aklî mukaddimeler, ne Kur´an´da zikredilmiştir, ne de hadislerde. Bu hususta saha geniştir, kapılar açık, yollar işlektir. Belki insanlar, düşünceleriyle-, tecrübeleriyle ve özel kabiliyetleriyle, Eş´ari´nin başvurmadığı bir kısım delil ve ispat va­sıtalarına ulaşabilirler.<br />
<br />
Eş´arî´nin ulaştığı neticelere, kendisine bahşedilen düşünce mah­sullerine ters düşmedikçe, diğer insanlann elde ettiği delilleri al­mak, aslında kötü birşey değildir.<br />
<br />
b) M. 1059´da doğan ve M. 111, Hicrî 505 de vefat eden îmanı Gazali, Bakillânî´den sonra gelmiş, fakat tam olarak onun yolunda yürümemiş ve onun davet ettiği şeylere davet etmemiştir. Bilakis Gazali, delil getirmede, Bakillânfye muhalefet etmenin, varılacak aynı neticeleri iptal etmeyeceğini, dinin, belirli kişilerin değil, bütün insanlann akıllarına hitabettiğini, insanların, kitap ve sünnette zik­redilenlere iman etme mecburiyetinde ve onları diledikleri delillerle kuvvetlendirenime hürriyetine sahip olduklarını söyletmiştir.<br />
<br />
Aslında Gazâlî, ne Eş´ari´ye, ne de Matûridi´ye tâbi olmuştur. Bi­lakis o, meselelere serbest araştırıcı nazarıyla bakmış, bir tâbi veya bir mukallit görüşüyle bakmamıştır.<br />
<br />
Gazali, bu iki zatın, varmış oldukları birçok neticelerde onların jgörüşlerine katılmış, bazı, dinen uyulması gereken mesele saydıkla­rı hususlarda da onlara muhalefet etmiştir. Bu sebepledir ki, Eş´arî taraftarlarından birçoğu, Gazâli´yi küfür ve zındıklıkla itham etmiş­lerdir. Gazâlî´nin «Feysal el-Tefrika beyn el-İslâm ve el-Zendeka» ad­lı eserinde söylediklerini görelim: Bu eserde şunlar zikredilmekte­dir : «Ey şefkatli kardeşim ve mutaassıp dostum! Seni oldukça kızgın ve fikren dağınık görüyorum. Bunun sebebi, dinî muamelelerin sır­ları hakkında yazılmış bazı kitaplarımıza, bir kısım hasetçi zümre­nin dil uzatmalarının, kulağınıza gelmesi ve bunların, bu kitapları­mızda önceki sahabllerin ve ilm-i kelâm âlimlerinin mezheplerine ters düşen şeylerin mevcut olduğunu sanmaları, Eş´arî mezhebinden kıl payı kadar uzaklaşmanın kâfirlik olduğunu zannetmeleri ve çok az dahî olsa, onun mezhebine muhalefet etmenin, sapıklık ve hüs­ran olduğunu iddia etmeleri, senin kulağını tırmaîamasıdır.<br />
<br />
Ey şefkatli ve mutaassıp kardeşim! Kendini yorma, bunlarla ca­nını sıkma. Seni aldatanlara aldırma. Sana söylenenlere karşı sab­ret. Onlarla güzellikle anlaş. Kendisine haset edilmeyeni ve dil uza­tılmayanı, büyük bir kimse sanma. Küfür ve sapıklıkla itham edil­meyeni gözünde büyütme.<br />
<br />
Hangi davetçi, peygamberlerin ^fendisi olan Hz. Muhammed´den daha mükemmel ve akıllı idi O´na «bir deli» dediler. Hangi söz, âlem­lerin Rabbi olan Alalh´ın kelâmından daha doğru olabilir Halbuki O´na da «öncekilerin masallarıdır» dediler. Kendi nefsini ve arkada­şım hesaba çek, ondan, kâfirliği tarif etmesini iste. Eğer o, sana, kâ­firliği, «Eş´arî mezhebine muhalefet etmektir.» yahut «Mutezile mez­hebidir.» veya «Hanbelî mezhebidir.» ya da «Buna benzer bir şev­dir» şeklinde tarif ederse, bil ki o, aklanmış bir ahmaktır. Taklitçi­lik, onun elini, kolunu bağlamıştır. O, artık bir kördür. Onu düzel­teyim diye zaman kaybetme. Böylesinin iddiasıyla hasımlarının id­dialarını, birbiriyle karşılaştırmak, onu susturmak için sana delil olarak yeter. Çünkü bu kişi, kendisiyle muhalifleri arasında önem­li bir fark ve önemli bir ayırım bulamayacaktır. Belki de senin arka­daşın, mezhepler içinde Eş´arî mezhebine meyleden biri olabilir. Eş´arî´den her rivayet edilene ve ağzından çıkana muhalefet etme­nin, açıkça kâfirlik olduğunu sanabilir. Sen, ona sor ki; Hakkın, Eş´­ari´ye tahsis edildiğini nasıl ispatlıyor da, Bakıllânî´nin küfrüne hüküm veriyor Çünkü Bakıîlânİ, Allah Tealâ´nm «Beka» sıfatında, ona muhalefet ediyor ve bu sıfatın, Allah´ın zatından başka olan bîr sı­fat olduğunu zannediyor. Yine ona sor ki: Niçin, Bakülânî, Eş´ari´ye muhalefet etmekle, kâfir olmaya Eş´arî´den daha lâyık oldu<br />
<br />
Niçin, hak, bunlardan birine tahsis edildi de diğerine verilmedi Yoksa hak, daha önce gelene mi tahsis edilir Bu takdirde, Eş´arî´­den önce de Mutezililer gelmiştir. Bu sebeple, hakkın onlara tahsis edilmesi gerekirdi. Yoksa, hakkın tahsis ediliş sebebi, ilim ve fazi­let bakımından üstün olmak mıdır Böyle olduğu takdirde hangi te­razi ve ölçülerle faziletin derecelerini ölçtü de, kendisinin tâbi ol­duğu ve taklid ettiği zatlan da daha üstün bir zatın mevcut olmadığı görüşü doğdu ona.<br />
<br />
Eğer bu arkadaşın, Eş´arî´ye, Bakillnî´nin muhalefet etmesine müsade ediyorsa, diğerlerine niçin yasaklıyor îzin verme yetkisi­nin kendisine tahsis edildiğine dair delili nedir<br />
<br />
Eğer arkadaşın, Bakillânî´nin, Eş´arî ile olan ihtilafının, Iafzî bir ihtilaf olduğunu, öze yönelik olmadığını zannediyorsa (Nitekim, ba­zı mutaassıplar, Bakiîlâni ile Eş´ari´nin, devamlı olarak ittifak için­de olduklarını zannederek, kendilerini zorlamak suretiyle bu iddiada bulunmuşlar, Allah´ın sıfatlarının, zatının aynı veya gayri olduğu hususunda ihtilafın, basit bir ihtilaf olduğunu, üzerinde durulması gerekmediğini iddia etmişlerdir.) niçin Allah´ın sıfatları olmadığını söyleyen Mutezilîlere karşı bu derece sert davranıyor Halbuki Mu­tezililer, Allah´ın âlim olduğunu, ilmiyle bütün malumatları kuşat­tığını ve bütün mümkinata kadir olduğunu söylerler. Mutezililer, Eş´arî´ye sadece şu hususlarda muhalefet ederler. Meselâ; İlim ve kudret, Allah´ın zatı mıdır, yoksa zatına ilâve olarak birer sıfat mıdır<br />
<br />
Mutezililerin ihtilafı ile, Bakillâni´nin ihtilafı arasında ne fark vardır »<br />
<br />
Bu risaleden anlıyoruz ki, Gazali, itikadı meselelere, taklitten uzak, objektif bir bakışla bakıyordu. Herhangi bir imamı taklit et­miyor ve itikatta kabul edilen mezheplerden herhangi birine tâbi ol­muyordu. Hernekadar vardığı sonuçlar, Eş´ari´nin vardığı sonuçlara yakın olsa da…<br />
<br />
Gazaîî´den sonra da birçok âlimler geldiler. Eş´arî mezhebinin vardığı sonuçları kabul ettiler. Ve bu mezhebin delillerini çoğalttı­lar. Bunlar da, Eş´ari´nin, neticeye varmak için kullandığı mukaddi­melere bağlı kalmayı tavsiye etmediler, sadece varılan neticelere bağlı kaldılar. Bu âlimlerden bazıları:<br />
<br />
a) Hicrî 701, M. 1282 de vefat eden «Beyzavî» diye tanınan ´Ab­dullah b. Ömer´dir. Bu zat, münazara ilminde çok usta, takva sahi­bi bir imam, Şafiî mezhebinde derin bir fıkıhçıydı. Bu zatın, kelâm ilminde «Kitab el-Tevalih» adlı bir eseri mevcuttur.<br />
<br />
b) Hicrî 816, M. 1413 tarihinde vefat eden Esseyyid Şerif el-Cürcani´dir. Bu zat, Hanefî mezhebinin fakihlerinden biridir. Aklî ilim­lere âşinâ idi. Bu hususta birçok kitaplar yazmış ve insanlar, bunlar­dan istifade etmiştir.<br />
<br />
Bu zatlardan daha önce ve daha sonra birçok dâhi âlimler gel­miş, aklî ve naklî ilimleri tahsil etmişlerdir. Bunların ileri sürdükle­ri deliller, Mutezile ve diğerlerine verdikleri cevaplar kaydedilmiş bulunmaktadır. Bu kayıtların sicili, zamanımıza kadar okutulan imvi kelâmdır.[30]<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eş´arî İle Cübbai´nin Tartışması</span></span><br />
<br />
<br />
Eş´ariler hakkındaki sözlerimizi, Ebul Hasan el-Eş´arî ile, Mute­zileden olan hocası Ebu Ali el-Cübbaî´nin arasında geçen ve elimiz­de bulunan şu münazara ile bitirelim. Tartışmanın konusu, Allah Tealâ´nın, en iyi olanı yapmasının, O´na vacip olup olmadığı mesele­si idi.<br />
<br />
Eş´arî Şu üç kişi hakkında ne dersin, bunların biri mümin, diğeri kâfir, üçüncüsü ise çocuktur.<br />
<br />
Cübbai Mümin cennetin yüksek derecelerine erenlerden, kâ­fir ise, cehennemin alçak derecelerine düşeceklerden, çocuk ise ken­disini kurtaranlardandır.<br />
<br />
Eş´arî Şayet çocuk, yüksek derecede olanların mertebesine ulaşmak isterse (yani çocukken öldüğü halde) bu, onun için müm­kün müdür<br />
<br />
Cübbaî Hayır, çünkü ona denilir ki «Mümin bu derecelere, yaptığı amellerle ulaştı. Senin ise, bu gibi amellerin yoktur.<br />
<br />
Eş´arî Çocuk, kusur benim değildir. Eğer beni yaşatsaydın, mümin gibi iyi ameller işlerdim.» derse<br />
<br />
Cübbai Allah; «Biliyordum ki, yaşasaydm günah işleyecek­tin ve cezaya çarptırılacaktın. Senin menfaatini gözettim ve seni, mükellef olma yaşma ulaşmadan önce vefat ettirdim.» der.<br />
<br />
Eş´ari Şayet kâfir, derse ki, çocuğun durumu gibi, benim du­rumumu da biliyordun. Onun gibi, benim de menfaatimi gözönünde bulundursaydın ya.<br />
<br />
Bunun üzerine Cubbaî sustu ve verecek bir cevap [31]bulamadı.[32]<br />
<br />
<br />
——————————————————————————–<br />
<br />
[1] Kur´an-ı Kerîm Müddessir, 25<br />
<br />
[2] Kur´an-ı Kerîm însan, 30. âyet<br />
<br />
[3] Kur´an-ı Kerîm Secde, 13. âyet<br />
<br />
[4] Kur´an-i Kerîm Buruç, 16. âyet<br />
<br />
[5] Kur´an-ı Kerîm A´raf, 89. âyet<br />
<br />
[6] İbn. Mâce Kit. Mukaddime bab. 10 Müsned İmam-ı Ahmed c. 2 sh. 86. Bu hadisi şerifin tercümesinde asıl kaynaklar göz önünde bulundurulmuş­tur.<br />
<br />
[7] Araf suresi âyet, 188<br />
<br />
[8] Nisa suresi, âyet; 116<br />
<br />
[9] Buhari, Kitab el-Rikak, bab; 51/Müslim Kitab el-İman bab; 302 Nesaî, Kitab-el Cehennem bab; 10 – Not: Bu hadis, asıl kaynaktaki metnine gö­re tercüme edilmiştir.<br />
<br />
[10] Rahman suresi âyet, 27 (11)) Sa´d suresi âyet; 75<br />
<br />
[11] Sa d suresi ayet;75<br />
<br />
[12] Kamer suresi âyet; 14<br />
<br />
[13] Tâhâ suresi âyet;39<br />
<br />
[14] Buhari Kitab el-Teheccüd bab; 14/ Müslim, Kitab; Salatül müsafirîn bab; 167/ Tirmizî Kitab el-Salat, bab; 211/Ebu Davud, Kitab el-Sünne bab; 21/Ibn-i Mace Kitab el-tkame bab; 182/Muvatta îmam Malik, Kitab el-Kur´an; bab;30<br />
<br />
[15] Taha suresi âyet; 5<br />
<br />
[16] Rahman suresi âyet; 27<br />
<br />
[17] Maîde suresi âyet; 64<br />
<br />
[18] Kamer suresi âyet; 14<br />
<br />
[19] Nisa suresi, âyet; 166<br />
<br />
[20] Fussilet suresi âyet; 15<br />
<br />
[21] Saffat suresi âyet; 96<br />
<br />
[22] Tur suresi âyet; 25<br />
<br />
[23] A´raf suresi âyet; 178<br />
<br />
[24] Mutaîfifin suresi âyet; 15<br />
<br />
[25] İmam Eş´ari´ye göre, iman, artıp cksilebilir. Çünkü amel imandandır, îmam Matüridi´ye göre ise; imanın artıp eksilmesi söz konusu değildir. Çünkü iman, «kalb ile tasdiktir.» tasdikin ise eksilip artması söz konusu değildir.<br />
<br />
[26] «Aşere-i mübeşşere» diye adlandırılan bu zatlar sonlardır; Hz. Ebu Be­kir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman b. Avı, Hz. Sa´d b, Ebi Vakkas, Hz. Sa´d b. Zeyd ve Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrab´dır.<br />
<br />
[27] Fetih suresi âyet;10<br />
<br />
[28] EI-Fisal C. 3, sh. 22<br />
<br />
[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/197-209.<br />
<br />
[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/210-213.<br />
<br />
[31] Haşiyetül Kestelî, Ala şerhil Akaid sh. 16.<br />
<br />
[32] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/213-214.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">itikad da Mezheb imamımız imam Eşari Kimdir? ve Eşarilik Nedir?</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmam-ı Eşari</span></span><br />
<br />
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından biridir. İsmi, Ali bin İsmail’dir. Künyesi, Ebu’l-Hasen’dir. 260 veya 266 (m. 879) senesinde Basra’da doğdu. 324 veya 330 (m. 941) da Bağdat’ta vefat etti. Basra kapısı ile Kerh arasındaki kabristana defnedildi. Soyu, Eshab-ı kiramdan büyük bir sahabeye dayanmakta olup, şeceresi şöyledir: Ali bin İsmail bin İshak bin Sâlim bin İsmail bin Abdullah bin Musa bin Bilal bin Ebi Bürde bin Ebu Müsel-Eşari’dir.<br />
<br />
İmam-ı Eşari, üvey babası ile mutezile kelamcılarından olan Ebu Ali Cübbai’nin talebesi olduğundan, bu bozuk yol üzerine yetiştirilmişti. 40 yaşına kadar mutezile fırkasında bulundu. Bu fırkanın meşhurlarından oldu. 40 yaşından sonra, Ramazan-ı şerifte gördüğü rüyada Peygamber efendimizin emri üzerine, bu bozuk yoldan dönüp, ehli sünnet itikadına girdi.<br />
<br />
Bu rüyasından sonra onbeş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camii’ne gidip, kürsüye çıktı. O sırada mutezile bozuk yolunun meşhur ve kuvvetli âlimlerinden sayılan ve böyle bilinen imam-ı Eşari, kürsüden cemaate şöyle hitap edip: “Ey insanlar! Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda Allahü teâlâdan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teâlâ beni hidayete, doğru yola kavuşturdu. Mutezile yoluna ait itikadlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum” diyerek, Ehl-i sünnet itikadına girdiğini herkese ilan etti.<br />
<br />
Önceden mutezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etti. Ehl-i sünnet itikadı üzere kitaplar yazıp, dağıttı, ömrünün sonuna kadar bu doğru itikadın yayılması için uğraştı.<br />
<br />
Ebu’l-Haseni Eşari hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile, kelam ilmi, mutezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete geçmesi, Ehl-i sünnet itikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan mutezile yolu mensupları, imam-ı Eşari hazretleri tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan mutezilenin ileri gelenlerinden Ebu Ali Cübbai ile yaptığı münazarada onu mağlup etti. Çok meşhur olmasına rağmen, Eşari hazretlerinin karşısında cevap vermekten aciz kaldı.<br />
<br />
Ebu Sehl Sulûki şöyle anlatır:<br />
“Basra’da bir mecliste Ebu’l-Hasen Eşari ile mutezililer arasında çetin bir münazara oldu. Mutezililer çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse onun karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiğimizde, mutezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat imam-ı Eşari’ye, “Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as” dedi.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretleri; tefsir, hadis ve fıkıh ilmini zamanın meşhur âlimlerinden olan Zekeriyya bin Yahya es-Saci’den, Ebu Halife el-Cumhi, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yaküb el-Mukri, Abdurrahman bin Halef ed-Dabi’den öğrenmiştir.<br />
<br />
Bağdat’ta Cami-i Mensür’da Cum’a günleri Ebu İshak Mervezi’nin hadis derslerine devam etmiş, kendisi de Ebu İshak Mervezi’ye kelam ilmini öğretmiştir.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretleri tasavvuf ilminde de âlim ve evliya idi. Ebu İshak İsferani şöyle demiştir: “Benim ilmim, Şeyh Ebu’l-Hasen Bahili’nin ilmi yanında, deniz yanında bir damla gibidir. Ebu’l-Hasen Bahili’nin de, (benim ilmim, Ebu’l-Hasen Eşari’nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir) dediğini işittim.”<br />
<br />
İmam-ı Eşari, gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Bu sebeple hocası Cübbai, daha önce münazaralara kendi yerine onu gönderirdi. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için mücadeleyi sever, yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan yılmazdı.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin zamanı, mutezile fırkasının Ehl-i sünnete çok saldırdığı, hatta zorbaya baş vurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, mutezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk itikadlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, imanları ile oynuyorlardı. Bu sırada imam-ı Eşari ve diğer Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplar yazarak onları reddediyor, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eşari ayrıca, mutezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkanından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: “Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?”<br />
<br />
Ebu Abdullah ibni Hafif şöyle anlatmıştır:<br />
“Gençliğimde, imam-ı Eşari hazretlerini görmek için Basra’ya gitmiştim. Basra’ya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona, “Ebu’l- Hasen Eşari hazretlerinin evi nerededir?” dedim. “Onu niçin arıyorsun?” dedi. “Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum” dedim. Bana, “Yarın erkenden buraya gel” dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basra’nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü, içeri girince, o zata yer gösterdiler. O da oturdu. Mutezilenin meşhur âlimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir mutezile âlimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu.<br />
<br />
Ben, bu zatın haline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine “Bu zat kimdir?” dedim. “Ebu’l-Hasen Eşari’dir” dedi. İmam-ı Eşari evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca, İmam-ı Eşari’yi ve hizmetini nasıl buldun?” buyurdu. “Fevkalade” dedim.<br />
<br />
Sonra, “Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?” dedim.<br />
“Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahü teâlânın dininde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isnat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz” buyurdu.”<br />
<br />
İmam-ı Eşari; eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek suretiyle, Ehl-i sünnet itikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Yetiştirdiği talebelerinden bir kısmı şu zatlardır: Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebu’l-Hasen Bahili, Ebu Abdullah bin Hafif Şirazi, Hâfız Ebu Bekr Cürcani el-ismaili, Şeyh Ebu Muhammed Taberi el-Iraki, Zahir bin Ahmed Serahsi, Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, Dimyani.<br />
<br />
Bunlardan Ebu Abdullah Tai, imam-ı Ebu Bekr Bakıllani’nin hocasıdır. Ebu’l Hasen Bahili de Ebu İshak isferani’nin ve hocası olan Ebu Bekr Fürek’in hocasıdır. Bu zat, önceden imamiyye fırkasından iken, Ebu’l-Hasen Eşari hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmi mübahese sonunda hatasını anlayıp, imamiyye fırkasını terk edip, Ehl-i sünnet itikadına girdi, imam-ı Eşari’nin bildirdiği itikadı Basra’da yaydı, ibni Hafif ise, İmam-ı Eşari’nin en meşhur talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyin) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhur olmuştur.<br />
<br />
Diğer meşhur bir talebesi olan Dimyani ile İbni Hafif, İmam-ı Eşari’nin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, uzun müddet imam-ı Eşari’nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sirafa dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; imam-ı Eşari’nin bildirdiği itikad bilgilerini memleketinde yaymıştır.<br />
<br />
Şeyh Ebu Ali Zahir de, hocası imam-ı Eşari’den öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasan’da yaydı. Böylece imam-ı Eşari’nin bildirdiği itikad bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicri 300 senesinden itibaren Irak havalisinde, İran’da yayıldı. Selçuklu devleti hükümdarlarının resmi mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahüddin Eyyübi Mısır’ı fethedince, orada da yayıldı.<br />
<br />
Eserleri:<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin eserleri, beş grupta toplanır:<br />
1. Kırk yaşından önce mutezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir.<br />
2. Felsefecilere, yahudi, hıristiyan ve mecusilere yazdığı reddiyeler.<br />
3. Hariciye, mutezile, şia ve zâhiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler.<br />
4. Makalatlar<br />
5. Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler ve diğerleri.<br />
<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin pek çok eseri vardır. Bunları ibni Asakir “Tebyin” isimli eserinde, ibni Fürek’den nakledip, isimlerini yazmıştır, ibni Fûrek ise, “Ebu’l-Hasen el-Eşari, el-Umed (veya el-Gamed) adlı kitabında, kendi eserlerini saydığını bildirmektedir. Bu eserler, onun yanında dersini dinleyenlere söyleyerek yazdırdıkları, çeşitli İslam memleketlerinden sorulan suallere verdiği cevapları ihtiva eden, üçyüzyirmi senesine kadar yazdığı kitaplardır. Bundan sonra üçyüzyirmidört senesine kadar da pek çok eser yazmıştır” demektedir, İbni Fürek ayrıca, Ebu’l-Hasen el-Eşari’nin el-Umed adlı eserinde isimlerini bildirdiği eserlerden başka kitaplarını da bildirmektedir.<br />
<br />
“El-Umed” adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları:<br />
1) Kitab-ül-F’usül: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehriler, zamanın ve âlemin kadim olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapta; brehmenler, yahudiler, hıristiyanlar ve mecusilere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir.<br />
<br />
2) Mücez: On iki kitaptan ibarettir.<br />
3) Halk-ül-efal<br />
4) İstitaa hakkındaki kitap<br />
5) Sıfatlar hakkındaki kitap<br />
<br />
6) El-Luma fi’r-reddi ala ehli’z-zeygi ve’l bida’: Kur’an-ı kerim, Allahü teâlânın iradesi, Allahü teâlânın görülmesi, kader, istitaa, va’d ve va’id ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır, İmam-ı Eşari hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır’da ve Beyrut’ta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve İngilizce’ye tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülasa ederek, Joselp Heli tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.<br />
<br />
7) Risalet-ül-iman: Spitta bu kitabı Almancaya tercüme etmiştir.<br />
8) Kitab-ul-Funün: Mulhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır.<br />
9) Kitab-ün-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır.<br />
<br />
10) Dehrilerin (dinsizlerin) Ehli tevhide karşı yaptıkları bütün itirazlarının toplandığı bir kitap.<br />
11) El-Cevher fi’r-Reddi ala ehli’z-Zeygi vel-Münker.<br />
12) Nazar, istidlal ve şartları hakkında Lübbai’nin suallerine verilen cevaplar.<br />
<br />
13) Mekalat-ül-felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde ibni Kays ed-Dehri’nin bazı şüpheleri, Aristo’nun sema (gök) ve alem hakkındaki fikirleri çürütülmüş; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlıyanlara lazım gelen şeyler açıklanmıştır.<br />
<br />
14) Cevab-ül-Horasaniyyin: Çeşitli meseleleri ihtiva eder.<br />
<br />
El-Umed’de bildirilenlerden başka, ibni Fürek’in zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır:<br />
1) Tenasühe inananlar hakkındaki eser.<br />
2) Mantıkçılara dair yazılan eser.<br />
3) Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap.<br />
4) Delail-ün-nübüvve hakkındaki kitap.<br />
<br />
İmam-ı Eşari’nin ayrıca: Risale ketebbiha ila ehli’s-sagr bi bab-ül-ebvab adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas dağlarının Hazar denizi ile bitiştiği yerde bab-ül-ebvab (Demirkapı yahud Derbend) denilen kasabanın âlimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerini geniş olarak anlatmaktadır.<br />
<br />
Bunlardan başka şu eserleri de meşhurdur:<br />
Makalat-ül-islamiyyin: Bu eserinde itikadi fırkalardan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Matbudur.<br />
<br />
El-ibane an usül-üd-diyane; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde topladığı eseridir.<br />
<br />
Kavl-ül-cumlat, Eshab-ül-hadis ve Ehlüs-Sünne fi’l-itikad (basılmamıştır.)<br />
Risalet-ül-istihsan el-Havdu fi ilm-il-kelam, basılmıştır, ingilizce tercümesi vardır.<br />
<br />
İzah-ül-Bürhan et-Tebyin ala usülid-din<br />
Kitab-ül-ulüm<br />
Tefsir-ül Kur’an- eş-Şerh vet-tafsil.<br />
<br />
Doğru yolun temel bilgileri<br />
İmam-ı Eşari hazretlerinin, Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Bab-ül-ebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için yazdığı “Risaletün ila ehli’s-sagr” (Hudüd ahalisine bir mektub) adlı eserinde bazı bölümlerin tercümesi şöyledir:<br />
<br />
Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bid’atlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakînin (kat’i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, Onun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bid’atlere dalıp, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti.<br />
<br />
Resulullaha salat-ü selam olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve yasaklarına davet etti. Allahü teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım etti. Kendisine mucizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını Onun ile bildirdi, içlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet bâtıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı.<br />
Resulullah, Peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatte bulundu.<br />
<br />
Şimdi! Ey Bab-ül-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! Allahü teâlâ sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinet-üs-Selam’da (Bağdad’da) mektubunuzu aldım. Allahü teâlânın nimetleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı.<br />
<br />
Allahü teâlâya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nimetlerini artırması için Allahü teâlâya yalvardım. Duaları kabul eden Odur. Büyük lütuflarda bulunmak Ona layıktır.<br />
<br />
Allahü teâlâ yardımcınız olsun. Geçen sene 267 (m. 881) bir takım sualler sormuştunuz.<br />
<br />
Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen (o kimselerden) yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz.<br />
<br />
Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allahü teâlâya hamd ettim.<br />
<br />
Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihinin asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları (yazmamı) istiyorsunuz.<br />
<br />
Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bid’at sahiplerinin düştüğü, Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim.<br />
<br />
Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihine tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehli bid’atin ise, Selef-i salihine muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer’i delillerden, Resulullahın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri red eden, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allahü teâlâdan yardım dileyerek ve Ona güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümit ediyorum. Allahü teâlâ bana kâfidir ve O ne güzel vekildir.<br />
<br />
Allahü teâlâ sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihinin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur:<br />
<br />
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya Peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabi idi. Bunlar, Allahü teâlânın gönderdiği Tevrat ve İncil’i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahü teâlâya davet ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, bir çok bâtıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı.<br />
<br />
Bir kısmı, brehmen idi. Bunlar, Allahü teâlânın Peygamberlerini inkâr ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı, dehri idi. Bunlar da, kâinatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı, mecusi idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı.<br />
<br />
Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlar da şaşkınlık içerisinde kalmışlardı.<br />
<br />
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ise, insanların, kâinat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahluk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahü teâlânın varlığı ve birliği inancına davet etti.<br />
<br />
Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle bâtıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahü teâlâdan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık âyetler ve mucizelerle ispat etti. Sonra Allahü teâlâya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahü teâlâ Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah, insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, Allahü teâlânın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allahü teâlâyı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, “Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerde vücut yapınıza kadar;) bir çok alametler vardır (ki, hep Allahü teâlânın kudretine, ilmine azamet ve iradesine delalet ederler;) Hâlâ görmeyecek misiniz” buyurdu. (Zariyat 20-21)<br />
<br />
Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu âyet-i kerime ile işaret buyuruldu:<br />
“Andolsun ki, Biz insanı (Âdem’i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem’in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratışla (ruh ve nutuk verip) insan haline getirdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allahü teâlânın şanı ne kadar yücedir.” (Müminun 12-13-14)<br />
<br />
Bunlar, Allahü teâlânın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, Onun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir.<br />
<br />
İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.<br />
<br />
İnsana baktığımızda şunları görüyoruz:<br />
1- İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır.<br />
<br />
2- İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir.<br />
<br />
3- İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri, mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder.<br />
4- Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tâ saçlara ve tırnaklara kadar ulaşır.<br />
<br />
5- Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır.<br />
<br />
6- Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır.<br />
<br />
7- Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a’zalar). Bunlardan başka, tesadüfi olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamayacak kadar çok şey vardır.<br />
<br />
Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, yukarıda saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.<br />
<br />
Sonra Allahü teâlâ mealen: “Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır” âyet-i kerimesiyle [Al-i imran 190] bu hususu (Allahü teâlâdan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları Allahü teâlânın yarattığını) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu.<br />
<br />
Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi ve mahsüllerine fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir.<br />
<br />
Gündüz ise, mahlukatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kâfi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı.<br />
<br />
Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatları için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır.<br />
<br />
Böyle yapmakla, Allahü teâlâ mahlukatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yine, mahlukatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi alemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.<br />
<br />
Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların); Allahü teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen “Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahü teâlâ koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları Ondan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır) âyet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. (Fatır 41)<br />
Bu âyet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahü teâlâdan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.<br />
<br />
Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; Allahü teâlâ mealen “Arzda birbirine komşu kıt’alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır” buyurdu. (Rad 4)<br />
<br />
Daha sonra Allahü teâlâ, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. Allahü teâlâ işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen, “Eğer yer ile gökte, Allah’tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu” âyet-i kerimesi ile bildirdi. (Enbiya 22)<br />
<br />
Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen “(Ey Resulüm) de ki: “Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir” buyurdu. (Yasin 79)<br />
Sonra bunu onlara: Mealen “O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz” âyet-i kerimesi ile beyan eyledi. (Yasin 80)<br />
<br />
Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgar sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah) eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)<br />
<br />
Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen, “Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” kavli ile beyan etti. (Saffat 95)<br />
<br />
Sonra mealen “Sizi de, yaptıklarınızı da Allahü teâlâ yarattı” buyurdu. (Saffat 96)<br />
<br />
Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacip olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, Allahü teâlânın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile, yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layığım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor.<br />
<br />
Allahü teâlâ. Peygamberlerini inkâr edenleri de Enam suresi 91. âyet-i kerimesinde red buyurdu. Mealen; “Yahudiler, Allahü teâlânın kadrini, gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü: “Allah hiçbir insana bir şey indirmedi” dediler. (Vahy ve kitapları inkâr ettiler.) Onlara de ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (Peygamber diliyle Kur’an-ı kerimde) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, Allah (indirdi) de! Sonra onları bırak. Bâtıl dedikodularında oynaya dursunlar.”<br />
Nisa suresi 165. âyet-i kerimesinde ise mealen: “(iman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette “Bizi imana çağıran olmadı” diye Allahü teâlâya bir hüccet ve özürleri olmasın” buyuruldu.<br />
<br />
Resulullahın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi.<br />
<br />
Allahü teâlâ, Resulullaha hak Peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mucizelerle yardım eyledi. Resulullaha en büyük mucize olarak Kur’an-ı kerim verildi. Müşrikler, Kur’an-ı kerimin Allahü teâlânın kelamı olduğuna inanmıyorlar, Hazret-i Muhammed’in sözüdür, diyorlardı. Allahü teâlâ, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur’an-ı kerimin on suresi veya bir suresi gibi bir söz söylemelerini istedi, insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resulullaha iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu.<br />
<br />
Hazret-i Musa da Firavun’un sihirbazlarını, asasıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Musa aleyhisselamın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahü teâlânın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mucize karşısında sihirbazlar, Hazret-i Musa’ya iman ettiler.)<br />
<br />
Hazret-i İsa da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca olanları iyileştirmek, o zamanda insanları aciz bırakan şeylerle (mucizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allahü teâlânın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)<br />
<br />
Resulullah da, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan edebiyatçıların, kendisine iman etmeme hususunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü, Kur’an-ı kerimin edebi yüksekliğini onlar da kabul ediyorlardı.<br />
<br />
İşte Resulullah efendimiz, yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mucizelerle, yollarının bozuk olduğunu, davet ettiği yolun ise doğru olduğunu anlatıyordu. Resulullah efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalade ihtiraslarından dolayı, iman etme şerefine kavuşamadılar.<br />
<br />
Allahü teâlânın Resulullaha verdiği mucizelerden bazısı şöyledir:<br />
Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaatı, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasında fışkıran suyla, hayvanları ve sahiplerini kanana kadar su içirmesi, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun ben zehirliyim diye haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın yerinden sökülerek huzurlarına gelmesi, emri üzerine ağacın tekrar yerine gitmesi, insanlar kalblerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri şeyleri haber vermesi.<br />
<br />
Allahü teâlâ gizliyi, gizliden daha gizli olanları da bilir. Her şey Onun yanında hazır gibidir. Yer ve gökte hiç bir şey ondan gizli kalamaz.<br />
<br />
Kıyamet günü müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen: “Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzleri) Rablerine bakar” buyurmaktadır. (Kıyamet 22-23)<br />
<br />
Resulullah da:<br />
“Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. Onu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz” buyurmaktadır.<br />
<br />
Allahü teâlâ yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. O istediğini saptırır, istediğini hidayetiyle doğru yola iletir, istediğini aziz, istediğini fakir, istediğini zengin eder. Onun işlerinde asla noksanlık yoktur. O, her şeyin mutlak sahibi ve malikidir. O istediğini yapar.<br />
<br />
Allahü teâlâ mahlukatını iki kısma ayırdı. Cennete gidecekleri, isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Cehenneme gideceklerin isimlerini de yazdı. Resulullah efendimizle Hazret-i Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazret-i Ömer Peygamber efendimize “Ya Resulallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş mi, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş mi?” diye sorunca, Resulullah efendimiz: “[Allahü teâlâ ezeli ilmi ile kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bildiği için] Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir” buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: “Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resulallah?” diye sorunca Peygamber efendimiz: “İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur” buyurdu.<br />
<br />
[İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz’da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez.<br />
<br />
Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez.<br />
<br />
İşte Allahü teâlânın da, ezeli ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.]<br />
<br />
Allahü teâlâya ve Peygamber efendimizin iman etmeye davet ettiği şeylere iman eden kimseleri, küfürden başka hiçbir günah imandan çıkarmaz, imanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle imandan çıkmayıp, dinin bütün emirleriyle mükelleftirler.<br />
<br />
Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Allahü teâlâ mealen: “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın” Maide suresi, 6. âyet-i kerimesi ile mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akidesi bozuk olan Kaderiyye’nin [ve vehhabilerin] dediği gibi günahkârlar, günahları sebebiyle imandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahü teâlânın hitabı da bütün müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahü teâlâ, mealen “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahü teâlânın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya) koşunuz. Alış-verişi bırakın” buyurdu. (Cum’a 9)<br />
<br />
Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsis buyurmadı. Bu hitap aynı zaman da günahkârları da içerisine almaktadır.<br />
<br />
Küfrü gerektiren bid’at ve işlerden başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiçbir kimse hakkında Cehennemliktir diye hükmedilemez. Allah’ın ve Resulünün Cennetle müjdelediklerinden başka hiçbir müslüman için isim vererek Cennetliktir denilemez.<br />
<br />
Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, “Muhakkak ki, Allahü teâlâ, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden mağfiret buyurur (affeder)” âyet-i kerimesi ile delalet ediyor. (Nisa 6)<br />
<br />
Çünkü, Allahü teâlâ kendisi haber vermedikçe, asiler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz: “Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennete, yahut Cehenneme koymayınız” buyurdu.<br />
<br />
İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahü teâlâ bu hususa mealen, “Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerim olan katip melekler var” âyet-i kerimesi ile delalet buyurdu. (İnfitar 10-11)<br />
<br />
Kabir azabı haktır, insanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek.<br />
<br />
Kabirde sual sorulacak, Allahü teâlâ dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sur üfürülünce, göklerde olanlar ve Allahü teâlânın diledikleri bayılıp düşecek, (ölecekler) ikinci surun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler). Allahü teâlâ insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek, (Dünyada iken) Allahü teâlâya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahidlik edeceklerdir. Allahü teâlâ insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri verilecek. Amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defteri sol eline verilenler azap göreceklerdir.<br />
<br />
Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür, insanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. [Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat köprüsü için de durum böyledir. Ahirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir. Mesela, (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Halbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. (S.Ebediyye)]<br />
<br />
Kalbinde zerre miktarı imanı olan kimse, Cehennemde günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkacaktır.<br />
<br />
Resulullahın şefaati, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır.<br />
<br />
Ümmetinden bir kavmi yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücudu hiç azap görmemiş gibi terü taze olacak. Kıyamet gününde Resulullahın havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen kimse, bir daha susamıyacaktır.Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklar.<br />
<br />
Resulullahın mirac gecesi semaya çıkarıldığına dair habere iman etmek vaciptir.<br />
<br />
Deccal’e, İsa aleyhisselamın inerek Deccal’i öldüreceğine, güneşin batıdan doğacağına, Dabbet-ül-ardın çıkacağına ve bunlardan başka, sika (güvenilir) zatların Peygamberden bize nakledip, doğruluğunu bildirdikleri, diğerleri gibi kıyametten önce vukua geleceklerine dair tevatür ile bildirilen diğer alametler hakkında gelen haberlere iman etmek lazımdır.<br />
<br />
Peygamber efendimizin, gerek Allahü teâlânın kitabında ve gerekse sahih olan hadis-i şeriflerinde, bütün getirdiklerini tasdik etmeye, bunların muhkemleriyle amel, müşkil, müteşabih olanların nassını ikrar etmenin (kabul etmenin) tefsirini, ilim ihata edemeyecek olanların hakikatini, ilmi ilahiyeye havale etmek vaciptir.<br />
<br />
Müminlerin üzerine, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma) vaciptir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mani olurlar. Muktedir olmazlarsa kalbleri ile o işi kötü görürler.<br />
<br />
Peygamber efendimizin hadis-i şerifi gereğince, asırların hayırlısı, Eshab-ı kiramın zamanıdır (asrıdır) Sonra Tabiin ve Tebe-i tabiin asırlarıdır.<br />
<br />
Eshab-ı kiramın en üstünü, Bedir muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennetle müjdelenen on Sahabi). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halifedir. [Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anhüm)] Bunların halifelikleri, o zamandaki müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertip üzere ittifak ettiler (birleştiler).<br />
<br />
Muhacir ve Ensardan ibaret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamberimizin da’vet ettiği şeylere iman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı kiram, Tabiinden üstündür.<br />
<br />
Eshab-ı kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahih ve doğru tevil yolları aramalı, takip ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsni zan etmelidir.<br />
<br />
[Eshab-ı kiram arasında olan muharebeleri iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıklar, nefsin arzuları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden dolayı değildi. Çünkü, bütün bunlar, nefs-i emmarenin kötülükleridir. Eshab-ı kiramın nefsleri ise, insanların en iyisinin (aleyhisselam) sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu.<br />
<br />
Şu kadar var ki, Emir’in yani Hazret-i Ali’nin halifeliği zamanında olan muharebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılan hata etti. Fakat ictihad hatası olduğundan bir şey denemez. Nerde kaldı ki, fasık denilsin, ictihad hatası, fısk, günah değildir. Hatta ayıplamaya bile izin yoktur. Çünkü, ictihadda hata edene de bir sevap vardır. Eshab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Hepsi adil idi.<br />
<br />
Herbirinin verdiği haber makbul idi. Hazret-i Ali’ye uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muharebeler, itimadın gitmesine mani olmamıştır.<br />
<br />
O halde hepsini sevmek lazımdır. Çünkü, onları sevmek, Peygamber efendimizin sevgisinden dolayıdır. Bir hadis-i şerifte, “Onları seven, beni sevdiği için sever” buyurulmuştur. Onlara düşmanlık, Peygamberimize düşmanlık olur. Hadis-i şerifte, “Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder” buyurulmuştur. O büyükleri tazim etmek, hürmet etmektir. Onlara hürmetsizlik, tahkir etmek, Onu tahkirdir. Evliyanın büyüklerinden Ebu Bekr-i Şibli buyuruyor ki: “Eshab-ı kirama tazim etmeyen, kıymet vermeyen bir kimse, Resulullaha iman etmemiş olur.”] Bu hususta Selef-i salihin, Peygamber efendimizin “Eshabımı zikrederlerse, siz kendinizi tutunuz” hadis-i şerifine uydular. Ehli ilim, bu hadis-i şerifin manası için “iyiliklerinden başkası ile onları zikretmeyiniz (anmayınız) demektir, dediler.<br />
<br />
Yine Peygamber efendimiz: “Eshabım hakkında bana eziyet etmeyiniz. Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer sizin biriniz hayır yolunda Uhud dağı kadar altın infak etse, onların küçük ölçek, hatta yarım ölçeklerine bile varamazsınız” buyurdu. Yine Allahü teâlâ mealen “Muhammed (aleyhisselam) Allahü teâlânın Peygamberidir. Onun beraberinde bulunanlar (Eshab-ı kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder halde (namaz kılarken) Allahü teâlâdan sevap ve rıza, istediklerini görürsün. Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur” âyet-i kerimesi ile meth ve sena eyledi. (Feth 29)<br />
<br />
Şeyhaynın (yani Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer’in), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır.<br />
<br />
Yakub aleyhisselamın oğulları arasında meydana gelen işler, onların kıymetini düşürmeyeceği gibi, dünya işlerinde, Eshab-ı kiram arasında olup-biten işler de onların kadr-u kıymetlerini düşürmez. İster icma ettikleri, ister ihtilaf ettikleri şeylerde olsun, Selef-i salihinin sözlerinin dışına çıkmak hiçbir kimseye caiz değildir.<br />
<br />
Peygamber efendimizin, “Ehli havaric Cehennemin kelbleridir” ve “iki fırka var ki, onlara şefaat etmem; mürcie ve kaderiyye” diye rivayet edilen, hadis-i şeriflerine binaen Eshab-ı kiramı sevmeyenler, hariciler, kaderiyye ve mürcieden ibaret olan Ehl-i bid’ati zem ve onlardan uzak olup, onlarla beraber olmamak gerektiğini islam âlimleri bildirmişlerdir.<br />
<br />
Yine Peygamber efendimiz, “Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir” buyurdu.<br />
<br />
Bunlar, Allahü teâlânın yaratması gibi yaratabileceklerini iddia ettiler.<br />
<br />
Müslümanların birbirlerine iyilik etmesi ve sevişmesi lazımdır. Fakat Peygamberimizin Eshabından birisini, yahut Ehl-i beytini ve ezvacını (mübarek zevcelerini) kötüleyenlerden uzaklaşmak gerekir.<br />
<br />
İşte Selef-i salihinin üzerinde bulunduğu temel bilgiler bunlardır. Selef-i salihin, bilgilerde kitap ve sünnetin hükmüne tâbi oldular. Halef (sonra gelen âlimler) de bu hususta onlara uydu. Allahü teâlâ bizi ve sizi faydalandırsın.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EŞ´ÂRİLİK</span></span><br />
<br />
<br />
Mutezilîlerin fıkıh ve hadis âlimlerine karşı giriştikleri hücum şiddetlenmişti. Bunların hücumlarından ne bir tanınan fıkıh âlimi, ne de meşhur bir muhaddis kurtulabilmişti. Bu sebeple insanlar Mute-zililerden nefret etmişlerdi ve bunların adlan belâ ve musibetlerle anılırdı. Gitgide düşmanlık daha da kökleşmişti. Öyleki insanlar Mu­tezilîlerin iyiliklerini İslâmı savunmalarım, îslâm uğrunda çektikleri eziyetleri, zındıklara ve nefsine uyanlara karşı koymalarını unuttu­lar. Bunları, insanlar; halifeleri, her takva sahibi imamı ve her doğ­ru yolu gösteren muhaddîsi sorguya çekmeleri için kışkırtanlar şek­linde anıyorlardı.<br />
<br />
Mütevekkil adlı halife, iktidara gelip Mutezilileri çeşresinden uzaklaştırıp, hasımlarını kendisine yaklaştırınca ve âlimlerden zin­cirleri çözünce fıkıh âlimleri ve inanç meselelerini sünnetin ışığında anlamaya çalışan hadis âlimleriyîe bunlara karşı koymaya girişti. Mutezilîlerin tartışma usûlünü iyi bilen ve onların görüşlerini kabul­lenmeyen bazı âlimler onlarla sert tartışmalara giriştiler. Arkaların­dan avam tabakası bunları destekliyor, bir kısım havas da bunlara katılıyordu. Ayrıca halifeler de bu âlimlere yardım ediyordu.<br />
<br />
H.z yüzyılın sonlarına doğru ortaya gayret ve metanetleri ile seçilen iki âlim zât çıktı. Bunlardan biri Basra´da ortaya çıkan Ebu el-Hasen el-Eş´arî, diğeri ise Semerkant´da bulunan Ebu Mansur el-Mâtûridî idi, İmam-ı Eş´arî ile İmam-ı Mâtûridi´nin Mutezile mez­hebine yakın ve uzak olma derecelerine göre aralarında ihtilaf bulun­masına rağmen, bunların her ikisi de Mutezileye karşı çıkmakta tam bir ittifak içinde idi.<br />
<br />
Şimdi Ebu el-Hasen el-Eş´ari´yi anlatalım; daha sonra söz Matû-ridî´ye gelsin. İmam-ı Eş´ari H, 280 da CM. 873) Basra´da doğdu. H. 330 küsurda M. 935) vefat etti. İmam-ı Eş´ari üm-i kelâmı Mutezill-lerden tahsil etti. Onun devrindeki Mutezili hocası Ebu Ali el-Cübbâİ´-ye talebelik yaptı. İmam-ı Eş´ari konuşmasını çok iyi bildiği ve yaşlı bir kimse olduğu için, hocasının yerine kendisi tartışmaları yürü­türdü.<br />
<br />
İmam-ı Eş´ari, Mutezilîlerin sofralarından gıdalanması ve düşün­ce ürünlerinden faydalanmasına rağmen, Mutezilîlerden düşünce ba­kımından uzaklaşmaya karar verdi. Fıkıh ve hadis âlimlerinin gö­rüşlerine meyletti, halbuki Eş´arî fıkıh ve hadis âlimlerinin meclisle­rinde bulunmamış ve akaîd ilmini bunların metoduyla okumamıştı. İşte bu nedenle İmam-ı Eş´arî belirli bir süre evinden dışarı çıkmadı. Mutezile ve ehl-i sünnet fırkalarının delillerini karşılaştırdı. Netice­de belirli bir görüşe vardı, bunun üzerine evinden dışarı çıktı. İn­sanları bir araya toplanmaya çağırdı, cum´a günü Basra şehrinde bulunan «el-Mescid el-Câm» adlı caminin minberine çıktı ve insan­lara şunları söyledi:<br />
<br />
Ey insanlar! Şüphesiz ki beni tanıyan tanımıştır, tanımaya­na ise şimdi kendimi tanıtacağım. Ben filan oğlu filanım. Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, Allah´u Tealâ´mn âhiretde gözle görü­lemeyeceğini, kötü fiillerin benim gibi kullar tarafından yapıldığım söylerdim. Şimdi ise ben tevbe ettim, kesinlikle vaz geçtim. Mutezililere karşı çıkmaya ve onların rezilliklerini ortaya koymaya karar verdim.<br />
<br />
Ey insanlar topluluğu! Bu müddet zarfında sizin gözünüzden kayboldum. Çünkü ben delilleri inceliyordum, bana göre deliller birbirine denk geldi ve bunlardan herhangi biri diğerine tercihe şayan olmadı. Bunun üzerine Allah´ü Tealâ´dan bana doğru yolu gös­termesini diledim. O da bana şu kitaplara yazdığın; itikadı ilham et­ti. Şu elbisemden soyunduğum gibi, şimdiye kadar inandığım eski şeylerden soyundum.» Eş´ari bunları söyledi ve üzerinde bulunan el­bisesini çıkardı, fıkıh ve hadis âlimlerinden oluşan ehl-i sünnet vel-cemaat yoluna göre yazdığı şeyleri insanlara dağıttı.<br />
<br />
Eş´arî «el-îbâne» adlı kitabının önsözünde kısaca mezhebini ve Mutezileye karşı tenkidlerini izah etmiştir. Kitabın önsözünde Al­lah´a ´hamd ve senadan sonra şunlar zikredilmektedir: «Bundan son­ra… Mutezilîler ve Kadercilerden bir çoğu heva ve heveslerine uya­rak ileri gelenlerini ve geçmişlerini taklid etmeye girişmişlerdir. Bun­lar Kur´an-ı Kerîm´i kendi görüşlerine göre yorumlamışlardır. Bu görüşlerine dâir Allah´u Tealâ, ne bir delil indirmiş rxe de onu açıkla­mıştır. Onlar bu görüşlerini ne âlemlerin Rabbi´nin Peygamberi olan Hz. Muhammed´den ve ne de selef-İ salibinden almışlardır… Bun­lar, Allah´u Tealâ´nın, âhirette gözle görüleceğine dair sahabe-i kiram´ın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´den rivayet ettiği hadis-i şe­riflere muhalefet etmişlerdir. Halbuki bu rivayetler çeşitli yollarla gelmiş, bu husustaki nasslar mütevâtir derecesine ulaşmış ve haber­ler bolca intikal etmiştir.<br />
<br />
Yine bunlar Resulullah (S.A.V.)´in şefaatini inkâr etmişler bu hususta selef-i sâlihîn´den gelen rivayeti kabul etmemişlerdir. Yine bunlar kabir azabını inkâr etmişler, kâfirlerin kabirlerinde azâb gör­düklerini kabul etmemişlerdir. Halbuki bu hususta sahabe-i kiram ve tabiîn ittifak etmişlerdir. Keza bunlar, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğuna inanmışlar, böylece «Bu sadece* bir insan sözüdür.»[1] diyen mûşrîk kardeşlerinin benzeri bir söz söylemişlerdir. Bunlar, Kur´­an-ı Kerim´in insan sözü gibi olduğunu zannetmişlerdir.<br />
<br />
Bu Mutezililer, kötü işlerin kullar tarafından yaratıldığına inan­mışlar ve isbat etmeye çalışmışlardır. Böylece iki yaratıcının bulun­duğunu bunlardan birinin hayrı, diğerinin ise şerri yarattığını iddia eden mecûsilerin inancına benzer bir söz söylemişlerdir.<br />
<br />
Bunlar, Allah´u Tealâ´nın, olmayan bir şeyi dileyebileceğini ve di­lediği bir şeyinde olmayabileceğini zannetmişler, böylece bütün müs-lümanlarm Allah´ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz şeklin­de üzerinde ittifak ettikleri inançlarına muhalefet etmişler ve Al­lah´u Tealâ´nm şu âyet-i ceîilelerini reddetmişlerdir: «Allah dilemedikçe siz hiçbirşey dileyemezsiniz.»[2] «Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidâyet verirdik.»[3] «O dilediğini mutlaka yapandır.»[4]<br />
<br />
Rabbimiz olan Allah´ın dilemesi müstesna sizin dininize dönme­miz mümkün değildir.»[5]<br />
<br />
İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bunların İslâm ümmetinin mecûsileri olduklarını beyân ederek şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
«Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, benim ümmetimin mecûsîleride kader yoktur diyenlerdir. Bunlar hastalandığında kendilerini ziyâret etmeyin, Öldüklerinde onların haklarında iyi şehâdette bulun­mayın ve onlarla karşılaştığınızda kendilerine selâm vermeyin.»[6] Evet bunlar Mecûsîlerin.inancı gibi bir itikad sahibi oldular. Sözleri Mecûsîlerin sözlerine benzedi. Şerrin ve hayrın ayrı ayrı birer yaratıcı­sı bulunduğunu zannettiler. Mecûsîlerin iddia ettiği gibi, bunlar da Allah´u Tealâ´nm dilemediği işlerin şer olduğunu zannettiler.<br />
<br />
Muteziîîler, kendi kendilerine zarar veya menfaat verebilecek­lerini zannettiler. Böylece Allah´u Tealâ´nın şu kelâmını reddettiler: «De ki Allah´ın dilediğinin dışında ben kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeke kadir değilim.»[7] Ve, bütün müslümanların, üzerinde ittifak ettikleri yoldan ayrılmış oldular.<br />
<br />
Yine Mutezilîîer, yaptıkları işleri, sadece kendi güçleriyle yap­tıklarını ve Rablerinin, herhangi bîr katkısı bulunmadığını zannetti­ler. Böylece, kendilerini Allah Tealâ´ya muhtaç olmaktan beri gör­düler. Allah Tealâ´nın kudretiyle olduğunu kabul etmedikleri şeyle­rin, kendi kudretleriyle olduğunu zannettiler. Nitekim, mecüsüer de şerrin, şeytanın kudretiyle olduğunu, Allah Tealâ´nm kudretiyle ol­madığını iddia etmişlerdir. Böylece Mutezililer, bu ümmetin Mecûsileri olmuşlardır. Çünkü onlar Mecûsîlerin itikadına girmişler, onla­rın sözlerine sarılmışlar, kendilerini, onların saptırmalarına kaptır­mışlar, insanlara, Allah´ın rahmetinden ümit kestirmişler, onun lütfundan ümitsizliğe düşürmüşler, günahkârların, ebedî olarak cehen­nemde kalacaklarına hüküm vermişler ve Allah Tealâ´nın şu kelâ­mına muhalefet etmişlerdir. «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak ko­şulmasını bağışlamaz. Bunun dışında, dilediğini bağışlar…»[8] Mute­zililer, cehennem ateşine girenin, bir daha oradan çıkmayacağını san­mışlardır. Böylece, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadis-i şerifi reddetmişlerdir; «Cennetlikler cennete, cehennemlikler de ce­henneme girdikten sonra, Allah Tealâ şöyle buyurur: «Kalbinde har­dal tanesi kadar iman bulunanı cehennemden çıkarın.» Bunlar ce­hennemden yanıp kömürleşmiş olarak çıkarlar. Hayat ırmağına atı­lırlar ve orada sel kalıntısı topraklarda biten dere otu gibi biterler.»[9]<br />
<br />
Mutezilîler, “Allah Tealâ´nm, vechi olmadığı görüşünü savun­muşlardır. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Yeryüzünde bulunan herşey fânidir. Baki olan, sadece azamet ve hikmet sahibi olan Rabbinin vechidir.»[10]<br />
<br />
Mutezilîler, Allah Tealâ´nın, yed-i kudreti bulunduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ : «Ey İblis, bizzat yed-i kudretimle yarat­tığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir »[11] buyurmaktadır, Mu­tezilîler, Allah Tealâ´nm gözü olduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ, «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi nezaretimiz­de akıp gidiyordu.»[12] «Seni sevimli kıldım ki, nezaretim altında yetişesin.»[13] buyurmaktadır.<br />
<br />
Mutezililer, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadisi in­kâr ederler: «Şüphesiz ki Allah Tealâ, gecenin, son üçte bir bölümün­de dünya semâsına iner…»[14]<br />
<br />
Not: Allah Tealâ´ya mekan veya uzuv vb. şeyler isnad eden ´âyet ve hadislere «Müteşabihat» denir. Yani, mânâları kesin olarak anlaşılamayan metinler demektir. Mutezililer, bu gibi âyetleri tevil ederken, bu mahiyyelteki hadîsleri inkâr eder­ler. Ehl-i sünnet vel cemaat ise, âyet ve hadîs ayınım yapmaksızın hepsinin doğ­ruluğunu kabul ederler ancak, ehl-i sünnetin önce geçen âlimleri «Biz bunları ol­duğu gibi kabul eder, gerçek mânâlarının ne olduğunu Yüce mevlaya bırakırız.» demişlerdir. Sonra gelen âlimleri ise, bu gibi metinleri münasip bir şekilde tevil etme yolunu tutmuşlardır. Böylece, kötü niyetlilere fırsat vermek istememişlerdir. Meselâ: Allah´ın, dünya semasına inmesini; Onun rahmetinin inmesi şeklinde tevil etmişlerdir.<br />
<br />
Ben, Mutezilenin bu davranışlarını inşallah bölüm bölüm zikre­deceğim, yardım ve destek, başarı ve doğruyu buldurmak Allah´ındır.<br />
<br />
Eğer bir kimse dese ki; «Siz, Mutezilenin, Kaderiyenin, Cüheymıyenin, Haruriyenin, Rafiziyenin ve Mürcienin sözlerini red ettiniz. Kendi görüşünüz nedir İnancınız hangisidir Onu bize söyleyin.» Buna denilir ki: «Bizim sözümüz ve inancımız şudur: Allah Tealâ´­nm kitabına, Resulullah´m sünnetine, sahabe-i kiramdan, tabiinden ve hadis âlimlerinden nakledilenlere, sımsıkı sarılırız.» Keza, Ahmed ibn-i Hanbel´in (Allah onun yüzünü ağartsın, derecesini yüceltsin ve sevabını bol versin) tuttuğu yolu tutarız ve onun sözüne ters düşen davranışlardan uzak dururuz. Çünkü o, faziletli bir imam, mükem­mel bir önderdir. Allah, onun vasıtasıyla, sapıklık döneminde hakkı ortaya çıkardı. Onun vasıtasıyla izlenilecek yolu açıklığa kavuştur­du. Ve onunla, bidatçılann bidatini, sapıkların sapıklığını, şüpheci­lerin şüphesini bastırdı. Allah ona rahmet etsin. O, öncü bir imam, tanınmış bir büyük idi. Allah, müslümanlarm diğer bütün imamla­rına da rahmet eylesin.»<br />
<br />
” Bu ifadelerden de anlşaüıyor ki, îmam Eş´arî, İmam Ahmed İbn-i Hanbel´in görüşlerini diriltmek için ortaya çıkmıştır. Çünkü Eş´arî, îmam Ahmed´in metodunu, kendisine metod kabul et­mektedir. Bu sebepledir ki Eş´arî, tercih ettiği îmam Ahmed îbn-i Hanbel´in metodu ile şunları” söylemiştir: îtikad hususunda kısaca görüşlerimiz şunlardan ibarettir: Allah Tealâ´ya, meleklere, kitap­lara, peygamberlere, Allah katından bize gelenlere, güvenilir zatla­rın, Resulullah (S.A.V.)´den naklettikleri şeylere iman ederiz. Bun­lardan herhangi birini reddetmeyiz. Yine Allah Tealâ´nm yalnız bir tek ilah olduğuna, hiçbir kimseye muhtaç olmadığına, O´ndan başka hiçbir ilah bulunmadığına, eş ve çocuk edinmediğine, Muhammed´in, O´nun kulu ve peygamberi olduuğna, cennet ve cehennemin hak oldu­ğuna, kıyametin mutlaka kopacağına, Allah Tealâ´nm, kabirlerde bulunanları mutlaka dirilteceğine iman ederiz.<br />
<br />
Yine biz, Allah Tealâ´nın; «Rahman olan Allah, arşı kuşatmış­tır.»[15] buyurduğu gibi, O´nun, arşın üzerinde bulunduğuna ve yine şu âyette buyurduğu gibi «Bakî olan sadece azamet ve ikram sahi­bi olan Rabb´in yüzüdür.»[16] Allah Teaîâ´nm vechi bulunduğuna, şu âyette buyurulduğu gibi «Yahudiler, «Allah´ın eli sıkıdır» dediler… Aksine, Allah´ın iki eli açıktır…»[17] elleri bulunduğuna, ve şu âyette buyurduğu gibi «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi, ne­zaretimizde akıp gidiyordu.»[18] bilmediğimiz bir keyfiyette, gözü bu­lunduğuna iman ederiz.<br />
<br />
Keza biz, ´Allah Tealâ´nm, şu âyet-i kerimede bildirdiği gibi «…Allah onu bilerek indirmiştir…»[19] O´nun ilmi olduğuna, şu âyet-i celilede beyan ettiği gibi «Kendilerini yaratan Allah´ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı ..»[20] Allah´ın kudret vs kuvveti olduğuna iman ederiz.<br />
<br />
Biz, Allah Tealâ´nın, işitme ve görme sıfatlarının bulunduğunu ikrar ederiz. Mutezile ve Cûheymiye gibi, bu sıfatları inkâra kalkış­mayız ve deriz ki; «Allah Tealâ´nm kelamı mahluk değildir. O, ya­rattığı herhangi bir şeye sadece «ol» demiştir. O da hemen oluver­miştir. Yeryüzünde herhangi bir hayır veya şer, O´nun iradesi dışın­da bulunamaz. Bütün eşya, O´nun iradesiyle olmuştur. Allah Tealâ birşeyi yapmadıkça herhangi bir güç, o şeyi yapamaz. Biz, hiçbir za­man, Allah´a muhtaç olmaktan beri kalamayız. Allah´ın ilminin dı­şına çıkamayız. Allah´dan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Kulların amelleri, Allah tarafmdan yaratılmış ve takdir edilmiştir. Nitekim Allah Tealâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: «Sizi de, işle­diğiniz amelleri de Allah yaratmıştır.»[21] Kullar, herhangi birşey ya­ratmaya, kadir değillerdir. Kendileri de Allah tarafmdan yaratılmış­tır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: Onlar, bir yaratıcıları olmadan mı yaratıldılar Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar »[22] Bu gibi âyetler Kur´an-ı Kerim´de pek çoktur.<br />
<br />
Müminleri kendine itaat etmeye muvaffak kılan, Âllah´dır. On­lara lütufta bulunan ve onları gözeten O´dur. Eğer Allah, kullarını, zorla düzeltmeyi dilese, onlar düzelirler. Ve onları, zorla doğru yola iletecek olsa, doğru yolu bulurlar. Nitekim; Allah Tealâ şöyle buyu­ruyor : «Allah, kimi hidayetine erdirirse, muhakkak ki o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptınrsa işte onlar, hüsrana uğramış kimseler­dir.[23]<br />
<br />
Biz, ´Allah´ın kazasına kaderine, hayınna şerrine, acısına tatlısı­na iman ederiz. Ve biliriz ki, bizim başımıza gelecek şey, mutlaka ge­lecektir. Bize dokunmayan bela ise, bize dokunmayacağı takdir edi­lenlerdendir. Ve deriz ki; Kur´an-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. O, yara­tılmamıştır. Kim, Kur´an-ı Kerim´in yaratıldığını söylerse, o kimse, Kur´an-ı Kerim´i inkâr etmiş olur.»<br />
<br />
Allah Tealâ´nm, kıyamet gününde ayın ondördünde açıkça gö­rüldüğü gibi, mü´minler tarafından görüleceğine inanırız. Nitekim Resulullah (S.A.V.)´den bu hususta birçok hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Ve deriz ki, kâfirler, kıyamet gününde Allah´ı göremeyecektir. Allah Tealâ bu hususta şöyle buyurmuştur. «Hayır, hayır o gün yalancılar, Rablerini görmekten mahrum olurlar.»[24]<br />
<br />
Biz, ehl-i kıbleden herhangi bir kimseyi zina, hırsızlık ve içki içme gibi günahlarından dolayı kâfir saymayız. Haricîler, bu işleri yapanların kâfir olduklarını iddia ederler.<br />
<br />
Biz deriz ki; «Büyük bir günah işleyen herhangi bir kişi, ancak o haram işin, helâl olduğunu iddia ederse kâfirdir – Yine doriz ki; «Allah Tealâ cehennemde yandıktan sonra, belirli bir topluluğu, Mu harnmed (S.A.V.)´in şefaati ile oradan çıkaracaktır-»<br />
<br />
Kabir azabının varlığına iman ederiz. İmanın, dil ile ikrar, amel ile ispattan ibaret olduğuna, artıp eksilebileceğine inanırız.[25]<br />
<br />
Biz, Allah Tealâ´nın, Peygamberinin sohbetine nıazhar kıldığı selef-i salihîn´i severiz. Biz onları, Allah Tealâ´nın övdüğü gibi överiz. Onları önderler kabul ederiz ve deriz ki: «Reşulullah (S.A.V.)´-den sonra ilk halife Hz. Ebubekir´dir. (Allah, onunla dini aziz kıl­mış ve onu mürtedlere karşı galip getirmiştir.) Bundan sonraki ha­life Hz. Ömer, ondan sonra Hz. Osman´dır. (Allah, yüzünü ak eyle­sin. Bu zatı haksızca ve düşmanca, bir kısım caniler öldürmüştür.) Bundan sonraki halife ise Hz. Ali (R.A.)´dir.<br />
<br />
Evet, Resulullah (S.A.V.)´den sonra, imam ve halifeler, bu zat­lardır. Ve bunların hilafeti, peygamberlik hilafetidir. Resulullah (S. A.V.)in, cennetle müjdelediği on kişinin, cennetlik olduklarına şehadet ederiz.[26] Resulullah (S.A.V.)´in diğer sahabîlerini, önderler ka­bul ederiz.. Aralarında geçen ihtilaflara karışmayız. Dört halifenin, doğru yolda bulunan, güzel ahlâklı ve faziletli kimselre oldukları­na başkalarının, fazilette bunlara erişemeyeceklerine inanırız.<br />
<br />
Müslümanların imamlarınca, iyi olarak tanınan rivayet âlimle­rinin bütün rivayetlerini tasdik ederiz. Bunların imamlığını kabul eder, bunlara karşı gelenleri, doğru yolu terketmeleri halinde sapık kabul ederiz. Bunlara kılıçla karşı çıkmayız, fitne ânmda savaşma­yız.<br />
<br />
Deccalın çıkacağına, kabir azabına Münkir ve Nekir leğin bulunduğuna iman ederiz. Muhammed (S.A.Y) ın tığım bildiren hadisi tasdik ederiz. Uykuda gör» çoğunu hak olarak kabul ederiz. Müminlerin en lâ´nım bileceğine Ve bunlar için sadaka verilebileceğine, bunları, faydalandıracağına inanırız. Allah Tealâ ın, sallih kullarına bazı özel Allah Teala haller ihsan edeceğini kabul ederiz, muşrıklerm çocukları hakkında şöyle deriz: «Âhirette, Allah, bunlar için bir ateş yakacak, sonra bunlara bu ateşten geçin diyecek.» Nitekim rivayet­ler bunu beyan etmektedir. Ker fitneye davet edenden ayrılma, heva ve hevesine uyandan uzak durma görüşündeyiz. Bu sözlerimi­ze deliller göstereceğiz.»<br />
<br />
Bu sözleri uzun uzun naklettik. Çünkü bu sözler, Eş´ari´nin mez­hebinin ve seçtiği yolun çok güzel bir özetidir. Bu özetm ifade ettıgı önemli hususlar şunlardır:<br />
<br />
1 Salih kulların kendilerine ait birtakım halleri olabilir. Bu hallere, âlimler, mucizelerden ayırarak, «Keramet» adını vermişler­dir. Ölü için dua edilmesi ve sadaka verilmesi caizdir. Bunlar, oluye fayda sağlayabilir.<br />
<br />
2 Eş´ari, sünnet yoluyla gelen bütün itikadı meselelerin ka­bul edilmesi görüşündedir. Ona göre, nıütevatir bir hadisle, tek yol­dan rivayet edilen hadis arasında bu hususta fark yoktur.<br />
<br />
îmam Eş´ari, sünnet ile1 sabit olan bütün itikadı meselelere her türlü delili getirir ve tek yolla gelen hadislerle sabit olan hususlara<br />
<br />
inandığını ilan eder.<br />
<br />
3 Eş´ari, müteşabih âyetlerde, nassların zahirlerini alır, nass-ların zahirini almanın, benzetmeye yol açacağı kanaatinde değildir. Eş´ari´ye göre, Allah´ın yüzü vardır, fakat kulların yüzü gibi değil­dir Eli vardır, fakat yaratılanlardan herhangi birinin elme benzemez.<br />
<br />
4 İmam Eş´ari, inançlarının, îmam Ahmed b. Hanbel´m gö­rüşlerine mutabık olduğu kanaatindedir. Eş´ari´ye göre, imam Ah­med öncü bir imam ve büyük bir âlimdir.<br />
<br />
İmam Eş´arî´nin mezhebi, Mutezilîlerle ihtilaf eden fıkıh ve ha­dis âlimlerinin görüşlerine uygundur. Eş´ari, nasslarnı mutlaka za­hirini alır. Herhangi bir tevile başvurmaz. Eş´ari´nin mezhebi, heva. ve heveslerine uyanların görüşlerinden kesinlikle uzaktır. Aslında İmam Eş´arî´nin görüşleri, ifrat ve tefritten uzak, orta yolu tutan gö­rüşlerdir. Onun görüşleri, aşın gidenlerle inkâr edenler arasında orta bir görüştür. Tartışmalarda aşırı uçları teşkil eden Mutezile, Haşviye ve Cebriyenin ortasında bir yol tutmuştur.<br />
<br />
İmam Eş´arî´nin hayatını inceleyen araştırıcı, Eş´arî´nin geniş araştırmalarının, aşırı olmaktan uzak, orta bir mezhep seçmesini gerektirdiğini görür. Eş´arî´nin «Makalâtül İslâmiyyîn» adlı kitabı, bu zatın, bütün îslâm fırkalarının görüşlerini genişçe mütalâa ettiği­ni ve bu görüşleri titizlikle naklettiğini gösterir. Eş´arî, Kur´an-ı Ke­rîm ile ilişkisi olan felsefî görüşlerin orta yolunu tutmuşsa da hak­kında âyet veya hadis, bulunan bütün mevzularda fıkıh âlimîeriyîe ittifak etmiştir. Araştırıcı, Eş´ari´nin bütün görüşlerinde orta yo­lu tuttuğunu görmekte hiçbir güçlük çekmez.<br />
<br />
a) Eş´ari´nin, Allah Tealâ´nm sıfatları hakkındaki görüüş, Mu­tezile ve Cüheymiyye ile Haşviye ve Mücessime arasında orta bir yol tutmuştur. Birinciler, Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, Allah Tealâ´nın sıfatlarından sadece, vücud, kıdem, beka ve vahdaniyeti kabul et­mişler; semi, basar, kelâm ve diğer sıfat-ı zatiyeleri inkâra kalkış­mışlar, «Bunlar zatın aynıdır» demişler, bu sıfatlar, Kur´an-ı Kerîm-´ de zikredilen «rahman» ve «rahim» gibi, Allah Tealâ´nm isimleridir, şeklinde iddiada bulunmuşlardır.<br />
<br />
Haşviye ve Mücessime ise, Allah Tealâ´nm, zatım sıfatlandırır­ken onu, mahlukların sıfatlarına benzetmeye kalkışmışlardır. Allah Tealâ bundan beridir, yücedir, büyüktür.<br />
<br />
İmam Eş´arî ise, Kur´an-ı Kerîm ve sünneti seniyyede zikredilen Allah´ın bütün sıfatlarının varlığım kabul etmiş, bunların, Allah´ın zatına yakışan sıfatlar olduğuna ve yaratıîanlardaki sıfatlara asla benzemediklerine karar vermiştir. Meselâ, Allah Tealâ´nm görmesi, işitmesi ve konuşması, yaratılanların görmesine, işitmesine ve konuş­masına benzemediğini ifade etmiştir.<br />
<br />
b) Eş´arî´nin, Allah Tealâ´nm kudreti ve insanın fiilleri hakkın­daki görüşü de Cebriye ile Mutezile arasında orta bir görüştür.<br />
<br />
Mutezile, «Kul, Allah´ın, ona verdiği bir güçle kendi işlerini ken­di yaratır.» demiş. Cebriye ise «İnsanın, herhangi bir şeyi icadetme-ye veya kazanmaya gücü yoktur. İnsan, rüzgârın önündeki tüy gibi­dir.» demişlerdir.<br />
<br />
Eş´arî ise, «İnsanın bir şeyi icadetmeye gücü yetmez ama, kazan­ma kudreti vardır» demiştir.<br />
<br />
c) Kıyamet gününde, Allah Tealâ´nm görülmesi hususunda da Mutezile, «Allah görülmez» demiş, bu husustaki Kur´an-ı Kerim âyet­lerini tevil etmiş ve Peygamberimiz (S.A.V.)´in hadislerini «âhad» (Tek yolla geldikleri gerekçesiyle) oldukları için kabul etmemişler­dir.<br />
<br />
Müşebbihe fırkası ise, Allah Tealâ´nın âhirette^ belirli bir şekil­de görüleceğini iddia etmişlerdir.<br />
<br />
İmam Eş´arî ise, orta yolu tutarak «Allah Tealâ´nm, kıyamette, herhangi bir şekle girmeyerek ve herhangi bir sınır tayin edilmeye­rek görülmeyeceğini söylemiştir.»<br />
<br />
d) «Allah´ın eli, onların elinin Üstündedir.»[27] âyeti gibi, Kur´­an-ı Kerim´de zikredilen âyetler ve benzeri müteşabih hadisler hak­kında Mutezile şöyle demiştir: «Allah´ın kudreti, kulların kudreti­nin üzerindedir.», Haşviye ise; «Allah´ın, bir organ olarak elinin bu­lunduğunu» söylemiştir,<br />
<br />
Eş´ari ise, «Allah Tealâ´nın eli»nin bulunmasından maksat, «semi» ve «basar» gibi bir sıfatının bulunmasıdır» demiştir. Nitekim «İbane» adlı kitapta bu husus zikredilmiştir. Eş´ari, «el» in varlığını kabul etmiş, fakat diğer mahlukatın eline benzediğini reddetmiştir. Ancak, Mutezileye karşı çıkarak, şiddetle savunduğu bu görüşünden, daha sonra vazgeçtiği anlatılmaktadır. Çünkü «Lem´a» adlı kitapta, Eş´ari´nin, Mutezile gibi «Allah´ın elini «Kudret» ile tefsir ettiği an­latılmaktadır.<br />
<br />
e) Kur´an-ı Kerîm hakkında Mutezile «Kur´an mahluktur. Al­lah tarafından, sonradan yaratılmıştır.» demiştir. Haşviye ise «Mu-katta´» harfler, Kur´an-ı Kerim´in, üzerine yazıldığı maddeler ve harf­lerin yazıldığı maddeler ve iki kapak arasında bulunan herşey mah­luk değildir.» demiştir. Eş´arî ise, yine orta yolu tutmuş ve şunları söylemiştir: «Kur´an, Allanın kelamıdır, asla değişmez. Mahluk de­ğildir. Sonradan meydana gelmemiş ve icadedilmemiştir. Mukatta´ harfler, renkler, Kur´an´m, üzerine yazıldığı maddeler ve kelimeler­den çıkan sesler, mahluktur, sonradan icadedilmiştir.»<br />
<br />
f) Büyük günah işleyen kimse hakkında Mutezile, iman ve ita-atiyle beraber, günahlarından tevbe etmezse, cehennemden ebediyyen çıkamaz.» demiştir.<br />
<br />
Ehl-i sünnetten olmayan Mürcie ise, «´Allah´a samimiyetle iman eden kişiye, büyük günahları ne olursa olsun, zarar vermez.» demiş­tir.<br />
<br />
İmam Eş´ari, bu hususta da orta yolu seçmiş ve şöyle demiştir: «Allah´ı birleyen ve doğru yoldan ayrılan günahkâr bir mü´min, Allah´ın iradesine havale edilmiştir. Allah, dilerse onu affedip cennetine koyar, dilerse, yoldan çıkmasından dolayı onu cezalandırır, fa­kat daha sonra yine cennetine koyar.»<br />
<br />
g) Şefaat hususunda «İmamîyye» fırkası, hem Hz. Muhammed´in hem de imamlarının, şefaat edeceklerini söylemişlerdir. Mu­tezile ise, hiçbir kulun şefaat edemiyeceğini iddia etmişlerdir,<br />
<br />
İmam Eş´ari ise, orta yolu seçmiş ve şunları söylemiştir; Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.), mü´minlerden, cezaya layık olanlara makbul bir şefaatte bulunacak, Allah´ın emri ve izni ile, şefaatçi ola­cak ve diğer peygamberler gibi, ancak, kendisinden razı olduğu kim­selere şefaat edecektir.»<br />
<br />
Görülüyor ki; İmam Eş´arî, sapıklıklardan uzak kalmak için or­ta yolu seçmiştir. Matüridiye mezhebini anlatırken, Eş´ari´nin görüş­lerini, başka görüşlerle de karşılaştırarak anlatmaya çalışacağız.<br />
<br />
îmam Eş´arî, itikadi meselelere delil getirirken, hem nakli ve hem de aklî metodları kullanmıştır. Eş´ari, Kur´an-i Kerîm ve hadîs-i şe­riflerde zikredilen, Allah´ın sıfatlarını, peygamberlerini, âhiret gü­nünü, melekleri, hesabı, cezayı, sevabı olduğu giib kabul eder, Kur´an-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde zikredilen bu hususları ispat et­mek için akli ve mantıkî delillere başvurur.<br />
<br />
Eş´ari, aklî delilleri, hiçbir zaman, nakli delillerden üstün saya­rak onları teVile kalkışmaz veya zahirlerinden uzaklaştırmak iste­mez. Bilalüs o, aklî delilleri nakli delillere hizmetçi olarak kullanır.<br />
<br />
Eş´arî, bu hususta felsefî kaziyelerden mantıkçıların ve felsefe­cilerin daldıkları aklî meselelerden istifade etmiştir. İmam Eş´ari´nin, nakli deliller yanında aklî metodu da işletmesi, şu sebeplerden ileri gelmektedir.<br />
<br />
1 İmam Eş´arî, Mutezile âlimlerinden ilim tahsil etmiş, bun­ların sohbet meclislerinde yetişmiş ve bunların kaynaklarından su içmiş, Kur´an-ı Kerim´deki itikadi meselelere delil getirme hususun­da bunların yolunu seçmiş, fakat Kur´an-ı Kerîm´in ve hadîslerin me­tinlerini anlamakta bunların metodlarını kullanmamıştır. Malûm ol­duğu üzere, Muteziîiler, delil getirme bakımından, mantıkçıların ve felsefecilerin yolunu tutmuşlardır.<br />
<br />
2 Eş´arî. Mutezilîlere karşı çıkmış ve bunlara cevap verme­ye girişmiştir. Bu sebeple Eş´arî´nin, onların delilleri gibi delillere başvurması gerekmiş, onlara galip gelmesi, onların ortaya attığı şüp­heleri bertaraf etmesi, onları susturması ve onların delillerini çürüt­mesi için, Mutevilîlerin, delil getirme metoduna uyması icabediyordu.<br />
<br />
3 Eş´ari, felsefecilere, «Karamita»Iara, Batmîlere ve benzeri guruplara cevap vermeye girişmişti. Bunların çoğu ise, ancak man­tıkî kıyaslarla susturulabiliyordu. Yine, bunlardan bazıları felsefeci idi, ancak aklı delillerle önleri kesilebiliyordu.<br />
<br />
Şurası bir gerçektir ki, Hicrî III. ve IV. yüzyıllarda Mutezilîlik akımı zayıflamıştı. Mutezilîler, arzu ve heveslerine uyanlara ve Is­lama karşı saldırıya geçenlere cevap vermek için ortaya çıkmışlar ve bu hususta, büyük gayretler göstermişlerdir.<br />
<br />
Mutezilîler zayıflayınca, ehl-i sünnet âlimlerinin arasında bu va­zifeyi yürütecek zatlar ortaya çıkmalıydı. Bu, ağır ve tehlikeli işe, Ebu Hasan el-Eş´ari´nin sahip çıkması gerekmiştir. Çünkü o, Mutezilîlerin talebesi idi. Bu hususta Mutezililerin gayretlerini biliyordu. Ayrıca o, zamanında, Mutezililerin otoriteleri sarsıldıktan sonra, ehl-i sünnet vel cemaatin tanınan bir imamı olmuştu.<br />
<br />
îşte bu sebeplerle İmam Eş´ari, büyük bir itibar kazanmış, pek çok taraftar bulmuş ve idareciler tarafmdanda yardım ve des­tek görmüştür. Bunun üzerine Eş´ari, hasımları olan, Mutezilîleri, heva ve heveslerine uyanları ve kâfirleri takibctmiş, bütün bölgelere taraftarlarını göndererek, ehl-i sünnet vel cemaatin hasım ve mu­haliflerine karşı savaş açtırmıştır. Asrında yaşamış olan âlimlerin çoğu onu, «ehl-i sünnet vel cemaat imamı* diye adlandırmışlardır. Bununla beraber, Eş´arî´den sonra gelen bir kısım âlimler, ona mu­halefet etmişlerdir. Meselâ; İbn-i Hazmf İmam Eş´arî´yi, kulun fiille­ri hususundaki görüşünde, Cebriyecilcrden saymış, çünkü ona göre Eş´ari, kulun seçme hakkına sahip olduğunu tesbit etmemiştir. İbn-i Hazm, Eş´ari´yi, büyük günah işleyen kişi hakkındaki görüşünden dolayı da «Mürcie» fırkasından saymıştır. İbn-i Hazm, bu iki mese­lenin dışındaki bazı meselelerde de Eş´ari´nin peşini bırakmamıştır.[28]<br />
<br />
Bununla beraber, Eş´ari´nin muhalifleri, İslâm tarihinin dalga­ları arasında kaybolup gitmiş, taraftarları ise nesilden nesile güçlen­miş ve cun yolunu izlemişlerdir. Eş´ari´nin taraftarları, onun gibi, Mutezililere ve dinden çıkanlara karşı, her alanda savaşmışlar ve her itikadı meselede, karşı koymuşlardır.<br />
<br />
Eş´ari´nin, bu büyük nüfuzuna rağmen, az sayıda da olsa büyük İslâm âlimlerinden, muhalifleri bulunmuştur. «Selefiyecileri» anla­tırken izah edeceğimiz gibi, Hanbeli mezhebine mensup olanlardan bazı zatlar, Eş´arî´ye karşı çıkmışlardır.[29]<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmam Eş´ari´den Sonra Eş´arî Mezhebi</span></span><br />
<br />
<br />
Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Eş´arî mezhebinin taraftarları pek çoktu. Eş´arî mezhebi, Irak ve Irak´ın batısında (daha önce de işaret ettiğimiz gibi) ehl-i sünnet veî cemaat mezhebi sayılmıştı. Da­ha sonra ortaya güçlü âlimler çıktı. Eş´arî´nin görüşlerini daha da kuvvetlendirdiler. Bazıları, Eş´arî´nin görüşlerine aşırı bir şekilde bağlandı. Öyle ki, sadece Eş´arî´nin varmış olduğu neticeleri Kabul­lenmekle kalmayıp, Eş´ari´nin neticelere varmak için sevkettiği ön­sözlere bile sımsıkı bağlı kaldılar. Eş´arî´nin, hem vardığı neticelere, hem de neticelere ulaşmak için zikrettiği mukaddimelere tâbi olma­nın vâcib olduğunu söylediler. Bu guruptan olan âlimlerin önde ge­lenleri şuhlardır.<br />
<br />
a) H. 403 M. 1013 de vefat eden Ebu Bekir el-Bakıllânî. Bu zat, büyük bir âlimdi. Eş´ari´nin araştırmalarını süzgeçten geçirdi. İlm-i kelâmın aklî delillerinin mukaddimelerinden bahsetti. Cevher ve ârâz hakkında konuştu. Ârâzm, kendisi gibi ârâz ulan şeylerle bulu-namiyacağım ve arazın iki zamanda bir yerde bulunamıyacağmı ve buna benzer meseleleri izah etmiştir. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Bakulânî, sadece Eş´ari´nin vardığı neticeleri kabullenmekle ye­tinmemiş, Eş´arî´nin, bu neticelere varmak için ileri sürdüğü önsöz­lerden başka bir yol kullanmanın da caiz olmadığını ileri sürmüştür. Böylece Bakulânî, Eş´arî´ye tâbi olmada, ona yardım etme ve onu des­teklemede aşırı gitmiştir. Çünkü, aklî mukaddimeler, ne Kur´an´da zikredilmiştir, ne de hadislerde. Bu hususta saha geniştir, kapılar açık, yollar işlektir. Belki insanlar, düşünceleriyle-, tecrübeleriyle ve özel kabiliyetleriyle, Eş´ari´nin başvurmadığı bir kısım delil ve ispat va­sıtalarına ulaşabilirler.<br />
<br />
Eş´arî´nin ulaştığı neticelere, kendisine bahşedilen düşünce mah­sullerine ters düşmedikçe, diğer insanlann elde ettiği delilleri al­mak, aslında kötü birşey değildir.<br />
<br />
b) M. 1059´da doğan ve M. 111, Hicrî 505 de vefat eden îmanı Gazali, Bakillânî´den sonra gelmiş, fakat tam olarak onun yolunda yürümemiş ve onun davet ettiği şeylere davet etmemiştir. Bilakis Gazali, delil getirmede, Bakillânfye muhalefet etmenin, varılacak aynı neticeleri iptal etmeyeceğini, dinin, belirli kişilerin değil, bütün insanlann akıllarına hitabettiğini, insanların, kitap ve sünnette zik­redilenlere iman etme mecburiyetinde ve onları diledikleri delillerle kuvvetlendirenime hürriyetine sahip olduklarını söyletmiştir.<br />
<br />
Aslında Gazâlî, ne Eş´ari´ye, ne de Matûridi´ye tâbi olmuştur. Bi­lakis o, meselelere serbest araştırıcı nazarıyla bakmış, bir tâbi veya bir mukallit görüşüyle bakmamıştır.<br />
<br />
Gazali, bu iki zatın, varmış oldukları birçok neticelerde onların jgörüşlerine katılmış, bazı, dinen uyulması gereken mesele saydıkla­rı hususlarda da onlara muhalefet etmiştir. Bu sebepledir ki, Eş´arî taraftarlarından birçoğu, Gazâli´yi küfür ve zındıklıkla itham etmiş­lerdir. Gazâlî´nin «Feysal el-Tefrika beyn el-İslâm ve el-Zendeka» ad­lı eserinde söylediklerini görelim: Bu eserde şunlar zikredilmekte­dir : «Ey şefkatli kardeşim ve mutaassıp dostum! Seni oldukça kızgın ve fikren dağınık görüyorum. Bunun sebebi, dinî muamelelerin sır­ları hakkında yazılmış bazı kitaplarımıza, bir kısım hasetçi zümre­nin dil uzatmalarının, kulağınıza gelmesi ve bunların, bu kitapları­mızda önceki sahabllerin ve ilm-i kelâm âlimlerinin mezheplerine ters düşen şeylerin mevcut olduğunu sanmaları, Eş´arî mezhebinden kıl payı kadar uzaklaşmanın kâfirlik olduğunu zannetmeleri ve çok az dahî olsa, onun mezhebine muhalefet etmenin, sapıklık ve hüs­ran olduğunu iddia etmeleri, senin kulağını tırmaîamasıdır.<br />
<br />
Ey şefkatli ve mutaassıp kardeşim! Kendini yorma, bunlarla ca­nını sıkma. Seni aldatanlara aldırma. Sana söylenenlere karşı sab­ret. Onlarla güzellikle anlaş. Kendisine haset edilmeyeni ve dil uza­tılmayanı, büyük bir kimse sanma. Küfür ve sapıklıkla itham edil­meyeni gözünde büyütme.<br />
<br />
Hangi davetçi, peygamberlerin ^fendisi olan Hz. Muhammed´den daha mükemmel ve akıllı idi O´na «bir deli» dediler. Hangi söz, âlem­lerin Rabbi olan Alalh´ın kelâmından daha doğru olabilir Halbuki O´na da «öncekilerin masallarıdır» dediler. Kendi nefsini ve arkada­şım hesaba çek, ondan, kâfirliği tarif etmesini iste. Eğer o, sana, kâ­firliği, «Eş´arî mezhebine muhalefet etmektir.» yahut «Mutezile mez­hebidir.» veya «Hanbelî mezhebidir.» ya da «Buna benzer bir şev­dir» şeklinde tarif ederse, bil ki o, aklanmış bir ahmaktır. Taklitçi­lik, onun elini, kolunu bağlamıştır. O, artık bir kördür. Onu düzel­teyim diye zaman kaybetme. Böylesinin iddiasıyla hasımlarının id­dialarını, birbiriyle karşılaştırmak, onu susturmak için sana delil olarak yeter. Çünkü bu kişi, kendisiyle muhalifleri arasında önem­li bir fark ve önemli bir ayırım bulamayacaktır. Belki de senin arka­daşın, mezhepler içinde Eş´arî mezhebine meyleden biri olabilir. Eş´arî´den her rivayet edilene ve ağzından çıkana muhalefet etme­nin, açıkça kâfirlik olduğunu sanabilir. Sen, ona sor ki; Hakkın, Eş´­ari´ye tahsis edildiğini nasıl ispatlıyor da, Bakıllânî´nin küfrüne hüküm veriyor Çünkü Bakıîlânİ, Allah Tealâ´nm «Beka» sıfatında, ona muhalefet ediyor ve bu sıfatın, Allah´ın zatından başka olan bîr sı­fat olduğunu zannediyor. Yine ona sor ki: Niçin, Bakülânî, Eş´ari´ye muhalefet etmekle, kâfir olmaya Eş´arî´den daha lâyık oldu<br />
<br />
Niçin, hak, bunlardan birine tahsis edildi de diğerine verilmedi Yoksa hak, daha önce gelene mi tahsis edilir Bu takdirde, Eş´arî´­den önce de Mutezililer gelmiştir. Bu sebeple, hakkın onlara tahsis edilmesi gerekirdi. Yoksa, hakkın tahsis ediliş sebebi, ilim ve fazi­let bakımından üstün olmak mıdır Böyle olduğu takdirde hangi te­razi ve ölçülerle faziletin derecelerini ölçtü de, kendisinin tâbi ol­duğu ve taklid ettiği zatlan da daha üstün bir zatın mevcut olmadığı görüşü doğdu ona.<br />
<br />
Eğer bu arkadaşın, Eş´arî´ye, Bakillnî´nin muhalefet etmesine müsade ediyorsa, diğerlerine niçin yasaklıyor îzin verme yetkisi­nin kendisine tahsis edildiğine dair delili nedir<br />
<br />
Eğer arkadaşın, Bakillânî´nin, Eş´arî ile olan ihtilafının, Iafzî bir ihtilaf olduğunu, öze yönelik olmadığını zannediyorsa (Nitekim, ba­zı mutaassıplar, Bakiîlâni ile Eş´ari´nin, devamlı olarak ittifak için­de olduklarını zannederek, kendilerini zorlamak suretiyle bu iddiada bulunmuşlar, Allah´ın sıfatlarının, zatının aynı veya gayri olduğu hususunda ihtilafın, basit bir ihtilaf olduğunu, üzerinde durulması gerekmediğini iddia etmişlerdir.) niçin Allah´ın sıfatları olmadığını söyleyen Mutezilîlere karşı bu derece sert davranıyor Halbuki Mu­tezililer, Allah´ın âlim olduğunu, ilmiyle bütün malumatları kuşat­tığını ve bütün mümkinata kadir olduğunu söylerler. Mutezililer, Eş´arî´ye sadece şu hususlarda muhalefet ederler. Meselâ; İlim ve kudret, Allah´ın zatı mıdır, yoksa zatına ilâve olarak birer sıfat mıdır<br />
<br />
Mutezililerin ihtilafı ile, Bakillâni´nin ihtilafı arasında ne fark vardır »<br />
<br />
Bu risaleden anlıyoruz ki, Gazali, itikadı meselelere, taklitten uzak, objektif bir bakışla bakıyordu. Herhangi bir imamı taklit et­miyor ve itikatta kabul edilen mezheplerden herhangi birine tâbi ol­muyordu. Hernekadar vardığı sonuçlar, Eş´ari´nin vardığı sonuçlara yakın olsa da…<br />
<br />
Gazaîî´den sonra da birçok âlimler geldiler. Eş´arî mezhebinin vardığı sonuçları kabul ettiler. Ve bu mezhebin delillerini çoğalttı­lar. Bunlar da, Eş´ari´nin, neticeye varmak için kullandığı mukaddi­melere bağlı kalmayı tavsiye etmediler, sadece varılan neticelere bağlı kaldılar. Bu âlimlerden bazıları:<br />
<br />
a) Hicrî 701, M. 1282 de vefat eden «Beyzavî» diye tanınan ´Ab­dullah b. Ömer´dir. Bu zat, münazara ilminde çok usta, takva sahi­bi bir imam, Şafiî mezhebinde derin bir fıkıhçıydı. Bu zatın, kelâm ilminde «Kitab el-Tevalih» adlı bir eseri mevcuttur.<br />
<br />
b) Hicrî 816, M. 1413 tarihinde vefat eden Esseyyid Şerif el-Cürcani´dir. Bu zat, Hanefî mezhebinin fakihlerinden biridir. Aklî ilim­lere âşinâ idi. Bu hususta birçok kitaplar yazmış ve insanlar, bunlar­dan istifade etmiştir.<br />
<br />
Bu zatlardan daha önce ve daha sonra birçok dâhi âlimler gel­miş, aklî ve naklî ilimleri tahsil etmişlerdir. Bunların ileri sürdükle­ri deliller, Mutezile ve diğerlerine verdikleri cevaplar kaydedilmiş bulunmaktadır. Bu kayıtların sicili, zamanımıza kadar okutulan imvi kelâmdır.[30]<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eş´arî İle Cübbai´nin Tartışması</span></span><br />
<br />
<br />
Eş´ariler hakkındaki sözlerimizi, Ebul Hasan el-Eş´arî ile, Mute­zileden olan hocası Ebu Ali el-Cübbaî´nin arasında geçen ve elimiz­de bulunan şu münazara ile bitirelim. Tartışmanın konusu, Allah Tealâ´nın, en iyi olanı yapmasının, O´na vacip olup olmadığı mesele­si idi.<br />
<br />
Eş´arî Şu üç kişi hakkında ne dersin, bunların biri mümin, diğeri kâfir, üçüncüsü ise çocuktur.<br />
<br />
Cübbai Mümin cennetin yüksek derecelerine erenlerden, kâ­fir ise, cehennemin alçak derecelerine düşeceklerden, çocuk ise ken­disini kurtaranlardandır.<br />
<br />
Eş´arî Şayet çocuk, yüksek derecede olanların mertebesine ulaşmak isterse (yani çocukken öldüğü halde) bu, onun için müm­kün müdür<br />
<br />
Cübbaî Hayır, çünkü ona denilir ki «Mümin bu derecelere, yaptığı amellerle ulaştı. Senin ise, bu gibi amellerin yoktur.<br />
<br />
Eş´arî Çocuk, kusur benim değildir. Eğer beni yaşatsaydın, mümin gibi iyi ameller işlerdim.» derse<br />
<br />
Cübbai Allah; «Biliyordum ki, yaşasaydm günah işleyecek­tin ve cezaya çarptırılacaktın. Senin menfaatini gözettim ve seni, mükellef olma yaşma ulaşmadan önce vefat ettirdim.» der.<br />
<br />
Eş´ari Şayet kâfir, derse ki, çocuğun durumu gibi, benim du­rumumu da biliyordun. Onun gibi, benim de menfaatimi gözönünde bulundursaydın ya.<br />
<br />
Bunun üzerine Cubbaî sustu ve verecek bir cevap [31]bulamadı.[32]<br />
<br />
<br />
——————————————————————————–<br />
<br />
[1] Kur´an-ı Kerîm Müddessir, 25<br />
<br />
[2] Kur´an-ı Kerîm însan, 30. âyet<br />
<br />
[3] Kur´an-ı Kerîm Secde, 13. âyet<br />
<br />
[4] Kur´an-i Kerîm Buruç, 16. âyet<br />
<br />
[5] Kur´an-ı Kerîm A´raf, 89. âyet<br />
<br />
[6] İbn. Mâce Kit. Mukaddime bab. 10 Müsned İmam-ı Ahmed c. 2 sh. 86. Bu hadisi şerifin tercümesinde asıl kaynaklar göz önünde bulundurulmuş­tur.<br />
<br />
[7] Araf suresi âyet, 188<br />
<br />
[8] Nisa suresi, âyet; 116<br />
<br />
[9] Buhari, Kitab el-Rikak, bab; 51/Müslim Kitab el-İman bab; 302 Nesaî, Kitab-el Cehennem bab; 10 – Not: Bu hadis, asıl kaynaktaki metnine gö­re tercüme edilmiştir.<br />
<br />
[10] Rahman suresi âyet, 27 (11)) Sa´d suresi âyet; 75<br />
<br />
[11] Sa d suresi ayet;75<br />
<br />
[12] Kamer suresi âyet; 14<br />
<br />
[13] Tâhâ suresi âyet;39<br />
<br />
[14] Buhari Kitab el-Teheccüd bab; 14/ Müslim, Kitab; Salatül müsafirîn bab; 167/ Tirmizî Kitab el-Salat, bab; 211/Ebu Davud, Kitab el-Sünne bab; 21/Ibn-i Mace Kitab el-tkame bab; 182/Muvatta îmam Malik, Kitab el-Kur´an; bab;30<br />
<br />
[15] Taha suresi âyet; 5<br />
<br />
[16] Rahman suresi âyet; 27<br />
<br />
[17] Maîde suresi âyet; 64<br />
<br />
[18] Kamer suresi âyet; 14<br />
<br />
[19] Nisa suresi, âyet; 166<br />
<br />
[20] Fussilet suresi âyet; 15<br />
<br />
[21] Saffat suresi âyet; 96<br />
<br />
[22] Tur suresi âyet; 25<br />
<br />
[23] A´raf suresi âyet; 178<br />
<br />
[24] Mutaîfifin suresi âyet; 15<br />
<br />
[25] İmam Eş´ari´ye göre, iman, artıp cksilebilir. Çünkü amel imandandır, îmam Matüridi´ye göre ise; imanın artıp eksilmesi söz konusu değildir. Çünkü iman, «kalb ile tasdiktir.» tasdikin ise eksilip artması söz konusu değildir.<br />
<br />
[26] «Aşere-i mübeşşere» diye adlandırılan bu zatlar sonlardır; Hz. Ebu Be­kir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman b. Avı, Hz. Sa´d b, Ebi Vakkas, Hz. Sa´d b. Zeyd ve Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrab´dır.<br />
<br />
[27] Fetih suresi âyet;10<br />
<br />
[28] EI-Fisal C. 3, sh. 22<br />
<br />
[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/197-209.<br />
<br />
[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/210-213.<br />
<br />
[31] Haşiyetül Kestelî, Ala şerhil Akaid sh. 16.<br />
<br />
[32] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/213-214.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz.Ali Nehcul Belaga - hutbeleri-vasiyetleri-emirleri"]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=39593</link>
			<pubDate>Sun, 03 Aug 2025 20:26:26 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=39593</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAZRET-İ EMİR  <br />
ALİ İBN-İ EBİTALİB    <br />
  <br />
NEHC'ÜL - BELÂGA  </span></span><br />
  <br />
Hz. Ali'nin (a.s) hutbeleri, vasiyetleri, emirleri,  mektupları, hikmet ve vecizeleri  <br />
(Metnin terceme ve şerhi) <br />
Hazırlayan: Abdulbâki Gölpınarlı  <br />
Hk. 1418 - Mil: 1997. <br />
  <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İÇİNDEKİLER </span></span> <br />
 <br />
Takdim 7  <br />
S. Radıy'nın Önsözü 29  <br />
1. KISIM  <br />
Hutbeleri 35  <br />
1. Bölüm: İman - İslam, Kur'an, Allah -  <br />
 Hz. Muhammed (s.a.a) 37  <br />
2. Bölüm: Kendileri ve Ehl-i Beyt 93  <br />
3. Bölüm: Dünya ve Ahiret 111  <br />
4. Bölüm: İçtimaî - İktisadî Hutbeleri 135  5. Bölüm: Tarihî Hutbeleri 223 <br />
2. KISIM <br />
Mektupları, Emir-Nameleri, Vasiyyetleri 425  <br />
1. Bölüm: Cemel'den Önce ve Cemel Savaşında 427  2. Bölüm: Sıffin Dolayısiyle 445  <br />
3. Bölüm: Savaşta Hitabeleri, Vasiyyetleri 479  4. Bölüm: İdari Mektupları, Emir-Nameler,  Ahit-Nameleri 503 <br />
  <br />
3. KISIM  <br />
Kısa Sözleri 565  <br />
1. Bölüm: Din, İman Kur'an 567  <br />
2. Bölüm:Hz. Muhammed (s.a.a), Ehl-i Beyt 577  3. Bölüm: Dünya ve Ahiret 589 <br />
4. Bölüm: Akıl - Bilgi 595  <br />
5. Bölüm: Çeşitli Konular 605  <br />
6. Bölüm: Tarihi ilgilendiren Sözleri 619  7. Bölüm: Gerçek, Adalet, Geçim, İnsanlık, Savaş  625  <br />
Hutbelerin Fihristi 631  <br />
Mektupların Fihristi 631 <br />
TAKDİM  <br />
Fasâhat ve belâgatta, gerçekten de eşi bulunmayan,  mevzû' bakımından İslam dininin esaslarına, o esasların  gerektirdiği hükümlere, hükümlerin teşrii sebeplerine  değinen, bunları İslam Peygamberinden (s.a.a) tevârüs ettiği  sınırsız bilgi kudretiyle açıklayan, içtimâî ve iktisadi  meselelere, İslâm dininin insanî görüşüne aydınlatıcı,  şüpheleri giderici ışıklar tutan, ayrıca da tarihi olayları,  sebepleri ve sonuçlarıyla belirten "Nehc'ül Belâga", Emir'ül Mü'minîn Ali b. Ebi-Talib'in (a.s) hutbelerinin, sözlerinin,  öğütlerinin, vasiyetlerinin, mektuplarının ve vecîzelerinin  toplanmasından meydana gelmiştir. Bunları, Şerif Radıy  Muhammed b. Huseyn, toplayıp kitap haline getirmiş, üç  bölüme ayırmıştır. Birinci bölüme hutbelerini, bâzı sözlerini,  duâlarını almış, ikinci bölüme, bilhassa mektuplarını üçüncü  bölümeyse vecîzelerini dercetmiştir.  <br />
Şerif Radıy diye tanınan Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ebi Ahmed'il-Huseyn, Aliyy b. Ebi-Tâlib'in (a.s) oğlu İmâm  Huseyn'in (a.s) oğlu İmâm Zeyn'ül Âbidîn Ali'nin (a.s) oğlu  İmâm Muhâmmed'ül Bâkır'ın (a.s) oğlu imâm Ca'fer'us Sâdık'ın (a.s) oğlu İmâm Mûsâ'l Kâzım (a.s) oğlu İbrahim  oğlu Musâ oğlu Muhammed oğlu Mûsâ oğlu Ahmed  Huseyn'in oğludur. Soyu, annesi Fâtıma vasıtasıyla da imâm <br />
Huseyn'e (a.s) dayanır ve ana ve baba tarafından siyâdet  şerefine sahiptir.1 Hicrî 359 da (969- 970) doğmuş, usûl ve  edebiyatta pek yüce bir mevki elde etmiş, 383'te (993)  Bağdat'ta seyyidlerin nakaabet hizmetini deruhde  eylemiştir. "Kitâb'ül-Müteşâbih fi'l-Kur'ân, Mecâzât'ül -  Âsâr'in - Nebeviyye, Telhis-ül Beyân an Mecâzât'il - Kur'ân,  Kitâb'ül-Hasâis, Ahbâr-u Kuzât-i Bağdad" adlı eserleri,  babasının ahvâline ait bir kitabı, üç cilt risâleleri, Ebû Abdillâh Huseyn b. Ahmed b. Haccâc'ın (ölm. 391 H. 1000)  şiirlerinden seçmeleri ve dîvânı vardır. En meşhur eseri,  "Nehc'ül- Belâga" adıyla topladığı, Hz. Ali'nin (a.s) hutbe,  mektup ve sözlerini ihtivâ eden telifidir (Umdet'üt- Tâlib,  s.196-197). Hicretin 406. yılı Muharreminin altıncı günü (26  Haziran 1015) Bağdat'ta vefât etmiş, Kerh'teki evine  defnedilmiştir (Hâc Şeyh Abdullâh'il - Mamakaanî:  Tenkıyh'ul-Makaal fî Ahvâl'ir-Ricâl, Necef-Murtazaviyye mat.  1352 H.c.111, s.107). <br />
Seyyid Radıy, bu hutbe, mektup ve vecîzeleri toplarken  bir hayli kaynağa sâhipti. İlk olarak Ebû-Ca'fer Muhammed  b. Hasan b. Aliyy'it- Tûsi'nin (460 H. 1067) rivâyet ettiği gibi  Kûfeli Zeyd b. Veheb'il-Cühenî, toplum-larda, bayramlarda  ve başka vakitlerde, Hz. Emir'in (a.s) okudukları hutbeleri  yazmıştır. Bu zat, Emir'ül-Mü'minî'nin ashabındandı;  Nehrevan'a giderlerken de maiyetlerinde bulunmuştu (aynı,  1, 1329 H. s.471-472). Tûsî, bu kitabı, Ebû-Mıhnef Lût b.  Yahyâ'dan, o, Ebû- Mansûr-ı Cühenî'den o da Zeyd b.  Veheb'den rivâyet etmiştir; Zeyd'se rivâyet ettiği hutbeleri,  bizzât Emir-ül Mü'minîn'- den (a.s) duymuştur. İbn-i Hacer,  Zeyd b. Veheb'in Câhiliyye devrini ve Asr-ı Saâdeti idrâk  ettiğini, fakat Hz. Resûl-i Ekrem'le (s.a.a) görüşemediğini,    <br />
1 - Umdet'üt-Talib fî ânsâbi Âl-i Ebi Talip. Necef'ül- Eşref- 1337  H. 1918; s.193-200. Muhammed Abduh: Şerhu Nehc'il- Belağa;  Beyrût; Müesseset'ül-A'lemî basın; M. Abduh'un önsüzü; s.6. <br />
Tâbiinin uluların-dan olduğunu, Kûfe'de yerleştiğini, hicri 96.  yılda vefât ettiğini (714) kaydediyor. Zeyd Hz. Peygamber'in  (s.a.a) bi'setinden evvelki zamanı idrâk ettiği takdirde  yüzyıldan fazla yaşamış demektir. Câhiliyye devrinden  maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.a) dâvete başlamasından  sonra bir müddet İslâm'ı kabul etmediğini bildirmekse,  gene yüz yaşını geçkin olarak vefât ettiğini kabul etmek  icâp eder. Hâsılı Kûfeli Zeyd, Hz. Emirin hutbelerini ilk  toplayan zattır ve kitabı da Seyyid Radıy'nin zamanına  intikal etmiştir. Ehli Sünnet de Zeyd b. Veheb'i sıkadan  saymış, Sıhâh'larda ondan rivâyette bulunmuştur.  <br />
Hz. Emirin (a.s) hutbelerini zaptedenlerden biri de  İbrâhim b. Hakem b. Zuhayr'il- Fezârî'dir. Hakem b. Zuhayr,  127 hicrîde (744) vefât eden İsmâîl b. Abdürrahman'is Süddi'nin tefsîrini rivâyet eden zattır. Şii olduğu halde, hiç  bir tefsir yoktur ki, bu tefsirden, rivayette bulunmasın;  Tirmizî de Sahîh'inde bu zattan rivâyette bulunmuştur.  Hakem b. Zuhayr, 180 sularında (796) vefât etmiştir. Oğlu  İbrahim'inse, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini ihtivâ eden bir  kitabı vardır (Tenkıyh, 1, s. 15. İsmâil b. Abdurrahmân b. Ebi  -Kerîmet'is- Süddî için aynı cildin 137. sahifesine bk.).  <br />
Hutbeleri toplayanlardan biri de İsmâil b. Mihrân'is Sekûnî'dir. Bu zat, İmâm Ca'fer'üs- Sâdık'la (a.s 148 H. 765)  İmâm Aliyy'ür- Rıza'nın (a.s 202 H. 817) zamanlarında  yaşamış, onlarla müşerref olmuş, birçok kitaplar yazmış, bu  arada Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini de toplamıştır ki Ali b.  Hasan b. Faddâl ondan rivâyet etmiştir (1, s. 142- 146; 11,  s. 278- 280).  <br />
Hz. Emir'in (a.s) ashabının ileri gelenlerinden ve İmâm  Hasan'ın (a.s) zamânına erişenlerden Asbag b. Nübâte;  Mâlik'ül -Eşter'i Mısır'a vâli tayin buyurdukları zaman, ona  yazdıkları "Ahd- Nâme"yi ve Muhammed'ül- Hanefiyye'ye  vasiyetlerini rivâyet etmiştir. Mâlik'ül- Eşter'le gönderilen ve  Mısırlılara hitâben yazılan mektuplarını da, Cemel <br />
savaşında Hz. Ali (a.s) ile bulunan ve ashabının ileri  gelenlerinden olan Sa'saa b. Sûhan rivâyet etmiştir. (1, s.  150-151; 11, 98-99).  <br />
İmâm Aliyy'ün -Nakıyy'ül -Hâdî'nin (a.s) zamanına erişen  (254 H. 868) Sâlih b. Ebi- Hammâd Ebü'l- Hayr-ı Râzî de  hutbeleri ihtivâ eden bir kitap telîf etmişti (11, s. 91).  Hutbeleri toplayanlardan biri de gene aynı İmâm'ın  zamânına erişen, İmâm Hasan'ın (a.s) oğlu Zeyd'in oğlu  Hasan oğlu Abdullah'ın oğlu Abd'ül Azîm'dir (11, s. 157- 158).  <br />
Bunlardan başka 283'te (896) vefât eden ve Muhtâr b.  Ebi-Ubeydet'üs- Sakafi'nin amcası Sa'd'in soyundan olan  İbrâhim b. Muhammed b. Said-i Sakafî (c.1; s.1), 330 dan  (844) sonra vefat eden, iki yüze yakın kitabı bulunan  Abdül'Azîz b. Yahya'l -Celûdiyy'il- Bısrî (c.11; s.156-157),  260'ta (873) vefât eden ve babası, İmâm Sâdık'ın (a.s)  zamânını idrâk etmiş olan Hişâm b. Muhammed b. Sâib de  (260 H. 873-874) hutbeleri toplayanlardandır. Hişâm'ın  babası, bütün tefsir kitaplarında rivâyetleri yer alan bir zat  olduğu gibi kendisinin de tarih ve ensâba dâir birçok kitabı vardır (111, s.303). İmâm Aliyy'ün- Nakiy'nin (a.s) zamanına  erişen ve Kitâbu Mahâsin sâhibi Ahmed'in babası olan  Muhammed b. Hâlid'il - Barkıy'nin (111, s. 113- 114), aynı <br />
yüzyılda yaşayan Muhammed b. İsâ b. Abdullah b. Sa'd'il - Aş'arî'nin (aynı, s. 167), fıkha dâir birçok eseri bulunan  Muhammed b. Ahmed'il-Cu'fî'nin (11; İkinci bölüm, s. 65- 66)de Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitapları vardır.  Bunlardan başka, Şîîlikle ilgisi bulunmayan birçok eseri olan  meşhur müverrih Ebü'l- Hasan Aliyy b. Muhammed-i  Medâinî de (225 H. 839), Emir-ül Mü'minîn Ali'nin (a.s)  hutbelerini ve âmillerine yazdığı mektupları bir kitap haline  toplamıştır.2 Bunlardan, Hişâm ve Celûdî'nin, Hz. Emir'in    <br />
2 - İbn'ün- Nedîm: El- Fihrist; Mısır, Rahmdniyya Mat. 1348; <br />
(a.s) hutbelerini topladığını İbn-i Nedîm de kaydeder (s. 140,  160). Aynı zamanda İbn-i Nedîm, hatiplerden bahsederken  ilk olarak Aliyy b. Ebi-Tâlib'i (a.s) anar (s. 181).  <br />
Bunlardan başka tarih, siyer, magaazî ve ensâb  kitaplarının çoğunda, Ali'nin (a.s), Cemel, Sıffîn, Nehrevan  savaşlarından bahsedilir ve şehadeti anlatılırken,  münasebet düştükçe sözleri de nakledilmiş, ayrıca Ya'kubî,  Taberî ve diğer tarihçiler, kitaplarında, sözleriyle  istişhadlarda bulunmuşlardır. Mes'ûdî (346 H. 957), Hz.  Ali'nin dört yüz seksen hutbesini elde etmişti. Muhammed  b. Ya'kub-ı Küleynî'nin "Kâfî"sinde ve Hz. Ali'nin zamanından  İmâm Muhammed-ül Bâkır'ın (57- 114 H. 677- 733)  zamânına erişen Süleym b. Kays-ı Hilâlî'nin kitabında da Hz.  Emir'in (a.s) sözleri geçmektedir.3 <br />
Görülüyor ki Seyyid Radıy, Hz. Ali'nin (a.s) hutbelerini,  mektuplarını, vecîzelerini toplarken, çağından önceki birçok  kaynağa sâhipti; çağdaşları da onun topladıklarını bu  kaynaklarla karşılaştırmak imkânına mâliktiler; Şerif  Radıy'nin kardeşi Alem'ül- Hüdâ Seyyid Murtazâ'nın (436 H.  1044) kütüphanesinde seksen bin cilt kitap vardı;  Mu'cem'ül Büldân, bu kütüphanenin dünyâda eşsiz  olduğunu, kitaplarının hepsinin de, bilginlerin el yazmaları <br />
bulunduğunu bildirmektedir.4 <br />
Bağdat'ın Kerh kısmında Şîa için kurulan Şâh-pur  Kütüphanesinde de bir hayli kitap mevcuttu. Hiç şüphe yok  ki Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitaplar da bu  <br />
 <br />
s.149.  <br />
3 - Süleym için b. Tenkıyh; 2. s. 52- 55; İbn-i Nedîm: Fihrist; s.  307- 308, Küleynî için bk. Tenkıyh; 3, 201- 202; Muhammed Ali  Müderris: Reyhânet'ül Edeb; 3, Çâp-hâne-i Şirket-i Sehânî-i tab'ı Kitâb; 1369 H. 1329 Ş. H. s. 379- 381-  <br />
4 - Mısır- 1323 H. 2, Beyn'es- Sûreyn mad. s. 343. <br />
kütüphanelerde vardı. Fakat bütün bu kitaplar, 447 deki  (1055) yangında yanıp kül olmuştur. Seyyid Radıy'nin, bu  bakımdan hizmeti, gerçekten de pek büyüktür; "Nehc'ül  Belâga"yı tedvîn etmeseydi belki de bu hutbelerin, bu  mektupların ve vecîzelerin çoğu, bize intikal edemeyecekti.  <br />
Hz. Emir'e (a.s), "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan bâzı hutbeler de atfedilmiştir ki "el-Lû'lü', El- İftihâr (Hutbet'ül Beyân olacak), el-Vesîle" gibi hutbeler bunlardandır; nitekim  İbn-i Şehrâşub da (588 H. 1192) "Manâkıb"ında bunlardan  bahsetmektedi. Çağımızda, Âlu Kâşif'ul-Gıtâ'dan Şeyh Hâdî,  "Nech"de bulunmayan hutbeleri toplayıp bastırmıştır.5 Şüphe yok ki Hz. Ali'nin (a.s) "Nehc'ül-Belâga"da  toplananlardan başka hutbe ve mektupları da vardı.  Nitekim Âmidî'nin "Gurer'ül- Hikem"- indeki kısa sözleri ve  vecîzeleri, 11050 yi bulmaktadır. Ancak "Hutbet'ül- Beyan"  gibi bâzı hutbelerde, gulüvve kaçanların inançlarını besleyecek sözlerin bulunması, bu hutbelerin, Hz. Emir'e  (a.s) ait olduğunda haklı şüpheler uyandırmıştır.6 <br />
"Nehc'ül-Belâga"ya çok etraflı bir şerh yazan ve bu  sûratle tarih bakımından da pek değerli bir eser meydana  getiren İbn-i Ebi'l hadîd Abdülhamîd (655 H. 1275),  "Nehc'ül- Belâga"da bulunan sözlerin, Hz. Ali'ye (a.s)  âiddiyyetinde şüphe edilemeyeceğini, çoğunun tevâtürle  sâbit olduğunu öbürlerinin de aynı edâ ve üslûpta  bulunması dolayısıyla Hz. Ali'ye (a.s) âidiyyeti muhakkak  bulunduğunu söylemekte, edebiyâta âşinâ olanların, üslûp  özelliklerini bilenlerin, şâir, hatip ve münşîlerin şiir, hutbe ve  yazılarını kolayca anlayıp ayırabileceklerini, meselâ  <br />
  <br />
5 - Âkaa Bozorg-i Tehrânî Muhammed Muhsin: E'z-Zeria ilâ  Tasânif'iş- Şîa; 7, 1329 Ş. H. Tehran; s. 187- 193.  <br />
6 - Bütün bu hususların tafsîli, "E'z- Zerîa"nın 7. cildinde,  yukarıda, belirtilen sahîfelerdedir. <br />
"Kitâb'üt- Tâc"ın Câhız'a ait olduğunda, üslûp özelliği  bakımından şüphe etmeyeceklerini bildirmektedir.7 "Nehc'ül-Belâga"nın Seyyid Radıy tarafından meydana  getirildiği, yâni bu kitaptaki hutbelerin, sözlerin, Seyyid  Radıy'e ait olduğu hakkındaki şüphe, nahv, lügat, şiir, tefsir,  hadis, fıkıh, ensâb, kırâat, hattâ hesap, hendese ve  hikmette zamânının eşsiz bir bilgini olan İbn-i Haşşâb  Abdullah'a (567 H. 1172) söylenince, Seyyid Radıy-yahut  başkası, nereden bu kudrete sâhip olacak; biz Seyyid  Radıy'nin risâlelerini görmüşüz; mensûr sözlerindeki  üslûbunu da biliyoruz demiştir. İbn-i Haşşâb'ın, "Hutbe-i  Şıkşıkıyye"yi, Seyyid Radıy'nin doğumundan iki yüzyıl önceki  kitaplarda gördüğünü İbn-i Ebi'l-Hadîd, üstâdı Musaddık b.  Şebîb'den rivâyet eder.8 <br />
Bâzı kimseler, hiçbir delile dayanmadan bu sözlerin,  sonradan uydurulduğunu, hattâ bu kadar hutbenin  ezberlenip yazılmasına, dört yüz yıla yakın bir zaman sonra  da Seyyid Radıy'e ulaşmasına imkân olmadığını <br />
söylemişlerse de bunların, Arapların özelliklerini  bilmedikleri meydandadır. Arap müverrihleri, Haccâc,  Sahbân, Vâil gibi Câhiliyye devrinin ve İslâm çağının  hatiplerinin sözlerini, Hâlid b. Abdillâh, Mu'tasım, Ziyâd gibi  halîfe ve emirlerin hutbelerini nakletmişlerdir ki bunlar,  tarih kitaplarında mevcuttur. Câhiliyye devri şâirlerinin  şiirleri, râviler tarafından bellenmiş, ezberlenmiş, onların  rivâyetleriyle tesbit olunmuştur; okuma-yazma bilmeyen  toplumlarda hâfızanın büyük bir önemi vardır. Ayrıca da  Arap, fasâhat ve belâgata âşıktır, düşkündür. Fasâhat ve  belâgatta örnek olan şiirleri, sözleri ezberlemek, Arap'ta bir  <br />
  <br />
7 - İbn-i Ebi'l Hadîd'in hâl tercemesi ve eserleri için  "Reyhânet'ül- Edeb"e bk. 5, s. 216-217.  <br />
8 - Reyhânet'ül-Edeb; 5, s. 216-218. <br />
gelenektir. Hattâ 132 hicrîde (570) son Emevî halîfesi  Mervan'la öldürülen meşhur Abdülhamîd-i Kâtib'e,  yazılarındaki bu belâgatı nasıl elde ettin diye sorulduğu  vakit, Asla'ın (başının ön tarafında saç olmayanın, Hz.  Ali'nin) hutbelerinden yetmiş hutbe ezberledim, onlarla bu  belâgatı elde ettim dediği meşhurdur. Abdulhamîd  hakkında, "yazı Abdülhamid'le başlamış, İbn'ül- Amîd'le  tamamlanmıştır" denmiştir. Birçok kişilerin hitâbe ve  hutbelerinin ezberlenip söylenmesi, yazılması, Emir'ül Mü'minîn (a.s) gibi fasâhat ve belâgatta eşi olmayan,  bilhassa İslâm'da mümtaz bir mevkii olan bir zâtın hitâbe ve  hutbelerinin ezberlenmemesi, rivâyet edilmemesi,  yazılmaması mümkün değildir, nitekim zamanlarından,  Seyyid Radıy'nin çağına kadar geçen müddet içinde  hutbelerini, mektuplarını, sözlerini zaptedenleri arzettik.  <br />
Bir de, "Nehc-ûl- Belâga"daki hutbelerde, "ezel,  ezeliyyet, ma'lûl" gibi devrinde kullanılmayan, daha ziyâde  felsefî düşünceden doğmuş, bulunan sözlerin mevcûdiyeti,  bu hutbelerin, Hz. Emir'e (a.s) ait olmadığını, yahut hiç  olmazsa, hutbelere eklentiler yapıldığını göstermektedir  deyenler olmuştur. Oysa ki "ezel", "Sıhâh, Esâs'ul-Luga,  Lisân'ül-Arab" sâhiplerinin ve diğerlerinin dedikleri gibi, "lem  yezel"den türemiştir ve zamanla, "lem" söylenmez olmuş,  "ezel"sözü kullanılmıştır. Sonradan felsefî terim olan sözlere  gelince: Hz. Emir'in (a.s) bilgisi, Hâce-i Kâinât'tandır (s.a.a);  Ali, O'nun bilgi kapısıdır; O'ysa, Rabbinin emriyle "Şedîd'ül kuvâ"dan taallüm etmiştir (Kur'ân; 53, 5). Bu bakımdan O,  hem tevhîdin, hem hilkatin, dünyevî işlerin künhüne ermiş,  sebeplerini, sonuçlarını tahlîl ve îzâh etmiş bir mûrebbî-i  âlem, bir hâce-i külldür. Mevlânâ'nın,  <br />
Râh-ı istidlâliyan çûpin buved <br />
Râh-ı çûpin seht bî temkin buved*  <br />
dediği gibi onun bilgisi istidlâlî değil, yakıynîdir; onu,  onun bilgisini gene Mevlânâ'nın diliyle söyleyelim:  <br />
Ez Ali âmuz ihlâs-u amel  <br />
Şîr-i Hak'ra don munezzeh ez dagal  <br />
Çün tu bâbî on medîne'y ilmrâ  <br />
Çün şuâî âftâb-ı hilmrâ  <br />
  <br />
Bâz bâş ey bâb-ı rahmet tâ ebed  <br />
Bârgâh-ı mâ lehû küfven ahad  <br />
  <br />
Der şecâat şîr-i Rabbânîstî  <br />
Der muruvvet hod ki dâned kîstî**  <br />
(Mesnevî, Nicholson basımı; 1, s.229-231) <br />
Bu bakımdan filozoflar, ona muhtaçtır, o, filozoflara  değil.  <br />
Burada şunları da söylememiz gerek:  <br />
Bâzı "Nehc'ül-Belâga" nüshalarında, hutbelerin ihtisâr  edilmesi mümkündür; istinsâh eden, kendi zevkine,  neşesine, ihtiyâcına, gördüğü lüzuma göre bâzı cümleleri  yazmayabilir; bu yüzden bir kitabın birkaç nüshasında bu  <br />
  <br />
* - İstidlâlle yürüyenlerin yolu tahtadandır; tahta yolsa pek  dayanıksızdır.  <br />
** - İhlâsı da, ameli de Ali'den öğren; Allah arslanını hîleden,  hud'adan münezzeh bil. Değil mi ki (yâ Ali) sen, o bilgi şehrinin  kapısısın; değil mi ki ilim güneşinin ışığısın; ey rahmet kapısı, ey  eşi, dengi olmayan Tanrı bârigâhı, kapanma, ebedî olarak açık  kal. Yiğitlikte Tanrı arslanısın; erlikteyse kimsin; kim bilebilir ki? <br />
çeşit eksikliklere, fazlalıklara daimâ rastlarız. Bu, fazla  cümlelerin, sonradan eklendiğine değil, bâzı sözlerin,  istinsâh eden kişi tarafından yazılmadığına delâlet eder.  Sözgelimi, "Şakaaık-ı Nu'mâniye"nin basma nüshası, İst.  Üniv. K. Türkçe yazmaları arasında bulunan yazmaya  nispetle hayli eksiktir. Bir de ezberlenen sözlerde,  ezberleyenlerin, mânayı değil, fakat bâzı kelimeleri  değiştirmeleri, yazanların, zamâna göre bâzı kelimeleri,  kendi çağlarına uyup, aynı mânayı veren kelimelere  çevirmeleri mümkündür. Mevlânâ'nın, semâ' esnasında  irticâlen söylediği gazeller, rubâîler, çeşitli tarzlarda  yazılmıştır; aynı beyitler, aynı vezin ve kafiyedeki birkaç  şiirde geçer; bir şiirde bulunmayan beyitler, öbür şiirde  bulunur; fakat esas mânâda hiç bir değişiklik görülmez.  Yunus Emre'nin şiirlerindeki sözler, dîvânının muahhar  nüshalarında çok defâ vezin bozulmadan, zamânın  söylenişine uydurulmuş, meselâ "ayıttın", "buyurdun" olarak  yazılmıştır. Fakat "Mesnevî"yi Mevlânâ, Çelebi  Husâmeddîn'e yazdırdığı; yazıldıktan sonra okutup düzelttiği  için bu eserde, hele eski ve sağlam nüshalarda bu çeşit  değişiklikler görülmez. Hadisleri nakledenler bile, "Hz.  Peygamber böyle buyurdu, yahut buna benzer bir sözle  buyurdu ki" diye naklederler. Sahâbeden, hadisleri  yazmalarına müsâade edilen kişilerden başkalarının  rivâyetlerinde, mânâsı ve mevzûu aynı olan bir hadis, söz  bakımından farklı rivayetlerle tahrîc edilmiştir. Fakat  "Kur'ân-ı Mecîd" de, kırâat hususiyetleri müstesnâ, böyle  farklar yoktur ve bütün Müslümanlarca bir tek sözü bile  değişmeyen, bir sözü bile eksik, yahut fazla olmayan tek bir  kitap, Kur'an'dır. Kitâb-ı İlâhîdir.  <br />
* * * <br />
"Nehc'ül-Belâga"daki bâzı hutbeler, vaziyetler, kısa  sözlerin bir kısmı, ayrıca şerhedilmiştir. "Hutbet'üş Şıkşıkıyye"nin on altı terceme ve şerhi vardır.9 <br />
İmâm Hasan'a (a.s) vasiyetleri, asıllarıyla ve diğer iki  vasiyetle Farsça olarak İstanbul'da 1329 da, gene Farsça  olarak "Hediyyet'ül- Ümem" adıyla 1381 de Necef-i Eşref'te,  1961 de "Menşûr'ül- Edebi İlâhî ve Düstûr'ül-ameli kârgahî,  Kitâb'ül -Ahlâk'ın - Nefîse fî Şerhi Hutbet'il -Vasıyye" ve  "Nazm'ül- Vasıyye" adlarıyla İran'da basıl-mıştır. Bu  vasiyetin, Türkçe'sinden başka altı şerhi vardır; Ebû Ca'fer  Muhammed b. Ya'kub-ı Küleyni de bu vasiyeti rivâyet  etmiştir.10 <br />
Mâlik'ül Eşter'e yazdıkları Ahd- Nâme, "Âdâb'ül-Mülûk,  Tuhfet'ül-Mülûk, Tuhfe-i Süleymânî, Düstûr-ı Hikmet,  İnvân'ür-Rıyâse, E'r-Râî ve'r- Raiyye, Şerh'ül- Ahd, Nasâyih'ul  - Mülûk, Nazm'ül-Ahd, Hidâyât'ül-Husâm fî Acâib'il-hidâyâtı <br />
ve'l-hukkâm, Tuhfet'ül-Velî,Tercemet'ül-Ahd, (iki cüz olarak)  Şerh-i Ahd-Nâme, Esâs'üs-Siyâse fî Te'sis'ir-Riyâse,  Dirâsât'ün-Nehc, Rumûz'ül-Emâre" gibi adlarla  şerhedilmiştir; bu Ahd-Nâme'nin şerhi yirmiden fazladır.11 <br />
Hemmâm Hutbesi diye tanınan ve ittikaayı, mütitakıy leri, bildiren hutbelerinin on beş şerhi vardır.12 <br />
  <br />
9 - E'z-Zerîa ilâ Tasânîf'iş- Şia, 4, Tehran- 1320- 1322; s. 99- 100, 384; 7, 1329 Ş. H. s. 203-204; 12; Necef 1378 H. s.214- 215; 14, Necef- 1381- 13961; s. 117-118, 130, 141-142.  Terceme ve Şerhimiz, Târîhî hutbeler, 7.  <br />
10 - aynı, 10. Çâphâne-i Meclis - 1375 H. 1956, s. 239; 13, s.  146, 14, s. 122, 129. Bizde, 2. Bölüm; Savaş sırasın-daki  hitâbeliri; 11.  <br />
11 - 4, s.119, 14, s. 144-148, 152. Bizde 3. Bölüm; İdârî  mektupları emir-nâme ve ahd-nâmeleri, 21.  <br />
12 - 13, s.225-226; 14, s.114-115, 122- 124,133, 145.  Bunların biri de Küçerat diliyledir. Bizdeki 4. bölüm, İçtimâî- <br />
Kaasıa hutbesi (Bizde aynı bölümün 26. hutbesi),  İstiskaa hutbesi, dînin evvelinin ma'rifet, yâni Allah'ı tanımak olduğuna dâir hutbe (Bizde 1. kısmın 1. Bölümü nün ilk hutbesi), cenâb-ı Fâtıma'nın (a.s) defnindeki sözleri  (5. b. Târîhî hutbeler, 4.) ve bâzı hitâbeleri de ayrı ayrı şerhedilmiştir.13 Bu şerhlerin bâzılarına ayrıca adlar da  verilmiştir.  <br />
"Nehc'ül Belâga"nın tam olarak, ihtisâr edilerek,  lügatleri tavzîh olunarak, yahut tâlikaat tarzında şerhleri,  yetmişi aşmaktadır. Bunlardan başka üç tanesi manzum,  otuz yedi tanesi nesirle kırk adet Farsça, beş Orduca, bir  Küçerat diliyle şerhi vardır (aynı, s. 111-161).  <br />
Bunlardan başka, Hz. Emir'in (a.s) vecîzelerini, kısa  sözlerini meşhur Câhiz (225 H. 869), "Mie Kelime- Yüz söz"  adıyla toplamıştır ki bu eseri, Safaviyye devri şâirlerinden  Âdil ve gene aynı devir ricâlinden Muham-med b. Ebi- Tâlib-i  Esterâbâdî, Farsça'ya çevirmişlerdir. Âdil'in eseri, Tehran'da  1304'te basılmıştır.  <br />
Ebû- Aliyy-i Tabersî, yahut Aliyy b. Seyyid Fazlullâh-ı Râvendî (573 H. 1178), "Yüz Kelime"yi, harf sırasınca otuz  bâba ayırmış ve adını "Nesr'ül-Leâlî" koymuştur. Bu kitap,  1312 de basılmıştır. Hicrî 14. yüzyıl ricâlinden Şeyh  Abdüsselâm Ahmed. "Merâku'n-Necâb fî Kavâid'il-kitâbe"  de, "Nesr'ül-Leâlî"deki sözleri almıştır.  <br />
Reşîdüddîn Muhammed b. Muhammed'il-Vatvât (552 H.  1157), "Tuhfet'us-Sıddıyk, Fasl'ül-Hitâb, Uns'ul-Lehfan"  adlarıyla ilk üç halifenin yüzer sözünü topladığı gibi  "Matlûbu külli tâlib" adiyle Hz. Emir'in (a.s) de sözünü  toplamış, her birerini Farsça bir kıt'ayla terceme etmiştir.  <br />
 <br />
İktisâdî hutbeler; 27.  <br />
13 - E'z-Zerîa, 13, s.144, 209; 14, s. 118, 126, 133-134. <br />
Bunlardan ve Seyyid Radıy'nin "Nehc'ül-Belâga" sonuna  aldığı kısa sözlerden başka on tane daha manzum, mensur,  Arapça ve Farsça, hatta Fransızca, kısa sözlerinin ve  vecîzelerinin şerh ve tercemesi vardır.14 <br />
Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini, bilhassa, "Gurer'ül- Hikem  ve Dürer'ül-Kelim" adıyla toplayan, Nâsıhuddin Abdülvâhid  b. Muhammed-i Temîmiyy-i Âmidî'dir. 588 yılından on gün  önce vefât eden (1192 sonları) İbn-i Şehr-âşûb, Âmidî'yi  üstâdlarından gösterdiğine, "Gurer'ül-Hikem"i rivâyet ve  nakle ondan icâzet aldığını söylediğine göre, Âmidî'nin, 510  hicrîde (1116) vefât ettiği hakkındaki rivâyetin doğru olması <br />
îcâb eder (Reyhânet'ül-Edeb, 1, 2. basım; Çâp-hâne-i Şirket-i  Sehâmî-1335, s. 28).  <br />
Âmidî, Gurer'ül-Hikem"de, Emir'ül-Müminîn (a.s) 11050  sözünü toplamıştır (6, 1342 Ş. H. s. 493).  <br />
* * *  <br />
738 de (1337) vefat eden Savcızâde, "Nesr'ül-Leâlî"yi,  "Budret'ül-Maâli fi Tercemet'il-Leâlî" adıyla ve her sözü,  "mefâîlün mefâîlün feûlün" vezninde Farsça bir beyitle  terceme etmiş. Şipâhizâde Ali Galib, Farsça beyitleri birer  beyitle Türkçe'ye çevirmiştir ki bu kitap, Nahcuvânîzâde  Muhammed'in yazısıyla taşbasması olarak 1315 te Mat.  Osmâniye'de basılmıştır. Bu Nahcuvânîzâde'nin, Savcızâde  olmasına ihtimâl veremedik.  <br />
953'te (1546) yazdığı "Tezkire"sinde 7. yüzyıldan  zamanına dek gelen şâirler hakkında, gerçekten de pek  değerli bilgiler veren Latîfî Abdûllatîf de (990 H. 1582)  "Ners'ül - Lâlî"yi, "Nazm'ul - Cevâhir" adıyla nazmen türkçeye  çevirmiştir (Osmanlı Müellifleri; 3, s.135).  <br />
  <br />
14 - Cemâlüddîn Muhammed-i Honsârî'nin "Gurer'ül-Hikem"  şerhine Mîr Celâlüddîn'il - Huseyniyy'il - Urumavî Muhaddis'in  yazdığı "Önsöz"e bakınız; Tahran Üniv. Yayın. 1. 1339 Ş. H. 1380  H. <br />
Ulemâdan Rusçuk'lu Fethî Ali Osmanzâde, kısa  sözlerden kırkını seçip "Terceme-i Kelâm-ı Erbaîn-ı Ali"  adıyla Türkçe'ye çevirmiştir. Bu zât, Halvetiyyenin  Şa'bâniyye kolundan Kuşadalı İbrâhîm'e (1264 H. 1848)  mensuptur; 1274 te (1857) vefât etmiştir (aynı, 1, s.395).  <br />
Hazîne-i hâssa müsteşarlığında bulunmuş olan ve  kütüphânesi, İst. Üniv. K.nin bir kısmını teşkil eden Hâlis  Muhammed de "Gurer'ül-Hikem"den bir seçme meydana  getirmiş, küçük boyda 52 sahîfeyi tutan bu eser, taş <br />
basması olarak basılmıştır.  <br />
Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhlerinden Nesîb Yusuf Dede  (1126 H.1714). lügatleri tahlîl, sözleri terceme ve  şerhetmek sûretiyle "Nesr'ül Leâlî"yi Türkçe'ye çevirmiştir.  Bu esere verdiği "Rişte-i Cevâhir" adı, bizzat kendisi  tarafından kitabın yazılış târîhi olarak bildiriliyorsa da bu  terkîp, 1121 yılını ifâde etmektedir. Nesîb Dede, "Rişte-i  Cevâhir"e, "Mevnevî"den beyitler, Arapça Farsça şiirler  katmış, kendi şiirlerini eklemiş, âdetâ "Nesr'ül-Leâlî"yi  yeniden yazmış, yeni bir kitap meydana getirmiştir. "Rişte-i  Cevâhir", İst. da, Takvîm-i Vakaayyi'Mat.asında 1257 de  basılmıştır.  <br />
Meclis-i Kebîr-i Maârif Dâire-i İlmiyyesi âzâsından  Mustafa Vehbi (Osmanlı Müellifleri, 2, s.19-20), Hz. Ali'nin  (a.s) kısa sözlerinden yüz sözü "Mahsûl-i Âlî fî Şerh-i  Kelimâtı Ali" adıyla ve her sözden sonra, o sözde geçen  kelimeleri gramere tatbıyk edip şerhetmek suretiyle  terceme etmiştir. Bu eser, 1288 de Mat. Âmire'de  basılmıştır.  <br />
Manisa Şer'iye Mahkemesi hâkimi Ali Haydar (1333 H.  Osm. Müellif. 1, s.217). "Budret'ül-Maâlî fî Tercemet'il Leâlî"yi, "Marâsıd'ül-Hikem" adıyla şerhetmiş, "Mesnevî"- den aldığı beyitlerle de îzâhlarda bulunmuştur ki bu eser, 15  Şâban 1298 de taşbasması olarak basılmıştır. <br />
Aynı zât, "Şemmet'ül-Esrâr" adıyla ve Manisa  Mevlevîhânesi şeyhi İbrahim Fahreddin Çelebi'nin (1305 H.  1887) emriyle Hz. Emir'in (a.s) yüz sözünü, 18 Şevval 1297  de şerhetmiş ve bu şerh, taşbasması olarak Manisalı <br />
Mehmed Tâhir adlı birisinin yazısıyla iki kere basılmıştır;  ikinci basımı. 1 Muharrem 1299 dadır.  <br />
İst. Burhân-ı Tarakkıy Mektebi, lisan ve Belagat-i  Osmânî, fârisî, aruz ve Akaaid Muallimi Hocazâde A. Cevdet  tarafından, "Külliyyât-ı İmâm Ali'den birinci kitap -Birinci  kısım; Terceme-i Sad Kelime-i Abdullâh-ı Herevî" adıyla,  sonunda Hz. Emir'in "yüz sözü, Nesr'ül-Leâlî, Dîvan,  Mektûbât, Cümel ve fıkarât" olmak üzere altı kitap  çıkacağını vaadettiği bir kitapta yirmi yedi vecîzeyi Farsça  "feilâtün mefâilün feilât" vezninde, Türkçe olarak da  "fâilâtün fâilâtün fâilât" vezninde kıt'alarla şerhetmiştir.  Ancak "Abdullâh-ı Herevî"nin böyle bir kitabı olduğunu  bilmiyoruz. Bu eser de matbûdur. Bir kere de, aslı, Câmî'ye  atfedilerek Cemâlî adlı birinin tashîhiyle ve Mustafa İzzet'in  hurûf-ı cedîdesiyle 1286 da basılmıştır.15 <br />
Muallim Naci Merhum (1310 H. 1893)da, "Emsâl-i Ali"  adıyla Hz. Emir'in (a.s) 283 sözünü, asıllarıyla terceme  etmiştir ki bu eser de İst. da, Mat. Ebüzziyâ'da 1303 te  tab'edilmiştir.  <br />
Hz. Emir'in (a.s), Mâlik'ül-Eşter'e yazdıkları "Ahd Nâme"leri, Mehmet Celâleddin tarafından, sağdaki kolonda  metin, soldakinde tercemesi olmak üzere hazırlanmış,  "Şerh-i Ahd-Nâme-i Ali" adıyla, İst. da Şirket-i Mürettibiyye  Mat. da 1304'te basılmıştır.  <br />
Seyyid Abdülkaadir-i Belhî'nin (1341 H. 1923) oğlu  Seyyid Ahmet Muhtar'ın (1352 H. 1933), "Hânedân-ı Seyyid'ül-Beşer Eimme-i İsnâaşer" adlı ve Hz. Emir'in hâl  <br />
  <br />
15 - Câmî'nin "Sad Kelime"si için b. Zerîa, 15,1384-1965, s.30.<br />
tercemelerine ait 192 sahîfelik kitabında da, bâzı sözleri,  hutbeleri ve sonunda, bu "Ahd-Nâme" terceme ve  şerhedilmiştir. Adından da anlaşıldığı gibi, On iki İmâm'ın  hâl tercemelerini ihtivâ edecek olan bu kitabın 1. cildinden  başka ciltleri, maalesef yazılamamış, 1 kitap, İst. da, 1327  de Ahmet Sâkıy Bey Mat.ında basılmıştır.  <br />
Ayrıca Mehmet Âkif Ersoy (1936), Hz. Ali'nin bir devlet  adamına Emir-nâmesi" adıyla "Ahd-Nâme"yı Türkçe'ye  çevirmiş, Diyanet İşleri tarafından Ankara'da, Ayyıldız Mat.  da 1959 da 3. basımı yapılmıştır. 1963'te de Doğangüneş <br />
yayınevi tarafından tab'edilmiştir.  <br />
Konya Mevlânâ Müzesi yazmaları arasında 650 No. da  kayıtlı ve Reşîdüddîn Vatvât'ın "Sad Kelime-i Çhâr yâr-ı güzîn"inin, devrinin çok güzel Türkçe'siyle bir çevirisi vardır.  Başta Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadisleri olduğundan  Envanter'e ve Kataloğ'a "Ahâdîs-i Nebî ve Sad Kelime-i Çhâr  Yâr-ı güzin" diye kaydedilen bu eserin son kısmı eksiktir  125. a. sonunda, Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadislerinin  sonunda, bu kitabı, Bedrüddîn b. Himmet-Yâr'ül-Mevlevî'nin  838 yılı Ramazan ayında, Edirne'de (1435) yazdığına dâir  bir ketebe vardır ve bu ketebe mütercime aittir; eser, kendi  elyazısıdır. 193. a da, üçüncü Halîfe'nin yüz sözü ve  tercemeleri bittikten sonra aynı yaprakta, "Kitâb-u Matlûbı <br />
Külli Tâlib min Kelâmı Aliyy b. Ebû-Tâlib" başlamaktadır.16 Biz de 1940 küsürde, başta Hz. Emir'in (a.s)  doğumlarından şehâdetlerine dek hâl tercemeleri olmak  üzere 54 hutbe ve hitâbelerini, biri İmâm Hasan'a (a.s)  vasiyetleri, biri Mâlik'ül-Eşter'e (r. h.) Ahd-nâmeleri olarak 17    <br />
16 - Sonu eksik olan ve bilhâssa dil bakımından çok değerli  bulunan bu kitabın tevsîfi için, tarafımızdan hazırlanmakta olan  "Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu'nun 1. cildine bk. Millî Eğitim  Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınlar, Seri:  3, No, 6. Ankara; Türk Tarih Kurumu Basımevi-1967; s. 82-84.<br />
mektup, emir ve vasiyetlerini, 44 hikmet ve vecizeleriyle  Dîvan'larından 48 şiirlerini terceme etmiştik. Ankara'da,  Emek Basım-Yayınevi tarafından, basıldığı yıl dahi  kaydedilmeksizin "İmam-ı Ali Buyruğu" adıyla yayınlanan bu  kitabın mevcudu kalmadı.  <br />
Elimize, 1956 da, İst. da, Saidi Borak'ın önsözüyle Ege  Mat.ında basılan "Hazret-i Ali (a.s) ve Muaviye arasındaki  Mektuplar" adlı 46 sahifelik bir kitap geçti. Gevrekzade  Hafız Hasan adlı birisi tarafından, Arapça'dan Türkçe'ye  çevrilmiş olan bu kitap, Hz. Emir'in, Tırımmah b. Adiyy ile  Muaviye'ye gönderdiği mektubu, Tırımmâh'ın Muaviye'yle  konuşmasını hikâye ediyor. Baştan sona dek bir masaldan  ibaret olan, yazarının ve müterciminin, "Nehc'ül-Belâga"dan  bile haberi olmayan, ismi haslar bile yanlış yazılan bu kitabı,  Hz. Ali adına yazıldığı için zikretmek zorunda kaldık; özür  dileriz.  <br />
Türkçe'de Hz. Emir'in (a.s) hutbeleri ve sözleri üzerinde  bulabildiğimiz bu çalışmaları bildirdikten sonra artık  okuyuculara sunduğumuz bu eseri nasıl hazırladığımızı da  biraz anlatalım:  <br />
Seyyid Radıy, "Nehc'ül Belâga"yı, önceden de  arzettiğimiz gibi iki kısma ve üç bölüme ayırmış, ilk bölüme  bilhassa hutbelerini, ikinci kısmın birinci bölümüne,  mektuplarını, ikinci bölümüne de vecîzelerini almıştır. Biz de  aynı esâsı kabûl ettik. Ancak bu bölümler içinde, mümkün  olabileceği kadar konu husûsiyetine ve kronolojik tertibe  riâyeti denedik. Tercemede, Şeyh Muhammed Abduh'un  "Nehc'ül-Belâga" şerhinin son basımı olan ve Beyrut'ta,  "Müesseset-ül-A'lemiyy lil-Matbûât" tarafından geçen yıl  yayınlanan son basımını esas ittihâz ettik; bu basım, dört  kısma ayrılmıştır. Birinci ve ikinci kısımda hutbeler, çeşitli  vesîlelerle söylenen sözler, üçüncü kısımda mektuplar,  dördüncü kısımda hikmetler ve vecîzeler var. Kendi  tertîbimize göre her hutbe, hitâbe ve mektubun, aslının <br />
bulunabilmesi için, başına ilk Arapça cümleyi, cilt ve sahîfe  numarasıyla aldık. Ancak son kısım olan hikmetler ve  vecîzelerde, buna ihtiyaç görmedik. Bu kısma da numara  koysaydık, hele Arapça ilk cümleyi alsaydık, hem tertip,  hem basım bakımından kitap pek karışık olacaktı. Biz,  tercememizi üç kısma ayırdık. Birinci kısmı hutbe ve  hitabelere, ikinci kısmı mekputlara, üçüncü kısmı da hikmet  ve vecîzelere hasrettik. 1. kısmı beş bölüme ayırdık. 1.  bölümde "Allah, Hz. Muhammed (s.a.a), İman-İslâm ve  Kur'ân-ı Mecîd", 2. bölümde "Kendileri ve Ehl-i Beyt", 3.  bölümde, "Dünya ve Ahiret", 4. bölümde "İçtimâî-İktisadî  karakterde olan", 5. bölümde "İlk üç Halîfe ve kendilerinin  zamanlarına ait" olan ve târîhi aydınlatan hutbe ve  hitâbelerini dercettik. Bu kısımdaki hutbe ve hitâbelerin  sayısı 192'dir.  <br />
İkinci kısma, mektuplarını, emir-nâme ve vasiyetlerini  aldık. Bu kısımda da kronolojik tertîbi gözettik ve bu kısmı dört bölüme ayırdık. 1. bölümü, Cemel savaşından önceki  ve sonraki devirlere ait hitâbelerine, 2. bölümü, Muâviye'ye  gönderdiği mektuplara, 3. bölümü savaş sırasındaki  hitâbelerine ve vasiyetlerine, 4. bölümü, idârî mektuplarına,  emir-nâme ve ahd-nâmelerine hasrettik. Bu kısımda da 63  hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var.  <br />
Üçüncü kısma kısa sözlerini, hikmet ve vecîzelerini  aldık. Bu kısımda da konuya göre bir tasnîf yapmaya  çalıştık. 1. bölüme "Din, İman, Mü'min, Müslim, Kur'ân ve  İbâdet", 2. bölüme "Hz. Muhammed (s.a.a), kendileri ve  Ehlibeyt", 3. bölüme "Dünyâ-Âhiret", 4. bölüme "Akıl-Bilgi",  5. bölüme çeşitli konulara ait vecîzeler, 6. bölüme târihi  ilgilendiren, 7. bölüme de "gerçek, adalet, geçim, insanlık ve  savaş" hakkındaki sözlerini aldık. Bu kısmın her bölümünün  sonlarına, "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan ve "Gurer'ül Hikem"de olan sözlerinden de katkılarda bulunduk ve 325  söz seçtik. Böylece hutbeler 192, mektup ve emir-nâmelerle <br />
vasiyetler 63, bahisler ve vecîzeler 325, hepsinin tutarıysa  580 oluyor.  <br />
Şunu da söyleyelim ki bu tasnîf, sözlerdeki üstün  karakterlere göredir. Yoksa meselâ, îman ve Kur'an'dan  bahsedilen bir hutbede, dünyâdan, ahiretten, dünyâ ve  âhiretten bahsedilen bir hutbede, Hz. Muhammed'den,  Ehlibeyt'ten, içtimâî-iktisâdî bölüme aldığımız bir hutbede  tarîhî bir olaydan, yahut İslâm'dan bahsedilmiştir; yâni  hutbelerde, hattâ mektuplarda ve vecîzelerde, seçtiğimiz  tasnîf, tekrâr edelim ki üstün karaktere göredir; yoksa  tedâhül, dâima vardır.  <br />
Hutbelerde, hitâbelerde, mektuplarda, emir ve  vasiyetlerde, hattâ vecîzelerde bir âyet, bir hadise, bir olaya  işaret edilmişse, yahut birisine hitapsa, birisinden bahis  varsa, o hutbe ve hitâbenin, o sözün altına, işaret edilen  numaralarla o âyet ve hadis, o olay, yahut gereken hâl  tercemesi, yahut îzah yazılmış, kaynağı da gösterilmiştir ki  bu, oldukça etraflı bir şerh mâhiyetini taşımaktadır.  <br />
Şeyh Radıy'nin topladığı hutbe ve hitâbeler, 233'ü  buluyor. Bunların bir kısmı, çeşitli rivâyetlerden meydana  gelmiştir; bir kısmı, duâlarını, bir âyeti ve yâ sûreyi  okuduktan sonraki sözlerini, yağmur duâlarını, ashabını <br />
mekârim-i ahlâka, ibâdet ve itâata teşviklerini, yahut  hilkatteki hikmet ve kudretleri tazammun etmektedir ve  çoğu da birbirini tamamlar. Bir hutbede zikredilenler, başka  bir hutbede, fakat başka bir tarzda tekrarlanır. Biz, Hz.  Emir'in (a.s) hutbelerinin özünü, 192 hutbede bulduğumuz  için bunların terceme ve şerhiyle iktifâ ettik.  <br />
S. Radıy'nin ikinci bölümünde 76 mektup, vasiyet ve  söz vardır. Bunların bir kısmı, ayrı rivâyetlerle gelmiştir. Biz,  ikinci, kısımdaki son vasiyetlerini birinci kısma aldık; bu  kısımda 72 hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var ki  eksiğimiz hiç yok demektir. <br />
Üçüncü kısımdaki sözler ve vecîzeler de "Gurer'ül Hikem"den seçmelerimizle, diyebiliriz, ki anlamda tekrar  olmamak üzere tamdır. Şerhlerde ve sonraki "Bibliyoğraf ya" da kaynaklarımızı bildirdiğimiz için bu hususta söz  söylemeye lüzum görmüyoruz.  <br />
İlk olarak "Nehc'ül-Belâga"yı Türkçe sunduğumuzdan,  bizi bu emr-i hayra muvaffat ettiğinden dolayı Allah'a hamd ü senâlar eder, Rasûlüne ve onun Ehlibeytine sonsuz salât-ü  selâmlar ihdâ eyler, sözümüze son veririz.  <br />
2 Safar'ül-muzaffer 1390 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdülbâki GÖLPINARLI</span></span><br />
 <br />
ALLAH RAHMET VE GUFRÂNINA MAZHAR  ETSİN, SEYYİD RADIY'NİN ÖNSÖZÜNÜN  TÜRKÇE'Sİ  <br />
Hamd, Allah'a ki ona hamdetmeyi, nimetlerini edâya,  belâdan sığınmaya, kurtulmaya vesîle, cennetlerine ve  razılığına ulaşmaya bir yol kıldı; ihsanının çoğalmasına  sebep etti. Salât-ü Selâm, âlemlere rahmet olarak  gönderdiği, kendilerine uyulanlara bile ona uymalarını emir  ve takdir buyurduğu, ümmeti aydınlatan bir ışık olarak  yolladığı, varlığını kerem hamurundan yoğurduğu, ezelî  ululuk soyundan getirdiği, yücelik ağacının kökünden  yaratıp üstünlük dalından büyüterek dallarla, budaklarla,  meyvelerle yetiştirip geliştirdiği Rasûlüne, onun, karanlık ları aydınlatan ışıklar, apaçık din yolunun alâmetleri,  ölçülemeyecek üstünlük mîzanları olan Ehlibeytine. Onların  hepsine de öylesine salât-ü selâm ki üstünlüklerine denk ve  eşit, lütuflarına karşılık, soylarına ve asıllarına uygun ve  lâyık olsun; tanyeri doğup ağardıkça, yıldız dolunup battıkça  rahmet olsun onlara.  <br />
Ömrümün dalı henüz terü tâzeydi, henüz yeşermişti ki,  selâm onlara, İmâmların husûsiyetlerine, güzel hâllerine ait  haberleri, onların incilere benzeyen sözlerini ihtivâ eden bir  kitap yazmaya başlamıştım. O kitapta, bu husûsu <br />
arzederken belirttiğim gibi maksadım, Emir'ül-mü'minîn'in  (a.s) husûsiyetlerini topladıktan sonra zamânın meydana  çıkardığı engeller, o kitabı tamamlamama mâni olmuştu.  Kitabımı birkaç kısma ve bölüme ayırmıştım; son bölümde  de, uzun hutbelere değil de öğütlere, hikmetlere, edeplere  ait bâzı sözleri dercetmiştim.  <br />
Dostlardan, kardeşlerden bir kısmı o kitabı okudu,  beğendi; Hz. Emir'in (a.s) sözlerinin eşsiz, örneksiz oluşuna,  fasâhat ve belâgatına hayrân oldu; çeşitli konulara, çeşitli  dallara ayrılan sözlerinden bir seçme meydana getirmemi  istedi. Çünkü biliyorlardı ki o Hazretin hutbelerinde,  mektuplarında, öğütlerinde, hikmetlerinde toplu olarak  mevcût olan ve Arapça'nın şaşılacak derecede belâgat ve  fasâhatını mündemiç bulunan, dine, dünyâya ait bütün  hikmetleri, o derecede toplu olarak ihtivâ eden hiçbir söz,  hiçbir kitap yoktur ve olamaz. Çünkü Emir'ül-mü'minin (a.s)  gerçekten de fasâhat ve belâgatın menşeidir; belâgat ondan  zuhûr etmiştir; fasahât kaideleri, onun sözleriyle yayılmıştır.  Hiçbir hatîp yoktur ki onun sözlerine benzer söz  söyleyebilsin; hiçbir vâiz yoktur ki onun sözlerinden yardım  dilemesin. Bütün bunlarla beraber gene de o, hepsinden de  ileridedir; gene de onlar, Hz. Emir'den (a.s) geri kalmışlardır.  Çünkü onun sözleri, Allah bilgisiyle ışıklanmıştır,  parıldamaktadır; o sözlerde Peygamber'in (s.a.a) kokusu  vardır; etrâfa yayılmaktadır.  <br />
Hâsılı, isteklerine uydum; bu kitabı, bu kitaptaki sözleri  toplamaya koyuldum. Biliyordum ki halk, bu kitaptan pek  büyük faydalar edinecek, bu kitabın şöhreti, bütün âleme  yayılacak; ecri, sevâbı da âhiret gününde bana bir azık  olacak.  <br />
Maksadım, o hazretin, ilim, amel, takvâ, şecâat ve di ğer üstünlüklerdeki yüceliği gibi belâgattaki yüceliğinin de  bilinmesi, kendilerinden önce gelip geçen, kendilerinden  pek az rivâyetlerde bulunulan bilginlerin, belâgat sâhiple-<br />
rinin, hatîplerin belâgatından daha üstün bir belâgata sâ-hip  olduğunun, hiçbirinin, onunla boy ölçüşemeyeceğinin  meydana çıkmasıydı. Gerçekten de onun sözleri, ucu bucağı, kıyısı-dibi olmayan bir denizden coşmaktadır ki o  deniz, suyunun çoğalmasıyla taşmaz, başkalarının sözleriyle  de bulunmaz. Bunun meydana çıkmasını, böylece de  Ferazdak'ın, Cerîr'e dediği gibi, ben de  <br />
Bunlardır babalarım benim ey Cerîr,  <br />
Sende de eşitleri varsa bir yere gelince  <br />
göster onları bana, karşıma getir  <br />
demeyi isedim.  <br />
Gördüm ki o hazretin sözleri birkaç mihver çevresinde  dönmede. İlk olarak hutbeleri, emirleri var; ikinci olarak  mektupları, üçüncü de hikmetleri, öğütleri. Noksan  sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın tevfîkiyle, önce  hutbelerine, sonra mektuplarına, sonra da öğüt ve  hikmetlerine birer bölüm ayırmayı, her bölümü yazdıktan  sonra, o bölüme ait olup o âna kadar elime geçmeyen,  fakat zamanla elde etmeme ihtimâl bulunan sözlerini de  ilerde yazmam için birkaç yaprağı açık bırakmayı esas  tutarak, bu bölümlerden başka bölümleri girebilecek  olanları, meselâ konuşmaları sırasında sorulara verdikleri  cevapları da yazmayı gözönünde bulundurarak işe  başladım; önce hutbelerini, sonra mektuplarını, sonra da  hikmetlerini, öğütlerini seçmeye başladım. Bu bölümlerde,  birbirine, konu bakımından uymayanlar, yahut birbirine  uyanlar bulunabilir; fakat ben, Hazretin (a.s) sözlerinin  tertîbine değil, sözlerini toplamaya çalıştığım, esas  maksadım bu olduğu için güzel ve hoş olanlarını, elime  geçtikçe yazdım.  <br />
O Hazretin şaşılacak hallerinden biri de, hiç kimsenin,  üstünlüğünde eşitliği olmayan fasâhat ve belâgatıdır.  Zâhitlikte, öğütte, korkutmada, onun düşüncesine ulaşan <br />
yoktur; o yücelikte söz söylemek, onun ihâtasına erişmek  imkânına hiç kimse sâhip değildir. Bu sözleri okuyup ibretle  düşünen kişi, sanır ki o hazretin, dünyâdan nasîbi, ancak  zâhitliktir; dünyayı terketmektir, Allah'a kullukta  bulunmaktır; o, bir bucağa çekilmiş, yahut bir dağ eteğine  sığınmış, halktan ayrılmıştır; kendi duygusundan başka  birşey duymaz; kendi soluğundan başka bir şey işitmez;  kendinden başka kimseyi görmez. Bu sözlerin, savaş denizlerinde dalgalar yutan, coşup köpüren, savaş deryâla <br />
rına dalıp çıkan, elinde yalın kılıç, haktan baş çekenlerin  başlarını bedenlerinden ayıran, ünlü kahramanları, Allah  kulluğu yolunda helâk toprağına seren, kılıcından kanlar  damlaya-damlaya, canlar döküle-saçılan meydandan dönen  birisinin sözleri olduğuna aslâ inanmaz. Oysa, bu hâlle  beraber gene de zâhitlikte, gönül alçaklığında, kullukta,  dünyânın bütün zâhitlerinin zâhididir; kulluğu üstünlüğe  değişenlerin başıdır. Bu hâl, o Hazrete hâs şaşılacak  fazîletlerdendir. O zıtları nefsinde toplamıştır; yiğitlikle gönül  alçaklığını, üstünlükle kulluğu nefsinde cem'etmiştir.  <br />
Bu kitabın ihtivâ ettiği sözleri seçerken, söz bakımın dan tereddüde düşürenlerine, mâna bakımından tekrar lanmış olanlarına çok rastladığım olmuştur. Bunun sebebi  de o Hazretin sözlerinin rivâyetlerinde ihtilâflar oluşudur.  Çok kere, bir rivâyet dayanılarak seçilen ve yazılan bir söz,  bir başka rivâyetle, bir başka tarzda da gelmiştir; onda bir  cümle fazladır; hattâ mânâ bakımından daha da güzeldir.  Bu yüzden, ihtiyâtı elden bırakmayıp seçilen sözlerden  birşeyin eksik olmamasını gözeterek, o güzelim sözlerin  terkedilmemesine gayret ederek o rivâyeti de yazdım.  Zaman uzadıkça ilk rivâyetin unutulması, yahut bilinmemesi  yüzünden, kasdî olmamak şartıyla aynı anlamda, fakat  başka bir tarzda rivâyet edilmesi de mümkündür.  <br />
Bütün bu ihtimâma rağmen o Hazretin sözlerinden  hiçbirini bırakmadım, hepsini yazdım gibi bir dâvâya <br />
girişmeme imkân tasavvur edilemez. Bana ulaşmayan  sözlerinin, ulaşanlardan daha fazla bulunması da  mümkündür. Ben ancak, kudretin yettiği kadar çalıştım,  çabaladım; gerçeği aydınlatıp doğru yolu apaydın göster <br />
mek ancak Allahu Teâlâ'nın sonsuz lütfüyle olur.  Bütün bu çalışmanın sonucu olarak meydana gelen bu  kitaba, "NEHC'ÜL-BELÂGA" adını vermeyi uygun buldum;  çünkü bu kitap, okuyanlara, dileyenlere belâgat kapılarını açan, fasâhat kaidelerini onlara ulaştıran bir kitaptır; bilgin  kişinin de ihtiyâcı vardır bu kitaba, bilgi öğrenmek isteyenin  de; belâgat ve hitâbet erbâbı da ister bu kitabı, züht ve  takvâ ashabı da. Sözlerinde, tevhîd, adl ve Allah-u Teâlâ'yı mahlûklarına teşbihten tenzîh hususlarında, dileyenlerin  susuzluğunu giderecek, gönüllerdeki dertlere devâ verecek,  gözleri her çeşit şüpheden, körlükten kurtarıp aydınlatacak  mazmunlar vardır bu kitapta.  <br />
Allah-u Teâlâ'dan tevfik, hatâdan ismet, doğruyu  bulmada yardım dilerim; dille yapabileceğim hatâlardan  önce gönülle düşebileceğim hatâlardan, ayak sürçmesinden  önce dilimin sürçmesinden O'na sığınırım; O yeter bana ve  O, ne de güzel bir vekildir.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
1. KISIM  <br />
HUTBELERİ </span></span><br />
 <br />
1. Bölüm  <br />
ALLAH - HAZRETİ MUHAMMED  <br />
Sallâllahu aleyhi ve âlihi ve sellem  <br />
-İmân -İslâm ve Kur'ân-ı Mecid <br />
1  <br />
Hamd, Allah'a ki övenler onu lâyıkıyla övemezler;  nimetlerini sayıp dökenler, onları söyleyip bitiremezler;  çalışıp çabalayanlar, hakkını edâ edemezler. Öyle bir  ma'buddur ki derin düşünceler onu idrâk edemez; akıl <br />
fikir, denizine dalanlar, zâtının künhüne eremez. Bir  sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin; bir vasıf  yaratılmamıştır ki zatına lâyık bulunsun. Yoktur ona  sayılı bir an; yoktur onun için ertelenmiş bir zaman.  Yaratılanları, kudretiyle o yaratmıştır; rüzgarları, <br />
rahmetiyle o estirmiştir; yarattığı yer yüzünü, kayalarla  perçinlemiş, pekiştirmiştir.17 <br />
Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemâli, onu  tasdik etmektir. Tasdik edişin kemâli, onu bir  bilmektir. Bir bilişin kemâli, ona karşı öz doğruluğuna  ermektir. Öz doğruluğunun kemâli onu noksan  sıfatlardan tenzîh etmektir. Çünkü bilmek gerekir ki ne  sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her  sıfat, vasfedilenden gayridir; onunla bilinemez.18 <br />
  <br />
17 - Kur'ân-ı Mecîd'de 14. sûrenin (İbrahim a.s) 34. âyetiyle,  16. sûrenin (Nahl) 18. âyetinde Allah'ın nimetlerinin  sayılamayacağı bildirilmiş, Hz. Muhammed de (s.a.a) "Allah'-  ım, gazabından rızana, ikabından bağışlamana, senden sana  sığınırım, sana lâyık övmeyle seni övmeme imkân yok benim  için; sen, kendini nasıl övdüysen öylesin" buyurmuş-tur  (Câmi'us-Sagıyr, 1. s.50). Kur'an-ı Mecid'in 78. sûresinin  (Nebe') 6. ve 7. âyetlerinde de yeryüzü, bir yaygıya, dağlar  çivilere teşbîh edilmiştir.  <br />
18 - Din lügatte karşılık mânasına gelir. Terim olarak, İlâhî  hükümlerin tümüne denir. Kur'an-ı Mecid'de, Allah katında  dînin ancak Müslümanlık olduğu bildirilmiş (3, Âli İmran, 19)  Müslümanlığın gerçek din olduğu anlatılmış (9, Tevbe, 33),  ayrıca her yapılan işin karşılığı verileceği vaadedilen kıyâmet  gününe de "din günü" denmiştir (1, Fatihâ,4). Birinci mânada  itâat etmek, râm olmak, öz gerçekliği mânaları da vardır (El müfredât fî Garib-il Kur'an, Tahran- Murtazaviyye matbaası,  ofset basımı s:175-176). Bu söz Kur'an-ı Mecid'de bir çok  âyetlerde geçer. 51, sûrenin (Zâriyât) 56. âyetinde, "Ve ben  cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" <br />
buyurulmuştur. Bu âyeti İbn-i Abbas, "Yâni, beni tanısınlar diye"  tarzında tefsir etmiştir. "Ben bir gizli defineydim, tanınmayı diledim de halkı, beni tanısınlar diye yarattım" meâlindeki  kudsî hadisi mevzû kabul edenler dahi, yukarıdaki âyetin <br />
Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit  etmiş sayılır. Başkasını ona eşit sayan, ikiliğe düşmüş olur. İkiliğe düşen, tecezzîsini kaail olur; tecezzîsini  kaail olan, onu tanımamış olur. Onu tanımayan, ona  cihet isnat eder, ona işaret eyler. Ona işaret eden, onu  sınırlar. Sınırlayan, sayıya sokar. Her nerde derse, onu  bir yerde sanır, ona mekân isnat eder; bir yerde  diyense, başka yeri ondan hâlî sanır.19 <br />
 <br />
tefsiri bakımın-dan, bu sözün, meâl itibariyle doğru olduğunu  söylemişlerdir (Aliyy'ül-Kaarî: Mevzuat-u Kebîr, Matbaa-i âmire 1289, s.62).  <br />
Dinin usûlü, Allah'ın varlığına, birliğine, kullara lütuf olarak  içlerinden bazılarını seçip hükümlerini bildirmek, doğru yolu  göstermek için gönderdiğine, onlara Cebrâil vasıtasıyla ve  vahiy yoluyla hükümlerini bildirdiğine, bunların içinde son  peygamber olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) Allah katında  mertebesi en yüce ve yüksek olduğuna ve peygamberliğin  onunla bittiğine, bu dünyadan sonra bir âhiret âleminin  bulunduğuna ve herkesin orada, dünyada yaptığının mükâfat  ve mücâzatını göreceğine inanmaktır. Bu üç asla "Tevhîd,  Nübüvvet, Maâd" denir. Nübüvvet'e, meleklere ve kitaplara  inanmak, maâda, ölümden sonra âyet ve hadislerde bildirilen  şeylerin hepsine inanmak girer. Bunları tasdik, herkese ve  aklen gerektir. Bunlarda taklit, yani bir müçtehidin reyine uyuş olmaz. Fürû'ı din'de, yâni namaz, oruç, hac, zekât ve saire gibi  bedenî, yahut mâlî, yahut hem bedenî, hem mâli ibadetlerle,  nikâh, talak, alım-satım gibi muâmelâtta Kur'an ve hadisten,  yani Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmaktan, icma' ve akılla  bir hükme varabilmekten âciz olan kişilerin müçtehidi taklit  etmeleri, onun re'yine uymaları icab eder.  <br />
19 - Allah'ı hakkiyle tavsif mümkün değildir, çünkü sıfatları,  bizim bildiğimiz sıfatlar gibi değildir, Kitapta ve Sünnette vârid <br />
 <br />
olan sıfatlar bizim idrâkimize göredir. Ancak bizim görmemiz,  duymamız, renk, şekil, ses, uzaklık, yakınlık yönünden olduğu  gibi gözle ve kulakla mümkündür. Halbuki Allah'ın görmesi,  duyması, bir esere tâbi olmadığı, bir ihtiyaca bağlı bulunmadığı <br />
gibi âletle de değildir, ilmi, görülen, duyulan şeyleri muhît  olduğu gibi görülmeyen, duyulmayan şeyleri de muhîttir. Bu  bakımdan, bizim bilgimizle onun sıfatlarını kıyaslamak, âdetâ  onun zâtına bir eşit kabul etmeye benzer ki vahdete, tevhid  inancına aykırıdır. Varlık ve birlik, Allah sübhânehu ve Teâlâ'nın  zatında sâbit iki sıfattır, zâtın aynı değildir.  <br />
2. surenin (Bakara) 29. âyetinde, 7. surenin (A'râf) 54.  âyetinde, 10. sûrenin (Yunus) 3. âyetinde, 20. sûrenin (Tâbâ) 4.  âyetinde, Allah Tebareke ve Teâlâ'nın göğe, arşa istivâsı müeveldir. İstivâ iki şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır.  Sivâ, iki şey arasında hacım, ağırlık gibi hususlarda eşitliğe  denir; keyfiyet husûsunda da kullanılır. İstivâ, "alâ" ile ta'diye  edilirse kavramak, kaplamak anlamına gelir. Emri, hükmü,  tedbîri, göğü, arşı kavradı, yâni gökleri yerleri yarattıktan sonra  arşa hâkim ve mutasarrıf oldu, tedbiri orada cârî oldu  demektir. Gök her cirmi kaplayan fezâdır, arş, tavan, bir şeyin  üstünü örten şey ve çardaktır. Mecaz yoluyla padişahın meclisi,  saltanat, hüküm, yücelik ve kudretten kinâyedir. Arşı yıkıldı <br />
demek, hükmü kalmadı, gücü kuvveti yok oldu demektir. Bu  bakımlardan bu âyetlerdeki mânâ, tedbîri, emri, kudreti, göğü,  arşı kapladı, her şeye şâmil oldu ve şâmildir tarzında anlaşılır.  Yoksa gökte veya arştadır demek değildir (El-Müfredât s. 329- <br />
330; Tabrasî: Mecma'ul Beyan; 1, s. 71-72, 4, s.427-428, 5,  s.99). Mücessime tâifesi, Allah'ın arşta bulunduğunu kail  olmakla hata etmişlerdir. Bir yerde temekkün, başka yerde  bulunmamaktır, aynı zamanda mahdut ve cisim sâhibi  olmaktır, cisimse tecezzi eder. Bütün bunlarsa Allah için  muhâldir. <br />
Vardır, yaratılmaksızın. Mevcuttur, yokluktan var  olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden  gayrıdır, ayrı değil. İşler yapar; harekete, âlete muhtaç  olmadan. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa  muhtaç bulunmadan, hiç bir varın yokluğunu  garipsemeden. Halkı yarattı, yaratmaya koyuldu,  düşünüp kurmadan, işe deneyişten faydalanmadan, bir  harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan,  koyulup yorulmadan. Her şeyi vaktinde yarattı,  birbirlerine aykırı olan şeyleri birleştirdi, uzlaştırdı. Her  şeyde bir istîdat, bir tabiat yarattı; her şeyin maddesini  ona göre düzdü-koştu. Her şeyi olmadan bilendir O;  sınırlarını, sonlarını kavrayıp kapsayandır O; her şeyin  gizli, açık, her yanını bilendir O.20 <br />
Tenzîh ederim O'nu noksan sıfatlardan, dâima,  yarattık-larına, şerîat sahibi bir peygamber  göndermiştir; yahut bir kitap indirmiştir; yahut gerekli  bir huccet tanıtmıştır; yahut da doğru yolu bildirmiştir.  Öylesine peygamberlerdir onlar ki ne sayılarının azlığı <br />
yüzünden buyrukları bildirmede bir kusurda  bulunmuşlardır, ne yalanlayanların çokluğu yüzünden  bir taksîre düşmüşlerdir. Kimisi gelip geçmiştir;  <br />
  <br />
20 - Bir işe koyulan, önce o işi düşünür, kurar, bilgisinden,  görgüsünden faydalanır, yaparken hareket halindedir, bir cihet  sarfeder, yorulur. Bu dört vasıf olmadan hiç bir iş yapılamaz.  Allah Tebareke ve Teâlâ ise bunlardan müs-tâğnidir,  münezzehtir, ilmi bir şeyi yaratmadan önce de ona lâhıktır,  sonunu da bilir. <br />
kendisinden sonra geleceğin adını bildirmiştir; kimisi  çıkıp gelmiştir; ondan önceki onu tanıtmıştır.21 Bu yol-yordam üzere çağlar geçmiştir, zamanlar  aşmış-tır; atalar geçip gitmişlerdir, oğullar, yerlerine  geçip yetmişlerdir. Sonunda, noksan sıfatlardan  münezzeh olan Allah, va'dini yerine yetirmek, elçiliğini  tamamlamak için Rasulullah Muhammed'i  göndermiştir; Allah'ın sâlatı ona ve soyuna. Onu  tanımak, tanıtmak için peygamberlerden söz almıştır;  sıfatları tanınmıştır; doğumu ve doğduğu yer ve zaman  yüceltilmiştir.22 <br />
  <br />
21 - "Kim doğru yolu bulursa ancak kendisi için bulmuştur.  Kim doğru yoldan sapmışsa kendisini saptırmıştır ve kimse, bir  başkasının yükünü yüklenmez ve biz, peygamber  göndermedikçe hiç bir topluluğu azaplandırmayız" âyeti  mucibince (17, İsrâ, 15) lütfü dolayısıyla insanlara mutlaka bir  peygamber göndermiştir, bir kitap indirmiştir, bir hüccet  tanıtmıştır, doğru yolu beyan buyurmuştur. Peygamberlerin  kimisi, 61. sûrenin (Saf) 6. âyetinde Hz. İsâ alâ Nebiyyinâ ve  âlihi ve aleyhisselâmın, Hz. Muhammed'i bildirdiği gibi  kendisinden sonra gelecek peygamberi müjdelemiştir; kimisi  bizim Peygamberimiz gibi eski peygamberleri tasdik etmiş ve  ettirmiştir.  <br />
22 - 2. Sûrenin (Bakara) 143. âyetinde tam orta yolu  tutmuş, ifrattan, tefritten arınmış olan Muhammed (s.a.a)  ümmetinin bütün insanlara tanıklık edeceği, Hz. Peygamber' in  de ümmetine tanık olacağı, 4. sûrenin (Nisâ) 41. âyetinde,  kıyâmet günü her ümmetten bir tanık getirileceği, Muham-med  (s.a.a) ümmetinin de hepsine tanıklık edeceği bildirilmektedir.  9. sûrenin (Tevbe) 33. âyetinde, müşrikler istemese, zorlarına  gitse bile Hz. Muhammed'in insanları doğru yola götürmek için  gerçek din ile, bütün dinlere üstün olmak için gönderildiği <br />
O gün yeryüzündekiler, ayrı-ayrı yollara sapmışlardı;  darmadağın dileklere sarılmışlardı; dağınık yollara  sapıtmışlardı. Kimisi, Allah'ı, onun yarattığı şeylere  benzetmedeydi; kimisi adını anarken batıl yola  gitmedeydi; kimisi de ona şirk koşup sapıklık  etmedeydi.23 <br />
 <br />
beyan buyurulmaktadır. 61. sûrenin (Saf) 9. âyet-i kerîmesi de  aynı meâldedir ve bu âyetlerden Muhammed (s.a.a) dininin son  din, kendilerinin de son peygamber olduğu anlaşılmaktadır.  33. sûrenin (Ahzâb) 40. âyetinde ise Hz. Muhammed'in Allah'ın  Rasulü ve peygamberlerin sonuncusu olduğu tasrîh  edilmektedir. Âyette, peygamberler, sözü "nebiyyin-haber  getirenler" diye geçer. Her nebî, rasûl, yâni şerîat sâhibi  değildir, fakat her rasûl nebîdir, yâni nebî umûmîdir, rasul  husûsî ve rasûl, nebî sözünün şümulüne girer; bu bakımdan  hadislerle de sâbit olduğu veçhile Hz. Muhammed,  peygamberlerin sonuncusu-dur, dini de son dindir. Ondan sonra  peygamberlik iddiâ eden ve din kuran kişilerin hemen hepsi de  sömürgenlerin İslâm'ı bölmesine maşalık eden şarlatanlar,  yalancılardır.  <br />
Kur'an-ı Mecıd'de, Allah'a ibâdet için kurulan ilk evin, ilk  mescidin, Mekke-i Muazzamâ'daki Kâbe olduğu bildirilmiştir  (3. Âli İmrân 96). Buhârî, Ebû-Zerr'den (r.a) tahriç eder; diyor ki:  Yâ Rasûlallah dedim, yeryüzünde ilk kurulan mescid hangi  mescittir? Mescid-i Haram buyurdular. Sonra hangi mescid  kuruldu dedim, Mescid-i Aksâ buyurdular. İkisinin arasında  dedim, ne kadar, zaman var? Kırk yıl buyurdular (et-Tecrid'us Sarih, c.2, s.41, Kitab-u-Bed'ül-halk).  <br />
23 - Cehalet devri denen ve Hz. Muhammed'in (s.a.a)  gönderilmesinden evvelki devre ait olan sapıklıklar, saymakla  tükenmez. İnsanlar putlara tapıyorlardı; kumar, içki, fâiz alıp  yürümüştü. Kadınlar dört, beş, hattâ daha fazla erkekle  evleniyorlar, çocuğun babası, ya hakemle tayin ediliyor, yahut <br />
Derken onunla sapıklıktan kurtardı onları,  vücudunun bereketiyle bilgisizlikten halâs etti onları;  sonra da, Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna olsun,  Muhammed'e noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah  kendisine kavuşmayı seçti; katında ihsanda bulunmayı <br />
diledi; dünya yurdundan almakla ikrâm etti ona;  belâlara eş olmayı reva görmedi ona. Kerem sahibi  onu kendi katına aldı; Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna  olsun. O, sizin aranızda, peygamberlerin ümmetleri  içinde bıraktığını bıraktı. Çünkü peygamberler,  ümmetlerini başıboş bırakmadılar; apaçık bir yol  bırakma-dan gitmediler; bir bayrak dikmeden onları <br />
terketmediler.24 <br />
Rabbinizin kitâbı sizdedir, yanınızdadır; helâlini de  apaçık göstermededir, harâmını da. Farzlarını da  apaçık bildirmededir, üstün işlerini de. Bir hükmü  kaldıran âyeti de açıklamıştır, hükmü kaldırılan âyeti  de. Ruhsatlarını da bildirmiştir, azimetlerini de. Anlamı <br />
husûsî olan da apaçıktır, umûmî olan da. İbretleri de  meydandadır, örnekleri de. Mutlak olanı da  bildirilmiştir, mukayyet olanı da. Anlamı herkesçe  anlaşılanı da beyan edilmiştir, anlaşılmayanı da.  Kısaca anlatılanları tefsir edilmiştir, müşkül  <br />
 <br />
kur'a ile tanınıyordu. Diri hayvanların etinden parçalar kesilip  yeniyordu. Harâm, helâl bilinmiyordu. Soy-boy üstünlüğü,  yağma âdî işlerdendi. Kız çocukları diri diri gömülüyordu. Bu  hususta, tarihlerde anlatıldığı için fazla söze lüzum  görmüyoruz.  <br />
24 - Hz. Peygamber'in (s.a.a) diktiği bayrak, Allah'ın Kitabı,  kendilerinin sünnetidir. <br />
anlaşılanları açıklanmış, bildirilmiştir, öyle hükümleri  vardır ki, o kitabın, mutlaka bilinmesi için ahit  alınmıştır, öyle hükümleri de vardır ki kulların, onları bilmemesi de câiz sayılmıştır. Öyle âyetleri vardır ki  kitapta farzdır da neshedilişi, sünnetle bildirilmiştir.  Öyle âyetleri de vardır ki sünnetle vâcip olmuştur,  kitaptaysa terk edilmesine ruhsat verilmiştir. Bazı hükümleri vaktinde vacîptir, ileri zamanlarda hükmü  geçer. Haramlarının da hükümleri çeşit çeşittir; öyle  büyük haramlar vardır ki onları yapana cehennem  vardır; öyle küçükleri de vardır ki onları yapanların  suçlarını örter, bağışlar. Öyle hükümleri vardır ki en azı da makbûldür, en çoğu da yapılabilir.25 <br />
  <br />
25 - Helâl, yapılabilen, yapılması suç olmayan şeylerdir.  Haram yapılması suç olan, bir kısmının cezası, dünyada da  tayin edilmiş olan şeylerdir. Farz, yapılması emredilenlerdir.  Hükmü kalkan âyete "Mensûh", o âyetin hükmünü kaldıran  âyete "Nâsih" denir. Ruhsat, bir sebep yüzünden yapılma-sına  cevaz vermektir. Azimet, manâsında tahsîs bulunan  hükümlerdir. Meselâ, içki haramdır. İçen dünyada da had  vurularak, yani dövülerek cezalanır, su içmekse helâldir. 2.  sûrenin (Bakara) 173. âyet-i kerîmesinde, ölü hayvan eti, kan  ve domuz haram edilmiştir; fakat zorda kalanın başkasının  hakkına el uzatmaması, doyuncaya dek yememesi şartıyla  yemesine cevaz verilmiştir; bu bir ruhsattır. "Kim sizden o aya,  Ramazan ayına erişirse orucunu tutsun" emriyle (2, Bakara,  181), bâliğ olmayan, aklı başında bulunmayan, hasta ve  kadınsa hayız halinde olmayan ve seferde bulunmayan  herkese oruç farz edilmiştir; bu sözde yukarıdaki  mazeretlerden biri ile mâzur olmayanlara tahsîs vardır. Mânası umumi olan, "Herkes ölümü tadar" (3. Âli İmran, 182)  âyetindeki gibi mânası herkese ve her şeye şâmil olandır. İbret, <br />
 <br />
"Bak. Allah'ın rahmetinin eserlerine, yeryüzünü nasıl da  ölümünden sonra diriltir" gibi (30, Rûm, 50) âyetleridir;  mânaları ibreti tazammun eder. Örnek, "Kendilerine Tevrat  yüklenenler, sonra da onunla amel etmeyenler, eşeğe  benzerler ki koskoca kitapları taşımada" (62; Cumua, 5),  "Dünya yaşayışı, gökten yağdırdığımız yağmura benzer ancak" <br />
(10, Yûnus, 24) gibi âyetlerdir. Mutlak, "Bir kul azad etmelidir" tarzında nâzil olan âyetlerdir (58, Mücadele, 3); yahut, "Kadın  olsun, erkek olsun, hırsızların ellerini kesin" (5, Mâide, 38)  âyetidir ki elin nereden ve ne kadar kesileceği âyette musarrah  değildir; hadisle anlaşılır. Mukayyetse, "Bir mü'min köle azat  etmek gerek" (4, Nisâ, 92), yahut "Ellerinizi dirseklerle beraber  yıkayın" (5, Mâide, 6) meâlindeki âyetlerdir. Anlamı kesin olan  ve herkesçe anlaşılan âyetlere "muhkem" denir ve Kur'an-ı Mecid'in âyetlerinin çoğu böyledir. Mânası herkesçe  anlaşılmayan âyetler "müteşâbih" adıyla anılır; bazı sûrelerin  başlarındaki harfler gibi.  <br />
Kur'ân-ı Mecid, bir de şu suretle anlatılmaktadır:  Bâzı âyetlerin hükümlerinin mutlaka bilinmesi, onlara  uyulması icâb eder, bunlar, muhkem âyetlerdir ve Kur'ân-ı Mecid'in ayetlerinin çoğu bu suretle nâzil olmuştur; emir, nehiy,  helâl, haram âyetleriyle vahdaniyete, risâlete, maâda îman  hükümlerini ihtiva eden âyetler gibi, fakat bazıları da  "müteşabih"dir, mânası açık olarak belli değildir. 17. sûrenin  (İsrâ) 85. âyetinde ruh hakkında verilen bilgi, yahut 24. sûrenin  (Nûr) 35. âyeti olan, "Nûr âyeti", yahut da bâzı sûrelerin  başlarındaki hurûf-ı mukattaa gibi. Bunların mânalarını kesin  olarak bilmemiz hakkında bir emir yoktur, hattâ bunların  üzerinde durmak, bunlardan hüküm çıkarmak bir bölük halkı sapıklığa da sevkeder. Çünkü çevremize, bilgimize,  tecrübemize ve zamanımıza dayanabilen akıl, Rabbânî  hikmetleri ihâtadan âcizdir.  <br />
Bâzı âyetler de vardır ki 4. sûrenin (Nisâ), 15-16. <br />
(Aynı hutbeden):  <br />
Hürmeti vacip olan evini (Kâbe'yi) ziyaret edip  haccetmenizi de size farzetti; o evi halka kıble kıldı;  halk susamış yaratıkların yanıp kavrularak  koşuştukları gibi oraya varırlar; sürü-sürü güvercinler  gibi oraya sığınırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan  ma'bud, kendi ululuğuna karşı gönül alçaklığını <br />
sağlamak, yüceliğini onlara anlatmak için o evi bir  sebep olarak icâd etti. Halkın bir kısmını seçti ki onlar,  onun çağrısını duydular da icâbet ettiler; onun sözünü  gerçeklediler. Peygamberlerinin durdukları yerlerde  durdular; arşın çevresinde dolanan meleklere  benzediler; ona kulluk etme ticaret yurdunda kârlar  elde ettiler, suçları örteceğini vaadettiği yere koşuşup  gittiler. Noksan sıfatlardan münezzeh ve yüce ma'bud,  <br />
 <br />
âyetlerinde, kötülük de bulunan kadının, dulsa ölünceye dek  hapsi, kızsa ta'ziri emredilmişken sünnetle, evli olanın recmi,  olmayana had vurulması takarrür etmiştir. Öyleleri vardır ki  sünnetle muayyen iken kitapla değişmiştir. İslam'ın ilk  zamanlarında Beyt-i Mukaddes'e teveccüh edilerek namaz  kılınırken 2. sûrenin (Bakara) 144. âyetinde Mescid-i Harâm'a  teveccüh farzedilmiş, sünnet de buna tâbi olmuştur. Öyleleri de  vardır ki 4. surenin (Nisâ') 101. âyetinde olduğu gibi seferde  namazın kasrına ruhsat verilmişken sünnetle vücûbu sabit  olmuştur. Vaktinde vâcip, yâni farz olan, ileride hükmü geçen  âyetlerse mensûh âyetlerdir.  <br />
Yapanın karşılığı cehennem olan haramlar, büyük  günahlardır; suçluları bağışlananlar da küçük günahları işleyip  nâdim olanlardır. Azı makbûl olan, fakat çoğu da yapılabilen  emirler, meselâ namazda Hamd'den sonra en kısa sureyi  okumaktır; fakat insan, en uzun sûreyi de okuyabilir. <br />
o evi, İslâm için bir alem kıldı; sığınanlara orasını bir  harem kıldı. Orayı ziyaret etmeyi farzetti; hakkını tanıyıp korumayı gerekli saydı. Oraya varmanızı farzetti  de o noksan sıfatlardan münezzeh olan ma'bud  buyurdu ki: "İnsanlardan oraya gitmeye gücü yetene,  Allah için o evî ziyaret ederek haccetmesi farzdır; inkâr  eden eder; Allah, şüphe yok ki bütün âlemlerden  müstağnîdir." (Kur'an-ı Mecid, 3, 97).26 <br />
* * *  <br />
2  <br />
SIFFÎN'DEN DÖNDÜKTEN SONRA OKUDUKLARI  <br />
  <br />
26 - Kur'ân-ı Mecid'in 2. sûresinin (Bakara) 158, 189, 196- 200, 3. sûrenin (Âli İmrân) 97, 9. sûrenin 3. âyetinde haccın  farz olduğu bildirilmektedir. Haccın iktisâdî ve içtimaî faydaları pek çoktur. İslâm'ın merkezi olan yerde, her taraftan gelip  toplanmak, İslâm ülkelerinin imârını, terfihini sağlaya-cağı gibi  imân edenlerin bir araya toplanmaları, birbirleriyle tanışmaları,  görüşmeleri yılda bir kere umûmi bir İslâm kongresi mâhiyetini  taşır. Beytullah, İslâm'ın kıblesi, toplum yeridir. Orası Müslümanlara haremdir; hürmeti vâcip yerdir. Hac esnasında  ihrâma bürünen, âdeta ferdiyetinden ölmüş, beşeriyetten  çıkmıştır; meleklere benzemiştir. Eli-kolu yoktur; canını Hakk'a  teslîm etmiştir. Hiç bir şeyi, hiç bir yaratığı incitemez; tam bir  teslîmiyettedir. Bu da ayrıca terbiyevî ve ahlâkî yönüdür.  Bundan dolayıdır ki hacca, İslâm dininde büyük bir ehemmiyet  verilmiş, bedenî ve malî durumu iyi olanın, yol da eminse bu  farîzayı terketmesi, küfürle eşit tutulmuştur (3, 97). <br />
HUTBE  <br />
Hamdederim Allah'a, nimetini tamamlamak için;  yüceliğine uymak için: O'na isyân etmekten kurtulmak  için; O'ndan yardım dilerim yokluktan, yoksulluktan  kurtulmak için. Gerçekten de O, doğru yola sevkettiğini  saptırmaz, ona karşı düşmanlıkta bulunanı da  kurtarmaz, ihtiyaçtan kurtardığı kişi yoksul olmaz. O'na  hamdetmek, tartılıp ağır gelen her şeyden daha ağırdır  gerçekten; üstündür saklanıp korunan değerli  şeylerden.  <br />
Bilirim, bildiririm ki Allah'tan başka yoktur tapacak;  ortağı yoktur, birdir ancak. Bu biliş, bildiriş, sınanmış olarak candandır, gönülden; inancı hâlistir, özden. Sağ kaldıkça ona yapışır, sarılırız; uğradığımız korkulardan  onunla aman buluruz. Bu inançtır îmân için gerekli  olan, lütfe, ihsana başlangıç bulunan; Rahmân'ın  razılığını sağlayan; şeytanı sürüp kovan.27 <br />
Ve bilirim bildiririm ki Muhammed kuludur,  rasûlüdür. Onu tanınmış bir dinle gönderdi; üstünde  yalım-yalım ateş yakılan, yol yitirenlere yol bulduran  dağ gibi belirli âlâmetle, hükmü kesin kılınmış kitapla,  parıl parıl parlayan, ışıkla, alev alev balkıyan aydınlıkla,  <br />
  <br />
27 - Yokluktan, yoksulluktan kurtulmak için; yâni O'ndan  yardım dilerim herhalde ve O'dur her hâceti revâ eden, O'na  hamdetmekten mahrûm olmamak, bu mânevî yoksulluktan  kurtulmak için O'ndan yardım isterim demektir. <br />
bozulması mümkün olmayan emirle yolladı şüpheleri  gidermek, apaçık gerçekleri kesinleştirmek, delillerle  halkı kötülüklerden çekindirmek, belâlardan  korkutmak için yolladı.  <br />
İnsanlar sınanma içindeydiler; öylesine ki din ipi, o  yüzden üzülürdü, kopardı; gerçek inanç direkleri  yıkılırdı, yatardı. Dinin aslına karışıklıklar düşmüştü; iş darmadağın olmuştu; çıkılıp kurtulunacak yer  daraldıkça daralmıştı; vehimlerden sıyrılmak için  görecek gözler köreldikçe körelmişti. Doğru yolun adı sanı kalmamıştı; Körlük her yanı kaplamıştı. Rahmân'a  isyân ediliyordu; şeytana yardımda bulunuluyordu.  İman hor-hakir olmuştu; dayanakları yıkılmış-gitmişti;  nişâneleri tanınmaz hale gelmişti; yolları görünmez  olmuştu; geçitleri silinip gitmişti. Şeytana itâat etmişti  insanlar; onun yollarını tutmuştu canlar; onun  kaynaklarından içiyorlardı susayanlar. Şeytanın  bayrakları onlarla yürüyordu; sancağı dikilmişti,  dalgalanıyordu. İnsanlar öylesine sınanmalar  içindeydiler ki o fitneler, tabanlarıyla eziyordu onları;  tırnakları altında kırıp geçiyordu onları. Neşesinden  tırnaklarının ucuna basmış, kalkınmıştı fitneler;  insanlarsa o fitneler arasında yollarını yitirmişler,  şaşırıp kalmışlar, bilgisiz bir hale gelmişler, fitnelerin  içine düşmüşlerdi.  <br />
En hayırlı yerde, en şerr komşular arasından  gönderdi O'nu, bir haldeydiler ki uykuları uykusuzluktu;  sürmeleri göz yaşlarıydı; bilginin ağzına gem <br />
vurulmuştu, bir söz söyleyemezdi; bilgisizi ağırlanırdı,  sayılırdı, bir sözü iki edilemezdi.28 <br />
(Bu hutbeden): <br />
O'nun soyu, sırrına sahiptir. O'nun, buyruğu  onlardan öğrenilir. Bilgisinin heybesidir onlar;  kitaplarının konduğu, korunduğu yerdir onlar; dinin  dağlarıdır onlar; dinin beli bükülürse onlarla doğrulur;  eli ayağı titrerse onlarla dincelir, dertten kurtulur.  <br />
(Aynı hutbeden: Onların düşmanlarıysa,)  <br />
Kötülük tohumlarını ektiler; yalanlar, aldanışla  suladılar; helâk olup gitmeyi biçtiler, azâba uğramayı derdiler, devşirdiler. Bu ümmetten hiç kimse  Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in  soyuyla kıyaslana-maz; boyuna onların nimetlerine  <br />
  <br />
28 - İnsanların, Hz. Muhammed'in (s.a.a) gönderilme-sinden  önceki hallerini anlatmaktadır. Hidâyet gerçekten de bilinmez  olmuştu. Şeref soya sopa bağlıydı, üstünlük ancak kahırla,  zulümle elde edilirdi. Elle yapılan putlara kulluk etmek, fakat  istenilen elde edilemezse onlara hakarette bulunmak âdetti.  İlk kız çocuğu olanın onu, diri diri gömmesi, şerefini korumak  için bir vecîbe idi. Kölelik câriyelik bir geçim vasıtasıydı,  hürriyet adı anılmaz bir mefhumdu; fazilet bir muammadan  ibaretti; batıl inançlar revaçtaydı. Arap yarımadası bu halde  olmakla beraber yeryüzünün başka tarafları da sapıklık  içindeydi. Mûsevîlik, ırk üstünlüğünü güden, âhireti  düşünmeyen, düzeni, başka milletler hakkında mubah sayan  bir din haline gelmiş, Hristiyanlık, putperestlik olmuştu.  Temizliğin adı sanı yoktu. Din namına ahlâksızlık ve zulüm  herkesi bezdirmişti.  <br />
En hayırlı yer, Mekke ve Beytullah'tır; o evin en kötü  komşuları da müşriklerdir. <br />
ulaşan kişiyle hiç bir zaman onlar eşit olamaz. Onlar  dînin temelidirler, tam inancın direği; ileri giden döner,  onlara katılır da yola girer; geri kalan gelir, onlara uyar  da murâda erer. Onlarındır vilâyet hakkının özellikleri  elbet, onlardadır vasiyet ve verâset. Şimdi hak ehline  döndü; yerine geldi; sâhibini buldu.29 <br />
* * *  <br />
  <br />
29 - Vilâyet ve vasiyet, Hz. Peygamber'in (s.a.a) yerine geçen  zâtın, Allah'ın emri ve Hz. peygamber'in (s.a.a) tebliği ile  ümmetin imâmı ve Peygamberinin vasisi olup din ve dünya  işlerinde ümmet içinde veliyy'ül-emr oluşudur ki bu inanç  "İmâmiyye", yahut On iki İmâm'ın vilâyet ve imâmetine  inandıkları için "İsnâ-Aşeriyye" denen, diğer mezhepler, İmâm  Muhammed'ül Bâkır (a.s) ve oğlu İmâm Ca'fer'üs Sâdık'ın (a.s)  zamanında çıktığı ve Ehl-i beyte uyanların İmâm Ca'fer'e (a.s)  uydukları için "Ca'feriyye" diye de anılan mezhebi, diğer  mezheplerden bilhassa ayıran inançtır.  <br />
(Bu hutbenin son fıkrasına nazaran Emir'ül-Müminin'in (a.s),  hemen halife oluşundan sonra irâd edilmiş olması ihtimâli de  vardır.) <br />
49  <br />
Hamd Allah'a ki işlerin gizliliklerini örttü, gizledi;  fakat ona bütün gizlilikler âşikâr, her şeyden kudretini,  sanatını bildiren bir delil eder izhâr; her yanda delilleri  berkarar. Gören O'nu göremez; ama görmeyen göz de  inkâr edemez; nitekim O'nun varlığını ispat eden gönül  de onu göremez. Yücelikte en üstündür; O'ndan üstün  bir varlık olamaz; yakınlıkta en yakındır; O'ndan yakın  bir var bulunamaz. Ne yüceliği, yarattığı bir şeyden  uzaklaştırır O'nu; ne yakınlığı yarattıklarıyla eşit eder  O'nu. Akıllara sıfatlarını sınırlamayı bildirmemiştir;  ama O'nun varlığını, birliğini tanımaktan da onları perdelememiştir. Öyle bir vardır, birdir ki varlık  nişaneleri, O'na şehâdet eder, inâdına inkâr edenin  gönlü bile varlığını ikrâr eyler. Allah, O'nu yaratıklara  benzetenleri, yahut inat edip inkâr edenlerin  söyledikleri sözlerden yüce mi, yücedir.30 <br />
  <br />
30 - "Kendileri de bunlara adamakıllı inandıkları, bunları  iyice bilip anladıkları halde zulümle, ululanmayla inâdına inkâr  ettiler; bak da gör bozguncuların sonu ne oldu" (Neml,14). <br />
65  <br />
Hamd Allah'a; sonradan O'na bir hâl târî olmaz ki  âhır olmadan önce evvel olsun, bâtın olmadan önce  zâhir bulunsun; O, zevâli olmamak üzere her şeyden  evveldir, her şeyden âhır, O'ndan başka birlikle  vasfedilen her şey azdır, kimsesizdir; üstün denen her  varlık zebundur, âcizdir; kuvvetli denen, zayıftır,  kuvvetsizdir; bir şeye sâhip denen, köledir, kuldur.  O'ndan başka her bilgi sahibi, bilgisini başkasından  elde etmiştir; O'ndan başka her gücü yetenin, gücü  yeter de, yetmez de. O'ndan başka her duyan, hafif  sesleri duymaz da; çok yüce seslerse kendisini sağır  eder, uzaktan söylenenleriyse işitmez de. O'ndan  başka her gören, gizli renklere, latîf cisimlere karşı kör  olur, görmez de. O'ndan başka her görünen  görünmemeyi beceremez de; her görünmeyen,  görünmeyi başaramaz da. yarattığını, kudretini  sağlamak yüzünden, zamanın sonundan korkmak  yönünden, bir benzerinin yardımını dileyerek, bir eşinin  emeğini isteyerek, yahut yaptığını istemeyen bir zıdda  üstünlük göstererek yaratmamıştır. Fakat bütün  yaratıklar, O'nun yarattıklarıdır; O'nun lütfüyle gelişip  yetişmededirler; kullardır; O'na karşı alçalmadadırlar.31 <br />
  <br />
31 - "O'dur evvel ve âhır ve zahîr ve bâtın ve O'dur her şeyi <br />
Eşyaya hulûl etmez32 ki ordadır densin; eşyâdan  ayrı değildir ki aykırıdır, ayrıdır denebilsin. yaratmak  ağır gelmez O'na; yarattığını tedbîr ve tasarruf, yormaz  O'nu. Hüküm ve takdirinde şüpheye düşmez; takdiri  yerindedir, bilgisi tamdır, muhkemdir, emri mutlaka  yerine gelir. Azâb eder, kahreder; ama gene de  bağışlaması, lütfü umulur. Nimetler verir, lütuflar eder;  ama gene de azâbından korkulur.  <br />
 <br />
bilici." (57, Hadid, 3) Kadîm olması, kendisinden başka her  şeyin sonradan yaratılmış bulunması bakımından, vakit  mefhumu düşünülmeksizin evveldir; her şey fenâ  bulunduğundan ve bâki yalnız kendisi olduğundan âhırdır;  evveline bir evvel tasavvur edilemediği gibi zevâli de yoktur.  Her şey O'nun tasarrufu altındadır; O'ysa her şeyden üstündür,  bu bakımdan zâhirdir; her şeyi künhiyle, yaratmadan ve  yarattıktan sonra bildiğinden ve O'ndan başka bilen  olmadığından bâtındır; delilleriyle zâhir, yarattıklarının  duygularından bâtındır; hiç bir şeye, zâhirî yakınlığı olmamak  üzere zâhir kudreti, her şeyde göründüğü cihetle bâtındır  diyenler, yaratış bakımından evvel, rızık veriş bakımından âhır,  hayat veriş bakımından zâhir, öldürüş bakımından bâtındır  tarzında tefsir edenler de olmuştur. Ezelî oluşuyla evvel, ebedî  oluşuyla âhır, birliğiyle zâhir, hiç bir şeye ihtiyacı olmamakla da  bâtındır da demişlerdir. Evveline evvel olmaması dolayısıyla  kadîmdir; yâni evveldir; iman edenler âhirette rahmeti şâmil  olmakla âhırdır; hikmetiyle zâhirdir; bilgisiyle bâtındır da  denmiştir.  <br />
32 - Hulûl, bir şeyin başka bir şeye girmesidir; iki şey  birleşirse buna ittihâd denir. Allah tebâreke ve Teâlâ hiç bir  şeye hulûl etmediği gibi 'Onun için ittihâd da mümkün değildir,  bu çeşit bir inanç beslemek, Müslümanlığın esasına aykırıdır. <br />
72  <br />
HAZRETİ PEYGAMBER'E (S.A.A) SALAVÂT  GETİRMEYİ BİLDİREN HUTBELERİ  <br />
Ey yayılacak şeyleri yayan, ey yüceltilecek şeyleri  yücelten, ey gönülleri, yaratılışına, istîdadına göre kötü,  yahut iyi kabiliyette halkeden, kulun ve Rasûlün  Muhammed'e en yüce rahmetlerinle rahmet et; en  fazla bereketlerinle bereketler ver. O'dur kendinden  önce gelip geçen peygamberlerin sonuncusu olan;  kapanmış şeyleri açan; hakkı hak üzere ilân edip  yayan, ortaya koyan. O'dur batılların coşup  köpürüşlerini gideren; sapıklıkların saldırışlarını kırıp  geçiren. Peygamberliği yüklenmiştir de senin emrini  yerine getirmiştir; tez davranmıştır da razılıkların  neredeyse, ne ise onlarda acele etmiştir. İleri  gitmekten geri kalmamıştır; azminde gevşek  davranmamıştır. Vahyine mazhar olmuş, bildirmiş,  ahdini yerine getirmiştir; emrin ne ise o yola gitmiştir.  Sonunda din ateşini yalım yalım alevlendirmiş, ana  yoldan itmeyenlere yol göstermiştir de gönüller,  sınanmalara, suça batmalara uğradıktan sonra  hidâyete ermiştir. Apaçık bayrakları dikmiştir, apaydın  hükümleri bildirmiştir. <br />
O'dur emniyete eriştirilmiş, amana kavuşturulmuş eminin, O'dur senin gizlenmiş, saklanmış bilginin  hazînedârı. O'dur herkese yaptığını karşılığı verilecek  günde tanığın; O'dur hak üzere gönderdiğin; O'dur  halka Rasûlün.  <br />
Allah'ım, manevî gölgende geniş mi geniş bir yer  ver ona, ihsanından olasıya hayırlar üstüne hayırlar  ihsan et O'na. Allah'ım, kurduğu yapıyı yapı yapanların  yapıların-dan daha yücelt; derecesini katında  yükselttikçe yükselt; ışığını ışıttıkça ışıt; onu elçi olarak  gönderdiğinde karşılık tanıklığını kabûl et; sözünü  razılığınla makbûl et. Sözü adalete tam uygun olsun;  gerçeği batıldan ayırsın, bölsün. Allah'ın, güzel yaşayış,  nimetler elde ediş yurdunda, dilenen zevklere, istenen  lezzetlere nâil olarak, tam inanca, yücelikler  bağışlarına kavuşarak O'nunla bizi buluştur, bizi O'na  kavuştur.  <br />
90  <br />
Hamd Allah'a ki görülmeksizin bilinmiştir;  düşünmek-sizin yaratıcıdır. Öylesine bir yaratıcıdır ki  her an yaratmaktadır, tedbîr ve tasarruf etmektedir;  her an vardır, kaaimdir, dâimdir. Burçları bulunan  gökler yaratılmamıştı; büyük kapıları örten perdeler  gerilmemişti; kapkaranlık gece kararmamıştı; durgun  denizse serilmemişti; geniş yolları olan dağlar <br />
dikilmemişti; küçük ve eğri büğrü, şahrem şahrem  yollar açılmamıştı; döşenmiş yer yüzü yoktu; güvenç,  dayanç sâhibi yaratılmış yoktu; gene de O kaaimdi,  dâimdi. İşte budur, böyledir eşsiz-örneksiz olarak halkı <br />
yaratan ve onlardan sonra da bâkıy olan; yarattık larının mâbudu olan ve rızıklarını veren. Güneş ve Ay  O'nun rızasını dileyerek yürür giderler, her yeniyi  yıpratırlar, köhne kılarlar; her uzağı yaklaştırırlar, yakın  ederler.  <br />
Yaratan, yarattıklarının rızıklarını pay etmiştir;  eserlerini amellerini soluklarının sayısını, hâince  bakışlarını, kendilerinden bile gizledikleri gönüllerinden  geçen şeyleri, analarının rahimlerinde  konaklayacaklarını, babalarının bel-lerinden zuhûr  edeceklerini, zamanların sonuna, çağların nihayetine  dek saymıştır, bilmiştir. Öylesine bir mâbuddur ki  rahmetinin genişliği içinde düşmanlarına olan kahrı,  azâbı daralmıştır, çetinleşmiştir; kahrının, azâbının  darlığı, çetinliği içinde dostlarının rahmeti  genişlemiştir.  <br />
Kendisine karşı üstünlük güdeni kahredicidir;  O'nunla savaşa girişeni helâk edicidir; O'nunla  düşmanlık edeni, O'ndan uzaklaşanı hor hakir bir hâle  kor. O'nunla düşman-lığa girişene üstün olur. Kim O'na  dayanırsa O, yeter ona; kim O'ndan dilerse O verir ona;  kim O'nun yolunda borç verirse O, öder onu, kim O'na  şükrederse O karşılığını verir onun.  <br />
Allah'ın kulları, yaptıklarınız tartılmadan siz tartın  kendinizi; hesâbınız görülmeden siz görün hesâbınızı.  Boğazınız sıkılmadan önce soluk alın; zorla sürülüp  götürülmeden önce râm olun ve bilin ki kim kendisine <br />
yardım etmez, öğüt vermezse, kim kendisini  korkutmazsa, korkmazsa, başka bir korkutucu ona  fayda vermez; başka bir öğütçünün öğüdü ona tesir  etmez.  <br />
91  <br />
(Mes'ade b. Sadka, İmâm Câ'fer b. Muhammed'is Sâdık Aleyhimesselâm'dan rivâyet etmiştir: Bir gün  birisi gelmiş, Yâ Emir'el-Mü'minin; bize Rabbimizi anlat  da O'na sevgimiz çoğalsın, O'nu daha iyi tanıyalım  demişti. Hazret bu söze hiddet etmiş, halkı namâza  çağırtmış, Kûfe Mescidinde halkı toplamış, mescid  dolunca, hiddetleri benizlerinden anlaşılır bir hâlde  minbere çıkıp Allah'a hamd ü senâ, Rasûlullah'a salât  ü selâmdan sonra bu hutbeyi okumuşlardır. Bu  hutbeye "Hutbet'ül-Eşbâh" yâni cisimleri, yaratıkları  anlatan hutbe derler ve en beliğ hutbelerinden biridir.) <br />
Hamd Allah'a ki kısmak, vermemek, nimetini  çoğaltmaz; vermek ve cömertlikte bulunmak, hayrını lütfünü azaltmaz. Çünkü O'ndan başka her verenin  nimeti azalır ve O'ndan başka her vermeyen kötülükte  kalır. O'dur nimetlerle kullara bağışta bulunan; O'dur  nimetlerin faydalarıyla onları faydalandıran. O'dur  ihtiyaçlarından fazla veren, haketmediklerini lütfeden, <br />
halk ayâli sayılır O'nun, O'dur rızıklarını vermeyi  vaadeden; O'dur rızıklarını takdir eyleyen. Kendisine  yönelenlerin yollarını, O'nun nimetlerini dileyenlerin  hareketlerini apaçık bildirmiştir; belli-beyan  anlatmıştır. Kendisinden isteyene karşı ne kadar  cömertse o kadar cömertlikte bulunur.  <br />
Öyle bir evveldir ki O'ndan önce hiçbir var yoktur;  öyle bir âhırdır ki O'ndan sonra hiçbir var yoktur.  Gözbebek-lerini, zâtını görmekten, künhünü  anlamaktan âciz kılmıştır. Zâtına nisbetle bir çağ <br />
yoktur ki halden hale dönsün, bir mekânı yoktur ki  ordan ayrılıp bir başka yere gitmesi mümkün  görünsün. Dağlardaki madenler, ne kadar soluk alıp  veriyorlarsa, denizlerdeki sedefler, ne kadar ağız açıp  gülüyorlarsa, onların sayısınca gümüş ve altın  bağışlasa, inciler saçsa, mercanlar devşirip verse, gene  de bu bağış, cömertliğine tesir etmez, katındaki  hazîneler bitmez; katındaki bütün halkın dileklerine  yetecek nimetler öylesine mevcuttur ki tükenmez de  tükenmez. Çünkü O öyle bir cömerttir, öyle bir vericidir  ki, isteyenlerin istekleri nimetini azaltmaz; ısrarla  dileyenlerin dilekleri O'nu nekes kılmaz. Bir bak da gör,  Kur'an, O'nun sıfatlarından sana ne bildiriyorsa ona uy  ey soru soran, O'nun doğru yolu gösteren ışığı ile  ışıklan.  <br />
Şeytanın, sana bilmeni teklif ettiği bilgi, kitapta  sana farz edilmemiştir; Peygamber sallallahu aleyhi ve  âlihî ve sellem'in, ve hidâyete götüren imâmların  sünnetinde de eseri belirmemiştir. O'nu bilmeyi,  noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a bırak;  gerçekten de budur Allah'ın sana yüklediği hak. Bil ki <br />
bilgide ileri olanlar, o kişilerdir onlar, örtülüp gizlenmiş şeyleri tefsîr etmekteki bütün bilgisizliklerini ikrâr  onları gizlenmiş şeylerin yüzüne çekilen perdeleri  açmak, o perdelerin ardında neler olduğunu bilmek  hevesinden alıkor. Yüce Allah da bilgi bakımından  kavrayamadıkları, anlayamadıkları şeylerdeki acizlerini  söylemeleri yüzünden onları över ve künhünden  bahsetmeleri emrolunmayan şeylerde derine  gitmemelerine, bilgide ileri gidiş adını takar. Artık bu  kadarını yeter say; noksan sıfatlardan münezzeh olan  Allah'ın büyüklüğünü aklınla ölçmeye kalkışma; yoksa  helâk olanlara katılırsın; sen de onlardan biri olur,  kalırsın.  <br />
Öyle bir kudret sâhibidir ki vehimler, kudretinin  sonunu bilmeye atılıp koşsa, vesveselerden arınmış düşünceler, O'nun kudret âlemindeki gizliliklere dalıp  gitmeye kalkışsa, gönüller, aşka kapılıp sıfatlarının  niteliğine ermeye uğraşsa, akıllar, sıfatların da  varamayacağı zâtını bilmeye özenip inceden inceye  kavramaya çalışsa bile, onları geri çevirir; noksan  sıfatlardan münezzeh olun Allah, onları gizliliklerinin  kapkaranlık derinliklerine baş aşağı düşmekten  kurtarır; onlar da anayoldan çıkıp başka yollara-bellere  sapmakla onun zâtını bilmenin, düşüncelere dalmakla  üstünlüğündeki ululuğu ölçmenin imkânı <br />
bulunmadığını anlarlar; bunu da söylerler, anlatırlar.33 <br />
  <br />
33 - Bu kısımda Allah Süphanehu ve Teâlâ'nın zâtını düşünmemek esası vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.a), "Allah'ın  halkında düşünün, Allah hakkında düşünmeyin, sonra helâk  olursunuz" buyurduğunu Ebû-Zerr (r.a) ve İbn-i Abbâs (r.a), <br />
Öyle bir yaratıcıdır ki kendinden önce bir yaratıcı mâbud yoktu ki onun örneğine uysun da yaratsın, onun  takdirini örnek alsın. Yaratan O'dur ancak, O'ndan  başka yaratıcı yoktur mutlak. Bizlere kudretinin tedbîr  ve tasarrufunu göstermiştir; hikmetinin eserleri,  şaşılacak şeyleri söylemiştir, yaratılmışların O'na  muhtâç olduklarını söylemeleri ancak O'nun kudretiyle  var olabileceklerini bildirmiştir; aczimiz O'nun  kudretini, noksanımız O'nun kemâlini bize tanıtmıştır;  O'nu ikrâr etmekten başka bir şey yapamayacağımızı izhâr etmiştir; eşsiz-örneksiz yarattığı, yoktan var ettiği  şeylerde, sanatının eserleri, hikmetinin delilleri  <br />
 <br />
"Halkı düşünün; Hâlıkı düşünmeyin; çünkü O'nun zâtını takdir  edemezsiniz" buyurduğunu gene İbn-i Abbas rivayet etmiştir  (Cami'üs Sagıyr, 1, s.111). Bu hadisler, Allah'ın kudretini,  hikmetini, eserlerini, sun'unu, rahmetini, lütfunu, ihsanını <br />
düşünmeyi, yaratılanlarla O'nun varlığına, birliğine, kudretine,  hikmetine yol bulmayı men etmemekte, fakat zâtının künhünü  aklın idrâk edemeyeceğini, böyle bir düşünceye kapılanın  aklına uyup sapıklığa düşeceğini bildirmektedir. Aynı zamanda,  "Öyle bir mâbud-dur ki sana kitap indirdi. Onun bir kısmı,  mânası apaçık âyetlerdir ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer  kısmıysa çeşitli mânâlara benzerlik gösterir âyetlerdir.  Yüreklerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve yorumlamak için  mânaları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki onların  yorumlarını ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak  kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık O'na, hepsi de  Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları  düşünemezler" âyetine de işaret vardır (3, Âli İmran, 7).  Mânaları apaçık âyetlere "Muhkemât", mânaları açık olarak  belli olmayan âyetlere "Müteşâbihât" denir; bunları 1. hutbenin  9. notunda izah etmiştik; bakınız. <br />
belirmiştir; her yarattığını, varlığına bir tanık, birliğine  bir delil kılmıştır. Yarattığı, sussa da yaratıcısının onu  tedbir ve tassarrufu bir delildir ki söyler, durur; eşsiz <br />
örneksiz yaratıcısına delâleti de öylece durur, kalır.  Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm ki seni, yarattık larının, birbirinden ayrı uzuvları gibi uzuvlara sahip  sanıp onlara benzeten, hikmetinle ete, deriye  bürüdüğün kemiklere benzer şeylere sâhip sanan,  sana cisim isnad eden, seni tanımaya dâir içinden  geçen düşünceleri bir şeye bağlaya-mamış, gönlü, eşin,  örneğin olmadığına dâir tam bir inanca ulaşamamıştır.  Böyle kişi, sanki bu düşüncelere uyanların, O'na eşit  tuttuklarına söylediklerini duymamıştır bir an: "And  olsun ki gerçekten de biz, apaçık bir sapıklık  içindeydik; sizi Âlemlerin Rabbiyle bir tuttuğumuz  zaman."34 yalan söylerler seni putlarına benzetenler,  vehimleriyle sana, yaratılmışların sıfatlarını verenler;  zanlarıyla seni, cisme sâhip sananlar, onlar gibi seni  cüzü'lere bölenler; akıllarıyla kuvvetleri ayrı ve aykırı cisim isnâd edenler. Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm  ki, seni yaratıklarından bir şeye denk tutan, seni  onunla bir sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü  yerinde ve apaçık olarak indirdiğin âyetlerine kâfir olur  gider; apaçık deliller olan ve sana şehadet eden  <br />
  <br />
34 - 26. sûrenin (Şuarâ') 97-98. âyetleridir. Bu kısmında  Mücessime ve Müşebbihe'ye, yâni Allah Süphanehu ve  Taâla'ya cisim isnâd etmek, O'nu insana benzetmek, O'na  mekân isbâtına kalkmak gibi sapık inançlara kapılanlara,  putları, O'na eşit, yâhut O'ndan daha kudretsiz, fakat O'nun  katında şefaatçi sayanların da küfrüne işaret vardır. <br />
sözlerini yalanlar, inkâr eder. Gerçekten de sen, öyle  bir Allah'sın ki, akıllara sığmazsın; hatırlara gelen  düşüncelere girmezsin; bu yüzden de sınırlanmazsın,  bir hâlden bir hâle dönmezsin.  <br />
(Bu da aynı hutbeden): Yarattığını takdir etti;  takdirini tahkim etti; hikmetiyle tedbîr etti; tedbîrini  lütfüyle tedvîr etti; yönelmesi mukadder yere yöneltti  onu; o da durağını aşmadı; varacağı yere dek de vardı;  taksirde bulunup şaşmadı. Buyruğu neredeyse vardı,  gitti; direnmedi. Gerçekten de bütün işler, onun  dileğiyle oldu; irâdesi yerini buldu. Eşyanın bütün  sınıflarını, onlara dâir bir düşünceye dalmaksızın  halketti; bir tasarlamaya girişmeksizin yarattı;  yaratışta, çağların meydana getirdiği olaylardan doğan,  bir tecrübeden faydalanmadı; şaşılacak şeyleri yoktan  ver ederken bir ortağın yardımına dayanmadı.  Yarattıklarının yaratılışlarını iradedesiyle tamamladı;  onlar da itâatte bulundular ona; dâvetine uydular  O'nun; bu hususta ne bir geri kalan oldu, ne bir ağır  davranan. Herşeyi düzene soktu; sınırını belirtti;  kudretiyle aykırı olanları uzlaştırdı; birbirleriyle  bağdaşma sebeplerini ulaştırdı; miktarları, hadleri,  tabiatları, durumları bakımından çeşit-çeşit,  birbirlerinden ayrı cinslere ayırdı. Yaratıklar meydana  getirdi; sanatlarını pekiştirdi; dilediği gibi yoktan var  etti onları, icad etti.  <br />
(Bu hutbede gökyüzü ve yıldızları anlatırken buyur muşlardır ki) <br />
Gökleri, bir yere tutturmaksızın yarattı, yollarını tanzim, gediklerini termim etti; buyruğuyla gökten  inenlere, yarattıklarına amelleriyle göğe ağanlara, <br />
onları râm etti. Bir duman yığınıyken çağırdı onları, bir  araya geldiler; sesleri duyulmayan kapılarını açtı;  yollarına parıl-parıl parlayan şihaplardan gözcüler dikti;  boşlukta titrememeleri için onları kudretiyle kavradı;  buyruğuyla durmalarını sağladı. Güneşini, gündüzü için  her şeyi gösteren, ayını, gecesi için parlaklığı giderilen  bir delil kıldı; ikisini de akıp gidecekleri yerlerde  yürüttü; yürüyecekleri yerlerde konaklarını takdir etti  de onlarla geceyle gündüzün ayrılmasına, onların  yürüyüp gitmesiyle yılların sayısını, sayıların  sayılmasını bildirmeyi diledi; dileği de yerine geldi.  Sonra bulundukları boşlukta hareket ettikleri medârı tayin etti; göğü yıldızlarla bezedi; öylesine yıldızlar var  ki uzaklıkları yüzünden gözlere görülmezler; öyleleri var  ki ışıklarıyla göğü bezerler; bazılarını durdukları yerde  döndürdü; bazılarını sürdü, yürüttü; kimisini iner,  kimisini çıkar bir hale getirdi; kimisini kutlu kıldı,  kimisini kutsuz kıldı; hepsi de emir ve irâdesine uydu.35 <br />
  <br />
35 - Bu kısımda gök denen şeyin, boşluk olduğunu,  boşluktaki cirmi saran hava tabakası bulunduğunu, yıldızların  da, Güneş ve Ay'ın da döndüğünü, yürüdüğünü, medarları olduğunu, henüz göze görünmeyecek kadar uzak yıldızların  mevcudiyetini bildirmektedirler. Nitekim 36. sûrenin (Yâ-Sîn)  38-40. âyetlerinde, "Ve Güneş de karar edeceği yere akıp gider;  bu, üstün hüküm ve hikmet sahibi Mâbûd'un takdiridir. Ve Ay  için de muayyen zamanlarda konaklar tayin ettik; her devrin  sonunda, eski, kuru ve eğri hurma salkımının çöpüne döner.  Ne Güneş, Ay'a yetişebilir ve ne gece, gündüzü geçebilir; hepsi  de bir gökte yüzüp durur" buyrulmaktadır. Aynı bölümde, 38.  sûrenin (Sâffât) 6. âyetine de işaret edilmektedir.  <br />
Yıldızların kutlu, kutsuz oluşuna gelince: <br />
  <br />
Hazret-i Emir'ül-Mü'minîn (a.s), Haricilerle, Nehrevan  savaşına giderlerken Eş'as b. Kays-ı Kindî'nin kardeşi Afif b.  Kays, Yâ Emir el-Mü'minîn, şimdi gidersen korkarım, üst  olamazsın; yıldız bilgisi bunu gösteriyor demişti. Bu adam,  yıldız bilgisi bilgini geçinirdi. Hazret-i Emir (a.s) buyurdular ki:  <br />
Sen sanır mısın ki bir saat var, o saatte gidene kötülük  erişmez ve bir saat da var ki o saatte gidene, korkarsın, zarar  erer?  <br />
Kim bu sözünü tasdik ederse Kur'ân'ı tekzib eder; zanneder  ki dilediği, sevdiği şeye ermek, erişmek için Allah'ın yardımına  muhtaç olmaz, kötülüğü gidermek için O'nun yardımına ihtiyaç  duymaz. Senin bu sözüne uyanın, Rabbine değil, sana hamd  etmesi gerekir. Çünkü sen, zannınca onu, fayda elde edecek  yola götürmedesin, zarardan da emin etmedesin.  <br />
(Sonra halka dönüp buyurdular ki:)  <br />
Ey insanlar, sakının yıldız bilgisi öğrenmekten; ancak  karada, denizde, yıldızlarla yol bulacak kadar bir bilgi  belleyebilirsiniz. Çünkü yıldız bilgisi, insanı gaybden haber  vermeye götürür; müneccim, gaybden haber verene benzer;  gaybden haber veren büyücü gibidir; büyücü ise kâfir gibi.  Kâfirse cehennemdedir. Yürüyün Allah'ın adıyla (Muhammed  Abduh Şerhi, 1, s. 128-129).  <br />
Gaybden haber vermek davasında bulunmaya "Kehânet",  bu davayı güdene "Kâhin" denir. Hazretin sözlerinde de böyle  geçmektedir; remil, cefr vesaire gibi bilgileri bildiklerini iddia  edenler de bu hükme girer.  <br />
Hz. Peygamber (s.a.a), büyü, üfürükçülük, kuşların  uçuşundan hüküm çıkarmak, kâhînlik, yıldız bilgisi, muska  takmak gibi batıl inançları tamamıyla men etmiştir. Câmi'us Sagıyr, 1, s.31, 67, 123, 2. 116, 140, 148, 142, 187; Künûz'ül Hakaaık, 2, s.87, 120). Hattâ Hz. Ali'ye (a.s), "Yâ Ali, yıldız  bilgisi bildiğini iddia eden kişi ile düşüp kalkma" buyurmuştur  (Künuz'ül-Hakaaık, 2, s.206). <br />
(Sonra Melekleri anlatmışlardır; bu beyanlarından dır bu sözler): <br />
Onlar ancak, Allah'ın kadirlerini yücelttiği kulladır;  O'ndan izinsiz bir söz etmezler; emrine uyarlar da iş görür-ler, kendiliklerinden bir işe girişmezler.  <br />
Onları vahyine emin etmiştir, emrine, nehyine dâir  emanetleri onlara yüklemiştir de peygamberlere  göndermiş-tir. On'ları şüphelerden korumuştur,  arıtmıştır; onların içinde onun razılık yolundan sapan  bulunmaz; rızasına aykırı iş gören olmaz.36 <br />
94  <br />
Uludur, kutludur O Allah ki yüce himmetler bile onu  idrâk edemez; en doğru ve temiz anlayışlar bile onun  künhüne eremez. Bir evveldir ki evveline bir ön olamaz;  bir ahirdir ki sonuna bir son bulunamaz.  <br />
(Bu hutbelerinde Hz. Ali (a.s) peygamberleri (s.a.a)  şöyle anlatmaktadırlar): <br />
  <br />
Bütün bunlara nazaran kutlu, kutsuz yıldız, arza tesîrî  bakımındandır; yoksa yıldızlar da Allah'ın mahluklarıdır;  kutluları, kutsuzları yoktur.  <br />
36 - Mes'ade b. Sadka, İmâm Muhammed'ül-Bâkır ve  Ca'fer'üs-Sâdık'a ulaşmıştır. Emir'ül-Mü'minin'in hutbelerini  hâvi bir kitabı vardır (Tenkıyh, c.3, s.212). <br />
Onları en üstün kişilere emanet olarak vermiştir;  en hayırlı rahimlerde karar ettirmiştir. Onları en yüce  bellerden en temiz rahimlere aktarmıştır; onlardan  geçenler geçtikçe Allah dinini kurmak ve korumak için  yerlerine gelecekleri getirmiştir. Böylece de noksan  sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın lütfü, Allah'ın  rahmeti ona ve soyuna olsun, peygamberlik,  Muhammed'e erişmiştir. Onu yetişmek bakımından en  üstün yerden yetiştirmiş, dikip boy atmak bakımından  en yüce yerden izhâr etmiştir. Bir ağaçtan yetiştirmiştir  ki peygamberlerini o ağaçtan meydana getirmiştir;  emin kişilerini o kökten seçmiştir. Onun boyu, boyların  hayırlısıdır; onun soyu, soyların hayırlısıdır. Ağacı,  ağaçların en iyisidir; haremde bitmiştir; kerem  alanında boy atmıştır. O ağacın upuzun dalları,  budakları vardır; meyvesine herkesin elinin  uzanmasına imkân yoktur. O, Allah'tan çekinenin,  imâmıdır; doğru yolu bulanın can gözüdür. Bir ışıktır ki  parıl parıl parlar; bir yıldızdır ki ışığı balkır durur; bir ışık  verir ki parıltısı nurlar saçar. Yolu dosdoğrudur; orta bir  yoldur; yordamı gerçektir; sözü hakla batılı ayırır,  hükmü adaletin ta kendisidir. Onu, peygamberlerin  gönderilmesinin arası kesildiği, halkın iyi işlerden  ayakları kaydığı, ümmetlerin bilgisizliğe düştüğü bir  çağda göndermiştir.37 <br />
  <br />
37 - Hz. Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Gerçekten de Allah  mahlûkatını yarattı ve beni onların en hayırlı bölüğünden kıldı.  Sonra kabilelerden hayırlısını seçti; beni en hayırlı kabileye  mensup etti; sonra evleri seçti; beni en hayırlı eve verdi; ben  hem en hayırlınızım, hem en hayırlı evdenim" ve "Allah İsmâil <br />
Allah size acısın, apaçık delillere uyun; yol  aydınlıktır, doğrudur, sizi esenlik yurduna çağırmada.  Fırsat ve mühlet elinizdeyken uyun o doğru yola. Amel  defterleri açık, kalemler yazıp duruyor. Vücutlar sağ <br />
esen, diller tutulmamış. Tövbe kabûl edilmede, ameller  makbûl olmada.  <br />
* * *  <br />
 <br />
evlâdından Kinâne'yi, Kinâne'den Kureyş'i, Kureyş'ten  Hâşimoğulları'nı seçti; beni de Hâşimoğulları arasından seçti"  buyurmuşlar (Câmi'us-Sagıyr, 1, s.56, 58) ve atalarını saydıktan sonra kendisine ve atalarına câhiliyyet kirleri  bulaşmadığını, Âdem'den îtibâren atalarının, nikâhla doğdu ğunu, soy ve baba bakımından en hayırlı bulunduklarını bildirmişlerdir (aynl, s. 89). <br />
179  <br />
(Dı'lib-i Yemâni, yâ Emir'el-Mü'minin, rabbini  gördün mü diye sorunca, görmediğime kulluk mu  ederim buyurdular. Nasıl gördün onu sorusuna karşılık  da buyurdular ki): <br />
Onu gözler, apaçık görüşle göremez; fakat gönüller,  İman gerçekleriyle görür. O, her şeye yakındır, fakat  onlarla birleşerek değil. Her şeyden ayrıdır, fakat  onlara zıt olarak değil. Söyleyicidir, fakat düşünerek,  dille, damakla değil. İrâde edicidir, kasıtla, azimle  değil. Eşyâyı yapandır, yaratandır, âletle değil. Latîftir,  gizlilikle vasfedilemez. Büyüktür, irilikle değil.  Görücüdür; duyguyla tavsife imkân yok. Acıyıcıdır,  gönül yumuşaklığıyla tarifine imkân yok. Yüzler, onun  ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır; gönüller, onun  korkusuyla dolmuştur, titrer-durur.38 <br />
  <br />
38 - Dı'bil, Hazret-i Emrî'nin (a.s) ashabından bir zattır.  "Gözler apaçık göremez" sözünde, 6. sûrenin (En'âm), "Gözler  onu göremez, O, gözleri görür, O'dur lütfu bol ve herşeyden  haberdar" meâlindeki 103. âyet-i kerîmesiyle 7. sûredeki  (A'raf), Hz. Mûsâ'ya (a.s), "Beni kesin olarak göremezsin sen" <br />
meâlini taşıyan 143. âyet-i kerîmesindeki beyana işaret vardır.  Bu âyette, Rabbin dağa tecellîsini İbn-i Abbâs, nûrunun  tecellisi, Hasen, vahyinin tecellisi olarak tefsîr etmişlerdir. 75. <br />
Hazreti Muhammed  <br />
sallâlhahu aleyhi ve âlihi ve sellem  <br />
Hakkında <br />
95  <br />
Allah onu öyle bir çağda yolladı ki, insanlar sapmış lardı, şaşırmışlardı. Fitne yoluna ayak atmadaydılar;  olmayacak şeyler, onları doğru yoldan alıkoymuştu.  Büyükler (büyük sandıkları kişiler), onları gerçek  <br />
 <br />
sûrenin, "O gün yüzler parlar; güzelleşir ve Rablerine bakarlar";  meâlindeki 22. ve 23. âyetlerinin tefsîrinde, 23. âyetteki  "Nâzıra" sözünü, "Rablerinin, lütfunu, nimetini beklerler lütuf  ve ihsanlarına bakarlar" denmiştir; bu tefsir, yukarıdaki iki  âyet-i kerîmenin meâline uyar. Görülen şeyin bir mekânda olup  görenle arasında, görülebilecek bir mesâfenin bulunması,  görüşün bir zaman dahiline girmesi, görülen şeyin cisim, hayyiz  sahibi olması, bu takdirde mürekkep olup tahallülüne de  imkân tasavvur edilebilmesi düşünülerek Allah-u Teâlâ'nın bu  gibi evsaftan münezzeh olduğunu kaail bulunanlar, rü'yeti  münteni' kabul etmişlerdir ki Eimme-i Hüdâ  (Aleyhimüsselâm)dan gelen haberlerin hepsi, bunda  müttefiktir. Allah'ın maiyeti, kurbeti, mekân ve zaman  kayıtlarından müberrâ olup ilmiyledir; kelâmı, vahiy  sûretiyledir; ilmiyle duyulan, görülen şeyleri semî ve basirdir;  nitekim dirliği de zâtidir; bu bakımdan, hayydır, ezelî ve ebedî,  yani kadîm ve bâkidir. Kudretiyle irâde eder, irâdesiyle  mükevvindir. Hülâsa sıfatları da zâtı gibi idrâk edilemez; O'nu  tavsif, teşbîhi icab eder ki bu da batıldır. <br />
yoldan saptırmış-lardı; bilgisizler, bilgisizlikle onları aşağılatmışlardı. İşlerinde şaşkına dönmüşlerdi; cehil  yüzünden belâya düşmüşlerdi.  <br />
Onlara öğüt vermede direndi; doğru yola yürüdü;  onları hikmete, güzel öğüte çağırdı.  <br />
* * *  <br />
96  <br />
Hamd Allah'a ki evveldir, ondan evvel bir var yok;  âhırdır, ondan sonra kalan yok. Zâhirdir, fevkinde bir  varlık bulunamaz; bâtındır, ondan başka bâtına erişen  olamaz.  <br />
Hz. Muhammed'in, (s.a.a) Karar ettiği yer, karar  edilecek yerlerin en hayırlısıdır; yetiştiği yer, yetişilen  yerin en yücesidir. Kerâmet mâdenlerinde yetişmiş,  selâmet yaygısının yayıldığı yerlerde gelişmiştir. İyi  kişilerin gönülleri ona yönelmiştir; inananların gözleri,  ona meylet-miştir. Allah, eski kinleri onunla  gömmüştür; gönüllerdeki düşmanlıkları, onunla  söndürmüştür. Onunla, inananları uzlaştırmıştır, kardeş etmiştir. O'nunla şirki îmandan ayırmıştır. O'nunla,  alçalışı yüceltmiştir; onunla yüceliği alçaltmıştır. Sözü  anlatıştır. O'nun; susması, söz söyleyişidir.39  <br />
  <br />
39 - "Hep birden Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın,  bölük, bölük olmayın ve anın Allah'ın size verdiği nimeti, anın o <br />
160  <br />
  <br />
  <br />
Bir hutbesinden Hazret-i Rasûl-i Ekrem sallallahu  aleyhi ve âlihi ve sellem’i anlatan sözleri  <br />
Sen de tertemiz olan Peygamberinin huylarıyla  huylan; çünkü O'nda uyulacak huylar, yaslanacak  kişiye yaslanacak şeyler vardır. Kulların Allah'a en  sevgilisi, Peygamberine benzemeye çalışan, O'nun izini  izleyen kişidir.  <br />
O, dünyada ağız dolusu bir lokma yemedi, dünyaya  gözünün ucuyla bile bakmadı. Dünya ehlinin en  zayıfıydı bedence; karnı en açıydı yemek bakımından.  Dünya ona arzedildi, O kabûl etmedi bile. Noksan  sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın buğzettiği şeyi bildi,  ona buğzetti; horladığı şeyi bildi, horladı; küçük  gördüğü şeyi küçük gördü, küçülttü. Bizde hiç bir ayıp  olmasa da yalnız Allah'ın Rasûlünün buğzettiğini  sevsek, Allah'ın ve Râsûlünün küçülttüğünü büyültsek,  <br />
 <br />
zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalp-lerinizi uzlaştırdı;  nimetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam  kıyısındaydınız, sizi kurtardı ondan. Allah doğru yolu bulursunuz  diye delillerini böyle açıklar size" (3. Âl-i İmran, 103).  <br />
Alçalışı, yâni gönül alçaklığını, mânevî yücelik etmiş,  yüceliği, yâni soy-boy şerefini alçaltmıştır. <br />
Allah'a karşı durmak, Allah'ın emrinden çıkmak için bu  yeter bize.  <br />
Yeryüzünde yemek yerdi; kul gibi otururdu; ayakka bısını kendi tâmir ederdi; elbisesini kendi yamardı;  eğersiz merkebe binerdi; biri daha varsa ardına  bindirirdi. Evinin kapısına, üstünde resimler bulunan bir  perde asılmıştı; zevcelerinden birine, şunu kaldır  buyurmuştu; baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum.  Dünyayı gönlünden çıkarmıştı; onu anmayı hatırından  geçirmezdi; ziynetini gönlünden yitirmişti; dünyayı o  kadar gözden çıkarmıştı ki ne gönül bağlayacağı güzel  bir elbisesi vardı, ne üstünde oturacağı beğenilecek bir  yaygısı.  <br />
Dünyayı gönlünden sürüp atmış, gözünden yitirip  gitmişti. Bir şeyi sevmeyen kişi böyledir; ne onu  görmek ister, ne adının anılmasını diler. Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Allah katında bu kadar yüce  mertebesi varken, dünya ve dünyadakiler, onun yüzü  suyu hürmetine yaratılmışken; Rasûlullah, dostlarıyla  beraber dünyada aç yaşardı; bu da dünyanın  kötülüklerine, ayıplarına delâlet eder sence.  <br />
Bakıp görenin, aklıyla düşünmesi, can gözüyle  görmesi gerek: Allah Muhammed'e (s.a.a) bu  çekinmeyi vermekle onun kadrini mi yüceltti, yoksa  onu alçalttı mı? Alçalttı diyen, andolsun ulular ulusu  Allah'a; iftira eder, yalan söyler. Kadrini yüceltti denirse  bilinmesi gerektir ki dünyayı O'nun için yayıp döşediği  halde O'na ve O'na en yakın olanlara, dünyayı hor hakir  göstermiştir. Şu halde Peygamberin yolunu tutan  kişinin de O'nun izini izlemesi, O'nun konduğu yere  konması gerekir, yoksa helâk olmaktan kurtulamaz. <br />
Gerçekten de Allah, Muhammed'i, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, kıyâmete bir delil, cennete  müjdeci, azaptan korkutucu olarak gönderdi; O'ysa  dünyadan karnı boş olarak çıkıp gitti; âhirete  ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı; bir taşı bir taş üstüne koymadan yolunu tuttu, Rabbinin dâvetine  icâbet etti. Allah bize ne büyük bir lütufta bulunmuştur  ki Onu bize muktedâ olarak gönder-miştir; O'nun izini  izlemekteyiz; yolunda gitmekteyiz.  <br />
Andolsun Allah'a ki şu yünden dokunmuş abamı kendim yamadım; yamattığım kişiden utandım artık;  çünkü bana bu kadar yamadan sonra hâlâ mı giyeceksin, atmayacak mısın artık bunu dedi. Ben de,  uzaklaş benden dedim ona; sabah olup gün ışıyınca  halk, gece yol alanları över.40  <br />
  <br />
40 - Sabah olup... tez giden hakkında söylenen ata-sözüdür. <br />
161  <br />
HAZRET-İ PEYGAMBER SALLALLAHU ALEYHİ VE ÂLİHİ VE  SELLEM’İ, ÖVEN HUTBELERİNDEN  <br />
Onu apaydın ışıkla, görünüp duran, şüpheleri  gideren, delille apaçık yolda, insanları sapıklıktan  kurtaran, doğru yola sevkeden kitapla gönderdi.  Mensûp olduğu boy, en hayırlı boy; ağacı en hayırlı <br />
ağaç, dalları, budakları güzel ve doğru; dileyenler  meyvelerinden kolayca yiyebilirler. Doğduğu yer  Mekke, göçtüğü yer, tertemiz şehir, Medîne. Anlayışı orada yüceldi; ünü ordan duyuldu.  <br />
O'nu, yeter bir delille, şifa veren öğütle, halkı düzene sokacak bir dâvetle gönderdi; bilmeyen ilâhî  hükümleri O'nunla belirtti, bildirdi; noksan ve  ayıplanacak bid'atları, âdaletleri, onunla söktü, attı;  uyulması gereken şeyleri O'nunla tebliğ etti.  <br />
İslâm'dan başka bir din arayanın kötülüğü  meydandadır; onun kutluluk bağları kopar; başaşağı düşer gider, uzun bir hüzne daldıktan, çetin bir azâba  uğradıktan sonra belki döner gelir.41  <br />
  <br />
41 - Allah katında din, ancak İslâm dinidir. Kendilerine kitap  verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık  ve haddini aşma yüzünden ihtilâfa düştüler ve kim Allah'ın <br />
163  <br />
Hamd kulları yaratana, yeryüzünü döşeyene, suları yeryüzünde akıtana, yerleri sellere düzleyene. Evveline  bir başlangıç, ezelî oluşuna bir son yok. Evveldir, zevâli  olmaz; bâkidir, sonu olmaz. Alınlar ona secde eder;  dudaklar birliğini söyler. Yarattığı şeyleri sınırladı,  benzerlerinden ayırdı. Vehimler, düşünceler, sınırlarla,  hünerlerle O'nu takdir edemez; akıllar, uzuvlara  âletlere benzeterek O'nu bilemez; O'na bir zaman vardı denemez; zaman isnâd edilemez; hakkında ne vakte  dek diye de soru sorulamaz. Görünendir, eserleriyle;  neden ve nereden diye bir suâle imkân yok.  Görünmeyendir zâtiyle, nerede gizlidir diye de sorulsa  buna da bir beyân yok. Ne cismi vardır, görünür; ne bir  hicâp altına girer; bilinir. Ne zâtiyle eşyâya yakındır ki  bir şey densin; ne kudretiyle eşyadan ayrıdır ki  ayrılmıştır densin. Kullarının bakışları, geceleyin adım  atışları, karanlıkta dinlenişleri, karanlıklara dalışları,  gizli değildir O'ndan. Aydınlatıcı Ay, O'nun bilgisiyle,  irâdesiyle doğar, âlemi aydınlatır. Ardından aydın  <br />
âyetlerine inanmazsa bilsin ki Allah pek tez hesap görendir (3,  Âl-i İmran, 19). Her doğan çocuk, yaratılış dininde (İslâm  dininde) doğar; dili konuşmaya yatıncaya dek de böyledir;  sonra anası, babası, onu Yahûdi yapar, Hıristiyan eder, Mecûsî  kılar (Hadis, Câmi'us-Sagıyr, 2, s.79). <br />
güneş doğar, âlemi ışıtır, batar. Zamanlar döner;  günler, geceler geçip gider. Gece yüz gösterir, gelir;  gündüz olur, biter; O hepsini bilir, hepsini görür. Bilgisi,  her şeyin, her işin sonunu ve müddetini, zamanını ve  sayısını kaplar, kavrar. O, sıfat takdir edenlerin, mekân  tayin eyleyenlerin takdirinden münezzehtir; tayininden  yücedir. Sınır, O'nun yarattıklarına aittir. O'ndan  başkalarına mensuptur. Eşyâyı, ezelî olan, ebedî  maddelerden yaratmamıştır; yaratılanı O yaratmıştır, O  sınırlamıştır; şekil ve sûret sahibi olanların şekillerini,  sûretlerini o tasvîr etmiştir; ne de güzel şekil vermiştir,  ne de güzel sûretle bürümüştür. Hiç bir şey O'ndan  çekinemez; hiç bir şeyin baş eğmesi O'na fayda  vermez. Ölüp gidenleri bilmesi, diri kalanları bilmesi  gibidir; yüce göklerde olanları bilmesi, aşağılık yerlerde  olanları bilmesi gibidir.  <br />
(Aynı Hutbeden):  <br />
Ey doğru, düzen yaratılmış mahluk, ey rahimlerin  karanlıklarında yetiştirilen çocuk, toprağın özünden  yaratılmaya başladın, kuvvetli bir karar yerine kondun,  bilinen bir zaman, orada durdun; takdir edilmiş bir  müddet içinde de dünyada kaldın. Ana karnında bir  yavrucaktın, oynar dururdun; ama ne çağırana  seslenebilirdin, ne söyleneni duyardın. Sonra o karar  ettiğin yerden, hiç görmediğin âleme çıkarıldın; oranın  faydalanılacak şeylerinden de haberin yoktu senin.  Ananın memesinden gıdalanmayı kim öğretti sana?  Arama, isteme yerlerinden ihtiyacını gidermeyi kim  belletti sana?.42 <br />
  <br />
42 - "And olsun ki biz, insanı balçık mayasından yarattık, <br />
Bir sûrete, bir şekle, bir heyete bürünmüş, âzâya  sâhip olmuş bir yaratığın sıfatlarını bile bilmekten âciz  olanın, yaratıcısının sıfatlarını bilmesi ne kadar da  uzak; elbette yaratılan, bu hususta daha da âciz  olacak. Yaratılmışların hadlerini anlamak imkânı <br />
yokken yaratan hakkında söz söylemek; ne de boş; bu,  öyle bir şey ki mümkün değil, olmayacak.  <br />
176  <br />
KUR'AN-I MECİD'İ VASFEDEN BİR HUTBELERİ  <br />
Allah'ın beyanıyla faydalanın; Allah'ın öğüdüyle  öğüt-lenin; O'nun öğüdünü kabûl edin, tutun. Çünkü  Allah, sizin özürler getirmenize karşı açık deliller  serdetti; sevdiği işleri size bildirdi; hoşlanmadığı şeyleri  anlattı; bütün bunları da buyruklarına uymanız,  nehyettiği şeylerden kaçınmanız için izhâr etti.  <br />
Gerçekten de Allah'ın Rasûlü, Allah'ın salâtı O'na  ve soyuna olsun, şüphe yok ki cennet hoşa gitmeyen  şeylerle kaplanmıştır, cehennem de isteklerle  <br />
 <br />
sonra onu sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık. Sonra  o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan pıhtısını  bir parça et hâline soktuk, der-ken ette kemikler yarattık,  derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratışla  meydana getirdik..." (Kur'an-ı Mecid 23, Mü'minûn, 12-14). <br />
kaplanmıştır buyur-muştur.43 Bilin ki hiç bir tâat yoktur,  ancak tabiatın hoşlan-madığı şeye dayanır ve hiç bir  isyân ve suç yoktur, ancak nefsin isteğine, dileğine  bağlanır. Allah rahmet etsin şehvetinden kaçınan,  nefsinin dileğini söküp atan kişiye; çünkü şu nefis,  insanı olmayacak şeylere sürükler, götürür; insan, onun  dileklerini söküp atmadıkça boyuna onun dileğine  uyar, suça, isyâna düşer gider. Bilin ki Allah kulları,  inanan, nefsinden zanlara düşerek, onun düzeninden  emin olmadan sabahlar, akşamlar; boyuna nefsini  ayıplar, onu kınar durur.  <br />
Sizden öncekiler gibi olun; sizden önce gidenlere  uyun; onlar, dünyada, göçecek kişiler gibi çadır  kurdular, konaklardan göçen kişiler gibi konakları bırakıp göçtüler.  <br />
Bilin ki şu Kur'ân, öğüdünde aldatmayan, yol  gösterme-de insanı azdırmayan, söyleyişte yalan  söylemeyen bir öğütçüdür. Kur'ân'la oturup kalkan,  doğrulukta, fazla bir şeye ulaşmayan, körlükte  noksana erişmeden oturup kalkar. Bilin ki hiç kimseye  Kur'ân'dan sonra bir ihtiyaç, bir yoksulluk gelip çatmaz;  hiç kimseye ona uyduktan sonra bir zenginlik ulaşmaz.  Dertlerinize O'ndan şifâ dileyin; güçlüklerinize O'ndan  yardım isteyin; çünkü O en büyük derde bile devâdır ki  o da küfürdür, nifâktır, azgınlıktır, sapıklıktır. Allah'tan  Kur'ân'la dileğinizi dileyin; O'nunla Allah'a yönelin; O'nu  <br />
  <br />
43 - Câmi'us-Sagıyr, 1, s.124, yâni Cennet, insanı dünyadaki  zevkten, şehvetten alıkoyan, disiplin altına alan, dileklerini  kısan kişiye verilir; Cehennemse dünyada zevkine, şehvetine  uyanların yeridir. <br />
vesile ederek halktan bir şey istemeyin; çünkü kullar,  Allah'a, O'na benzer, O'nun değerine denk değerli  başka bir şeyle yönelemezler.  <br />
Bilin ki O şefaatçidir, şefaati kabûl edilir; öylesine  bir söz söyleyendir ki sözü tasdik olunur; Kur'ân  kıyâmet gününde kime şefâat ederse şefâati kabûl  olur ve Kur'ân, kıyâmet gününde kimin aleyhinde söz  söylerse sözü makbûl sayılır.44 <br />
Çünkü kıyâmet günü bir nidâ eden nidâ eder de der  ki: Bilin, Kur'ân'dan başka bir şey eken, ektiğini  biçerken belâlara uğrar. Artık siz de O'nu ekin, O'na  uyun; Rabbinize O'nu delil eden; nefislerinize O'nu  öğütçü yapın; kendi reyleriniz O'na uymazsa reylerinizi  töhmetleyin; dilekleriniz O'na aykırıysa dileklerinize  hıyânette bulunun.  <br />
İyi işe koyulun, iyi işe; sonra da sona dek çalışın,  sona dek. Doğru olun, doğru; sonra da dayanın da  dayanın; sakının da sakının. Bilin ki size bir son vardır,  sonunuza yönelin. Bilin ki size alâmetler dikilmiştir,  onlara uyun da yol alın; bilin ki İslâm için bir son durak  vardır; o durağa yürüyün.  <br />
Allah'a, size hakkından vâcip ettiği şeyleri edâ  ederek, bildirdiği vazifeleri yaparak ulaşın. Ben tanıkım  size, kıyâmet gününde de hüccet getiren, delil azhâr  edenim size. Bilin ki kader, olup biter, kazâ gelir çatar.  Ben Allah'ın vaadiyle, deliliyle konuşuyorum sizinle.  <br />
  <br />
44 - Kur'ân, ilâçtır, dermandır (Ayni, 2, s.74), Kur'ân şefâat  edicidir, şefâati kabûl edilendir, ona uyanı gerçekleyicidir; O'nu  izleyeni cennete götürür; O'nu ardına atanı cehenneme  sevkeder (Aynı, 2, s.74). <br />
Yüce Allah buyurmuştur ki: "Rabbimiz Allah'tır diyen,  sonra da doğru yürüyen kişilere melekler inerler de  korkmayın, mahzûn olmayın, muştuluk size, size  vaadedilen cennetle derler."45 Siz de Rabbimiz Allah'tır  dediniz ya, o halde kitabına uyun da doğru olun;  emrine uyup kulluğunda doğru yola gidin de doğrulukta  bulunun. Sonra da o doğru yoldan ayrılmayın; o yolda  bidatler meydana getirmeyin; o yola aykırı harekette  bulunmayın. Çünkü ayrılanlar, gerçekten ayrılırlar;  kıyâmet gününde, Allah katında, rahmetine  ulaşamazlar.  <br />
Bundan sonra da halkı ayırmaktan sakının, dilinizi  uz tutun; gönlünüz başka düşüncede, diliniz başka  sözde olmasın. Herkesin dilini zaptetmesi gerektir.  Çünkü bu dil, serkeştir; sâhibini eğri yola götürür,  saptırır. Andolsun Allah'a ki ben, çekinen kulun, dilini  zaptetmedikçe çekinmesinden faydalandığını <br />
görmedim. Çünkü inananın dili, gönlünün ardındadır;  münafığın gönlüyse dilinin ardında. İnanan, bir söz  söylemek istedi mi, önce gönlünden geçirir o sözü, bir  düşünür, hayırsa söyler, şerse vazgeçer. Münâfıksa  diline gelini söyler; hangi söz kendisine fayda verir,  hangi söz zarar, düşünmez bile. Allah'ın salâtı O'na ve  soyuna olsun, Rasûlullah, "Bir kulun îmânı, gönlü doğru  olmadıkça doğru olmaz; gönlü de, dili doğru olmadıkça  doğrulmaz" buyurmuştur.46 <br />
  <br />
45 - Kur'ân-ı Mecîd, 41, Fussilet, 30.  <br />
46 - "Câmi'us-Sagıyr" deki "Diline sâhip olmayan kul, imânın  hakıykatine ulaşamaz" meâlindeki hadise uyar (2, s.74). <br />
Kim yüce Allah'a, avucu Müslümanların  kanlarından, mallarından tertemiz olarak ulaşmak  isterse, dilini onların ayıplarından korusun, bunu  yapsın.  <br />
Bilin ey Allah kulları, gerçekten de inanan bu yıl  helâl bildiğini geçen yıl da helâl bilir; geçen yıl hâram  saydığını bu yıl da hâram sayar. Harâm olan şeylerden,  insanların helâl saydıkları, size helâl olmaz; helâl,  Allah'ın helâl ettiği şeydir, harâm da Allah'ın harâm  ettiği şey.  <br />
İşlerde tecrübeniz var, onlarda tedbirde  bulundunuz; öğütler verildi sizden öncekilerin halleriyle,  örnekler gösterildi size; apaçık işe çağrıldınız; bunu  ancak sağır duymadı, kör görmedi.  <br />
Allah'ın belâlarla sınadığı, tecrübelerle denediği  kişiye hiç bir öğüt fayda veremez, tanımadığı, inkâr  ettiği kusûr, önüne çıkagelir; tanıdığı şey, önünde  belirir; o vakit inkâr ettiğini anlar, ikrâr ettiğini tanır,  bilir.  <br />
İnsanlar iki bölüktür: Bir bölüğü şeriata uyar; öbür  bölüğü bidate sapar. Bu ikinci bölüğün, noksan  sıfatlardan münezzeh Allah'tan ne bir delili vardır, ne  bir ışığı. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, hiç  bir kimseye Kur'an'a benzer başka bir şeyle öğüt  vermez; çünkü Kur'ân, Allah'ın sağlam ipidir, emin  sebebidir; gönüllerin bahârı ondadır; bilgilerin  kaynakları onda; gönüle ondan başka bir şeyle cilâ  olamaz; ondan başka bir şey gönlü parlatamaz. Böyle  olmakla beraber gene de ondan öğüt alanlar, ona uyup</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAZRET-İ EMİR  <br />
ALİ İBN-İ EBİTALİB    <br />
  <br />
NEHC'ÜL - BELÂGA  </span></span><br />
  <br />
Hz. Ali'nin (a.s) hutbeleri, vasiyetleri, emirleri,  mektupları, hikmet ve vecizeleri  <br />
(Metnin terceme ve şerhi) <br />
Hazırlayan: Abdulbâki Gölpınarlı  <br />
Hk. 1418 - Mil: 1997. <br />
  <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İÇİNDEKİLER </span></span> <br />
 <br />
Takdim 7  <br />
S. Radıy'nın Önsözü 29  <br />
1. KISIM  <br />
Hutbeleri 35  <br />
1. Bölüm: İman - İslam, Kur'an, Allah -  <br />
 Hz. Muhammed (s.a.a) 37  <br />
2. Bölüm: Kendileri ve Ehl-i Beyt 93  <br />
3. Bölüm: Dünya ve Ahiret 111  <br />
4. Bölüm: İçtimaî - İktisadî Hutbeleri 135  5. Bölüm: Tarihî Hutbeleri 223 <br />
2. KISIM <br />
Mektupları, Emir-Nameleri, Vasiyyetleri 425  <br />
1. Bölüm: Cemel'den Önce ve Cemel Savaşında 427  2. Bölüm: Sıffin Dolayısiyle 445  <br />
3. Bölüm: Savaşta Hitabeleri, Vasiyyetleri 479  4. Bölüm: İdari Mektupları, Emir-Nameler,  Ahit-Nameleri 503 <br />
  <br />
3. KISIM  <br />
Kısa Sözleri 565  <br />
1. Bölüm: Din, İman Kur'an 567  <br />
2. Bölüm:Hz. Muhammed (s.a.a), Ehl-i Beyt 577  3. Bölüm: Dünya ve Ahiret 589 <br />
4. Bölüm: Akıl - Bilgi 595  <br />
5. Bölüm: Çeşitli Konular 605  <br />
6. Bölüm: Tarihi ilgilendiren Sözleri 619  7. Bölüm: Gerçek, Adalet, Geçim, İnsanlık, Savaş  625  <br />
Hutbelerin Fihristi 631  <br />
Mektupların Fihristi 631 <br />
TAKDİM  <br />
Fasâhat ve belâgatta, gerçekten de eşi bulunmayan,  mevzû' bakımından İslam dininin esaslarına, o esasların  gerektirdiği hükümlere, hükümlerin teşrii sebeplerine  değinen, bunları İslam Peygamberinden (s.a.a) tevârüs ettiği  sınırsız bilgi kudretiyle açıklayan, içtimâî ve iktisadi  meselelere, İslâm dininin insanî görüşüne aydınlatıcı,  şüpheleri giderici ışıklar tutan, ayrıca da tarihi olayları,  sebepleri ve sonuçlarıyla belirten "Nehc'ül Belâga", Emir'ül Mü'minîn Ali b. Ebi-Talib'in (a.s) hutbelerinin, sözlerinin,  öğütlerinin, vasiyetlerinin, mektuplarının ve vecîzelerinin  toplanmasından meydana gelmiştir. Bunları, Şerif Radıy  Muhammed b. Huseyn, toplayıp kitap haline getirmiş, üç  bölüme ayırmıştır. Birinci bölüme hutbelerini, bâzı sözlerini,  duâlarını almış, ikinci bölüme, bilhassa mektuplarını üçüncü  bölümeyse vecîzelerini dercetmiştir.  <br />
Şerif Radıy diye tanınan Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ebi Ahmed'il-Huseyn, Aliyy b. Ebi-Tâlib'in (a.s) oğlu İmâm  Huseyn'in (a.s) oğlu İmâm Zeyn'ül Âbidîn Ali'nin (a.s) oğlu  İmâm Muhâmmed'ül Bâkır'ın (a.s) oğlu imâm Ca'fer'us Sâdık'ın (a.s) oğlu İmâm Mûsâ'l Kâzım (a.s) oğlu İbrahim  oğlu Musâ oğlu Muhammed oğlu Mûsâ oğlu Ahmed  Huseyn'in oğludur. Soyu, annesi Fâtıma vasıtasıyla da imâm <br />
Huseyn'e (a.s) dayanır ve ana ve baba tarafından siyâdet  şerefine sahiptir.1 Hicrî 359 da (969- 970) doğmuş, usûl ve  edebiyatta pek yüce bir mevki elde etmiş, 383'te (993)  Bağdat'ta seyyidlerin nakaabet hizmetini deruhde  eylemiştir. "Kitâb'ül-Müteşâbih fi'l-Kur'ân, Mecâzât'ül -  Âsâr'in - Nebeviyye, Telhis-ül Beyân an Mecâzât'il - Kur'ân,  Kitâb'ül-Hasâis, Ahbâr-u Kuzât-i Bağdad" adlı eserleri,  babasının ahvâline ait bir kitabı, üç cilt risâleleri, Ebû Abdillâh Huseyn b. Ahmed b. Haccâc'ın (ölm. 391 H. 1000)  şiirlerinden seçmeleri ve dîvânı vardır. En meşhur eseri,  "Nehc'ül- Belâga" adıyla topladığı, Hz. Ali'nin (a.s) hutbe,  mektup ve sözlerini ihtivâ eden telifidir (Umdet'üt- Tâlib,  s.196-197). Hicretin 406. yılı Muharreminin altıncı günü (26  Haziran 1015) Bağdat'ta vefât etmiş, Kerh'teki evine  defnedilmiştir (Hâc Şeyh Abdullâh'il - Mamakaanî:  Tenkıyh'ul-Makaal fî Ahvâl'ir-Ricâl, Necef-Murtazaviyye mat.  1352 H.c.111, s.107). <br />
Seyyid Radıy, bu hutbe, mektup ve vecîzeleri toplarken  bir hayli kaynağa sâhipti. İlk olarak Ebû-Ca'fer Muhammed  b. Hasan b. Aliyy'it- Tûsi'nin (460 H. 1067) rivâyet ettiği gibi  Kûfeli Zeyd b. Veheb'il-Cühenî, toplum-larda, bayramlarda  ve başka vakitlerde, Hz. Emir'in (a.s) okudukları hutbeleri  yazmıştır. Bu zat, Emir'ül-Mü'minî'nin ashabındandı;  Nehrevan'a giderlerken de maiyetlerinde bulunmuştu (aynı,  1, 1329 H. s.471-472). Tûsî, bu kitabı, Ebû-Mıhnef Lût b.  Yahyâ'dan, o, Ebû- Mansûr-ı Cühenî'den o da Zeyd b.  Veheb'den rivâyet etmiştir; Zeyd'se rivâyet ettiği hutbeleri,  bizzât Emir-ül Mü'minîn'- den (a.s) duymuştur. İbn-i Hacer,  Zeyd b. Veheb'in Câhiliyye devrini ve Asr-ı Saâdeti idrâk  ettiğini, fakat Hz. Resûl-i Ekrem'le (s.a.a) görüşemediğini,    <br />
1 - Umdet'üt-Talib fî ânsâbi Âl-i Ebi Talip. Necef'ül- Eşref- 1337  H. 1918; s.193-200. Muhammed Abduh: Şerhu Nehc'il- Belağa;  Beyrût; Müesseset'ül-A'lemî basın; M. Abduh'un önsüzü; s.6. <br />
Tâbiinin uluların-dan olduğunu, Kûfe'de yerleştiğini, hicri 96.  yılda vefât ettiğini (714) kaydediyor. Zeyd Hz. Peygamber'in  (s.a.a) bi'setinden evvelki zamanı idrâk ettiği takdirde  yüzyıldan fazla yaşamış demektir. Câhiliyye devrinden  maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.a) dâvete başlamasından  sonra bir müddet İslâm'ı kabul etmediğini bildirmekse,  gene yüz yaşını geçkin olarak vefât ettiğini kabul etmek  icâp eder. Hâsılı Kûfeli Zeyd, Hz. Emirin hutbelerini ilk  toplayan zattır ve kitabı da Seyyid Radıy'nin zamanına  intikal etmiştir. Ehli Sünnet de Zeyd b. Veheb'i sıkadan  saymış, Sıhâh'larda ondan rivâyette bulunmuştur.  <br />
Hz. Emirin (a.s) hutbelerini zaptedenlerden biri de  İbrâhim b. Hakem b. Zuhayr'il- Fezârî'dir. Hakem b. Zuhayr,  127 hicrîde (744) vefât eden İsmâîl b. Abdürrahman'is Süddi'nin tefsîrini rivâyet eden zattır. Şii olduğu halde, hiç  bir tefsir yoktur ki, bu tefsirden, rivayette bulunmasın;  Tirmizî de Sahîh'inde bu zattan rivâyette bulunmuştur.  Hakem b. Zuhayr, 180 sularında (796) vefât etmiştir. Oğlu  İbrahim'inse, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini ihtivâ eden bir  kitabı vardır (Tenkıyh, 1, s. 15. İsmâil b. Abdurrahmân b. Ebi  -Kerîmet'is- Süddî için aynı cildin 137. sahifesine bk.).  <br />
Hutbeleri toplayanlardan biri de İsmâil b. Mihrân'is Sekûnî'dir. Bu zat, İmâm Ca'fer'üs- Sâdık'la (a.s 148 H. 765)  İmâm Aliyy'ür- Rıza'nın (a.s 202 H. 817) zamanlarında  yaşamış, onlarla müşerref olmuş, birçok kitaplar yazmış, bu  arada Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini de toplamıştır ki Ali b.  Hasan b. Faddâl ondan rivâyet etmiştir (1, s. 142- 146; 11,  s. 278- 280).  <br />
Hz. Emir'in (a.s) ashabının ileri gelenlerinden ve İmâm  Hasan'ın (a.s) zamânına erişenlerden Asbag b. Nübâte;  Mâlik'ül -Eşter'i Mısır'a vâli tayin buyurdukları zaman, ona  yazdıkları "Ahd- Nâme"yi ve Muhammed'ül- Hanefiyye'ye  vasiyetlerini rivâyet etmiştir. Mâlik'ül- Eşter'le gönderilen ve  Mısırlılara hitâben yazılan mektuplarını da, Cemel <br />
savaşında Hz. Ali (a.s) ile bulunan ve ashabının ileri  gelenlerinden olan Sa'saa b. Sûhan rivâyet etmiştir. (1, s.  150-151; 11, 98-99).  <br />
İmâm Aliyy'ün -Nakıyy'ül -Hâdî'nin (a.s) zamanına erişen  (254 H. 868) Sâlih b. Ebi- Hammâd Ebü'l- Hayr-ı Râzî de  hutbeleri ihtivâ eden bir kitap telîf etmişti (11, s. 91).  Hutbeleri toplayanlardan biri de gene aynı İmâm'ın  zamânına erişen, İmâm Hasan'ın (a.s) oğlu Zeyd'in oğlu  Hasan oğlu Abdullah'ın oğlu Abd'ül Azîm'dir (11, s. 157- 158).  <br />
Bunlardan başka 283'te (896) vefât eden ve Muhtâr b.  Ebi-Ubeydet'üs- Sakafi'nin amcası Sa'd'in soyundan olan  İbrâhim b. Muhammed b. Said-i Sakafî (c.1; s.1), 330 dan  (844) sonra vefat eden, iki yüze yakın kitabı bulunan  Abdül'Azîz b. Yahya'l -Celûdiyy'il- Bısrî (c.11; s.156-157),  260'ta (873) vefât eden ve babası, İmâm Sâdık'ın (a.s)  zamânını idrâk etmiş olan Hişâm b. Muhammed b. Sâib de  (260 H. 873-874) hutbeleri toplayanlardandır. Hişâm'ın  babası, bütün tefsir kitaplarında rivâyetleri yer alan bir zat  olduğu gibi kendisinin de tarih ve ensâba dâir birçok kitabı vardır (111, s.303). İmâm Aliyy'ün- Nakiy'nin (a.s) zamanına  erişen ve Kitâbu Mahâsin sâhibi Ahmed'in babası olan  Muhammed b. Hâlid'il - Barkıy'nin (111, s. 113- 114), aynı <br />
yüzyılda yaşayan Muhammed b. İsâ b. Abdullah b. Sa'd'il - Aş'arî'nin (aynı, s. 167), fıkha dâir birçok eseri bulunan  Muhammed b. Ahmed'il-Cu'fî'nin (11; İkinci bölüm, s. 65- 66)de Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitapları vardır.  Bunlardan başka, Şîîlikle ilgisi bulunmayan birçok eseri olan  meşhur müverrih Ebü'l- Hasan Aliyy b. Muhammed-i  Medâinî de (225 H. 839), Emir-ül Mü'minîn Ali'nin (a.s)  hutbelerini ve âmillerine yazdığı mektupları bir kitap haline  toplamıştır.2 Bunlardan, Hişâm ve Celûdî'nin, Hz. Emir'in    <br />
2 - İbn'ün- Nedîm: El- Fihrist; Mısır, Rahmdniyya Mat. 1348; <br />
(a.s) hutbelerini topladığını İbn-i Nedîm de kaydeder (s. 140,  160). Aynı zamanda İbn-i Nedîm, hatiplerden bahsederken  ilk olarak Aliyy b. Ebi-Tâlib'i (a.s) anar (s. 181).  <br />
Bunlardan başka tarih, siyer, magaazî ve ensâb  kitaplarının çoğunda, Ali'nin (a.s), Cemel, Sıffîn, Nehrevan  savaşlarından bahsedilir ve şehadeti anlatılırken,  münasebet düştükçe sözleri de nakledilmiş, ayrıca Ya'kubî,  Taberî ve diğer tarihçiler, kitaplarında, sözleriyle  istişhadlarda bulunmuşlardır. Mes'ûdî (346 H. 957), Hz.  Ali'nin dört yüz seksen hutbesini elde etmişti. Muhammed  b. Ya'kub-ı Küleynî'nin "Kâfî"sinde ve Hz. Ali'nin zamanından  İmâm Muhammed-ül Bâkır'ın (57- 114 H. 677- 733)  zamânına erişen Süleym b. Kays-ı Hilâlî'nin kitabında da Hz.  Emir'in (a.s) sözleri geçmektedir.3 <br />
Görülüyor ki Seyyid Radıy, Hz. Ali'nin (a.s) hutbelerini,  mektuplarını, vecîzelerini toplarken, çağından önceki birçok  kaynağa sâhipti; çağdaşları da onun topladıklarını bu  kaynaklarla karşılaştırmak imkânına mâliktiler; Şerif  Radıy'nin kardeşi Alem'ül- Hüdâ Seyyid Murtazâ'nın (436 H.  1044) kütüphanesinde seksen bin cilt kitap vardı;  Mu'cem'ül Büldân, bu kütüphanenin dünyâda eşsiz  olduğunu, kitaplarının hepsinin de, bilginlerin el yazmaları <br />
bulunduğunu bildirmektedir.4 <br />
Bağdat'ın Kerh kısmında Şîa için kurulan Şâh-pur  Kütüphanesinde de bir hayli kitap mevcuttu. Hiç şüphe yok  ki Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitaplar da bu  <br />
 <br />
s.149.  <br />
3 - Süleym için b. Tenkıyh; 2. s. 52- 55; İbn-i Nedîm: Fihrist; s.  307- 308, Küleynî için bk. Tenkıyh; 3, 201- 202; Muhammed Ali  Müderris: Reyhânet'ül Edeb; 3, Çâp-hâne-i Şirket-i Sehânî-i tab'ı Kitâb; 1369 H. 1329 Ş. H. s. 379- 381-  <br />
4 - Mısır- 1323 H. 2, Beyn'es- Sûreyn mad. s. 343. <br />
kütüphanelerde vardı. Fakat bütün bu kitaplar, 447 deki  (1055) yangında yanıp kül olmuştur. Seyyid Radıy'nin, bu  bakımdan hizmeti, gerçekten de pek büyüktür; "Nehc'ül  Belâga"yı tedvîn etmeseydi belki de bu hutbelerin, bu  mektupların ve vecîzelerin çoğu, bize intikal edemeyecekti.  <br />
Hz. Emir'e (a.s), "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan bâzı hutbeler de atfedilmiştir ki "el-Lû'lü', El- İftihâr (Hutbet'ül Beyân olacak), el-Vesîle" gibi hutbeler bunlardandır; nitekim  İbn-i Şehrâşub da (588 H. 1192) "Manâkıb"ında bunlardan  bahsetmektedi. Çağımızda, Âlu Kâşif'ul-Gıtâ'dan Şeyh Hâdî,  "Nech"de bulunmayan hutbeleri toplayıp bastırmıştır.5 Şüphe yok ki Hz. Ali'nin (a.s) "Nehc'ül-Belâga"da  toplananlardan başka hutbe ve mektupları da vardı.  Nitekim Âmidî'nin "Gurer'ül- Hikem"- indeki kısa sözleri ve  vecîzeleri, 11050 yi bulmaktadır. Ancak "Hutbet'ül- Beyan"  gibi bâzı hutbelerde, gulüvve kaçanların inançlarını besleyecek sözlerin bulunması, bu hutbelerin, Hz. Emir'e  (a.s) ait olduğunda haklı şüpheler uyandırmıştır.6 <br />
"Nehc'ül-Belâga"ya çok etraflı bir şerh yazan ve bu  sûratle tarih bakımından da pek değerli bir eser meydana  getiren İbn-i Ebi'l hadîd Abdülhamîd (655 H. 1275),  "Nehc'ül- Belâga"da bulunan sözlerin, Hz. Ali'ye (a.s)  âiddiyyetinde şüphe edilemeyeceğini, çoğunun tevâtürle  sâbit olduğunu öbürlerinin de aynı edâ ve üslûpta  bulunması dolayısıyla Hz. Ali'ye (a.s) âidiyyeti muhakkak  bulunduğunu söylemekte, edebiyâta âşinâ olanların, üslûp  özelliklerini bilenlerin, şâir, hatip ve münşîlerin şiir, hutbe ve  yazılarını kolayca anlayıp ayırabileceklerini, meselâ  <br />
  <br />
5 - Âkaa Bozorg-i Tehrânî Muhammed Muhsin: E'z-Zeria ilâ  Tasânif'iş- Şîa; 7, 1329 Ş. H. Tehran; s. 187- 193.  <br />
6 - Bütün bu hususların tafsîli, "E'z- Zerîa"nın 7. cildinde,  yukarıda, belirtilen sahîfelerdedir. <br />
"Kitâb'üt- Tâc"ın Câhız'a ait olduğunda, üslûp özelliği  bakımından şüphe etmeyeceklerini bildirmektedir.7 "Nehc'ül-Belâga"nın Seyyid Radıy tarafından meydana  getirildiği, yâni bu kitaptaki hutbelerin, sözlerin, Seyyid  Radıy'e ait olduğu hakkındaki şüphe, nahv, lügat, şiir, tefsir,  hadis, fıkıh, ensâb, kırâat, hattâ hesap, hendese ve  hikmette zamânının eşsiz bir bilgini olan İbn-i Haşşâb  Abdullah'a (567 H. 1172) söylenince, Seyyid Radıy-yahut  başkası, nereden bu kudrete sâhip olacak; biz Seyyid  Radıy'nin risâlelerini görmüşüz; mensûr sözlerindeki  üslûbunu da biliyoruz demiştir. İbn-i Haşşâb'ın, "Hutbe-i  Şıkşıkıyye"yi, Seyyid Radıy'nin doğumundan iki yüzyıl önceki  kitaplarda gördüğünü İbn-i Ebi'l-Hadîd, üstâdı Musaddık b.  Şebîb'den rivâyet eder.8 <br />
Bâzı kimseler, hiçbir delile dayanmadan bu sözlerin,  sonradan uydurulduğunu, hattâ bu kadar hutbenin  ezberlenip yazılmasına, dört yüz yıla yakın bir zaman sonra  da Seyyid Radıy'e ulaşmasına imkân olmadığını <br />
söylemişlerse de bunların, Arapların özelliklerini  bilmedikleri meydandadır. Arap müverrihleri, Haccâc,  Sahbân, Vâil gibi Câhiliyye devrinin ve İslâm çağının  hatiplerinin sözlerini, Hâlid b. Abdillâh, Mu'tasım, Ziyâd gibi  halîfe ve emirlerin hutbelerini nakletmişlerdir ki bunlar,  tarih kitaplarında mevcuttur. Câhiliyye devri şâirlerinin  şiirleri, râviler tarafından bellenmiş, ezberlenmiş, onların  rivâyetleriyle tesbit olunmuştur; okuma-yazma bilmeyen  toplumlarda hâfızanın büyük bir önemi vardır. Ayrıca da  Arap, fasâhat ve belâgata âşıktır, düşkündür. Fasâhat ve  belâgatta örnek olan şiirleri, sözleri ezberlemek, Arap'ta bir  <br />
  <br />
7 - İbn-i Ebi'l Hadîd'in hâl tercemesi ve eserleri için  "Reyhânet'ül- Edeb"e bk. 5, s. 216-217.  <br />
8 - Reyhânet'ül-Edeb; 5, s. 216-218. <br />
gelenektir. Hattâ 132 hicrîde (570) son Emevî halîfesi  Mervan'la öldürülen meşhur Abdülhamîd-i Kâtib'e,  yazılarındaki bu belâgatı nasıl elde ettin diye sorulduğu  vakit, Asla'ın (başının ön tarafında saç olmayanın, Hz.  Ali'nin) hutbelerinden yetmiş hutbe ezberledim, onlarla bu  belâgatı elde ettim dediği meşhurdur. Abdulhamîd  hakkında, "yazı Abdülhamid'le başlamış, İbn'ül- Amîd'le  tamamlanmıştır" denmiştir. Birçok kişilerin hitâbe ve  hutbelerinin ezberlenip söylenmesi, yazılması, Emir'ül Mü'minîn (a.s) gibi fasâhat ve belâgatta eşi olmayan,  bilhassa İslâm'da mümtaz bir mevkii olan bir zâtın hitâbe ve  hutbelerinin ezberlenmemesi, rivâyet edilmemesi,  yazılmaması mümkün değildir, nitekim zamanlarından,  Seyyid Radıy'nin çağına kadar geçen müddet içinde  hutbelerini, mektuplarını, sözlerini zaptedenleri arzettik.  <br />
Bir de, "Nehc-ûl- Belâga"daki hutbelerde, "ezel,  ezeliyyet, ma'lûl" gibi devrinde kullanılmayan, daha ziyâde  felsefî düşünceden doğmuş, bulunan sözlerin mevcûdiyeti,  bu hutbelerin, Hz. Emir'e (a.s) ait olmadığını, yahut hiç  olmazsa, hutbelere eklentiler yapıldığını göstermektedir  deyenler olmuştur. Oysa ki "ezel", "Sıhâh, Esâs'ul-Luga,  Lisân'ül-Arab" sâhiplerinin ve diğerlerinin dedikleri gibi, "lem  yezel"den türemiştir ve zamanla, "lem" söylenmez olmuş,  "ezel"sözü kullanılmıştır. Sonradan felsefî terim olan sözlere  gelince: Hz. Emir'in (a.s) bilgisi, Hâce-i Kâinât'tandır (s.a.a);  Ali, O'nun bilgi kapısıdır; O'ysa, Rabbinin emriyle "Şedîd'ül kuvâ"dan taallüm etmiştir (Kur'ân; 53, 5). Bu bakımdan O,  hem tevhîdin, hem hilkatin, dünyevî işlerin künhüne ermiş,  sebeplerini, sonuçlarını tahlîl ve îzâh etmiş bir mûrebbî-i  âlem, bir hâce-i külldür. Mevlânâ'nın,  <br />
Râh-ı istidlâliyan çûpin buved <br />
Râh-ı çûpin seht bî temkin buved*  <br />
dediği gibi onun bilgisi istidlâlî değil, yakıynîdir; onu,  onun bilgisini gene Mevlânâ'nın diliyle söyleyelim:  <br />
Ez Ali âmuz ihlâs-u amel  <br />
Şîr-i Hak'ra don munezzeh ez dagal  <br />
Çün tu bâbî on medîne'y ilmrâ  <br />
Çün şuâî âftâb-ı hilmrâ  <br />
  <br />
Bâz bâş ey bâb-ı rahmet tâ ebed  <br />
Bârgâh-ı mâ lehû küfven ahad  <br />
  <br />
Der şecâat şîr-i Rabbânîstî  <br />
Der muruvvet hod ki dâned kîstî**  <br />
(Mesnevî, Nicholson basımı; 1, s.229-231) <br />
Bu bakımdan filozoflar, ona muhtaçtır, o, filozoflara  değil.  <br />
Burada şunları da söylememiz gerek:  <br />
Bâzı "Nehc'ül-Belâga" nüshalarında, hutbelerin ihtisâr  edilmesi mümkündür; istinsâh eden, kendi zevkine,  neşesine, ihtiyâcına, gördüğü lüzuma göre bâzı cümleleri  yazmayabilir; bu yüzden bir kitabın birkaç nüshasında bu  <br />
  <br />
* - İstidlâlle yürüyenlerin yolu tahtadandır; tahta yolsa pek  dayanıksızdır.  <br />
** - İhlâsı da, ameli de Ali'den öğren; Allah arslanını hîleden,  hud'adan münezzeh bil. Değil mi ki (yâ Ali) sen, o bilgi şehrinin  kapısısın; değil mi ki ilim güneşinin ışığısın; ey rahmet kapısı, ey  eşi, dengi olmayan Tanrı bârigâhı, kapanma, ebedî olarak açık  kal. Yiğitlikte Tanrı arslanısın; erlikteyse kimsin; kim bilebilir ki? <br />
çeşit eksikliklere, fazlalıklara daimâ rastlarız. Bu, fazla  cümlelerin, sonradan eklendiğine değil, bâzı sözlerin,  istinsâh eden kişi tarafından yazılmadığına delâlet eder.  Sözgelimi, "Şakaaık-ı Nu'mâniye"nin basma nüshası, İst.  Üniv. K. Türkçe yazmaları arasında bulunan yazmaya  nispetle hayli eksiktir. Bir de ezberlenen sözlerde,  ezberleyenlerin, mânayı değil, fakat bâzı kelimeleri  değiştirmeleri, yazanların, zamâna göre bâzı kelimeleri,  kendi çağlarına uyup, aynı mânayı veren kelimelere  çevirmeleri mümkündür. Mevlânâ'nın, semâ' esnasında  irticâlen söylediği gazeller, rubâîler, çeşitli tarzlarda  yazılmıştır; aynı beyitler, aynı vezin ve kafiyedeki birkaç  şiirde geçer; bir şiirde bulunmayan beyitler, öbür şiirde  bulunur; fakat esas mânâda hiç bir değişiklik görülmez.  Yunus Emre'nin şiirlerindeki sözler, dîvânının muahhar  nüshalarında çok defâ vezin bozulmadan, zamânın  söylenişine uydurulmuş, meselâ "ayıttın", "buyurdun" olarak  yazılmıştır. Fakat "Mesnevî"yi Mevlânâ, Çelebi  Husâmeddîn'e yazdırdığı; yazıldıktan sonra okutup düzelttiği  için bu eserde, hele eski ve sağlam nüshalarda bu çeşit  değişiklikler görülmez. Hadisleri nakledenler bile, "Hz.  Peygamber böyle buyurdu, yahut buna benzer bir sözle  buyurdu ki" diye naklederler. Sahâbeden, hadisleri  yazmalarına müsâade edilen kişilerden başkalarının  rivâyetlerinde, mânâsı ve mevzûu aynı olan bir hadis, söz  bakımından farklı rivayetlerle tahrîc edilmiştir. Fakat  "Kur'ân-ı Mecîd" de, kırâat hususiyetleri müstesnâ, böyle  farklar yoktur ve bütün Müslümanlarca bir tek sözü bile  değişmeyen, bir sözü bile eksik, yahut fazla olmayan tek bir  kitap, Kur'an'dır. Kitâb-ı İlâhîdir.  <br />
* * * <br />
"Nehc'ül-Belâga"daki bâzı hutbeler, vaziyetler, kısa  sözlerin bir kısmı, ayrıca şerhedilmiştir. "Hutbet'üş Şıkşıkıyye"nin on altı terceme ve şerhi vardır.9 <br />
İmâm Hasan'a (a.s) vasiyetleri, asıllarıyla ve diğer iki  vasiyetle Farsça olarak İstanbul'da 1329 da, gene Farsça  olarak "Hediyyet'ül- Ümem" adıyla 1381 de Necef-i Eşref'te,  1961 de "Menşûr'ül- Edebi İlâhî ve Düstûr'ül-ameli kârgahî,  Kitâb'ül -Ahlâk'ın - Nefîse fî Şerhi Hutbet'il -Vasıyye" ve  "Nazm'ül- Vasıyye" adlarıyla İran'da basıl-mıştır. Bu  vasiyetin, Türkçe'sinden başka altı şerhi vardır; Ebû Ca'fer  Muhammed b. Ya'kub-ı Küleyni de bu vasiyeti rivâyet  etmiştir.10 <br />
Mâlik'ül Eşter'e yazdıkları Ahd- Nâme, "Âdâb'ül-Mülûk,  Tuhfet'ül-Mülûk, Tuhfe-i Süleymânî, Düstûr-ı Hikmet,  İnvân'ür-Rıyâse, E'r-Râî ve'r- Raiyye, Şerh'ül- Ahd, Nasâyih'ul  - Mülûk, Nazm'ül-Ahd, Hidâyât'ül-Husâm fî Acâib'il-hidâyâtı <br />
ve'l-hukkâm, Tuhfet'ül-Velî,Tercemet'ül-Ahd, (iki cüz olarak)  Şerh-i Ahd-Nâme, Esâs'üs-Siyâse fî Te'sis'ir-Riyâse,  Dirâsât'ün-Nehc, Rumûz'ül-Emâre" gibi adlarla  şerhedilmiştir; bu Ahd-Nâme'nin şerhi yirmiden fazladır.11 <br />
Hemmâm Hutbesi diye tanınan ve ittikaayı, mütitakıy leri, bildiren hutbelerinin on beş şerhi vardır.12 <br />
  <br />
9 - E'z-Zerîa ilâ Tasânîf'iş- Şia, 4, Tehran- 1320- 1322; s. 99- 100, 384; 7, 1329 Ş. H. s. 203-204; 12; Necef 1378 H. s.214- 215; 14, Necef- 1381- 13961; s. 117-118, 130, 141-142.  Terceme ve Şerhimiz, Târîhî hutbeler, 7.  <br />
10 - aynı, 10. Çâphâne-i Meclis - 1375 H. 1956, s. 239; 13, s.  146, 14, s. 122, 129. Bizde, 2. Bölüm; Savaş sırasın-daki  hitâbeliri; 11.  <br />
11 - 4, s.119, 14, s. 144-148, 152. Bizde 3. Bölüm; İdârî  mektupları emir-nâme ve ahd-nâmeleri, 21.  <br />
12 - 13, s.225-226; 14, s.114-115, 122- 124,133, 145.  Bunların biri de Küçerat diliyledir. Bizdeki 4. bölüm, İçtimâî- <br />
Kaasıa hutbesi (Bizde aynı bölümün 26. hutbesi),  İstiskaa hutbesi, dînin evvelinin ma'rifet, yâni Allah'ı tanımak olduğuna dâir hutbe (Bizde 1. kısmın 1. Bölümü nün ilk hutbesi), cenâb-ı Fâtıma'nın (a.s) defnindeki sözleri  (5. b. Târîhî hutbeler, 4.) ve bâzı hitâbeleri de ayrı ayrı şerhedilmiştir.13 Bu şerhlerin bâzılarına ayrıca adlar da  verilmiştir.  <br />
"Nehc'ül Belâga"nın tam olarak, ihtisâr edilerek,  lügatleri tavzîh olunarak, yahut tâlikaat tarzında şerhleri,  yetmişi aşmaktadır. Bunlardan başka üç tanesi manzum,  otuz yedi tanesi nesirle kırk adet Farsça, beş Orduca, bir  Küçerat diliyle şerhi vardır (aynı, s. 111-161).  <br />
Bunlardan başka, Hz. Emir'in (a.s) vecîzelerini, kısa  sözlerini meşhur Câhiz (225 H. 869), "Mie Kelime- Yüz söz"  adıyla toplamıştır ki bu eseri, Safaviyye devri şâirlerinden  Âdil ve gene aynı devir ricâlinden Muham-med b. Ebi- Tâlib-i  Esterâbâdî, Farsça'ya çevirmişlerdir. Âdil'in eseri, Tehran'da  1304'te basılmıştır.  <br />
Ebû- Aliyy-i Tabersî, yahut Aliyy b. Seyyid Fazlullâh-ı Râvendî (573 H. 1178), "Yüz Kelime"yi, harf sırasınca otuz  bâba ayırmış ve adını "Nesr'ül-Leâlî" koymuştur. Bu kitap,  1312 de basılmıştır. Hicrî 14. yüzyıl ricâlinden Şeyh  Abdüsselâm Ahmed. "Merâku'n-Necâb fî Kavâid'il-kitâbe"  de, "Nesr'ül-Leâlî"deki sözleri almıştır.  <br />
Reşîdüddîn Muhammed b. Muhammed'il-Vatvât (552 H.  1157), "Tuhfet'us-Sıddıyk, Fasl'ül-Hitâb, Uns'ul-Lehfan"  adlarıyla ilk üç halifenin yüzer sözünü topladığı gibi  "Matlûbu külli tâlib" adiyle Hz. Emir'in (a.s) de sözünü  toplamış, her birerini Farsça bir kıt'ayla terceme etmiştir.  <br />
 <br />
İktisâdî hutbeler; 27.  <br />
13 - E'z-Zerîa, 13, s.144, 209; 14, s. 118, 126, 133-134. <br />
Bunlardan ve Seyyid Radıy'nin "Nehc'ül-Belâga" sonuna  aldığı kısa sözlerden başka on tane daha manzum, mensur,  Arapça ve Farsça, hatta Fransızca, kısa sözlerinin ve  vecîzelerinin şerh ve tercemesi vardır.14 <br />
Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini, bilhassa, "Gurer'ül- Hikem  ve Dürer'ül-Kelim" adıyla toplayan, Nâsıhuddin Abdülvâhid  b. Muhammed-i Temîmiyy-i Âmidî'dir. 588 yılından on gün  önce vefât eden (1192 sonları) İbn-i Şehr-âşûb, Âmidî'yi  üstâdlarından gösterdiğine, "Gurer'ül-Hikem"i rivâyet ve  nakle ondan icâzet aldığını söylediğine göre, Âmidî'nin, 510  hicrîde (1116) vefât ettiği hakkındaki rivâyetin doğru olması <br />
îcâb eder (Reyhânet'ül-Edeb, 1, 2. basım; Çâp-hâne-i Şirket-i  Sehâmî-1335, s. 28).  <br />
Âmidî, Gurer'ül-Hikem"de, Emir'ül-Müminîn (a.s) 11050  sözünü toplamıştır (6, 1342 Ş. H. s. 493).  <br />
* * *  <br />
738 de (1337) vefat eden Savcızâde, "Nesr'ül-Leâlî"yi,  "Budret'ül-Maâli fi Tercemet'il-Leâlî" adıyla ve her sözü,  "mefâîlün mefâîlün feûlün" vezninde Farsça bir beyitle  terceme etmiş. Şipâhizâde Ali Galib, Farsça beyitleri birer  beyitle Türkçe'ye çevirmiştir ki bu kitap, Nahcuvânîzâde  Muhammed'in yazısıyla taşbasması olarak 1315 te Mat.  Osmâniye'de basılmıştır. Bu Nahcuvânîzâde'nin, Savcızâde  olmasına ihtimâl veremedik.  <br />
953'te (1546) yazdığı "Tezkire"sinde 7. yüzyıldan  zamanına dek gelen şâirler hakkında, gerçekten de pek  değerli bilgiler veren Latîfî Abdûllatîf de (990 H. 1582)  "Ners'ül - Lâlî"yi, "Nazm'ul - Cevâhir" adıyla nazmen türkçeye  çevirmiştir (Osmanlı Müellifleri; 3, s.135).  <br />
  <br />
14 - Cemâlüddîn Muhammed-i Honsârî'nin "Gurer'ül-Hikem"  şerhine Mîr Celâlüddîn'il - Huseyniyy'il - Urumavî Muhaddis'in  yazdığı "Önsöz"e bakınız; Tahran Üniv. Yayın. 1. 1339 Ş. H. 1380  H. <br />
Ulemâdan Rusçuk'lu Fethî Ali Osmanzâde, kısa  sözlerden kırkını seçip "Terceme-i Kelâm-ı Erbaîn-ı Ali"  adıyla Türkçe'ye çevirmiştir. Bu zât, Halvetiyyenin  Şa'bâniyye kolundan Kuşadalı İbrâhîm'e (1264 H. 1848)  mensuptur; 1274 te (1857) vefât etmiştir (aynı, 1, s.395).  <br />
Hazîne-i hâssa müsteşarlığında bulunmuş olan ve  kütüphânesi, İst. Üniv. K.nin bir kısmını teşkil eden Hâlis  Muhammed de "Gurer'ül-Hikem"den bir seçme meydana  getirmiş, küçük boyda 52 sahîfeyi tutan bu eser, taş <br />
basması olarak basılmıştır.  <br />
Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhlerinden Nesîb Yusuf Dede  (1126 H.1714). lügatleri tahlîl, sözleri terceme ve  şerhetmek sûretiyle "Nesr'ül Leâlî"yi Türkçe'ye çevirmiştir.  Bu esere verdiği "Rişte-i Cevâhir" adı, bizzat kendisi  tarafından kitabın yazılış târîhi olarak bildiriliyorsa da bu  terkîp, 1121 yılını ifâde etmektedir. Nesîb Dede, "Rişte-i  Cevâhir"e, "Mevnevî"den beyitler, Arapça Farsça şiirler  katmış, kendi şiirlerini eklemiş, âdetâ "Nesr'ül-Leâlî"yi  yeniden yazmış, yeni bir kitap meydana getirmiştir. "Rişte-i  Cevâhir", İst. da, Takvîm-i Vakaayyi'Mat.asında 1257 de  basılmıştır.  <br />
Meclis-i Kebîr-i Maârif Dâire-i İlmiyyesi âzâsından  Mustafa Vehbi (Osmanlı Müellifleri, 2, s.19-20), Hz. Ali'nin  (a.s) kısa sözlerinden yüz sözü "Mahsûl-i Âlî fî Şerh-i  Kelimâtı Ali" adıyla ve her sözden sonra, o sözde geçen  kelimeleri gramere tatbıyk edip şerhetmek suretiyle  terceme etmiştir. Bu eser, 1288 de Mat. Âmire'de  basılmıştır.  <br />
Manisa Şer'iye Mahkemesi hâkimi Ali Haydar (1333 H.  Osm. Müellif. 1, s.217). "Budret'ül-Maâlî fî Tercemet'il Leâlî"yi, "Marâsıd'ül-Hikem" adıyla şerhetmiş, "Mesnevî"- den aldığı beyitlerle de îzâhlarda bulunmuştur ki bu eser, 15  Şâban 1298 de taşbasması olarak basılmıştır. <br />
Aynı zât, "Şemmet'ül-Esrâr" adıyla ve Manisa  Mevlevîhânesi şeyhi İbrahim Fahreddin Çelebi'nin (1305 H.  1887) emriyle Hz. Emir'in (a.s) yüz sözünü, 18 Şevval 1297  de şerhetmiş ve bu şerh, taşbasması olarak Manisalı <br />
Mehmed Tâhir adlı birisinin yazısıyla iki kere basılmıştır;  ikinci basımı. 1 Muharrem 1299 dadır.  <br />
İst. Burhân-ı Tarakkıy Mektebi, lisan ve Belagat-i  Osmânî, fârisî, aruz ve Akaaid Muallimi Hocazâde A. Cevdet  tarafından, "Külliyyât-ı İmâm Ali'den birinci kitap -Birinci  kısım; Terceme-i Sad Kelime-i Abdullâh-ı Herevî" adıyla,  sonunda Hz. Emir'in "yüz sözü, Nesr'ül-Leâlî, Dîvan,  Mektûbât, Cümel ve fıkarât" olmak üzere altı kitap  çıkacağını vaadettiği bir kitapta yirmi yedi vecîzeyi Farsça  "feilâtün mefâilün feilât" vezninde, Türkçe olarak da  "fâilâtün fâilâtün fâilât" vezninde kıt'alarla şerhetmiştir.  Ancak "Abdullâh-ı Herevî"nin böyle bir kitabı olduğunu  bilmiyoruz. Bu eser de matbûdur. Bir kere de, aslı, Câmî'ye  atfedilerek Cemâlî adlı birinin tashîhiyle ve Mustafa İzzet'in  hurûf-ı cedîdesiyle 1286 da basılmıştır.15 <br />
Muallim Naci Merhum (1310 H. 1893)da, "Emsâl-i Ali"  adıyla Hz. Emir'in (a.s) 283 sözünü, asıllarıyla terceme  etmiştir ki bu eser de İst. da, Mat. Ebüzziyâ'da 1303 te  tab'edilmiştir.  <br />
Hz. Emir'in (a.s), Mâlik'ül-Eşter'e yazdıkları "Ahd Nâme"leri, Mehmet Celâleddin tarafından, sağdaki kolonda  metin, soldakinde tercemesi olmak üzere hazırlanmış,  "Şerh-i Ahd-Nâme-i Ali" adıyla, İst. da Şirket-i Mürettibiyye  Mat. da 1304'te basılmıştır.  <br />
Seyyid Abdülkaadir-i Belhî'nin (1341 H. 1923) oğlu  Seyyid Ahmet Muhtar'ın (1352 H. 1933), "Hânedân-ı Seyyid'ül-Beşer Eimme-i İsnâaşer" adlı ve Hz. Emir'in hâl  <br />
  <br />
15 - Câmî'nin "Sad Kelime"si için b. Zerîa, 15,1384-1965, s.30.<br />
tercemelerine ait 192 sahîfelik kitabında da, bâzı sözleri,  hutbeleri ve sonunda, bu "Ahd-Nâme" terceme ve  şerhedilmiştir. Adından da anlaşıldığı gibi, On iki İmâm'ın  hâl tercemelerini ihtivâ edecek olan bu kitabın 1. cildinden  başka ciltleri, maalesef yazılamamış, 1 kitap, İst. da, 1327  de Ahmet Sâkıy Bey Mat.ında basılmıştır.  <br />
Ayrıca Mehmet Âkif Ersoy (1936), Hz. Ali'nin bir devlet  adamına Emir-nâmesi" adıyla "Ahd-Nâme"yı Türkçe'ye  çevirmiş, Diyanet İşleri tarafından Ankara'da, Ayyıldız Mat.  da 1959 da 3. basımı yapılmıştır. 1963'te de Doğangüneş <br />
yayınevi tarafından tab'edilmiştir.  <br />
Konya Mevlânâ Müzesi yazmaları arasında 650 No. da  kayıtlı ve Reşîdüddîn Vatvât'ın "Sad Kelime-i Çhâr yâr-ı güzîn"inin, devrinin çok güzel Türkçe'siyle bir çevirisi vardır.  Başta Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadisleri olduğundan  Envanter'e ve Kataloğ'a "Ahâdîs-i Nebî ve Sad Kelime-i Çhâr  Yâr-ı güzin" diye kaydedilen bu eserin son kısmı eksiktir  125. a. sonunda, Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadislerinin  sonunda, bu kitabı, Bedrüddîn b. Himmet-Yâr'ül-Mevlevî'nin  838 yılı Ramazan ayında, Edirne'de (1435) yazdığına dâir  bir ketebe vardır ve bu ketebe mütercime aittir; eser, kendi  elyazısıdır. 193. a da, üçüncü Halîfe'nin yüz sözü ve  tercemeleri bittikten sonra aynı yaprakta, "Kitâb-u Matlûbı <br />
Külli Tâlib min Kelâmı Aliyy b. Ebû-Tâlib" başlamaktadır.16 Biz de 1940 küsürde, başta Hz. Emir'in (a.s)  doğumlarından şehâdetlerine dek hâl tercemeleri olmak  üzere 54 hutbe ve hitâbelerini, biri İmâm Hasan'a (a.s)  vasiyetleri, biri Mâlik'ül-Eşter'e (r. h.) Ahd-nâmeleri olarak 17    <br />
16 - Sonu eksik olan ve bilhâssa dil bakımından çok değerli  bulunan bu kitabın tevsîfi için, tarafımızdan hazırlanmakta olan  "Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu'nun 1. cildine bk. Millî Eğitim  Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınlar, Seri:  3, No, 6. Ankara; Türk Tarih Kurumu Basımevi-1967; s. 82-84.<br />
mektup, emir ve vasiyetlerini, 44 hikmet ve vecizeleriyle  Dîvan'larından 48 şiirlerini terceme etmiştik. Ankara'da,  Emek Basım-Yayınevi tarafından, basıldığı yıl dahi  kaydedilmeksizin "İmam-ı Ali Buyruğu" adıyla yayınlanan bu  kitabın mevcudu kalmadı.  <br />
Elimize, 1956 da, İst. da, Saidi Borak'ın önsözüyle Ege  Mat.ında basılan "Hazret-i Ali (a.s) ve Muaviye arasındaki  Mektuplar" adlı 46 sahifelik bir kitap geçti. Gevrekzade  Hafız Hasan adlı birisi tarafından, Arapça'dan Türkçe'ye  çevrilmiş olan bu kitap, Hz. Emir'in, Tırımmah b. Adiyy ile  Muaviye'ye gönderdiği mektubu, Tırımmâh'ın Muaviye'yle  konuşmasını hikâye ediyor. Baştan sona dek bir masaldan  ibaret olan, yazarının ve müterciminin, "Nehc'ül-Belâga"dan  bile haberi olmayan, ismi haslar bile yanlış yazılan bu kitabı,  Hz. Ali adına yazıldığı için zikretmek zorunda kaldık; özür  dileriz.  <br />
Türkçe'de Hz. Emir'in (a.s) hutbeleri ve sözleri üzerinde  bulabildiğimiz bu çalışmaları bildirdikten sonra artık  okuyuculara sunduğumuz bu eseri nasıl hazırladığımızı da  biraz anlatalım:  <br />
Seyyid Radıy, "Nehc'ül Belâga"yı, önceden de  arzettiğimiz gibi iki kısma ve üç bölüme ayırmış, ilk bölüme  bilhassa hutbelerini, ikinci kısmın birinci bölümüne,  mektuplarını, ikinci bölümüne de vecîzelerini almıştır. Biz de  aynı esâsı kabûl ettik. Ancak bu bölümler içinde, mümkün  olabileceği kadar konu husûsiyetine ve kronolojik tertibe  riâyeti denedik. Tercemede, Şeyh Muhammed Abduh'un  "Nehc'ül-Belâga" şerhinin son basımı olan ve Beyrut'ta,  "Müesseset-ül-A'lemiyy lil-Matbûât" tarafından geçen yıl  yayınlanan son basımını esas ittihâz ettik; bu basım, dört  kısma ayrılmıştır. Birinci ve ikinci kısımda hutbeler, çeşitli  vesîlelerle söylenen sözler, üçüncü kısımda mektuplar,  dördüncü kısımda hikmetler ve vecîzeler var. Kendi  tertîbimize göre her hutbe, hitâbe ve mektubun, aslının <br />
bulunabilmesi için, başına ilk Arapça cümleyi, cilt ve sahîfe  numarasıyla aldık. Ancak son kısım olan hikmetler ve  vecîzelerde, buna ihtiyaç görmedik. Bu kısma da numara  koysaydık, hele Arapça ilk cümleyi alsaydık, hem tertip,  hem basım bakımından kitap pek karışık olacaktı. Biz,  tercememizi üç kısma ayırdık. Birinci kısmı hutbe ve  hitabelere, ikinci kısmı mekputlara, üçüncü kısmı da hikmet  ve vecîzelere hasrettik. 1. kısmı beş bölüme ayırdık. 1.  bölümde "Allah, Hz. Muhammed (s.a.a), İman-İslâm ve  Kur'ân-ı Mecîd", 2. bölümde "Kendileri ve Ehl-i Beyt", 3.  bölümde, "Dünya ve Ahiret", 4. bölümde "İçtimâî-İktisadî  karakterde olan", 5. bölümde "İlk üç Halîfe ve kendilerinin  zamanlarına ait" olan ve târîhi aydınlatan hutbe ve  hitâbelerini dercettik. Bu kısımdaki hutbe ve hitâbelerin  sayısı 192'dir.  <br />
İkinci kısma, mektuplarını, emir-nâme ve vasiyetlerini  aldık. Bu kısımda da kronolojik tertîbi gözettik ve bu kısmı dört bölüme ayırdık. 1. bölümü, Cemel savaşından önceki  ve sonraki devirlere ait hitâbelerine, 2. bölümü, Muâviye'ye  gönderdiği mektuplara, 3. bölümü savaş sırasındaki  hitâbelerine ve vasiyetlerine, 4. bölümü, idârî mektuplarına,  emir-nâme ve ahd-nâmelerine hasrettik. Bu kısımda da 63  hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var.  <br />
Üçüncü kısma kısa sözlerini, hikmet ve vecîzelerini  aldık. Bu kısımda da konuya göre bir tasnîf yapmaya  çalıştık. 1. bölüme "Din, İman, Mü'min, Müslim, Kur'ân ve  İbâdet", 2. bölüme "Hz. Muhammed (s.a.a), kendileri ve  Ehlibeyt", 3. bölüme "Dünyâ-Âhiret", 4. bölüme "Akıl-Bilgi",  5. bölüme çeşitli konulara ait vecîzeler, 6. bölüme târihi  ilgilendiren, 7. bölüme de "gerçek, adalet, geçim, insanlık ve  savaş" hakkındaki sözlerini aldık. Bu kısmın her bölümünün  sonlarına, "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan ve "Gurer'ül Hikem"de olan sözlerinden de katkılarda bulunduk ve 325  söz seçtik. Böylece hutbeler 192, mektup ve emir-nâmelerle <br />
vasiyetler 63, bahisler ve vecîzeler 325, hepsinin tutarıysa  580 oluyor.  <br />
Şunu da söyleyelim ki bu tasnîf, sözlerdeki üstün  karakterlere göredir. Yoksa meselâ, îman ve Kur'an'dan  bahsedilen bir hutbede, dünyâdan, ahiretten, dünyâ ve  âhiretten bahsedilen bir hutbede, Hz. Muhammed'den,  Ehlibeyt'ten, içtimâî-iktisâdî bölüme aldığımız bir hutbede  tarîhî bir olaydan, yahut İslâm'dan bahsedilmiştir; yâni  hutbelerde, hattâ mektuplarda ve vecîzelerde, seçtiğimiz  tasnîf, tekrâr edelim ki üstün karaktere göredir; yoksa  tedâhül, dâima vardır.  <br />
Hutbelerde, hitâbelerde, mektuplarda, emir ve  vasiyetlerde, hattâ vecîzelerde bir âyet, bir hadise, bir olaya  işaret edilmişse, yahut birisine hitapsa, birisinden bahis  varsa, o hutbe ve hitâbenin, o sözün altına, işaret edilen  numaralarla o âyet ve hadis, o olay, yahut gereken hâl  tercemesi, yahut îzah yazılmış, kaynağı da gösterilmiştir ki  bu, oldukça etraflı bir şerh mâhiyetini taşımaktadır.  <br />
Şeyh Radıy'nin topladığı hutbe ve hitâbeler, 233'ü  buluyor. Bunların bir kısmı, çeşitli rivâyetlerden meydana  gelmiştir; bir kısmı, duâlarını, bir âyeti ve yâ sûreyi  okuduktan sonraki sözlerini, yağmur duâlarını, ashabını <br />
mekârim-i ahlâka, ibâdet ve itâata teşviklerini, yahut  hilkatteki hikmet ve kudretleri tazammun etmektedir ve  çoğu da birbirini tamamlar. Bir hutbede zikredilenler, başka  bir hutbede, fakat başka bir tarzda tekrarlanır. Biz, Hz.  Emir'in (a.s) hutbelerinin özünü, 192 hutbede bulduğumuz  için bunların terceme ve şerhiyle iktifâ ettik.  <br />
S. Radıy'nin ikinci bölümünde 76 mektup, vasiyet ve  söz vardır. Bunların bir kısmı, ayrı rivâyetlerle gelmiştir. Biz,  ikinci, kısımdaki son vasiyetlerini birinci kısma aldık; bu  kısımda 72 hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var ki  eksiğimiz hiç yok demektir. <br />
Üçüncü kısımdaki sözler ve vecîzeler de "Gurer'ül Hikem"den seçmelerimizle, diyebiliriz, ki anlamda tekrar  olmamak üzere tamdır. Şerhlerde ve sonraki "Bibliyoğraf ya" da kaynaklarımızı bildirdiğimiz için bu hususta söz  söylemeye lüzum görmüyoruz.  <br />
İlk olarak "Nehc'ül-Belâga"yı Türkçe sunduğumuzdan,  bizi bu emr-i hayra muvaffat ettiğinden dolayı Allah'a hamd ü senâlar eder, Rasûlüne ve onun Ehlibeytine sonsuz salât-ü  selâmlar ihdâ eyler, sözümüze son veririz.  <br />
2 Safar'ül-muzaffer 1390 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdülbâki GÖLPINARLI</span></span><br />
 <br />
ALLAH RAHMET VE GUFRÂNINA MAZHAR  ETSİN, SEYYİD RADIY'NİN ÖNSÖZÜNÜN  TÜRKÇE'Sİ  <br />
Hamd, Allah'a ki ona hamdetmeyi, nimetlerini edâya,  belâdan sığınmaya, kurtulmaya vesîle, cennetlerine ve  razılığına ulaşmaya bir yol kıldı; ihsanının çoğalmasına  sebep etti. Salât-ü Selâm, âlemlere rahmet olarak  gönderdiği, kendilerine uyulanlara bile ona uymalarını emir  ve takdir buyurduğu, ümmeti aydınlatan bir ışık olarak  yolladığı, varlığını kerem hamurundan yoğurduğu, ezelî  ululuk soyundan getirdiği, yücelik ağacının kökünden  yaratıp üstünlük dalından büyüterek dallarla, budaklarla,  meyvelerle yetiştirip geliştirdiği Rasûlüne, onun, karanlık ları aydınlatan ışıklar, apaçık din yolunun alâmetleri,  ölçülemeyecek üstünlük mîzanları olan Ehlibeytine. Onların  hepsine de öylesine salât-ü selâm ki üstünlüklerine denk ve  eşit, lütuflarına karşılık, soylarına ve asıllarına uygun ve  lâyık olsun; tanyeri doğup ağardıkça, yıldız dolunup battıkça  rahmet olsun onlara.  <br />
Ömrümün dalı henüz terü tâzeydi, henüz yeşermişti ki,  selâm onlara, İmâmların husûsiyetlerine, güzel hâllerine ait  haberleri, onların incilere benzeyen sözlerini ihtivâ eden bir  kitap yazmaya başlamıştım. O kitapta, bu husûsu <br />
arzederken belirttiğim gibi maksadım, Emir'ül-mü'minîn'in  (a.s) husûsiyetlerini topladıktan sonra zamânın meydana  çıkardığı engeller, o kitabı tamamlamama mâni olmuştu.  Kitabımı birkaç kısma ve bölüme ayırmıştım; son bölümde  de, uzun hutbelere değil de öğütlere, hikmetlere, edeplere  ait bâzı sözleri dercetmiştim.  <br />
Dostlardan, kardeşlerden bir kısmı o kitabı okudu,  beğendi; Hz. Emir'in (a.s) sözlerinin eşsiz, örneksiz oluşuna,  fasâhat ve belâgatına hayrân oldu; çeşitli konulara, çeşitli  dallara ayrılan sözlerinden bir seçme meydana getirmemi  istedi. Çünkü biliyorlardı ki o Hazretin hutbelerinde,  mektuplarında, öğütlerinde, hikmetlerinde toplu olarak  mevcût olan ve Arapça'nın şaşılacak derecede belâgat ve  fasâhatını mündemiç bulunan, dine, dünyâya ait bütün  hikmetleri, o derecede toplu olarak ihtivâ eden hiçbir söz,  hiçbir kitap yoktur ve olamaz. Çünkü Emir'ül-mü'minin (a.s)  gerçekten de fasâhat ve belâgatın menşeidir; belâgat ondan  zuhûr etmiştir; fasahât kaideleri, onun sözleriyle yayılmıştır.  Hiçbir hatîp yoktur ki onun sözlerine benzer söz  söyleyebilsin; hiçbir vâiz yoktur ki onun sözlerinden yardım  dilemesin. Bütün bunlarla beraber gene de o, hepsinden de  ileridedir; gene de onlar, Hz. Emir'den (a.s) geri kalmışlardır.  Çünkü onun sözleri, Allah bilgisiyle ışıklanmıştır,  parıldamaktadır; o sözlerde Peygamber'in (s.a.a) kokusu  vardır; etrâfa yayılmaktadır.  <br />
Hâsılı, isteklerine uydum; bu kitabı, bu kitaptaki sözleri  toplamaya koyuldum. Biliyordum ki halk, bu kitaptan pek  büyük faydalar edinecek, bu kitabın şöhreti, bütün âleme  yayılacak; ecri, sevâbı da âhiret gününde bana bir azık  olacak.  <br />
Maksadım, o hazretin, ilim, amel, takvâ, şecâat ve di ğer üstünlüklerdeki yüceliği gibi belâgattaki yüceliğinin de  bilinmesi, kendilerinden önce gelip geçen, kendilerinden  pek az rivâyetlerde bulunulan bilginlerin, belâgat sâhiple-<br />
rinin, hatîplerin belâgatından daha üstün bir belâgata sâ-hip  olduğunun, hiçbirinin, onunla boy ölçüşemeyeceğinin  meydana çıkmasıydı. Gerçekten de onun sözleri, ucu bucağı, kıyısı-dibi olmayan bir denizden coşmaktadır ki o  deniz, suyunun çoğalmasıyla taşmaz, başkalarının sözleriyle  de bulunmaz. Bunun meydana çıkmasını, böylece de  Ferazdak'ın, Cerîr'e dediği gibi, ben de  <br />
Bunlardır babalarım benim ey Cerîr,  <br />
Sende de eşitleri varsa bir yere gelince  <br />
göster onları bana, karşıma getir  <br />
demeyi isedim.  <br />
Gördüm ki o hazretin sözleri birkaç mihver çevresinde  dönmede. İlk olarak hutbeleri, emirleri var; ikinci olarak  mektupları, üçüncü de hikmetleri, öğütleri. Noksan  sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın tevfîkiyle, önce  hutbelerine, sonra mektuplarına, sonra da öğüt ve  hikmetlerine birer bölüm ayırmayı, her bölümü yazdıktan  sonra, o bölüme ait olup o âna kadar elime geçmeyen,  fakat zamanla elde etmeme ihtimâl bulunan sözlerini de  ilerde yazmam için birkaç yaprağı açık bırakmayı esas  tutarak, bu bölümlerden başka bölümleri girebilecek  olanları, meselâ konuşmaları sırasında sorulara verdikleri  cevapları da yazmayı gözönünde bulundurarak işe  başladım; önce hutbelerini, sonra mektuplarını, sonra da  hikmetlerini, öğütlerini seçmeye başladım. Bu bölümlerde,  birbirine, konu bakımından uymayanlar, yahut birbirine  uyanlar bulunabilir; fakat ben, Hazretin (a.s) sözlerinin  tertîbine değil, sözlerini toplamaya çalıştığım, esas  maksadım bu olduğu için güzel ve hoş olanlarını, elime  geçtikçe yazdım.  <br />
O Hazretin şaşılacak hallerinden biri de, hiç kimsenin,  üstünlüğünde eşitliği olmayan fasâhat ve belâgatıdır.  Zâhitlikte, öğütte, korkutmada, onun düşüncesine ulaşan <br />
yoktur; o yücelikte söz söylemek, onun ihâtasına erişmek  imkânına hiç kimse sâhip değildir. Bu sözleri okuyup ibretle  düşünen kişi, sanır ki o hazretin, dünyâdan nasîbi, ancak  zâhitliktir; dünyayı terketmektir, Allah'a kullukta  bulunmaktır; o, bir bucağa çekilmiş, yahut bir dağ eteğine  sığınmış, halktan ayrılmıştır; kendi duygusundan başka  birşey duymaz; kendi soluğundan başka bir şey işitmez;  kendinden başka kimseyi görmez. Bu sözlerin, savaş denizlerinde dalgalar yutan, coşup köpüren, savaş deryâla <br />
rına dalıp çıkan, elinde yalın kılıç, haktan baş çekenlerin  başlarını bedenlerinden ayıran, ünlü kahramanları, Allah  kulluğu yolunda helâk toprağına seren, kılıcından kanlar  damlaya-damlaya, canlar döküle-saçılan meydandan dönen  birisinin sözleri olduğuna aslâ inanmaz. Oysa, bu hâlle  beraber gene de zâhitlikte, gönül alçaklığında, kullukta,  dünyânın bütün zâhitlerinin zâhididir; kulluğu üstünlüğe  değişenlerin başıdır. Bu hâl, o Hazrete hâs şaşılacak  fazîletlerdendir. O zıtları nefsinde toplamıştır; yiğitlikle gönül  alçaklığını, üstünlükle kulluğu nefsinde cem'etmiştir.  <br />
Bu kitabın ihtivâ ettiği sözleri seçerken, söz bakımın dan tereddüde düşürenlerine, mâna bakımından tekrar lanmış olanlarına çok rastladığım olmuştur. Bunun sebebi  de o Hazretin sözlerinin rivâyetlerinde ihtilâflar oluşudur.  Çok kere, bir rivâyet dayanılarak seçilen ve yazılan bir söz,  bir başka rivâyetle, bir başka tarzda da gelmiştir; onda bir  cümle fazladır; hattâ mânâ bakımından daha da güzeldir.  Bu yüzden, ihtiyâtı elden bırakmayıp seçilen sözlerden  birşeyin eksik olmamasını gözeterek, o güzelim sözlerin  terkedilmemesine gayret ederek o rivâyeti de yazdım.  Zaman uzadıkça ilk rivâyetin unutulması, yahut bilinmemesi  yüzünden, kasdî olmamak şartıyla aynı anlamda, fakat  başka bir tarzda rivâyet edilmesi de mümkündür.  <br />
Bütün bu ihtimâma rağmen o Hazretin sözlerinden  hiçbirini bırakmadım, hepsini yazdım gibi bir dâvâya <br />
girişmeme imkân tasavvur edilemez. Bana ulaşmayan  sözlerinin, ulaşanlardan daha fazla bulunması da  mümkündür. Ben ancak, kudretin yettiği kadar çalıştım,  çabaladım; gerçeği aydınlatıp doğru yolu apaydın göster <br />
mek ancak Allahu Teâlâ'nın sonsuz lütfüyle olur.  Bütün bu çalışmanın sonucu olarak meydana gelen bu  kitaba, "NEHC'ÜL-BELÂGA" adını vermeyi uygun buldum;  çünkü bu kitap, okuyanlara, dileyenlere belâgat kapılarını açan, fasâhat kaidelerini onlara ulaştıran bir kitaptır; bilgin  kişinin de ihtiyâcı vardır bu kitaba, bilgi öğrenmek isteyenin  de; belâgat ve hitâbet erbâbı da ister bu kitabı, züht ve  takvâ ashabı da. Sözlerinde, tevhîd, adl ve Allah-u Teâlâ'yı mahlûklarına teşbihten tenzîh hususlarında, dileyenlerin  susuzluğunu giderecek, gönüllerdeki dertlere devâ verecek,  gözleri her çeşit şüpheden, körlükten kurtarıp aydınlatacak  mazmunlar vardır bu kitapta.  <br />
Allah-u Teâlâ'dan tevfik, hatâdan ismet, doğruyu  bulmada yardım dilerim; dille yapabileceğim hatâlardan  önce gönülle düşebileceğim hatâlardan, ayak sürçmesinden  önce dilimin sürçmesinden O'na sığınırım; O yeter bana ve  O, ne de güzel bir vekildir.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
1. KISIM  <br />
HUTBELERİ </span></span><br />
 <br />
1. Bölüm  <br />
ALLAH - HAZRETİ MUHAMMED  <br />
Sallâllahu aleyhi ve âlihi ve sellem  <br />
-İmân -İslâm ve Kur'ân-ı Mecid <br />
1  <br />
Hamd, Allah'a ki övenler onu lâyıkıyla övemezler;  nimetlerini sayıp dökenler, onları söyleyip bitiremezler;  çalışıp çabalayanlar, hakkını edâ edemezler. Öyle bir  ma'buddur ki derin düşünceler onu idrâk edemez; akıl <br />
fikir, denizine dalanlar, zâtının künhüne eremez. Bir  sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin; bir vasıf  yaratılmamıştır ki zatına lâyık bulunsun. Yoktur ona  sayılı bir an; yoktur onun için ertelenmiş bir zaman.  Yaratılanları, kudretiyle o yaratmıştır; rüzgarları, <br />
rahmetiyle o estirmiştir; yarattığı yer yüzünü, kayalarla  perçinlemiş, pekiştirmiştir.17 <br />
Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemâli, onu  tasdik etmektir. Tasdik edişin kemâli, onu bir  bilmektir. Bir bilişin kemâli, ona karşı öz doğruluğuna  ermektir. Öz doğruluğunun kemâli onu noksan  sıfatlardan tenzîh etmektir. Çünkü bilmek gerekir ki ne  sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her  sıfat, vasfedilenden gayridir; onunla bilinemez.18 <br />
  <br />
17 - Kur'ân-ı Mecîd'de 14. sûrenin (İbrahim a.s) 34. âyetiyle,  16. sûrenin (Nahl) 18. âyetinde Allah'ın nimetlerinin  sayılamayacağı bildirilmiş, Hz. Muhammed de (s.a.a) "Allah'-  ım, gazabından rızana, ikabından bağışlamana, senden sana  sığınırım, sana lâyık övmeyle seni övmeme imkân yok benim  için; sen, kendini nasıl övdüysen öylesin" buyurmuş-tur  (Câmi'us-Sagıyr, 1. s.50). Kur'an-ı Mecid'in 78. sûresinin  (Nebe') 6. ve 7. âyetlerinde de yeryüzü, bir yaygıya, dağlar  çivilere teşbîh edilmiştir.  <br />
18 - Din lügatte karşılık mânasına gelir. Terim olarak, İlâhî  hükümlerin tümüne denir. Kur'an-ı Mecid'de, Allah katında  dînin ancak Müslümanlık olduğu bildirilmiş (3, Âli İmran, 19)  Müslümanlığın gerçek din olduğu anlatılmış (9, Tevbe, 33),  ayrıca her yapılan işin karşılığı verileceği vaadedilen kıyâmet  gününe de "din günü" denmiştir (1, Fatihâ,4). Birinci mânada  itâat etmek, râm olmak, öz gerçekliği mânaları da vardır (El müfredât fî Garib-il Kur'an, Tahran- Murtazaviyye matbaası,  ofset basımı s:175-176). Bu söz Kur'an-ı Mecid'de bir çok  âyetlerde geçer. 51, sûrenin (Zâriyât) 56. âyetinde, "Ve ben  cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" <br />
buyurulmuştur. Bu âyeti İbn-i Abbas, "Yâni, beni tanısınlar diye"  tarzında tefsir etmiştir. "Ben bir gizli defineydim, tanınmayı diledim de halkı, beni tanısınlar diye yarattım" meâlindeki  kudsî hadisi mevzû kabul edenler dahi, yukarıdaki âyetin <br />
Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit  etmiş sayılır. Başkasını ona eşit sayan, ikiliğe düşmüş olur. İkiliğe düşen, tecezzîsini kaail olur; tecezzîsini  kaail olan, onu tanımamış olur. Onu tanımayan, ona  cihet isnat eder, ona işaret eyler. Ona işaret eden, onu  sınırlar. Sınırlayan, sayıya sokar. Her nerde derse, onu  bir yerde sanır, ona mekân isnat eder; bir yerde  diyense, başka yeri ondan hâlî sanır.19 <br />
 <br />
tefsiri bakımın-dan, bu sözün, meâl itibariyle doğru olduğunu  söylemişlerdir (Aliyy'ül-Kaarî: Mevzuat-u Kebîr, Matbaa-i âmire 1289, s.62).  <br />
Dinin usûlü, Allah'ın varlığına, birliğine, kullara lütuf olarak  içlerinden bazılarını seçip hükümlerini bildirmek, doğru yolu  göstermek için gönderdiğine, onlara Cebrâil vasıtasıyla ve  vahiy yoluyla hükümlerini bildirdiğine, bunların içinde son  peygamber olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) Allah katında  mertebesi en yüce ve yüksek olduğuna ve peygamberliğin  onunla bittiğine, bu dünyadan sonra bir âhiret âleminin  bulunduğuna ve herkesin orada, dünyada yaptığının mükâfat  ve mücâzatını göreceğine inanmaktır. Bu üç asla "Tevhîd,  Nübüvvet, Maâd" denir. Nübüvvet'e, meleklere ve kitaplara  inanmak, maâda, ölümden sonra âyet ve hadislerde bildirilen  şeylerin hepsine inanmak girer. Bunları tasdik, herkese ve  aklen gerektir. Bunlarda taklit, yani bir müçtehidin reyine uyuş olmaz. Fürû'ı din'de, yâni namaz, oruç, hac, zekât ve saire gibi  bedenî, yahut mâlî, yahut hem bedenî, hem mâli ibadetlerle,  nikâh, talak, alım-satım gibi muâmelâtta Kur'an ve hadisten,  yani Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmaktan, icma' ve akılla  bir hükme varabilmekten âciz olan kişilerin müçtehidi taklit  etmeleri, onun re'yine uymaları icab eder.  <br />
19 - Allah'ı hakkiyle tavsif mümkün değildir, çünkü sıfatları,  bizim bildiğimiz sıfatlar gibi değildir, Kitapta ve Sünnette vârid <br />
 <br />
olan sıfatlar bizim idrâkimize göredir. Ancak bizim görmemiz,  duymamız, renk, şekil, ses, uzaklık, yakınlık yönünden olduğu  gibi gözle ve kulakla mümkündür. Halbuki Allah'ın görmesi,  duyması, bir esere tâbi olmadığı, bir ihtiyaca bağlı bulunmadığı <br />
gibi âletle de değildir, ilmi, görülen, duyulan şeyleri muhît  olduğu gibi görülmeyen, duyulmayan şeyleri de muhîttir. Bu  bakımdan, bizim bilgimizle onun sıfatlarını kıyaslamak, âdetâ  onun zâtına bir eşit kabul etmeye benzer ki vahdete, tevhid  inancına aykırıdır. Varlık ve birlik, Allah sübhânehu ve Teâlâ'nın  zatında sâbit iki sıfattır, zâtın aynı değildir.  <br />
2. surenin (Bakara) 29. âyetinde, 7. surenin (A'râf) 54.  âyetinde, 10. sûrenin (Yunus) 3. âyetinde, 20. sûrenin (Tâbâ) 4.  âyetinde, Allah Tebareke ve Teâlâ'nın göğe, arşa istivâsı müeveldir. İstivâ iki şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır.  Sivâ, iki şey arasında hacım, ağırlık gibi hususlarda eşitliğe  denir; keyfiyet husûsunda da kullanılır. İstivâ, "alâ" ile ta'diye  edilirse kavramak, kaplamak anlamına gelir. Emri, hükmü,  tedbîri, göğü, arşı kavradı, yâni gökleri yerleri yarattıktan sonra  arşa hâkim ve mutasarrıf oldu, tedbiri orada cârî oldu  demektir. Gök her cirmi kaplayan fezâdır, arş, tavan, bir şeyin  üstünü örten şey ve çardaktır. Mecaz yoluyla padişahın meclisi,  saltanat, hüküm, yücelik ve kudretten kinâyedir. Arşı yıkıldı <br />
demek, hükmü kalmadı, gücü kuvveti yok oldu demektir. Bu  bakımlardan bu âyetlerdeki mânâ, tedbîri, emri, kudreti, göğü,  arşı kapladı, her şeye şâmil oldu ve şâmildir tarzında anlaşılır.  Yoksa gökte veya arştadır demek değildir (El-Müfredât s. 329- <br />
330; Tabrasî: Mecma'ul Beyan; 1, s. 71-72, 4, s.427-428, 5,  s.99). Mücessime tâifesi, Allah'ın arşta bulunduğunu kail  olmakla hata etmişlerdir. Bir yerde temekkün, başka yerde  bulunmamaktır, aynı zamanda mahdut ve cisim sâhibi  olmaktır, cisimse tecezzi eder. Bütün bunlarsa Allah için  muhâldir. <br />
Vardır, yaratılmaksızın. Mevcuttur, yokluktan var  olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden  gayrıdır, ayrı değil. İşler yapar; harekete, âlete muhtaç  olmadan. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa  muhtaç bulunmadan, hiç bir varın yokluğunu  garipsemeden. Halkı yarattı, yaratmaya koyuldu,  düşünüp kurmadan, işe deneyişten faydalanmadan, bir  harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan,  koyulup yorulmadan. Her şeyi vaktinde yarattı,  birbirlerine aykırı olan şeyleri birleştirdi, uzlaştırdı. Her  şeyde bir istîdat, bir tabiat yarattı; her şeyin maddesini  ona göre düzdü-koştu. Her şeyi olmadan bilendir O;  sınırlarını, sonlarını kavrayıp kapsayandır O; her şeyin  gizli, açık, her yanını bilendir O.20 <br />
Tenzîh ederim O'nu noksan sıfatlardan, dâima,  yarattık-larına, şerîat sahibi bir peygamber  göndermiştir; yahut bir kitap indirmiştir; yahut gerekli  bir huccet tanıtmıştır; yahut da doğru yolu bildirmiştir.  Öylesine peygamberlerdir onlar ki ne sayılarının azlığı <br />
yüzünden buyrukları bildirmede bir kusurda  bulunmuşlardır, ne yalanlayanların çokluğu yüzünden  bir taksîre düşmüşlerdir. Kimisi gelip geçmiştir;  <br />
  <br />
20 - Bir işe koyulan, önce o işi düşünür, kurar, bilgisinden,  görgüsünden faydalanır, yaparken hareket halindedir, bir cihet  sarfeder, yorulur. Bu dört vasıf olmadan hiç bir iş yapılamaz.  Allah Tebareke ve Teâlâ ise bunlardan müs-tâğnidir,  münezzehtir, ilmi bir şeyi yaratmadan önce de ona lâhıktır,  sonunu da bilir. <br />
kendisinden sonra geleceğin adını bildirmiştir; kimisi  çıkıp gelmiştir; ondan önceki onu tanıtmıştır.21 Bu yol-yordam üzere çağlar geçmiştir, zamanlar  aşmış-tır; atalar geçip gitmişlerdir, oğullar, yerlerine  geçip yetmişlerdir. Sonunda, noksan sıfatlardan  münezzeh olan Allah, va'dini yerine yetirmek, elçiliğini  tamamlamak için Rasulullah Muhammed'i  göndermiştir; Allah'ın sâlatı ona ve soyuna. Onu  tanımak, tanıtmak için peygamberlerden söz almıştır;  sıfatları tanınmıştır; doğumu ve doğduğu yer ve zaman  yüceltilmiştir.22 <br />
  <br />
21 - "Kim doğru yolu bulursa ancak kendisi için bulmuştur.  Kim doğru yoldan sapmışsa kendisini saptırmıştır ve kimse, bir  başkasının yükünü yüklenmez ve biz, peygamber  göndermedikçe hiç bir topluluğu azaplandırmayız" âyeti  mucibince (17, İsrâ, 15) lütfü dolayısıyla insanlara mutlaka bir  peygamber göndermiştir, bir kitap indirmiştir, bir hüccet  tanıtmıştır, doğru yolu beyan buyurmuştur. Peygamberlerin  kimisi, 61. sûrenin (Saf) 6. âyetinde Hz. İsâ alâ Nebiyyinâ ve  âlihi ve aleyhisselâmın, Hz. Muhammed'i bildirdiği gibi  kendisinden sonra gelecek peygamberi müjdelemiştir; kimisi  bizim Peygamberimiz gibi eski peygamberleri tasdik etmiş ve  ettirmiştir.  <br />
22 - 2. Sûrenin (Bakara) 143. âyetinde tam orta yolu  tutmuş, ifrattan, tefritten arınmış olan Muhammed (s.a.a)  ümmetinin bütün insanlara tanıklık edeceği, Hz. Peygamber' in  de ümmetine tanık olacağı, 4. sûrenin (Nisâ) 41. âyetinde,  kıyâmet günü her ümmetten bir tanık getirileceği, Muham-med  (s.a.a) ümmetinin de hepsine tanıklık edeceği bildirilmektedir.  9. sûrenin (Tevbe) 33. âyetinde, müşrikler istemese, zorlarına  gitse bile Hz. Muhammed'in insanları doğru yola götürmek için  gerçek din ile, bütün dinlere üstün olmak için gönderildiği <br />
O gün yeryüzündekiler, ayrı-ayrı yollara sapmışlardı;  darmadağın dileklere sarılmışlardı; dağınık yollara  sapıtmışlardı. Kimisi, Allah'ı, onun yarattığı şeylere  benzetmedeydi; kimisi adını anarken batıl yola  gitmedeydi; kimisi de ona şirk koşup sapıklık  etmedeydi.23 <br />
 <br />
beyan buyurulmaktadır. 61. sûrenin (Saf) 9. âyet-i kerîmesi de  aynı meâldedir ve bu âyetlerden Muhammed (s.a.a) dininin son  din, kendilerinin de son peygamber olduğu anlaşılmaktadır.  33. sûrenin (Ahzâb) 40. âyetinde ise Hz. Muhammed'in Allah'ın  Rasulü ve peygamberlerin sonuncusu olduğu tasrîh  edilmektedir. Âyette, peygamberler, sözü "nebiyyin-haber  getirenler" diye geçer. Her nebî, rasûl, yâni şerîat sâhibi  değildir, fakat her rasûl nebîdir, yâni nebî umûmîdir, rasul  husûsî ve rasûl, nebî sözünün şümulüne girer; bu bakımdan  hadislerle de sâbit olduğu veçhile Hz. Muhammed,  peygamberlerin sonuncusu-dur, dini de son dindir. Ondan sonra  peygamberlik iddiâ eden ve din kuran kişilerin hemen hepsi de  sömürgenlerin İslâm'ı bölmesine maşalık eden şarlatanlar,  yalancılardır.  <br />
Kur'an-ı Mecıd'de, Allah'a ibâdet için kurulan ilk evin, ilk  mescidin, Mekke-i Muazzamâ'daki Kâbe olduğu bildirilmiştir  (3. Âli İmrân 96). Buhârî, Ebû-Zerr'den (r.a) tahriç eder; diyor ki:  Yâ Rasûlallah dedim, yeryüzünde ilk kurulan mescid hangi  mescittir? Mescid-i Haram buyurdular. Sonra hangi mescid  kuruldu dedim, Mescid-i Aksâ buyurdular. İkisinin arasında  dedim, ne kadar, zaman var? Kırk yıl buyurdular (et-Tecrid'us Sarih, c.2, s.41, Kitab-u-Bed'ül-halk).  <br />
23 - Cehalet devri denen ve Hz. Muhammed'in (s.a.a)  gönderilmesinden evvelki devre ait olan sapıklıklar, saymakla  tükenmez. İnsanlar putlara tapıyorlardı; kumar, içki, fâiz alıp  yürümüştü. Kadınlar dört, beş, hattâ daha fazla erkekle  evleniyorlar, çocuğun babası, ya hakemle tayin ediliyor, yahut <br />
Derken onunla sapıklıktan kurtardı onları,  vücudunun bereketiyle bilgisizlikten halâs etti onları;  sonra da, Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna olsun,  Muhammed'e noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah  kendisine kavuşmayı seçti; katında ihsanda bulunmayı <br />
diledi; dünya yurdundan almakla ikrâm etti ona;  belâlara eş olmayı reva görmedi ona. Kerem sahibi  onu kendi katına aldı; Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna  olsun. O, sizin aranızda, peygamberlerin ümmetleri  içinde bıraktığını bıraktı. Çünkü peygamberler,  ümmetlerini başıboş bırakmadılar; apaçık bir yol  bırakma-dan gitmediler; bir bayrak dikmeden onları <br />
terketmediler.24 <br />
Rabbinizin kitâbı sizdedir, yanınızdadır; helâlini de  apaçık göstermededir, harâmını da. Farzlarını da  apaçık bildirmededir, üstün işlerini de. Bir hükmü  kaldıran âyeti de açıklamıştır, hükmü kaldırılan âyeti  de. Ruhsatlarını da bildirmiştir, azimetlerini de. Anlamı <br />
husûsî olan da apaçıktır, umûmî olan da. İbretleri de  meydandadır, örnekleri de. Mutlak olanı da  bildirilmiştir, mukayyet olanı da. Anlamı herkesçe  anlaşılanı da beyan edilmiştir, anlaşılmayanı da.  Kısaca anlatılanları tefsir edilmiştir, müşkül  <br />
 <br />
kur'a ile tanınıyordu. Diri hayvanların etinden parçalar kesilip  yeniyordu. Harâm, helâl bilinmiyordu. Soy-boy üstünlüğü,  yağma âdî işlerdendi. Kız çocukları diri diri gömülüyordu. Bu  hususta, tarihlerde anlatıldığı için fazla söze lüzum  görmüyoruz.  <br />
24 - Hz. Peygamber'in (s.a.a) diktiği bayrak, Allah'ın Kitabı,  kendilerinin sünnetidir. <br />
anlaşılanları açıklanmış, bildirilmiştir, öyle hükümleri  vardır ki, o kitabın, mutlaka bilinmesi için ahit  alınmıştır, öyle hükümleri de vardır ki kulların, onları bilmemesi de câiz sayılmıştır. Öyle âyetleri vardır ki  kitapta farzdır da neshedilişi, sünnetle bildirilmiştir.  Öyle âyetleri de vardır ki sünnetle vâcip olmuştur,  kitaptaysa terk edilmesine ruhsat verilmiştir. Bazı hükümleri vaktinde vacîptir, ileri zamanlarda hükmü  geçer. Haramlarının da hükümleri çeşit çeşittir; öyle  büyük haramlar vardır ki onları yapana cehennem  vardır; öyle küçükleri de vardır ki onları yapanların  suçlarını örter, bağışlar. Öyle hükümleri vardır ki en azı da makbûldür, en çoğu da yapılabilir.25 <br />
  <br />
25 - Helâl, yapılabilen, yapılması suç olmayan şeylerdir.  Haram yapılması suç olan, bir kısmının cezası, dünyada da  tayin edilmiş olan şeylerdir. Farz, yapılması emredilenlerdir.  Hükmü kalkan âyete "Mensûh", o âyetin hükmünü kaldıran  âyete "Nâsih" denir. Ruhsat, bir sebep yüzünden yapılma-sına  cevaz vermektir. Azimet, manâsında tahsîs bulunan  hükümlerdir. Meselâ, içki haramdır. İçen dünyada da had  vurularak, yani dövülerek cezalanır, su içmekse helâldir. 2.  sûrenin (Bakara) 173. âyet-i kerîmesinde, ölü hayvan eti, kan  ve domuz haram edilmiştir; fakat zorda kalanın başkasının  hakkına el uzatmaması, doyuncaya dek yememesi şartıyla  yemesine cevaz verilmiştir; bu bir ruhsattır. "Kim sizden o aya,  Ramazan ayına erişirse orucunu tutsun" emriyle (2, Bakara,  181), bâliğ olmayan, aklı başında bulunmayan, hasta ve  kadınsa hayız halinde olmayan ve seferde bulunmayan  herkese oruç farz edilmiştir; bu sözde yukarıdaki  mazeretlerden biri ile mâzur olmayanlara tahsîs vardır. Mânası umumi olan, "Herkes ölümü tadar" (3. Âli İmran, 182)  âyetindeki gibi mânası herkese ve her şeye şâmil olandır. İbret, <br />
 <br />
"Bak. Allah'ın rahmetinin eserlerine, yeryüzünü nasıl da  ölümünden sonra diriltir" gibi (30, Rûm, 50) âyetleridir;  mânaları ibreti tazammun eder. Örnek, "Kendilerine Tevrat  yüklenenler, sonra da onunla amel etmeyenler, eşeğe  benzerler ki koskoca kitapları taşımada" (62; Cumua, 5),  "Dünya yaşayışı, gökten yağdırdığımız yağmura benzer ancak" <br />
(10, Yûnus, 24) gibi âyetlerdir. Mutlak, "Bir kul azad etmelidir" tarzında nâzil olan âyetlerdir (58, Mücadele, 3); yahut, "Kadın  olsun, erkek olsun, hırsızların ellerini kesin" (5, Mâide, 38)  âyetidir ki elin nereden ve ne kadar kesileceği âyette musarrah  değildir; hadisle anlaşılır. Mukayyetse, "Bir mü'min köle azat  etmek gerek" (4, Nisâ, 92), yahut "Ellerinizi dirseklerle beraber  yıkayın" (5, Mâide, 6) meâlindeki âyetlerdir. Anlamı kesin olan  ve herkesçe anlaşılan âyetlere "muhkem" denir ve Kur'an-ı Mecid'in âyetlerinin çoğu böyledir. Mânası herkesçe  anlaşılmayan âyetler "müteşâbih" adıyla anılır; bazı sûrelerin  başlarındaki harfler gibi.  <br />
Kur'ân-ı Mecid, bir de şu suretle anlatılmaktadır:  Bâzı âyetlerin hükümlerinin mutlaka bilinmesi, onlara  uyulması icâb eder, bunlar, muhkem âyetlerdir ve Kur'ân-ı Mecid'in ayetlerinin çoğu bu suretle nâzil olmuştur; emir, nehiy,  helâl, haram âyetleriyle vahdaniyete, risâlete, maâda îman  hükümlerini ihtiva eden âyetler gibi, fakat bazıları da  "müteşabih"dir, mânası açık olarak belli değildir. 17. sûrenin  (İsrâ) 85. âyetinde ruh hakkında verilen bilgi, yahut 24. sûrenin  (Nûr) 35. âyeti olan, "Nûr âyeti", yahut da bâzı sûrelerin  başlarındaki hurûf-ı mukattaa gibi. Bunların mânalarını kesin  olarak bilmemiz hakkında bir emir yoktur, hattâ bunların  üzerinde durmak, bunlardan hüküm çıkarmak bir bölük halkı sapıklığa da sevkeder. Çünkü çevremize, bilgimize,  tecrübemize ve zamanımıza dayanabilen akıl, Rabbânî  hikmetleri ihâtadan âcizdir.  <br />
Bâzı âyetler de vardır ki 4. sûrenin (Nisâ), 15-16. <br />
(Aynı hutbeden):  <br />
Hürmeti vacip olan evini (Kâbe'yi) ziyaret edip  haccetmenizi de size farzetti; o evi halka kıble kıldı;  halk susamış yaratıkların yanıp kavrularak  koşuştukları gibi oraya varırlar; sürü-sürü güvercinler  gibi oraya sığınırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan  ma'bud, kendi ululuğuna karşı gönül alçaklığını <br />
sağlamak, yüceliğini onlara anlatmak için o evi bir  sebep olarak icâd etti. Halkın bir kısmını seçti ki onlar,  onun çağrısını duydular da icâbet ettiler; onun sözünü  gerçeklediler. Peygamberlerinin durdukları yerlerde  durdular; arşın çevresinde dolanan meleklere  benzediler; ona kulluk etme ticaret yurdunda kârlar  elde ettiler, suçları örteceğini vaadettiği yere koşuşup  gittiler. Noksan sıfatlardan münezzeh ve yüce ma'bud,  <br />
 <br />
âyetlerinde, kötülük de bulunan kadının, dulsa ölünceye dek  hapsi, kızsa ta'ziri emredilmişken sünnetle, evli olanın recmi,  olmayana had vurulması takarrür etmiştir. Öyleleri vardır ki  sünnetle muayyen iken kitapla değişmiştir. İslam'ın ilk  zamanlarında Beyt-i Mukaddes'e teveccüh edilerek namaz  kılınırken 2. sûrenin (Bakara) 144. âyetinde Mescid-i Harâm'a  teveccüh farzedilmiş, sünnet de buna tâbi olmuştur. Öyleleri de  vardır ki 4. surenin (Nisâ') 101. âyetinde olduğu gibi seferde  namazın kasrına ruhsat verilmişken sünnetle vücûbu sabit  olmuştur. Vaktinde vâcip, yâni farz olan, ileride hükmü geçen  âyetlerse mensûh âyetlerdir.  <br />
Yapanın karşılığı cehennem olan haramlar, büyük  günahlardır; suçluları bağışlananlar da küçük günahları işleyip  nâdim olanlardır. Azı makbûl olan, fakat çoğu da yapılabilen  emirler, meselâ namazda Hamd'den sonra en kısa sureyi  okumaktır; fakat insan, en uzun sûreyi de okuyabilir. <br />
o evi, İslâm için bir alem kıldı; sığınanlara orasını bir  harem kıldı. Orayı ziyaret etmeyi farzetti; hakkını tanıyıp korumayı gerekli saydı. Oraya varmanızı farzetti  de o noksan sıfatlardan münezzeh olan ma'bud  buyurdu ki: "İnsanlardan oraya gitmeye gücü yetene,  Allah için o evî ziyaret ederek haccetmesi farzdır; inkâr  eden eder; Allah, şüphe yok ki bütün âlemlerden  müstağnîdir." (Kur'an-ı Mecid, 3, 97).26 <br />
* * *  <br />
2  <br />
SIFFÎN'DEN DÖNDÜKTEN SONRA OKUDUKLARI  <br />
  <br />
26 - Kur'ân-ı Mecid'in 2. sûresinin (Bakara) 158, 189, 196- 200, 3. sûrenin (Âli İmrân) 97, 9. sûrenin 3. âyetinde haccın  farz olduğu bildirilmektedir. Haccın iktisâdî ve içtimaî faydaları pek çoktur. İslâm'ın merkezi olan yerde, her taraftan gelip  toplanmak, İslâm ülkelerinin imârını, terfihini sağlaya-cağı gibi  imân edenlerin bir araya toplanmaları, birbirleriyle tanışmaları,  görüşmeleri yılda bir kere umûmi bir İslâm kongresi mâhiyetini  taşır. Beytullah, İslâm'ın kıblesi, toplum yeridir. Orası Müslümanlara haremdir; hürmeti vâcip yerdir. Hac esnasında  ihrâma bürünen, âdeta ferdiyetinden ölmüş, beşeriyetten  çıkmıştır; meleklere benzemiştir. Eli-kolu yoktur; canını Hakk'a  teslîm etmiştir. Hiç bir şeyi, hiç bir yaratığı incitemez; tam bir  teslîmiyettedir. Bu da ayrıca terbiyevî ve ahlâkî yönüdür.  Bundan dolayıdır ki hacca, İslâm dininde büyük bir ehemmiyet  verilmiş, bedenî ve malî durumu iyi olanın, yol da eminse bu  farîzayı terketmesi, küfürle eşit tutulmuştur (3, 97). <br />
HUTBE  <br />
Hamdederim Allah'a, nimetini tamamlamak için;  yüceliğine uymak için: O'na isyân etmekten kurtulmak  için; O'ndan yardım dilerim yokluktan, yoksulluktan  kurtulmak için. Gerçekten de O, doğru yola sevkettiğini  saptırmaz, ona karşı düşmanlıkta bulunanı da  kurtarmaz, ihtiyaçtan kurtardığı kişi yoksul olmaz. O'na  hamdetmek, tartılıp ağır gelen her şeyden daha ağırdır  gerçekten; üstündür saklanıp korunan değerli  şeylerden.  <br />
Bilirim, bildiririm ki Allah'tan başka yoktur tapacak;  ortağı yoktur, birdir ancak. Bu biliş, bildiriş, sınanmış olarak candandır, gönülden; inancı hâlistir, özden. Sağ kaldıkça ona yapışır, sarılırız; uğradığımız korkulardan  onunla aman buluruz. Bu inançtır îmân için gerekli  olan, lütfe, ihsana başlangıç bulunan; Rahmân'ın  razılığını sağlayan; şeytanı sürüp kovan.27 <br />
Ve bilirim bildiririm ki Muhammed kuludur,  rasûlüdür. Onu tanınmış bir dinle gönderdi; üstünde  yalım-yalım ateş yakılan, yol yitirenlere yol bulduran  dağ gibi belirli âlâmetle, hükmü kesin kılınmış kitapla,  parıl parıl parlayan, ışıkla, alev alev balkıyan aydınlıkla,  <br />
  <br />
27 - Yokluktan, yoksulluktan kurtulmak için; yâni O'ndan  yardım dilerim herhalde ve O'dur her hâceti revâ eden, O'na  hamdetmekten mahrûm olmamak, bu mânevî yoksulluktan  kurtulmak için O'ndan yardım isterim demektir. <br />
bozulması mümkün olmayan emirle yolladı şüpheleri  gidermek, apaçık gerçekleri kesinleştirmek, delillerle  halkı kötülüklerden çekindirmek, belâlardan  korkutmak için yolladı.  <br />
İnsanlar sınanma içindeydiler; öylesine ki din ipi, o  yüzden üzülürdü, kopardı; gerçek inanç direkleri  yıkılırdı, yatardı. Dinin aslına karışıklıklar düşmüştü; iş darmadağın olmuştu; çıkılıp kurtulunacak yer  daraldıkça daralmıştı; vehimlerden sıyrılmak için  görecek gözler köreldikçe körelmişti. Doğru yolun adı sanı kalmamıştı; Körlük her yanı kaplamıştı. Rahmân'a  isyân ediliyordu; şeytana yardımda bulunuluyordu.  İman hor-hakir olmuştu; dayanakları yıkılmış-gitmişti;  nişâneleri tanınmaz hale gelmişti; yolları görünmez  olmuştu; geçitleri silinip gitmişti. Şeytana itâat etmişti  insanlar; onun yollarını tutmuştu canlar; onun  kaynaklarından içiyorlardı susayanlar. Şeytanın  bayrakları onlarla yürüyordu; sancağı dikilmişti,  dalgalanıyordu. İnsanlar öylesine sınanmalar  içindeydiler ki o fitneler, tabanlarıyla eziyordu onları;  tırnakları altında kırıp geçiyordu onları. Neşesinden  tırnaklarının ucuna basmış, kalkınmıştı fitneler;  insanlarsa o fitneler arasında yollarını yitirmişler,  şaşırıp kalmışlar, bilgisiz bir hale gelmişler, fitnelerin  içine düşmüşlerdi.  <br />
En hayırlı yerde, en şerr komşular arasından  gönderdi O'nu, bir haldeydiler ki uykuları uykusuzluktu;  sürmeleri göz yaşlarıydı; bilginin ağzına gem <br />
vurulmuştu, bir söz söyleyemezdi; bilgisizi ağırlanırdı,  sayılırdı, bir sözü iki edilemezdi.28 <br />
(Bu hutbeden): <br />
O'nun soyu, sırrına sahiptir. O'nun, buyruğu  onlardan öğrenilir. Bilgisinin heybesidir onlar;  kitaplarının konduğu, korunduğu yerdir onlar; dinin  dağlarıdır onlar; dinin beli bükülürse onlarla doğrulur;  eli ayağı titrerse onlarla dincelir, dertten kurtulur.  <br />
(Aynı hutbeden: Onların düşmanlarıysa,)  <br />
Kötülük tohumlarını ektiler; yalanlar, aldanışla  suladılar; helâk olup gitmeyi biçtiler, azâba uğramayı derdiler, devşirdiler. Bu ümmetten hiç kimse  Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in  soyuyla kıyaslana-maz; boyuna onların nimetlerine  <br />
  <br />
28 - İnsanların, Hz. Muhammed'in (s.a.a) gönderilme-sinden  önceki hallerini anlatmaktadır. Hidâyet gerçekten de bilinmez  olmuştu. Şeref soya sopa bağlıydı, üstünlük ancak kahırla,  zulümle elde edilirdi. Elle yapılan putlara kulluk etmek, fakat  istenilen elde edilemezse onlara hakarette bulunmak âdetti.  İlk kız çocuğu olanın onu, diri diri gömmesi, şerefini korumak  için bir vecîbe idi. Kölelik câriyelik bir geçim vasıtasıydı,  hürriyet adı anılmaz bir mefhumdu; fazilet bir muammadan  ibaretti; batıl inançlar revaçtaydı. Arap yarımadası bu halde  olmakla beraber yeryüzünün başka tarafları da sapıklık  içindeydi. Mûsevîlik, ırk üstünlüğünü güden, âhireti  düşünmeyen, düzeni, başka milletler hakkında mubah sayan  bir din haline gelmiş, Hristiyanlık, putperestlik olmuştu.  Temizliğin adı sanı yoktu. Din namına ahlâksızlık ve zulüm  herkesi bezdirmişti.  <br />
En hayırlı yer, Mekke ve Beytullah'tır; o evin en kötü  komşuları da müşriklerdir. <br />
ulaşan kişiyle hiç bir zaman onlar eşit olamaz. Onlar  dînin temelidirler, tam inancın direği; ileri giden döner,  onlara katılır da yola girer; geri kalan gelir, onlara uyar  da murâda erer. Onlarındır vilâyet hakkının özellikleri  elbet, onlardadır vasiyet ve verâset. Şimdi hak ehline  döndü; yerine geldi; sâhibini buldu.29 <br />
* * *  <br />
  <br />
29 - Vilâyet ve vasiyet, Hz. Peygamber'in (s.a.a) yerine geçen  zâtın, Allah'ın emri ve Hz. peygamber'in (s.a.a) tebliği ile  ümmetin imâmı ve Peygamberinin vasisi olup din ve dünya  işlerinde ümmet içinde veliyy'ül-emr oluşudur ki bu inanç  "İmâmiyye", yahut On iki İmâm'ın vilâyet ve imâmetine  inandıkları için "İsnâ-Aşeriyye" denen, diğer mezhepler, İmâm  Muhammed'ül Bâkır (a.s) ve oğlu İmâm Ca'fer'üs Sâdık'ın (a.s)  zamanında çıktığı ve Ehl-i beyte uyanların İmâm Ca'fer'e (a.s)  uydukları için "Ca'feriyye" diye de anılan mezhebi, diğer  mezheplerden bilhassa ayıran inançtır.  <br />
(Bu hutbenin son fıkrasına nazaran Emir'ül-Müminin'in (a.s),  hemen halife oluşundan sonra irâd edilmiş olması ihtimâli de  vardır.) <br />
49  <br />
Hamd Allah'a ki işlerin gizliliklerini örttü, gizledi;  fakat ona bütün gizlilikler âşikâr, her şeyden kudretini,  sanatını bildiren bir delil eder izhâr; her yanda delilleri  berkarar. Gören O'nu göremez; ama görmeyen göz de  inkâr edemez; nitekim O'nun varlığını ispat eden gönül  de onu göremez. Yücelikte en üstündür; O'ndan üstün  bir varlık olamaz; yakınlıkta en yakındır; O'ndan yakın  bir var bulunamaz. Ne yüceliği, yarattığı bir şeyden  uzaklaştırır O'nu; ne yakınlığı yarattıklarıyla eşit eder  O'nu. Akıllara sıfatlarını sınırlamayı bildirmemiştir;  ama O'nun varlığını, birliğini tanımaktan da onları perdelememiştir. Öyle bir vardır, birdir ki varlık  nişaneleri, O'na şehâdet eder, inâdına inkâr edenin  gönlü bile varlığını ikrâr eyler. Allah, O'nu yaratıklara  benzetenleri, yahut inat edip inkâr edenlerin  söyledikleri sözlerden yüce mi, yücedir.30 <br />
  <br />
30 - "Kendileri de bunlara adamakıllı inandıkları, bunları  iyice bilip anladıkları halde zulümle, ululanmayla inâdına inkâr  ettiler; bak da gör bozguncuların sonu ne oldu" (Neml,14). <br />
65  <br />
Hamd Allah'a; sonradan O'na bir hâl târî olmaz ki  âhır olmadan önce evvel olsun, bâtın olmadan önce  zâhir bulunsun; O, zevâli olmamak üzere her şeyden  evveldir, her şeyden âhır, O'ndan başka birlikle  vasfedilen her şey azdır, kimsesizdir; üstün denen her  varlık zebundur, âcizdir; kuvvetli denen, zayıftır,  kuvvetsizdir; bir şeye sâhip denen, köledir, kuldur.  O'ndan başka her bilgi sahibi, bilgisini başkasından  elde etmiştir; O'ndan başka her gücü yetenin, gücü  yeter de, yetmez de. O'ndan başka her duyan, hafif  sesleri duymaz da; çok yüce seslerse kendisini sağır  eder, uzaktan söylenenleriyse işitmez de. O'ndan  başka her gören, gizli renklere, latîf cisimlere karşı kör  olur, görmez de. O'ndan başka her görünen  görünmemeyi beceremez de; her görünmeyen,  görünmeyi başaramaz da. yarattığını, kudretini  sağlamak yüzünden, zamanın sonundan korkmak  yönünden, bir benzerinin yardımını dileyerek, bir eşinin  emeğini isteyerek, yahut yaptığını istemeyen bir zıdda  üstünlük göstererek yaratmamıştır. Fakat bütün  yaratıklar, O'nun yarattıklarıdır; O'nun lütfüyle gelişip  yetişmededirler; kullardır; O'na karşı alçalmadadırlar.31 <br />
  <br />
31 - "O'dur evvel ve âhır ve zahîr ve bâtın ve O'dur her şeyi <br />
Eşyaya hulûl etmez32 ki ordadır densin; eşyâdan  ayrı değildir ki aykırıdır, ayrıdır denebilsin. yaratmak  ağır gelmez O'na; yarattığını tedbîr ve tasarruf, yormaz  O'nu. Hüküm ve takdirinde şüpheye düşmez; takdiri  yerindedir, bilgisi tamdır, muhkemdir, emri mutlaka  yerine gelir. Azâb eder, kahreder; ama gene de  bağışlaması, lütfü umulur. Nimetler verir, lütuflar eder;  ama gene de azâbından korkulur.  <br />
 <br />
bilici." (57, Hadid, 3) Kadîm olması, kendisinden başka her  şeyin sonradan yaratılmış bulunması bakımından, vakit  mefhumu düşünülmeksizin evveldir; her şey fenâ  bulunduğundan ve bâki yalnız kendisi olduğundan âhırdır;  evveline bir evvel tasavvur edilemediği gibi zevâli de yoktur.  Her şey O'nun tasarrufu altındadır; O'ysa her şeyden üstündür,  bu bakımdan zâhirdir; her şeyi künhiyle, yaratmadan ve  yarattıktan sonra bildiğinden ve O'ndan başka bilen  olmadığından bâtındır; delilleriyle zâhir, yarattıklarının  duygularından bâtındır; hiç bir şeye, zâhirî yakınlığı olmamak  üzere zâhir kudreti, her şeyde göründüğü cihetle bâtındır  diyenler, yaratış bakımından evvel, rızık veriş bakımından âhır,  hayat veriş bakımından zâhir, öldürüş bakımından bâtındır  tarzında tefsir edenler de olmuştur. Ezelî oluşuyla evvel, ebedî  oluşuyla âhır, birliğiyle zâhir, hiç bir şeye ihtiyacı olmamakla da  bâtındır da demişlerdir. Evveline evvel olmaması dolayısıyla  kadîmdir; yâni evveldir; iman edenler âhirette rahmeti şâmil  olmakla âhırdır; hikmetiyle zâhirdir; bilgisiyle bâtındır da  denmiştir.  <br />
32 - Hulûl, bir şeyin başka bir şeye girmesidir; iki şey  birleşirse buna ittihâd denir. Allah tebâreke ve Teâlâ hiç bir  şeye hulûl etmediği gibi 'Onun için ittihâd da mümkün değildir,  bu çeşit bir inanç beslemek, Müslümanlığın esasına aykırıdır. <br />
72  <br />
HAZRETİ PEYGAMBER'E (S.A.A) SALAVÂT  GETİRMEYİ BİLDİREN HUTBELERİ  <br />
Ey yayılacak şeyleri yayan, ey yüceltilecek şeyleri  yücelten, ey gönülleri, yaratılışına, istîdadına göre kötü,  yahut iyi kabiliyette halkeden, kulun ve Rasûlün  Muhammed'e en yüce rahmetlerinle rahmet et; en  fazla bereketlerinle bereketler ver. O'dur kendinden  önce gelip geçen peygamberlerin sonuncusu olan;  kapanmış şeyleri açan; hakkı hak üzere ilân edip  yayan, ortaya koyan. O'dur batılların coşup  köpürüşlerini gideren; sapıklıkların saldırışlarını kırıp  geçiren. Peygamberliği yüklenmiştir de senin emrini  yerine getirmiştir; tez davranmıştır da razılıkların  neredeyse, ne ise onlarda acele etmiştir. İleri  gitmekten geri kalmamıştır; azminde gevşek  davranmamıştır. Vahyine mazhar olmuş, bildirmiş,  ahdini yerine getirmiştir; emrin ne ise o yola gitmiştir.  Sonunda din ateşini yalım yalım alevlendirmiş, ana  yoldan itmeyenlere yol göstermiştir de gönüller,  sınanmalara, suça batmalara uğradıktan sonra  hidâyete ermiştir. Apaçık bayrakları dikmiştir, apaydın  hükümleri bildirmiştir. <br />
O'dur emniyete eriştirilmiş, amana kavuşturulmuş eminin, O'dur senin gizlenmiş, saklanmış bilginin  hazînedârı. O'dur herkese yaptığını karşılığı verilecek  günde tanığın; O'dur hak üzere gönderdiğin; O'dur  halka Rasûlün.  <br />
Allah'ım, manevî gölgende geniş mi geniş bir yer  ver ona, ihsanından olasıya hayırlar üstüne hayırlar  ihsan et O'na. Allah'ım, kurduğu yapıyı yapı yapanların  yapıların-dan daha yücelt; derecesini katında  yükselttikçe yükselt; ışığını ışıttıkça ışıt; onu elçi olarak  gönderdiğinde karşılık tanıklığını kabûl et; sözünü  razılığınla makbûl et. Sözü adalete tam uygun olsun;  gerçeği batıldan ayırsın, bölsün. Allah'ın, güzel yaşayış,  nimetler elde ediş yurdunda, dilenen zevklere, istenen  lezzetlere nâil olarak, tam inanca, yücelikler  bağışlarına kavuşarak O'nunla bizi buluştur, bizi O'na  kavuştur.  <br />
90  <br />
Hamd Allah'a ki görülmeksizin bilinmiştir;  düşünmek-sizin yaratıcıdır. Öylesine bir yaratıcıdır ki  her an yaratmaktadır, tedbîr ve tasarruf etmektedir;  her an vardır, kaaimdir, dâimdir. Burçları bulunan  gökler yaratılmamıştı; büyük kapıları örten perdeler  gerilmemişti; kapkaranlık gece kararmamıştı; durgun  denizse serilmemişti; geniş yolları olan dağlar <br />
dikilmemişti; küçük ve eğri büğrü, şahrem şahrem  yollar açılmamıştı; döşenmiş yer yüzü yoktu; güvenç,  dayanç sâhibi yaratılmış yoktu; gene de O kaaimdi,  dâimdi. İşte budur, böyledir eşsiz-örneksiz olarak halkı <br />
yaratan ve onlardan sonra da bâkıy olan; yarattık larının mâbudu olan ve rızıklarını veren. Güneş ve Ay  O'nun rızasını dileyerek yürür giderler, her yeniyi  yıpratırlar, köhne kılarlar; her uzağı yaklaştırırlar, yakın  ederler.  <br />
Yaratan, yarattıklarının rızıklarını pay etmiştir;  eserlerini amellerini soluklarının sayısını, hâince  bakışlarını, kendilerinden bile gizledikleri gönüllerinden  geçen şeyleri, analarının rahimlerinde  konaklayacaklarını, babalarının bel-lerinden zuhûr  edeceklerini, zamanların sonuna, çağların nihayetine  dek saymıştır, bilmiştir. Öylesine bir mâbuddur ki  rahmetinin genişliği içinde düşmanlarına olan kahrı,  azâbı daralmıştır, çetinleşmiştir; kahrının, azâbının  darlığı, çetinliği içinde dostlarının rahmeti  genişlemiştir.  <br />
Kendisine karşı üstünlük güdeni kahredicidir;  O'nunla savaşa girişeni helâk edicidir; O'nunla  düşmanlık edeni, O'ndan uzaklaşanı hor hakir bir hâle  kor. O'nunla düşman-lığa girişene üstün olur. Kim O'na  dayanırsa O, yeter ona; kim O'ndan dilerse O verir ona;  kim O'nun yolunda borç verirse O, öder onu, kim O'na  şükrederse O karşılığını verir onun.  <br />
Allah'ın kulları, yaptıklarınız tartılmadan siz tartın  kendinizi; hesâbınız görülmeden siz görün hesâbınızı.  Boğazınız sıkılmadan önce soluk alın; zorla sürülüp  götürülmeden önce râm olun ve bilin ki kim kendisine <br />
yardım etmez, öğüt vermezse, kim kendisini  korkutmazsa, korkmazsa, başka bir korkutucu ona  fayda vermez; başka bir öğütçünün öğüdü ona tesir  etmez.  <br />
91  <br />
(Mes'ade b. Sadka, İmâm Câ'fer b. Muhammed'is Sâdık Aleyhimesselâm'dan rivâyet etmiştir: Bir gün  birisi gelmiş, Yâ Emir'el-Mü'minin; bize Rabbimizi anlat  da O'na sevgimiz çoğalsın, O'nu daha iyi tanıyalım  demişti. Hazret bu söze hiddet etmiş, halkı namâza  çağırtmış, Kûfe Mescidinde halkı toplamış, mescid  dolunca, hiddetleri benizlerinden anlaşılır bir hâlde  minbere çıkıp Allah'a hamd ü senâ, Rasûlullah'a salât  ü selâmdan sonra bu hutbeyi okumuşlardır. Bu  hutbeye "Hutbet'ül-Eşbâh" yâni cisimleri, yaratıkları  anlatan hutbe derler ve en beliğ hutbelerinden biridir.) <br />
Hamd Allah'a ki kısmak, vermemek, nimetini  çoğaltmaz; vermek ve cömertlikte bulunmak, hayrını lütfünü azaltmaz. Çünkü O'ndan başka her verenin  nimeti azalır ve O'ndan başka her vermeyen kötülükte  kalır. O'dur nimetlerle kullara bağışta bulunan; O'dur  nimetlerin faydalarıyla onları faydalandıran. O'dur  ihtiyaçlarından fazla veren, haketmediklerini lütfeden, <br />
halk ayâli sayılır O'nun, O'dur rızıklarını vermeyi  vaadeden; O'dur rızıklarını takdir eyleyen. Kendisine  yönelenlerin yollarını, O'nun nimetlerini dileyenlerin  hareketlerini apaçık bildirmiştir; belli-beyan  anlatmıştır. Kendisinden isteyene karşı ne kadar  cömertse o kadar cömertlikte bulunur.  <br />
Öyle bir evveldir ki O'ndan önce hiçbir var yoktur;  öyle bir âhırdır ki O'ndan sonra hiçbir var yoktur.  Gözbebek-lerini, zâtını görmekten, künhünü  anlamaktan âciz kılmıştır. Zâtına nisbetle bir çağ <br />
yoktur ki halden hale dönsün, bir mekânı yoktur ki  ordan ayrılıp bir başka yere gitmesi mümkün  görünsün. Dağlardaki madenler, ne kadar soluk alıp  veriyorlarsa, denizlerdeki sedefler, ne kadar ağız açıp  gülüyorlarsa, onların sayısınca gümüş ve altın  bağışlasa, inciler saçsa, mercanlar devşirip verse, gene  de bu bağış, cömertliğine tesir etmez, katındaki  hazîneler bitmez; katındaki bütün halkın dileklerine  yetecek nimetler öylesine mevcuttur ki tükenmez de  tükenmez. Çünkü O öyle bir cömerttir, öyle bir vericidir  ki, isteyenlerin istekleri nimetini azaltmaz; ısrarla  dileyenlerin dilekleri O'nu nekes kılmaz. Bir bak da gör,  Kur'an, O'nun sıfatlarından sana ne bildiriyorsa ona uy  ey soru soran, O'nun doğru yolu gösteren ışığı ile  ışıklan.  <br />
Şeytanın, sana bilmeni teklif ettiği bilgi, kitapta  sana farz edilmemiştir; Peygamber sallallahu aleyhi ve  âlihî ve sellem'in, ve hidâyete götüren imâmların  sünnetinde de eseri belirmemiştir. O'nu bilmeyi,  noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a bırak;  gerçekten de budur Allah'ın sana yüklediği hak. Bil ki <br />
bilgide ileri olanlar, o kişilerdir onlar, örtülüp gizlenmiş şeyleri tefsîr etmekteki bütün bilgisizliklerini ikrâr  onları gizlenmiş şeylerin yüzüne çekilen perdeleri  açmak, o perdelerin ardında neler olduğunu bilmek  hevesinden alıkor. Yüce Allah da bilgi bakımından  kavrayamadıkları, anlayamadıkları şeylerdeki acizlerini  söylemeleri yüzünden onları över ve künhünden  bahsetmeleri emrolunmayan şeylerde derine  gitmemelerine, bilgide ileri gidiş adını takar. Artık bu  kadarını yeter say; noksan sıfatlardan münezzeh olan  Allah'ın büyüklüğünü aklınla ölçmeye kalkışma; yoksa  helâk olanlara katılırsın; sen de onlardan biri olur,  kalırsın.  <br />
Öyle bir kudret sâhibidir ki vehimler, kudretinin  sonunu bilmeye atılıp koşsa, vesveselerden arınmış düşünceler, O'nun kudret âlemindeki gizliliklere dalıp  gitmeye kalkışsa, gönüller, aşka kapılıp sıfatlarının  niteliğine ermeye uğraşsa, akıllar, sıfatların da  varamayacağı zâtını bilmeye özenip inceden inceye  kavramaya çalışsa bile, onları geri çevirir; noksan  sıfatlardan münezzeh olun Allah, onları gizliliklerinin  kapkaranlık derinliklerine baş aşağı düşmekten  kurtarır; onlar da anayoldan çıkıp başka yollara-bellere  sapmakla onun zâtını bilmenin, düşüncelere dalmakla  üstünlüğündeki ululuğu ölçmenin imkânı <br />
bulunmadığını anlarlar; bunu da söylerler, anlatırlar.33 <br />
  <br />
33 - Bu kısımda Allah Süphanehu ve Teâlâ'nın zâtını düşünmemek esası vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.a), "Allah'ın  halkında düşünün, Allah hakkında düşünmeyin, sonra helâk  olursunuz" buyurduğunu Ebû-Zerr (r.a) ve İbn-i Abbâs (r.a), <br />
Öyle bir yaratıcıdır ki kendinden önce bir yaratıcı mâbud yoktu ki onun örneğine uysun da yaratsın, onun  takdirini örnek alsın. Yaratan O'dur ancak, O'ndan  başka yaratıcı yoktur mutlak. Bizlere kudretinin tedbîr  ve tasarrufunu göstermiştir; hikmetinin eserleri,  şaşılacak şeyleri söylemiştir, yaratılmışların O'na  muhtâç olduklarını söylemeleri ancak O'nun kudretiyle  var olabileceklerini bildirmiştir; aczimiz O'nun  kudretini, noksanımız O'nun kemâlini bize tanıtmıştır;  O'nu ikrâr etmekten başka bir şey yapamayacağımızı izhâr etmiştir; eşsiz-örneksiz yarattığı, yoktan var ettiği  şeylerde, sanatının eserleri, hikmetinin delilleri  <br />
 <br />
"Halkı düşünün; Hâlıkı düşünmeyin; çünkü O'nun zâtını takdir  edemezsiniz" buyurduğunu gene İbn-i Abbas rivayet etmiştir  (Cami'üs Sagıyr, 1, s.111). Bu hadisler, Allah'ın kudretini,  hikmetini, eserlerini, sun'unu, rahmetini, lütfunu, ihsanını <br />
düşünmeyi, yaratılanlarla O'nun varlığına, birliğine, kudretine,  hikmetine yol bulmayı men etmemekte, fakat zâtının künhünü  aklın idrâk edemeyeceğini, böyle bir düşünceye kapılanın  aklına uyup sapıklığa düşeceğini bildirmektedir. Aynı zamanda,  "Öyle bir mâbud-dur ki sana kitap indirdi. Onun bir kısmı,  mânası apaçık âyetlerdir ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer  kısmıysa çeşitli mânâlara benzerlik gösterir âyetlerdir.  Yüreklerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve yorumlamak için  mânaları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki onların  yorumlarını ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak  kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık O'na, hepsi de  Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları  düşünemezler" âyetine de işaret vardır (3, Âli İmran, 7).  Mânaları apaçık âyetlere "Muhkemât", mânaları açık olarak  belli olmayan âyetlere "Müteşâbihât" denir; bunları 1. hutbenin  9. notunda izah etmiştik; bakınız. <br />
belirmiştir; her yarattığını, varlığına bir tanık, birliğine  bir delil kılmıştır. Yarattığı, sussa da yaratıcısının onu  tedbir ve tassarrufu bir delildir ki söyler, durur; eşsiz <br />
örneksiz yaratıcısına delâleti de öylece durur, kalır.  Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm ki seni, yarattık larının, birbirinden ayrı uzuvları gibi uzuvlara sahip  sanıp onlara benzeten, hikmetinle ete, deriye  bürüdüğün kemiklere benzer şeylere sâhip sanan,  sana cisim isnad eden, seni tanımaya dâir içinden  geçen düşünceleri bir şeye bağlaya-mamış, gönlü, eşin,  örneğin olmadığına dâir tam bir inanca ulaşamamıştır.  Böyle kişi, sanki bu düşüncelere uyanların, O'na eşit  tuttuklarına söylediklerini duymamıştır bir an: "And  olsun ki gerçekten de biz, apaçık bir sapıklık  içindeydik; sizi Âlemlerin Rabbiyle bir tuttuğumuz  zaman."34 yalan söylerler seni putlarına benzetenler,  vehimleriyle sana, yaratılmışların sıfatlarını verenler;  zanlarıyla seni, cisme sâhip sananlar, onlar gibi seni  cüzü'lere bölenler; akıllarıyla kuvvetleri ayrı ve aykırı cisim isnâd edenler. Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm  ki, seni yaratıklarından bir şeye denk tutan, seni  onunla bir sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü  yerinde ve apaçık olarak indirdiğin âyetlerine kâfir olur  gider; apaçık deliller olan ve sana şehadet eden  <br />
  <br />
34 - 26. sûrenin (Şuarâ') 97-98. âyetleridir. Bu kısmında  Mücessime ve Müşebbihe'ye, yâni Allah Süphanehu ve  Taâla'ya cisim isnâd etmek, O'nu insana benzetmek, O'na  mekân isbâtına kalkmak gibi sapık inançlara kapılanlara,  putları, O'na eşit, yâhut O'ndan daha kudretsiz, fakat O'nun  katında şefaatçi sayanların da küfrüne işaret vardır. <br />
sözlerini yalanlar, inkâr eder. Gerçekten de sen, öyle  bir Allah'sın ki, akıllara sığmazsın; hatırlara gelen  düşüncelere girmezsin; bu yüzden de sınırlanmazsın,  bir hâlden bir hâle dönmezsin.  <br />
(Bu da aynı hutbeden): Yarattığını takdir etti;  takdirini tahkim etti; hikmetiyle tedbîr etti; tedbîrini  lütfüyle tedvîr etti; yönelmesi mukadder yere yöneltti  onu; o da durağını aşmadı; varacağı yere dek de vardı;  taksirde bulunup şaşmadı. Buyruğu neredeyse vardı,  gitti; direnmedi. Gerçekten de bütün işler, onun  dileğiyle oldu; irâdesi yerini buldu. Eşyanın bütün  sınıflarını, onlara dâir bir düşünceye dalmaksızın  halketti; bir tasarlamaya girişmeksizin yarattı;  yaratışta, çağların meydana getirdiği olaylardan doğan,  bir tecrübeden faydalanmadı; şaşılacak şeyleri yoktan  ver ederken bir ortağın yardımına dayanmadı.  Yarattıklarının yaratılışlarını iradedesiyle tamamladı;  onlar da itâatte bulundular ona; dâvetine uydular  O'nun; bu hususta ne bir geri kalan oldu, ne bir ağır  davranan. Herşeyi düzene soktu; sınırını belirtti;  kudretiyle aykırı olanları uzlaştırdı; birbirleriyle  bağdaşma sebeplerini ulaştırdı; miktarları, hadleri,  tabiatları, durumları bakımından çeşit-çeşit,  birbirlerinden ayrı cinslere ayırdı. Yaratıklar meydana  getirdi; sanatlarını pekiştirdi; dilediği gibi yoktan var  etti onları, icad etti.  <br />
(Bu hutbede gökyüzü ve yıldızları anlatırken buyur muşlardır ki) <br />
Gökleri, bir yere tutturmaksızın yarattı, yollarını tanzim, gediklerini termim etti; buyruğuyla gökten  inenlere, yarattıklarına amelleriyle göğe ağanlara, <br />
onları râm etti. Bir duman yığınıyken çağırdı onları, bir  araya geldiler; sesleri duyulmayan kapılarını açtı;  yollarına parıl-parıl parlayan şihaplardan gözcüler dikti;  boşlukta titrememeleri için onları kudretiyle kavradı;  buyruğuyla durmalarını sağladı. Güneşini, gündüzü için  her şeyi gösteren, ayını, gecesi için parlaklığı giderilen  bir delil kıldı; ikisini de akıp gidecekleri yerlerde  yürüttü; yürüyecekleri yerlerde konaklarını takdir etti  de onlarla geceyle gündüzün ayrılmasına, onların  yürüyüp gitmesiyle yılların sayısını, sayıların  sayılmasını bildirmeyi diledi; dileği de yerine geldi.  Sonra bulundukları boşlukta hareket ettikleri medârı tayin etti; göğü yıldızlarla bezedi; öylesine yıldızlar var  ki uzaklıkları yüzünden gözlere görülmezler; öyleleri var  ki ışıklarıyla göğü bezerler; bazılarını durdukları yerde  döndürdü; bazılarını sürdü, yürüttü; kimisini iner,  kimisini çıkar bir hale getirdi; kimisini kutlu kıldı,  kimisini kutsuz kıldı; hepsi de emir ve irâdesine uydu.35 <br />
  <br />
35 - Bu kısımda gök denen şeyin, boşluk olduğunu,  boşluktaki cirmi saran hava tabakası bulunduğunu, yıldızların  da, Güneş ve Ay'ın da döndüğünü, yürüdüğünü, medarları olduğunu, henüz göze görünmeyecek kadar uzak yıldızların  mevcudiyetini bildirmektedirler. Nitekim 36. sûrenin (Yâ-Sîn)  38-40. âyetlerinde, "Ve Güneş de karar edeceği yere akıp gider;  bu, üstün hüküm ve hikmet sahibi Mâbûd'un takdiridir. Ve Ay  için de muayyen zamanlarda konaklar tayin ettik; her devrin  sonunda, eski, kuru ve eğri hurma salkımının çöpüne döner.  Ne Güneş, Ay'a yetişebilir ve ne gece, gündüzü geçebilir; hepsi  de bir gökte yüzüp durur" buyrulmaktadır. Aynı bölümde, 38.  sûrenin (Sâffât) 6. âyetine de işaret edilmektedir.  <br />
Yıldızların kutlu, kutsuz oluşuna gelince: <br />
  <br />
Hazret-i Emir'ül-Mü'minîn (a.s), Haricilerle, Nehrevan  savaşına giderlerken Eş'as b. Kays-ı Kindî'nin kardeşi Afif b.  Kays, Yâ Emir el-Mü'minîn, şimdi gidersen korkarım, üst  olamazsın; yıldız bilgisi bunu gösteriyor demişti. Bu adam,  yıldız bilgisi bilgini geçinirdi. Hazret-i Emir (a.s) buyurdular ki:  <br />
Sen sanır mısın ki bir saat var, o saatte gidene kötülük  erişmez ve bir saat da var ki o saatte gidene, korkarsın, zarar  erer?  <br />
Kim bu sözünü tasdik ederse Kur'ân'ı tekzib eder; zanneder  ki dilediği, sevdiği şeye ermek, erişmek için Allah'ın yardımına  muhtaç olmaz, kötülüğü gidermek için O'nun yardımına ihtiyaç  duymaz. Senin bu sözüne uyanın, Rabbine değil, sana hamd  etmesi gerekir. Çünkü sen, zannınca onu, fayda elde edecek  yola götürmedesin, zarardan da emin etmedesin.  <br />
(Sonra halka dönüp buyurdular ki:)  <br />
Ey insanlar, sakının yıldız bilgisi öğrenmekten; ancak  karada, denizde, yıldızlarla yol bulacak kadar bir bilgi  belleyebilirsiniz. Çünkü yıldız bilgisi, insanı gaybden haber  vermeye götürür; müneccim, gaybden haber verene benzer;  gaybden haber veren büyücü gibidir; büyücü ise kâfir gibi.  Kâfirse cehennemdedir. Yürüyün Allah'ın adıyla (Muhammed  Abduh Şerhi, 1, s. 128-129).  <br />
Gaybden haber vermek davasında bulunmaya "Kehânet",  bu davayı güdene "Kâhin" denir. Hazretin sözlerinde de böyle  geçmektedir; remil, cefr vesaire gibi bilgileri bildiklerini iddia  edenler de bu hükme girer.  <br />
Hz. Peygamber (s.a.a), büyü, üfürükçülük, kuşların  uçuşundan hüküm çıkarmak, kâhînlik, yıldız bilgisi, muska  takmak gibi batıl inançları tamamıyla men etmiştir. Câmi'us Sagıyr, 1, s.31, 67, 123, 2. 116, 140, 148, 142, 187; Künûz'ül Hakaaık, 2, s.87, 120). Hattâ Hz. Ali'ye (a.s), "Yâ Ali, yıldız  bilgisi bildiğini iddia eden kişi ile düşüp kalkma" buyurmuştur  (Künuz'ül-Hakaaık, 2, s.206). <br />
(Sonra Melekleri anlatmışlardır; bu beyanlarından dır bu sözler): <br />
Onlar ancak, Allah'ın kadirlerini yücelttiği kulladır;  O'ndan izinsiz bir söz etmezler; emrine uyarlar da iş görür-ler, kendiliklerinden bir işe girişmezler.  <br />
Onları vahyine emin etmiştir, emrine, nehyine dâir  emanetleri onlara yüklemiştir de peygamberlere  göndermiş-tir. On'ları şüphelerden korumuştur,  arıtmıştır; onların içinde onun razılık yolundan sapan  bulunmaz; rızasına aykırı iş gören olmaz.36 <br />
94  <br />
Uludur, kutludur O Allah ki yüce himmetler bile onu  idrâk edemez; en doğru ve temiz anlayışlar bile onun  künhüne eremez. Bir evveldir ki evveline bir ön olamaz;  bir ahirdir ki sonuna bir son bulunamaz.  <br />
(Bu hutbelerinde Hz. Ali (a.s) peygamberleri (s.a.a)  şöyle anlatmaktadırlar): <br />
  <br />
Bütün bunlara nazaran kutlu, kutsuz yıldız, arza tesîrî  bakımındandır; yoksa yıldızlar da Allah'ın mahluklarıdır;  kutluları, kutsuzları yoktur.  <br />
36 - Mes'ade b. Sadka, İmâm Muhammed'ül-Bâkır ve  Ca'fer'üs-Sâdık'a ulaşmıştır. Emir'ül-Mü'minin'in hutbelerini  hâvi bir kitabı vardır (Tenkıyh, c.3, s.212). <br />
Onları en üstün kişilere emanet olarak vermiştir;  en hayırlı rahimlerde karar ettirmiştir. Onları en yüce  bellerden en temiz rahimlere aktarmıştır; onlardan  geçenler geçtikçe Allah dinini kurmak ve korumak için  yerlerine gelecekleri getirmiştir. Böylece de noksan  sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın lütfü, Allah'ın  rahmeti ona ve soyuna olsun, peygamberlik,  Muhammed'e erişmiştir. Onu yetişmek bakımından en  üstün yerden yetiştirmiş, dikip boy atmak bakımından  en yüce yerden izhâr etmiştir. Bir ağaçtan yetiştirmiştir  ki peygamberlerini o ağaçtan meydana getirmiştir;  emin kişilerini o kökten seçmiştir. Onun boyu, boyların  hayırlısıdır; onun soyu, soyların hayırlısıdır. Ağacı,  ağaçların en iyisidir; haremde bitmiştir; kerem  alanında boy atmıştır. O ağacın upuzun dalları,  budakları vardır; meyvesine herkesin elinin  uzanmasına imkân yoktur. O, Allah'tan çekinenin,  imâmıdır; doğru yolu bulanın can gözüdür. Bir ışıktır ki  parıl parıl parlar; bir yıldızdır ki ışığı balkır durur; bir ışık  verir ki parıltısı nurlar saçar. Yolu dosdoğrudur; orta bir  yoldur; yordamı gerçektir; sözü hakla batılı ayırır,  hükmü adaletin ta kendisidir. Onu, peygamberlerin  gönderilmesinin arası kesildiği, halkın iyi işlerden  ayakları kaydığı, ümmetlerin bilgisizliğe düştüğü bir  çağda göndermiştir.37 <br />
  <br />
37 - Hz. Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Gerçekten de Allah  mahlûkatını yarattı ve beni onların en hayırlı bölüğünden kıldı.  Sonra kabilelerden hayırlısını seçti; beni en hayırlı kabileye  mensup etti; sonra evleri seçti; beni en hayırlı eve verdi; ben  hem en hayırlınızım, hem en hayırlı evdenim" ve "Allah İsmâil <br />
Allah size acısın, apaçık delillere uyun; yol  aydınlıktır, doğrudur, sizi esenlik yurduna çağırmada.  Fırsat ve mühlet elinizdeyken uyun o doğru yola. Amel  defterleri açık, kalemler yazıp duruyor. Vücutlar sağ <br />
esen, diller tutulmamış. Tövbe kabûl edilmede, ameller  makbûl olmada.  <br />
* * *  <br />
 <br />
evlâdından Kinâne'yi, Kinâne'den Kureyş'i, Kureyş'ten  Hâşimoğulları'nı seçti; beni de Hâşimoğulları arasından seçti"  buyurmuşlar (Câmi'us-Sagıyr, 1, s.56, 58) ve atalarını saydıktan sonra kendisine ve atalarına câhiliyyet kirleri  bulaşmadığını, Âdem'den îtibâren atalarının, nikâhla doğdu ğunu, soy ve baba bakımından en hayırlı bulunduklarını bildirmişlerdir (aynl, s. 89). <br />
179  <br />
(Dı'lib-i Yemâni, yâ Emir'el-Mü'minin, rabbini  gördün mü diye sorunca, görmediğime kulluk mu  ederim buyurdular. Nasıl gördün onu sorusuna karşılık  da buyurdular ki): <br />
Onu gözler, apaçık görüşle göremez; fakat gönüller,  İman gerçekleriyle görür. O, her şeye yakındır, fakat  onlarla birleşerek değil. Her şeyden ayrıdır, fakat  onlara zıt olarak değil. Söyleyicidir, fakat düşünerek,  dille, damakla değil. İrâde edicidir, kasıtla, azimle  değil. Eşyâyı yapandır, yaratandır, âletle değil. Latîftir,  gizlilikle vasfedilemez. Büyüktür, irilikle değil.  Görücüdür; duyguyla tavsife imkân yok. Acıyıcıdır,  gönül yumuşaklığıyla tarifine imkân yok. Yüzler, onun  ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır; gönüller, onun  korkusuyla dolmuştur, titrer-durur.38 <br />
  <br />
38 - Dı'bil, Hazret-i Emrî'nin (a.s) ashabından bir zattır.  "Gözler apaçık göremez" sözünde, 6. sûrenin (En'âm), "Gözler  onu göremez, O, gözleri görür, O'dur lütfu bol ve herşeyden  haberdar" meâlindeki 103. âyet-i kerîmesiyle 7. sûredeki  (A'raf), Hz. Mûsâ'ya (a.s), "Beni kesin olarak göremezsin sen" <br />
meâlini taşıyan 143. âyet-i kerîmesindeki beyana işaret vardır.  Bu âyette, Rabbin dağa tecellîsini İbn-i Abbâs, nûrunun  tecellisi, Hasen, vahyinin tecellisi olarak tefsîr etmişlerdir. 75. <br />
Hazreti Muhammed  <br />
sallâlhahu aleyhi ve âlihi ve sellem  <br />
Hakkında <br />
95  <br />
Allah onu öyle bir çağda yolladı ki, insanlar sapmış lardı, şaşırmışlardı. Fitne yoluna ayak atmadaydılar;  olmayacak şeyler, onları doğru yoldan alıkoymuştu.  Büyükler (büyük sandıkları kişiler), onları gerçek  <br />
 <br />
sûrenin, "O gün yüzler parlar; güzelleşir ve Rablerine bakarlar";  meâlindeki 22. ve 23. âyetlerinin tefsîrinde, 23. âyetteki  "Nâzıra" sözünü, "Rablerinin, lütfunu, nimetini beklerler lütuf  ve ihsanlarına bakarlar" denmiştir; bu tefsir, yukarıdaki iki  âyet-i kerîmenin meâline uyar. Görülen şeyin bir mekânda olup  görenle arasında, görülebilecek bir mesâfenin bulunması,  görüşün bir zaman dahiline girmesi, görülen şeyin cisim, hayyiz  sahibi olması, bu takdirde mürekkep olup tahallülüne de  imkân tasavvur edilebilmesi düşünülerek Allah-u Teâlâ'nın bu  gibi evsaftan münezzeh olduğunu kaail bulunanlar, rü'yeti  münteni' kabul etmişlerdir ki Eimme-i Hüdâ  (Aleyhimüsselâm)dan gelen haberlerin hepsi, bunda  müttefiktir. Allah'ın maiyeti, kurbeti, mekân ve zaman  kayıtlarından müberrâ olup ilmiyledir; kelâmı, vahiy  sûretiyledir; ilmiyle duyulan, görülen şeyleri semî ve basirdir;  nitekim dirliği de zâtidir; bu bakımdan, hayydır, ezelî ve ebedî,  yani kadîm ve bâkidir. Kudretiyle irâde eder, irâdesiyle  mükevvindir. Hülâsa sıfatları da zâtı gibi idrâk edilemez; O'nu  tavsif, teşbîhi icab eder ki bu da batıldır. <br />
yoldan saptırmış-lardı; bilgisizler, bilgisizlikle onları aşağılatmışlardı. İşlerinde şaşkına dönmüşlerdi; cehil  yüzünden belâya düşmüşlerdi.  <br />
Onlara öğüt vermede direndi; doğru yola yürüdü;  onları hikmete, güzel öğüte çağırdı.  <br />
* * *  <br />
96  <br />
Hamd Allah'a ki evveldir, ondan evvel bir var yok;  âhırdır, ondan sonra kalan yok. Zâhirdir, fevkinde bir  varlık bulunamaz; bâtındır, ondan başka bâtına erişen  olamaz.  <br />
Hz. Muhammed'in, (s.a.a) Karar ettiği yer, karar  edilecek yerlerin en hayırlısıdır; yetiştiği yer, yetişilen  yerin en yücesidir. Kerâmet mâdenlerinde yetişmiş,  selâmet yaygısının yayıldığı yerlerde gelişmiştir. İyi  kişilerin gönülleri ona yönelmiştir; inananların gözleri,  ona meylet-miştir. Allah, eski kinleri onunla  gömmüştür; gönüllerdeki düşmanlıkları, onunla  söndürmüştür. Onunla, inananları uzlaştırmıştır, kardeş etmiştir. O'nunla şirki îmandan ayırmıştır. O'nunla,  alçalışı yüceltmiştir; onunla yüceliği alçaltmıştır. Sözü  anlatıştır. O'nun; susması, söz söyleyişidir.39  <br />
  <br />
39 - "Hep birden Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın,  bölük, bölük olmayın ve anın Allah'ın size verdiği nimeti, anın o <br />
160  <br />
  <br />
  <br />
Bir hutbesinden Hazret-i Rasûl-i Ekrem sallallahu  aleyhi ve âlihi ve sellem’i anlatan sözleri  <br />
Sen de tertemiz olan Peygamberinin huylarıyla  huylan; çünkü O'nda uyulacak huylar, yaslanacak  kişiye yaslanacak şeyler vardır. Kulların Allah'a en  sevgilisi, Peygamberine benzemeye çalışan, O'nun izini  izleyen kişidir.  <br />
O, dünyada ağız dolusu bir lokma yemedi, dünyaya  gözünün ucuyla bile bakmadı. Dünya ehlinin en  zayıfıydı bedence; karnı en açıydı yemek bakımından.  Dünya ona arzedildi, O kabûl etmedi bile. Noksan  sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın buğzettiği şeyi bildi,  ona buğzetti; horladığı şeyi bildi, horladı; küçük  gördüğü şeyi küçük gördü, küçülttü. Bizde hiç bir ayıp  olmasa da yalnız Allah'ın Rasûlünün buğzettiğini  sevsek, Allah'ın ve Râsûlünün küçülttüğünü büyültsek,  <br />
 <br />
zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalp-lerinizi uzlaştırdı;  nimetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam  kıyısındaydınız, sizi kurtardı ondan. Allah doğru yolu bulursunuz  diye delillerini böyle açıklar size" (3. Âl-i İmran, 103).  <br />
Alçalışı, yâni gönül alçaklığını, mânevî yücelik etmiş,  yüceliği, yâni soy-boy şerefini alçaltmıştır. <br />
Allah'a karşı durmak, Allah'ın emrinden çıkmak için bu  yeter bize.  <br />
Yeryüzünde yemek yerdi; kul gibi otururdu; ayakka bısını kendi tâmir ederdi; elbisesini kendi yamardı;  eğersiz merkebe binerdi; biri daha varsa ardına  bindirirdi. Evinin kapısına, üstünde resimler bulunan bir  perde asılmıştı; zevcelerinden birine, şunu kaldır  buyurmuştu; baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum.  Dünyayı gönlünden çıkarmıştı; onu anmayı hatırından  geçirmezdi; ziynetini gönlünden yitirmişti; dünyayı o  kadar gözden çıkarmıştı ki ne gönül bağlayacağı güzel  bir elbisesi vardı, ne üstünde oturacağı beğenilecek bir  yaygısı.  <br />
Dünyayı gönlünden sürüp atmış, gözünden yitirip  gitmişti. Bir şeyi sevmeyen kişi böyledir; ne onu  görmek ister, ne adının anılmasını diler. Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Allah katında bu kadar yüce  mertebesi varken, dünya ve dünyadakiler, onun yüzü  suyu hürmetine yaratılmışken; Rasûlullah, dostlarıyla  beraber dünyada aç yaşardı; bu da dünyanın  kötülüklerine, ayıplarına delâlet eder sence.  <br />
Bakıp görenin, aklıyla düşünmesi, can gözüyle  görmesi gerek: Allah Muhammed'e (s.a.a) bu  çekinmeyi vermekle onun kadrini mi yüceltti, yoksa  onu alçalttı mı? Alçalttı diyen, andolsun ulular ulusu  Allah'a; iftira eder, yalan söyler. Kadrini yüceltti denirse  bilinmesi gerektir ki dünyayı O'nun için yayıp döşediği  halde O'na ve O'na en yakın olanlara, dünyayı hor hakir  göstermiştir. Şu halde Peygamberin yolunu tutan  kişinin de O'nun izini izlemesi, O'nun konduğu yere  konması gerekir, yoksa helâk olmaktan kurtulamaz. <br />
Gerçekten de Allah, Muhammed'i, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, kıyâmete bir delil, cennete  müjdeci, azaptan korkutucu olarak gönderdi; O'ysa  dünyadan karnı boş olarak çıkıp gitti; âhirete  ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı; bir taşı bir taş üstüne koymadan yolunu tuttu, Rabbinin dâvetine  icâbet etti. Allah bize ne büyük bir lütufta bulunmuştur  ki Onu bize muktedâ olarak gönder-miştir; O'nun izini  izlemekteyiz; yolunda gitmekteyiz.  <br />
Andolsun Allah'a ki şu yünden dokunmuş abamı kendim yamadım; yamattığım kişiden utandım artık;  çünkü bana bu kadar yamadan sonra hâlâ mı giyeceksin, atmayacak mısın artık bunu dedi. Ben de,  uzaklaş benden dedim ona; sabah olup gün ışıyınca  halk, gece yol alanları över.40  <br />
  <br />
40 - Sabah olup... tez giden hakkında söylenen ata-sözüdür. <br />
161  <br />
HAZRET-İ PEYGAMBER SALLALLAHU ALEYHİ VE ÂLİHİ VE  SELLEM’İ, ÖVEN HUTBELERİNDEN  <br />
Onu apaydın ışıkla, görünüp duran, şüpheleri  gideren, delille apaçık yolda, insanları sapıklıktan  kurtaran, doğru yola sevkeden kitapla gönderdi.  Mensûp olduğu boy, en hayırlı boy; ağacı en hayırlı <br />
ağaç, dalları, budakları güzel ve doğru; dileyenler  meyvelerinden kolayca yiyebilirler. Doğduğu yer  Mekke, göçtüğü yer, tertemiz şehir, Medîne. Anlayışı orada yüceldi; ünü ordan duyuldu.  <br />
O'nu, yeter bir delille, şifa veren öğütle, halkı düzene sokacak bir dâvetle gönderdi; bilmeyen ilâhî  hükümleri O'nunla belirtti, bildirdi; noksan ve  ayıplanacak bid'atları, âdaletleri, onunla söktü, attı;  uyulması gereken şeyleri O'nunla tebliğ etti.  <br />
İslâm'dan başka bir din arayanın kötülüğü  meydandadır; onun kutluluk bağları kopar; başaşağı düşer gider, uzun bir hüzne daldıktan, çetin bir azâba  uğradıktan sonra belki döner gelir.41  <br />
  <br />
41 - Allah katında din, ancak İslâm dinidir. Kendilerine kitap  verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık  ve haddini aşma yüzünden ihtilâfa düştüler ve kim Allah'ın <br />
163  <br />
Hamd kulları yaratana, yeryüzünü döşeyene, suları yeryüzünde akıtana, yerleri sellere düzleyene. Evveline  bir başlangıç, ezelî oluşuna bir son yok. Evveldir, zevâli  olmaz; bâkidir, sonu olmaz. Alınlar ona secde eder;  dudaklar birliğini söyler. Yarattığı şeyleri sınırladı,  benzerlerinden ayırdı. Vehimler, düşünceler, sınırlarla,  hünerlerle O'nu takdir edemez; akıllar, uzuvlara  âletlere benzeterek O'nu bilemez; O'na bir zaman vardı denemez; zaman isnâd edilemez; hakkında ne vakte  dek diye de soru sorulamaz. Görünendir, eserleriyle;  neden ve nereden diye bir suâle imkân yok.  Görünmeyendir zâtiyle, nerede gizlidir diye de sorulsa  buna da bir beyân yok. Ne cismi vardır, görünür; ne bir  hicâp altına girer; bilinir. Ne zâtiyle eşyâya yakındır ki  bir şey densin; ne kudretiyle eşyadan ayrıdır ki  ayrılmıştır densin. Kullarının bakışları, geceleyin adım  atışları, karanlıkta dinlenişleri, karanlıklara dalışları,  gizli değildir O'ndan. Aydınlatıcı Ay, O'nun bilgisiyle,  irâdesiyle doğar, âlemi aydınlatır. Ardından aydın  <br />
âyetlerine inanmazsa bilsin ki Allah pek tez hesap görendir (3,  Âl-i İmran, 19). Her doğan çocuk, yaratılış dininde (İslâm  dininde) doğar; dili konuşmaya yatıncaya dek de böyledir;  sonra anası, babası, onu Yahûdi yapar, Hıristiyan eder, Mecûsî  kılar (Hadis, Câmi'us-Sagıyr, 2, s.79). <br />
güneş doğar, âlemi ışıtır, batar. Zamanlar döner;  günler, geceler geçip gider. Gece yüz gösterir, gelir;  gündüz olur, biter; O hepsini bilir, hepsini görür. Bilgisi,  her şeyin, her işin sonunu ve müddetini, zamanını ve  sayısını kaplar, kavrar. O, sıfat takdir edenlerin, mekân  tayin eyleyenlerin takdirinden münezzehtir; tayininden  yücedir. Sınır, O'nun yarattıklarına aittir. O'ndan  başkalarına mensuptur. Eşyâyı, ezelî olan, ebedî  maddelerden yaratmamıştır; yaratılanı O yaratmıştır, O  sınırlamıştır; şekil ve sûret sahibi olanların şekillerini,  sûretlerini o tasvîr etmiştir; ne de güzel şekil vermiştir,  ne de güzel sûretle bürümüştür. Hiç bir şey O'ndan  çekinemez; hiç bir şeyin baş eğmesi O'na fayda  vermez. Ölüp gidenleri bilmesi, diri kalanları bilmesi  gibidir; yüce göklerde olanları bilmesi, aşağılık yerlerde  olanları bilmesi gibidir.  <br />
(Aynı Hutbeden):  <br />
Ey doğru, düzen yaratılmış mahluk, ey rahimlerin  karanlıklarında yetiştirilen çocuk, toprağın özünden  yaratılmaya başladın, kuvvetli bir karar yerine kondun,  bilinen bir zaman, orada durdun; takdir edilmiş bir  müddet içinde de dünyada kaldın. Ana karnında bir  yavrucaktın, oynar dururdun; ama ne çağırana  seslenebilirdin, ne söyleneni duyardın. Sonra o karar  ettiğin yerden, hiç görmediğin âleme çıkarıldın; oranın  faydalanılacak şeylerinden de haberin yoktu senin.  Ananın memesinden gıdalanmayı kim öğretti sana?  Arama, isteme yerlerinden ihtiyacını gidermeyi kim  belletti sana?.42 <br />
  <br />
42 - "And olsun ki biz, insanı balçık mayasından yarattık, <br />
Bir sûrete, bir şekle, bir heyete bürünmüş, âzâya  sâhip olmuş bir yaratığın sıfatlarını bile bilmekten âciz  olanın, yaratıcısının sıfatlarını bilmesi ne kadar da  uzak; elbette yaratılan, bu hususta daha da âciz  olacak. Yaratılmışların hadlerini anlamak imkânı <br />
yokken yaratan hakkında söz söylemek; ne de boş; bu,  öyle bir şey ki mümkün değil, olmayacak.  <br />
176  <br />
KUR'AN-I MECİD'İ VASFEDEN BİR HUTBELERİ  <br />
Allah'ın beyanıyla faydalanın; Allah'ın öğüdüyle  öğüt-lenin; O'nun öğüdünü kabûl edin, tutun. Çünkü  Allah, sizin özürler getirmenize karşı açık deliller  serdetti; sevdiği işleri size bildirdi; hoşlanmadığı şeyleri  anlattı; bütün bunları da buyruklarına uymanız,  nehyettiği şeylerden kaçınmanız için izhâr etti.  <br />
Gerçekten de Allah'ın Rasûlü, Allah'ın salâtı O'na  ve soyuna olsun, şüphe yok ki cennet hoşa gitmeyen  şeylerle kaplanmıştır, cehennem de isteklerle  <br />
 <br />
sonra onu sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık. Sonra  o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan pıhtısını  bir parça et hâline soktuk, der-ken ette kemikler yarattık,  derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratışla  meydana getirdik..." (Kur'an-ı Mecid 23, Mü'minûn, 12-14). <br />
kaplanmıştır buyur-muştur.43 Bilin ki hiç bir tâat yoktur,  ancak tabiatın hoşlan-madığı şeye dayanır ve hiç bir  isyân ve suç yoktur, ancak nefsin isteğine, dileğine  bağlanır. Allah rahmet etsin şehvetinden kaçınan,  nefsinin dileğini söküp atan kişiye; çünkü şu nefis,  insanı olmayacak şeylere sürükler, götürür; insan, onun  dileklerini söküp atmadıkça boyuna onun dileğine  uyar, suça, isyâna düşer gider. Bilin ki Allah kulları,  inanan, nefsinden zanlara düşerek, onun düzeninden  emin olmadan sabahlar, akşamlar; boyuna nefsini  ayıplar, onu kınar durur.  <br />
Sizden öncekiler gibi olun; sizden önce gidenlere  uyun; onlar, dünyada, göçecek kişiler gibi çadır  kurdular, konaklardan göçen kişiler gibi konakları bırakıp göçtüler.  <br />
Bilin ki şu Kur'ân, öğüdünde aldatmayan, yol  gösterme-de insanı azdırmayan, söyleyişte yalan  söylemeyen bir öğütçüdür. Kur'ân'la oturup kalkan,  doğrulukta, fazla bir şeye ulaşmayan, körlükte  noksana erişmeden oturup kalkar. Bilin ki hiç kimseye  Kur'ân'dan sonra bir ihtiyaç, bir yoksulluk gelip çatmaz;  hiç kimseye ona uyduktan sonra bir zenginlik ulaşmaz.  Dertlerinize O'ndan şifâ dileyin; güçlüklerinize O'ndan  yardım isteyin; çünkü O en büyük derde bile devâdır ki  o da küfürdür, nifâktır, azgınlıktır, sapıklıktır. Allah'tan  Kur'ân'la dileğinizi dileyin; O'nunla Allah'a yönelin; O'nu  <br />
  <br />
43 - Câmi'us-Sagıyr, 1, s.124, yâni Cennet, insanı dünyadaki  zevkten, şehvetten alıkoyan, disiplin altına alan, dileklerini  kısan kişiye verilir; Cehennemse dünyada zevkine, şehvetine  uyanların yeridir. <br />
vesile ederek halktan bir şey istemeyin; çünkü kullar,  Allah'a, O'na benzer, O'nun değerine denk değerli  başka bir şeyle yönelemezler.  <br />
Bilin ki O şefaatçidir, şefaati kabûl edilir; öylesine  bir söz söyleyendir ki sözü tasdik olunur; Kur'ân  kıyâmet gününde kime şefâat ederse şefâati kabûl  olur ve Kur'ân, kıyâmet gününde kimin aleyhinde söz  söylerse sözü makbûl sayılır.44 <br />
Çünkü kıyâmet günü bir nidâ eden nidâ eder de der  ki: Bilin, Kur'ân'dan başka bir şey eken, ektiğini  biçerken belâlara uğrar. Artık siz de O'nu ekin, O'na  uyun; Rabbinize O'nu delil eden; nefislerinize O'nu  öğütçü yapın; kendi reyleriniz O'na uymazsa reylerinizi  töhmetleyin; dilekleriniz O'na aykırıysa dileklerinize  hıyânette bulunun.  <br />
İyi işe koyulun, iyi işe; sonra da sona dek çalışın,  sona dek. Doğru olun, doğru; sonra da dayanın da  dayanın; sakının da sakının. Bilin ki size bir son vardır,  sonunuza yönelin. Bilin ki size alâmetler dikilmiştir,  onlara uyun da yol alın; bilin ki İslâm için bir son durak  vardır; o durağa yürüyün.  <br />
Allah'a, size hakkından vâcip ettiği şeyleri edâ  ederek, bildirdiği vazifeleri yaparak ulaşın. Ben tanıkım  size, kıyâmet gününde de hüccet getiren, delil azhâr  edenim size. Bilin ki kader, olup biter, kazâ gelir çatar.  Ben Allah'ın vaadiyle, deliliyle konuşuyorum sizinle.  <br />
  <br />
44 - Kur'ân, ilâçtır, dermandır (Ayni, 2, s.74), Kur'ân şefâat  edicidir, şefâati kabûl edilendir, ona uyanı gerçekleyicidir; O'nu  izleyeni cennete götürür; O'nu ardına atanı cehenneme  sevkeder (Aynı, 2, s.74). <br />
Yüce Allah buyurmuştur ki: "Rabbimiz Allah'tır diyen,  sonra da doğru yürüyen kişilere melekler inerler de  korkmayın, mahzûn olmayın, muştuluk size, size  vaadedilen cennetle derler."45 Siz de Rabbimiz Allah'tır  dediniz ya, o halde kitabına uyun da doğru olun;  emrine uyup kulluğunda doğru yola gidin de doğrulukta  bulunun. Sonra da o doğru yoldan ayrılmayın; o yolda  bidatler meydana getirmeyin; o yola aykırı harekette  bulunmayın. Çünkü ayrılanlar, gerçekten ayrılırlar;  kıyâmet gününde, Allah katında, rahmetine  ulaşamazlar.  <br />
Bundan sonra da halkı ayırmaktan sakının, dilinizi  uz tutun; gönlünüz başka düşüncede, diliniz başka  sözde olmasın. Herkesin dilini zaptetmesi gerektir.  Çünkü bu dil, serkeştir; sâhibini eğri yola götürür,  saptırır. Andolsun Allah'a ki ben, çekinen kulun, dilini  zaptetmedikçe çekinmesinden faydalandığını <br />
görmedim. Çünkü inananın dili, gönlünün ardındadır;  münafığın gönlüyse dilinin ardında. İnanan, bir söz  söylemek istedi mi, önce gönlünden geçirir o sözü, bir  düşünür, hayırsa söyler, şerse vazgeçer. Münâfıksa  diline gelini söyler; hangi söz kendisine fayda verir,  hangi söz zarar, düşünmez bile. Allah'ın salâtı O'na ve  soyuna olsun, Rasûlullah, "Bir kulun îmânı, gönlü doğru  olmadıkça doğru olmaz; gönlü de, dili doğru olmadıkça  doğrulmaz" buyurmuştur.46 <br />
  <br />
45 - Kur'ân-ı Mecîd, 41, Fussilet, 30.  <br />
46 - "Câmi'us-Sagıyr" deki "Diline sâhip olmayan kul, imânın  hakıykatine ulaşamaz" meâlindeki hadise uyar (2, s.74). <br />
Kim yüce Allah'a, avucu Müslümanların  kanlarından, mallarından tertemiz olarak ulaşmak  isterse, dilini onların ayıplarından korusun, bunu  yapsın.  <br />
Bilin ey Allah kulları, gerçekten de inanan bu yıl  helâl bildiğini geçen yıl da helâl bilir; geçen yıl hâram  saydığını bu yıl da hâram sayar. Harâm olan şeylerden,  insanların helâl saydıkları, size helâl olmaz; helâl,  Allah'ın helâl ettiği şeydir, harâm da Allah'ın harâm  ettiği şey.  <br />
İşlerde tecrübeniz var, onlarda tedbirde  bulundunuz; öğütler verildi sizden öncekilerin halleriyle,  örnekler gösterildi size; apaçık işe çağrıldınız; bunu  ancak sağır duymadı, kör görmedi.  <br />
Allah'ın belâlarla sınadığı, tecrübelerle denediği  kişiye hiç bir öğüt fayda veremez, tanımadığı, inkâr  ettiği kusûr, önüne çıkagelir; tanıdığı şey, önünde  belirir; o vakit inkâr ettiğini anlar, ikrâr ettiğini tanır,  bilir.  <br />
İnsanlar iki bölüktür: Bir bölüğü şeriata uyar; öbür  bölüğü bidate sapar. Bu ikinci bölüğün, noksan  sıfatlardan münezzeh Allah'tan ne bir delili vardır, ne  bir ışığı. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, hiç  bir kimseye Kur'an'a benzer başka bir şeyle öğüt  vermez; çünkü Kur'ân, Allah'ın sağlam ipidir, emin  sebebidir; gönüllerin bahârı ondadır; bilgilerin  kaynakları onda; gönüle ondan başka bir şeyle cilâ  olamaz; ondan başka bir şey gönlü parlatamaz. Böyle  olmakla beraber gene de ondan öğüt alanlar, ona uyup</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bilal-i Habeşi’nin (r.a.) Hayatı]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=38231</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:27:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=38231</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bilal-i Habeşi’nin (r.a.) Hayatı</span></span><br />
<br />
Bilâl-i Habeşî (r.a.) kimdir? İslam’ın ilk müezzini olarak tanınan bu büyük sahâbî, iman uğruna gördüğü işkencelere sabırla direndi, Resûlullah’a (s.a.v.) olan bağlılığıyla öne çıktı. İşte onun işkenceden ezana, cihaddan vefatına uzanan kısa hayat hikâyesi…<br />
<br />
Bilâl-i Habeşî (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ilk müezzini ve İslam’ı ilk kabul eden sahâbîlerdendi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİLAL-İ HABEŞİ’NİN (R.A.) HAYATI</span></span><br />
<br />
Bilâl-ı Habeşî Hazretleri’nin ismi Bilâl, Künyesi Ebû Abdillah, babasının adı Rebah, annesinin adı Hamâme’dir. Aslen Habeşli olmakla beraber Mekke’de doğmuş, Benî Cumha intisap etmiştir.<br />
Bilâl-i Habeşî’nin (r.a.) Müslüman Olması ve Çektiği Çileler<br />
<br />
Ümeyye bin Halefin kölesi idi. Bu adam Hz. Bilâl’ın (r.a.) iman ettiğini görünce yapmadığı ezâ cefâ kalmadı. Çıplak vücuduna kamçı vurdurduğu gibi, kızgın kumlara yatırdı. Nefesi kesilip bayılıncaya kadar karnına ağır taş koydu. Rasûlullah’a (s.a.v.) küfür etmesini Allah’a şirk koşmasını isterdi.<br />
<br />
Hz. Bilâl (r.a.) ise bu işkence karşısında bayıldığı halde imanından zerre kadar fedakârlık etmedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) onu bu halde görünce Ümeyye bin Halef’e, “Bende senin dininde bir köle var, Bilâl’la değişelim,” dedi. Ve Hz. Bilâl’ı (r.a.) aldı, azat etti. Hz. Bilâl (r.a.) Medine’ye hicret etti. Sa’d bin Haysûme’ye misafir oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Peygamber’in (s.a.v.) İlk Müezzini</span></span><br />
<br />
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) namazlar için müezzin tayin etti. Rasûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) vefatına kadar müezzin kaldı. Sabah namazındaki “Essalâtü hayrun minennevm” Hz. Bilâl’ın (r.a.) hatırasıdır. Sabah ilk ezanı Hz. Bilâl (r.a.), ikinci ezanı Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm (r.a.) yoksa Ebû Mahzûra (r.a.) okurdu. Hz. Bilâl (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.v.), bütün gazalarına iştirak etti.<br />
<br />
Rasûlullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra Şam’a yerleşti. Rüyasında Efendimiz’i (s.a.v.) gördü: “Beni ziyaret etmeyecek misin?” buyurdu. Medine’yi ziyaret etti. Bir sabah ezanı okuyarak halkı heyecana şevketti!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bilâl-i Habeşî’nin (r.a.) Kabri Nerede?</span></span><br />
<br />
Bilâl-ı Habeşî (r.a.) Hicretin 20. yılı Şam’da vefat etti. Şam’ın Bâb-ı Sağîr Kabristanlığına defnedildi. (Asr-ı Saadet)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> İbrahim Koçaşlı, Sünen-i Ebî Davud ve Tercemesi, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bilal-i Habeşi’nin (r.a.) Hayatı</span></span><br />
<br />
Bilâl-i Habeşî (r.a.) kimdir? İslam’ın ilk müezzini olarak tanınan bu büyük sahâbî, iman uğruna gördüğü işkencelere sabırla direndi, Resûlullah’a (s.a.v.) olan bağlılığıyla öne çıktı. İşte onun işkenceden ezana, cihaddan vefatına uzanan kısa hayat hikâyesi…<br />
<br />
Bilâl-i Habeşî (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ilk müezzini ve İslam’ı ilk kabul eden sahâbîlerdendi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİLAL-İ HABEŞİ’NİN (R.A.) HAYATI</span></span><br />
<br />
Bilâl-ı Habeşî Hazretleri’nin ismi Bilâl, Künyesi Ebû Abdillah, babasının adı Rebah, annesinin adı Hamâme’dir. Aslen Habeşli olmakla beraber Mekke’de doğmuş, Benî Cumha intisap etmiştir.<br />
Bilâl-i Habeşî’nin (r.a.) Müslüman Olması ve Çektiği Çileler<br />
<br />
Ümeyye bin Halefin kölesi idi. Bu adam Hz. Bilâl’ın (r.a.) iman ettiğini görünce yapmadığı ezâ cefâ kalmadı. Çıplak vücuduna kamçı vurdurduğu gibi, kızgın kumlara yatırdı. Nefesi kesilip bayılıncaya kadar karnına ağır taş koydu. Rasûlullah’a (s.a.v.) küfür etmesini Allah’a şirk koşmasını isterdi.<br />
<br />
Hz. Bilâl (r.a.) ise bu işkence karşısında bayıldığı halde imanından zerre kadar fedakârlık etmedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) onu bu halde görünce Ümeyye bin Halef’e, “Bende senin dininde bir köle var, Bilâl’la değişelim,” dedi. Ve Hz. Bilâl’ı (r.a.) aldı, azat etti. Hz. Bilâl (r.a.) Medine’ye hicret etti. Sa’d bin Haysûme’ye misafir oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Peygamber’in (s.a.v.) İlk Müezzini</span></span><br />
<br />
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) namazlar için müezzin tayin etti. Rasûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) vefatına kadar müezzin kaldı. Sabah namazındaki “Essalâtü hayrun minennevm” Hz. Bilâl’ın (r.a.) hatırasıdır. Sabah ilk ezanı Hz. Bilâl (r.a.), ikinci ezanı Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm (r.a.) yoksa Ebû Mahzûra (r.a.) okurdu. Hz. Bilâl (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.v.), bütün gazalarına iştirak etti.<br />
<br />
Rasûlullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra Şam’a yerleşti. Rüyasında Efendimiz’i (s.a.v.) gördü: “Beni ziyaret etmeyecek misin?” buyurdu. Medine’yi ziyaret etti. Bir sabah ezanı okuyarak halkı heyecana şevketti!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bilâl-i Habeşî’nin (r.a.) Kabri Nerede?</span></span><br />
<br />
Bilâl-ı Habeşî (r.a.) Hicretin 20. yılı Şam’da vefat etti. Şam’ın Bâb-ı Sağîr Kabristanlığına defnedildi. (Asr-ı Saadet)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> İbrahim Koçaşlı, Sünen-i Ebî Davud ve Tercemesi, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alkame b. Kays (r.a.) Kimdir?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=37626</link>
			<pubDate>Sat, 10 May 2025 19:01:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=37626</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alkame b. Kays (r.a.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Alkame b. Kays (r.a.) kimdir ve İslâm ilim geleneğinde nasıl bir iz bırakmıştır?<br />
<br />
İslam dünyasının önde gelen âlimlerinden Alkame b. Kays (r.a.), hem fıkıh hem tefsir alanındaki derin bilgisiyle Kûfe mektebinin kurucuları arasında yer aldı. Abdullah b. Mes‘ûd’un (r.a.) seçkin öğrencisi olan Alkame, sahâbe ve tâbiînin gözde isimleri arasında gösteriliyor.<br />
ALKAME B. KAYS (R.A.) KİMDİR?<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatta olduğu dönemde dünyaya gelen Alkame b. Kays (r.a.), bu sebeple “muhadramûn” olarak kabul ediliyor. Yemen kökenli Neha‘ kabilesine mensup olan âlimin doğum yeri ve tarihi bilinmiyor. Ancak ilim aşkıyla yola çıkan Alkame’nin (r.a.) Horasan seferlerine katıldığı, Hârizm ve Merv’de yıllarca kaldığı, ayrıca Hz. Ali (r.a.) ile birlikte Sıffîn ve Nehrevan savaşlarında yer aldığı biliniyor. Sıffîn'de aldığı bir yara sonucu topal kalan Alkame, hayatının büyük bir kısmını Kûfe’de ilme adamıştı.<br />
<br />
Abdullah b. Mes‘ûd’un (r.a.) ders halkasında yetişen Alkame, hocasının kıraat, fıkıh ve tefsir alanındaki mirasını taşıyan en yetkin isimdi. İbn Mes‘ûd’un (r.a.) onun hakkında, “Resûlullah seni görseydi sevinirdi” şeklinde övgüde bulunduğu aktarılıyor. Güzel sesiyle de bilinen Alkame, Kur’an tilavetindeki maharetiyle çevresinde takdir topluyordu.<br />
<br />
İlmî etkisi yalnızca Kûfe ile sınırlı kalmayan Alkame (r.a.), Hz. Ömer, Osman, Ali, Âişe, Huzeyfe, Selmân-ı Fârisî ve Ebû Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.) gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de İbrâhim en-Nehaî, Şa‘bî, Ebû Vâil Şakīk b. Seleme ve Muhammed b. Sîrîn gibi önemli isimler ilim tahsil etti. Kûfe ekolünün İmam Ebû Hanîfe’ye ulaşan ilim zincirinde güçlü bir halka olan Alkame (r.a.), bu yönüyle Hanefî mezhebinin gelişiminde de dolaylı rol oynadı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’i her beş günde bir hatmettiği rivayet edilen Alkame b. Kays (r.a.), 62 (682) yılında Kûfe’de vefat etti. Bazı kaynaklarda vefat yılı olarak 61, 63, 65 ve 72 gibi farklı tarihler de yer alıyor.<br />
<br />
Kaynak: DİA’dan derlenmiştir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alkame b. Kays (r.a.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Alkame b. Kays (r.a.) kimdir ve İslâm ilim geleneğinde nasıl bir iz bırakmıştır?<br />
<br />
İslam dünyasının önde gelen âlimlerinden Alkame b. Kays (r.a.), hem fıkıh hem tefsir alanındaki derin bilgisiyle Kûfe mektebinin kurucuları arasında yer aldı. Abdullah b. Mes‘ûd’un (r.a.) seçkin öğrencisi olan Alkame, sahâbe ve tâbiînin gözde isimleri arasında gösteriliyor.<br />
ALKAME B. KAYS (R.A.) KİMDİR?<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatta olduğu dönemde dünyaya gelen Alkame b. Kays (r.a.), bu sebeple “muhadramûn” olarak kabul ediliyor. Yemen kökenli Neha‘ kabilesine mensup olan âlimin doğum yeri ve tarihi bilinmiyor. Ancak ilim aşkıyla yola çıkan Alkame’nin (r.a.) Horasan seferlerine katıldığı, Hârizm ve Merv’de yıllarca kaldığı, ayrıca Hz. Ali (r.a.) ile birlikte Sıffîn ve Nehrevan savaşlarında yer aldığı biliniyor. Sıffîn'de aldığı bir yara sonucu topal kalan Alkame, hayatının büyük bir kısmını Kûfe’de ilme adamıştı.<br />
<br />
Abdullah b. Mes‘ûd’un (r.a.) ders halkasında yetişen Alkame, hocasının kıraat, fıkıh ve tefsir alanındaki mirasını taşıyan en yetkin isimdi. İbn Mes‘ûd’un (r.a.) onun hakkında, “Resûlullah seni görseydi sevinirdi” şeklinde övgüde bulunduğu aktarılıyor. Güzel sesiyle de bilinen Alkame, Kur’an tilavetindeki maharetiyle çevresinde takdir topluyordu.<br />
<br />
İlmî etkisi yalnızca Kûfe ile sınırlı kalmayan Alkame (r.a.), Hz. Ömer, Osman, Ali, Âişe, Huzeyfe, Selmân-ı Fârisî ve Ebû Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.) gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de İbrâhim en-Nehaî, Şa‘bî, Ebû Vâil Şakīk b. Seleme ve Muhammed b. Sîrîn gibi önemli isimler ilim tahsil etti. Kûfe ekolünün İmam Ebû Hanîfe’ye ulaşan ilim zincirinde güçlü bir halka olan Alkame (r.a.), bu yönüyle Hanefî mezhebinin gelişiminde de dolaylı rol oynadı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’i her beş günde bir hatmettiği rivayet edilen Alkame b. Kays (r.a.), 62 (682) yılında Kûfe’de vefat etti. Bazı kaynaklarda vefat yılı olarak 61, 63, 65 ve 72 gibi farklı tarihler de yer alıyor.<br />
<br />
Kaynak: DİA’dan derlenmiştir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Ali'nin (r.a) Doğum Günü Ne Zaman?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35381</link>
			<pubDate>Wed, 12 Feb 2025 14:47:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35381</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ali'nin (r.a) Doğum Günü Ne Zaman?</span></span><br />
<br />
Hicri kameri 13 Recep, Ehl-i Beyt imamlarından birincisi Hazret-i Ali (r.a)'ın kutlu veladet yıldönümüdür. <br />
<br />
Kimlik bilgisi<br />
<br />
Adı : Ali<br />
<br />
Künyesi: Ebul Hasan ve Ebu Turab<br />
<br />
Lakabı: Emir ul Muminin<br />
<br />
Baba adı : Ebu Talib<br />
<br />
Anne adı:Fatıma Bint Esed<br />
<br />
Doğum yeri:Mekke (Kabe)<br />
<br />
Doğum tarihi: Amul filden 30 yıl sonra yani bisetten 10 yıl önce<br />
<br />
Peygambere (saa) olan yakınlığı: Amcasının oğlu, Damadı, Kardeşi,Vasisi, Halifesi<br />
<br />
Şehadet yılı : Hicretin 40.yılı Ramazan ayının 19.günüŞehadet yeri :Kufe (cami mihrabında)<br />
<br />
Şehadet sebebi :İbn Mülcemin secde esnasında zehirli kılıçla darbesi<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Çocukluk dönemi</span></span><br />
<br />
Hz Ali altı yaşına kadar Hz Peygamberin büyüdüğü evde yani babası Hz.Ebutalib"in himayesi altında büyüdü. Ama Mekke"de kuraklık çıkması nedeni ile Hz Ebutalib çocuklarının çokluğu nedeni ile onları büyütmeleri için yakın akrabalarına vermek zorunda kaldı ve Hz. Peygamber çocuklar arasında Hz Ali"yi seçti bu da O Hazretin Ali(as)"a olan sevgisini ve Hz Ali"nin Peygambere olan yakınlığını gösterir.<br />
<br />
Hz Ali çocukluk dönemini şöyle nakleder: Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı;. beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi. Ben de her an, devenin yavrusu",nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; O her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. Ortalama 4 yıl sonra Allah Resulü"ne ilk ayet nazil oldu ve Hz Ali Ona ilk tabi olan kimse idi.O zamanın en zor şartlarında Peygamber"in yanında ve Onun emrinde idi.<br />
<br />
Yine İnzar ayeti ismiyle meşhur olan- En yakın aşiretini uyar(1) ayet-i kerimesi nazil olarak Peygamber-i Ekrem yakın akrabalarını uyarmakla görevlendirildiğinde, Hz. Resul akrablarını toplayarak onlara: Sizlerden kim, benim bu görevimde bana yardım etmeye hazırdır ki, benim kardeşim, vasim ve aranızda halifem olsun? buyurduğunda, onların arasından yalnızca Hz. Ali (r.a) ayağa kalkarak imanını ibraz etmiş, buna müteakip Peygamber-i Ekrem de mübarek elini Hz. Ali"nin omuzuna koyarak: Bu benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifemdir; onu dinleyin, ona itaat edin buyurarak o Hazret"in iman etmesini kabul etmiş ve İslam dininin ilk başından itibaren kendinden sonra Hz. Ali"nin geldiğini vurgulamıştır.<br />
<br />
Böylece Ali (r.a) Müslümanlar arasında ilk iman getiren ve hayatı boyunca Allah"tan başkasına tapmayan ilk şahsiyet olmakla birlikte, Hz. Resulullah (s.a.a)"dan sonra İslam dininin ikinci şahsiyeti oluvermiştir. (2)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnzar ayeti ve Kureyşin islama daveti</span></span><br />
<br />
Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali (r.a)"ın şöyle buyurduğunu naklediyor Resulullah (s.a.a) beni çağırdı ve şöyle buyurdu: Ya Ali! Allah-u Teala, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarıp korkutmamı) emretmiştir. Sen bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.Ben de Resulullah"ın emri üzere onları bir araya topladım, Resulullah (s.a.a) onlara hitaben şöyle buyurdular: Allah-u Teala, sizi O"na davet etmekle beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor? Orada bulunanların hepsi sustular. Onların hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; Ya Resulellah, ben senin yardımcın olmak istiyorum dedim. Resulullah (s.a.a) elini benim boynuma koyarak şöyle buyurdu: Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hicret</span></span><br />
<br />
Ali (r.a), Peygamber-i Ekrem"in hicretine kadar devamlı onunla birlikte olmuş, düşmanlarına karşı onu savunmuş, kafirlerin Allah Resulü"nü katletme kararı aldıkları hicret gecesi de Ali (r.a), canını feda etmek pahasına, Peygamber efendimizin yatağında yatmış ve Resul-ü Ekrem bu sayede gizlice evden ayrılarak emniyet içerisinde Medine"ye doğru yola koyulabilmiştir.(3) Hz. Resulullah"ın emniyete kavuşmasından sonra da o Hazret"in vasiyeti üzerine, Peygamber-i Ekrem"in nezdinde emanet olan halkın emanetlerini sahiplerine iade ederek annesini, Resul-ü Ekrem"in sevgili kızı Fatime-i Zehra"yı başka iki kadınla birlikte alıp Medine"ye doğru hareket etmiştir.(4) Resulullah (s.a.a)"in Medine"ye hicretinin peşice, Hz. Ali (r.a) da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimet"üz- Zehra ile evlendi. Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (r.a) dünyaya geldi. Ali (r.a) Peygamber"in vefatında otuz üç yaşındaydı. Tüm dini faziletlere sahip olup, sahabe içerisinde her açıdan en seçkin mevkide olmasına ve Hz. Resulullah (s.a.a)"ın ümmete açıkça: Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır ve Ali benden sonra her mü"min erkeğin ve mü"me kadının velisidir(5) buyurmasına rağmen o Hazret"in genç olması ve Peygamber"in savaşlarında kafirlerden bir çoğunu öldürüp, onlardan düşman kazanması bahane edilerek hilafetten kenara itildi. Böylece o Hazret"in eli tüm genel olaylardan kesildiğinde evinin bir köşesine çekilerek özel kişileri eğitmeye başladı. Peygamber"in vefatından sonra 25 yıl üç halifenin hilafet zamanı geçti. Üçüncü halife Osman öldürüldüğünde halk Hz. Ali"ye (r.a) biat ederek onu hilafete seçti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hilafet</span></span><br />
<br />
Hz. Ali (r.a) dört yıl dokuz ay süren hilafeti müddetinde Peygamber"in siretine uyup, hilafet"e inkılap ve kıyam ruhu verdi. Toplumda çeşitli ıslahlara baş vurdu. Elbette bu ıslahlar, bir kısım çıkar peşinde koşanların zararına olduğu için sahabeden bazıları, Ümm-ül Mü"minin Ayşe Talha Zübeyr ve Muaviye liderliğinde üçüncü halifenin kanını bahane ederek halifeye karşı çıkıp, çeşitli çirkin olaylara sebebiyet verdiler. O hazret bu fitneleri yatıştırmak için Basra yakınlarında Ayşe, Talha ve Zübeyr ile savaştı ve bu savaş, Cemel savaşı adında maruf oldu. Irak ve Şam sınırlarında Muaviye ile savaştı; bu savaş Sıffın savaşı adını aldı ve bir buçuk yıl devam etti. Nehrevan adıyla maruf olan muharebesinde de Hariciler ile savaştı.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ali'nin (r.a) Doğum Günü Ne Zaman?</span></span><br />
<br />
Hicri kameri 13 Recep, Ehl-i Beyt imamlarından birincisi Hazret-i Ali (r.a)'ın kutlu veladet yıldönümüdür. <br />
<br />
Kimlik bilgisi<br />
<br />
Adı : Ali<br />
<br />
Künyesi: Ebul Hasan ve Ebu Turab<br />
<br />
Lakabı: Emir ul Muminin<br />
<br />
Baba adı : Ebu Talib<br />
<br />
Anne adı:Fatıma Bint Esed<br />
<br />
Doğum yeri:Mekke (Kabe)<br />
<br />
Doğum tarihi: Amul filden 30 yıl sonra yani bisetten 10 yıl önce<br />
<br />
Peygambere (saa) olan yakınlığı: Amcasının oğlu, Damadı, Kardeşi,Vasisi, Halifesi<br />
<br />
Şehadet yılı : Hicretin 40.yılı Ramazan ayının 19.günüŞehadet yeri :Kufe (cami mihrabında)<br />
<br />
Şehadet sebebi :İbn Mülcemin secde esnasında zehirli kılıçla darbesi<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Çocukluk dönemi</span></span><br />
<br />
Hz Ali altı yaşına kadar Hz Peygamberin büyüdüğü evde yani babası Hz.Ebutalib"in himayesi altında büyüdü. Ama Mekke"de kuraklık çıkması nedeni ile Hz Ebutalib çocuklarının çokluğu nedeni ile onları büyütmeleri için yakın akrabalarına vermek zorunda kaldı ve Hz. Peygamber çocuklar arasında Hz Ali"yi seçti bu da O Hazretin Ali(as)"a olan sevgisini ve Hz Ali"nin Peygambere olan yakınlığını gösterir.<br />
<br />
Hz Ali çocukluk dönemini şöyle nakleder: Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı;. beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi. Ben de her an, devenin yavrusu",nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; O her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. Ortalama 4 yıl sonra Allah Resulü"ne ilk ayet nazil oldu ve Hz Ali Ona ilk tabi olan kimse idi.O zamanın en zor şartlarında Peygamber"in yanında ve Onun emrinde idi.<br />
<br />
Yine İnzar ayeti ismiyle meşhur olan- En yakın aşiretini uyar(1) ayet-i kerimesi nazil olarak Peygamber-i Ekrem yakın akrabalarını uyarmakla görevlendirildiğinde, Hz. Resul akrablarını toplayarak onlara: Sizlerden kim, benim bu görevimde bana yardım etmeye hazırdır ki, benim kardeşim, vasim ve aranızda halifem olsun? buyurduğunda, onların arasından yalnızca Hz. Ali (r.a) ayağa kalkarak imanını ibraz etmiş, buna müteakip Peygamber-i Ekrem de mübarek elini Hz. Ali"nin omuzuna koyarak: Bu benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifemdir; onu dinleyin, ona itaat edin buyurarak o Hazret"in iman etmesini kabul etmiş ve İslam dininin ilk başından itibaren kendinden sonra Hz. Ali"nin geldiğini vurgulamıştır.<br />
<br />
Böylece Ali (r.a) Müslümanlar arasında ilk iman getiren ve hayatı boyunca Allah"tan başkasına tapmayan ilk şahsiyet olmakla birlikte, Hz. Resulullah (s.a.a)"dan sonra İslam dininin ikinci şahsiyeti oluvermiştir. (2)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnzar ayeti ve Kureyşin islama daveti</span></span><br />
<br />
Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali (r.a)"ın şöyle buyurduğunu naklediyor Resulullah (s.a.a) beni çağırdı ve şöyle buyurdu: Ya Ali! Allah-u Teala, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarıp korkutmamı) emretmiştir. Sen bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.Ben de Resulullah"ın emri üzere onları bir araya topladım, Resulullah (s.a.a) onlara hitaben şöyle buyurdular: Allah-u Teala, sizi O"na davet etmekle beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor? Orada bulunanların hepsi sustular. Onların hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; Ya Resulellah, ben senin yardımcın olmak istiyorum dedim. Resulullah (s.a.a) elini benim boynuma koyarak şöyle buyurdu: Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hicret</span></span><br />
<br />
Ali (r.a), Peygamber-i Ekrem"in hicretine kadar devamlı onunla birlikte olmuş, düşmanlarına karşı onu savunmuş, kafirlerin Allah Resulü"nü katletme kararı aldıkları hicret gecesi de Ali (r.a), canını feda etmek pahasına, Peygamber efendimizin yatağında yatmış ve Resul-ü Ekrem bu sayede gizlice evden ayrılarak emniyet içerisinde Medine"ye doğru yola koyulabilmiştir.(3) Hz. Resulullah"ın emniyete kavuşmasından sonra da o Hazret"in vasiyeti üzerine, Peygamber-i Ekrem"in nezdinde emanet olan halkın emanetlerini sahiplerine iade ederek annesini, Resul-ü Ekrem"in sevgili kızı Fatime-i Zehra"yı başka iki kadınla birlikte alıp Medine"ye doğru hareket etmiştir.(4) Resulullah (s.a.a)"in Medine"ye hicretinin peşice, Hz. Ali (r.a) da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimet"üz- Zehra ile evlendi. Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (r.a) dünyaya geldi. Ali (r.a) Peygamber"in vefatında otuz üç yaşındaydı. Tüm dini faziletlere sahip olup, sahabe içerisinde her açıdan en seçkin mevkide olmasına ve Hz. Resulullah (s.a.a)"ın ümmete açıkça: Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır ve Ali benden sonra her mü"min erkeğin ve mü"me kadının velisidir(5) buyurmasına rağmen o Hazret"in genç olması ve Peygamber"in savaşlarında kafirlerden bir çoğunu öldürüp, onlardan düşman kazanması bahane edilerek hilafetten kenara itildi. Böylece o Hazret"in eli tüm genel olaylardan kesildiğinde evinin bir köşesine çekilerek özel kişileri eğitmeye başladı. Peygamber"in vefatından sonra 25 yıl üç halifenin hilafet zamanı geçti. Üçüncü halife Osman öldürüldüğünde halk Hz. Ali"ye (r.a) biat ederek onu hilafete seçti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hilafet</span></span><br />
<br />
Hz. Ali (r.a) dört yıl dokuz ay süren hilafeti müddetinde Peygamber"in siretine uyup, hilafet"e inkılap ve kıyam ruhu verdi. Toplumda çeşitli ıslahlara baş vurdu. Elbette bu ıslahlar, bir kısım çıkar peşinde koşanların zararına olduğu için sahabeden bazıları, Ümm-ül Mü"minin Ayşe Talha Zübeyr ve Muaviye liderliğinde üçüncü halifenin kanını bahane ederek halifeye karşı çıkıp, çeşitli çirkin olaylara sebebiyet verdiler. O hazret bu fitneleri yatıştırmak için Basra yakınlarında Ayşe, Talha ve Zübeyr ile savaştı ve bu savaş, Cemel savaşı adında maruf oldu. Irak ve Şam sınırlarında Muaviye ile savaştı; bu savaş Sıffın savaşı adını aldı ve bir buçuk yıl devam etti. Nehrevan adıyla maruf olan muharebesinde de Hariciler ile savaştı.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Zeyneb'in (sa) Doğum Günü Ne Zaman?]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35380</link>
			<pubDate>Wed, 12 Feb 2025 14:44:33 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=35380</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Zeyneb'in (sa) Doğum Günü Ne Zaman?</span></span><br />
<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (sa) Doğum Günü Kutlu Olsun<br />
<br />
Hz. Zeynep Hz. Muhammed’in (s.a.a.) ilk kız torunudur. İmam Ali ve Hz. Fatıma’nın kızıdır. Hicretin beşinde veya altısında Medine’de dünyaya gelmiştir. İsmini Hz. Muhammed koymuş ve kucağına alıp öptükten sonra şöyle buyurmuştur: Bütün ümmetime tavsiye ediyorum ki bu kızı koruyup saygı göstersinler, Hakikaten bu kız Hatice Kübra (s.a) gibidir. <br />
<br />
Hz. Zeynep (s.a), hicretin altıncı yılının Cemadiulevvel ayının beşinde dünyaya geldi. Hz. Zeynep (s.a) dünyaya gelince annesi Hz. Fatıma (s.a) onu babası Hz. Ali'nin (a.s) yanına götürdü ve şöyle dedi: "Bu çocuğun adını koy."<br />
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ben bu konuda Peygamberin önüne geçemem…"<br />
<br />
Hz. Zehra (s.a) yeni dünyaya gelmiş olan bu çocuğa ad koyması için değerli babasının yanına götürdü. Cebrail (a.s) nazil olarak Peygamber'e (s.a.a) selam dedikten sonra:<br />
<br />
"Bu çocuğun adını Zeynep koy, bu adı bizzat Allah O'nun için kendisi seçti.” dedi.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber Efendimiz'i, Hz. Zeyneb'in başına gelecek olan musibet ve zorluklardan haberdar etti. Allah Resulü (s.a.a) ağlayarak şöyle buyurdu: “Her kim Zeyneb'e ağlarsa sevap ve mükâfatı ağabeyleri Hasan ve Hüseyin'e ağlayanın sevap ve mükâfatı gibidir.”<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) Lakapları<br />
<br />
En önemli lakapları: Haşim oğullarının Akile'si, Taliplerin Akile'si, Arapların Akile'si, çmmül Mesaip (musibetler anası)… tir. (Akile, akrabaları arasında çok değerli olan ve kendi ailesi yanında muhterem ve seçkin olan kadınlara denir.) [1]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) Konumu<br />
<br />
Tarih kitaplarının naklettiklerine göre Hz. Hüseyin (a.s) kız kardeşi Hz. Zeyneb'e (s.a) karşı çok saygılı ve şefkatliydi. Ne zaman ağabeyinin yanına gitse imam Hüseyin (a.s) onun ayaklarına kalkar ve kendi yerine oturturdu. Sadece bu davranışın kendisi Onun Hz. Hüseyin'nin yanındaki makam ve konumunu anlatmak için yeterlidir. [2]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) İffeti<br />
<br />
Büyük İslam alimlerinden biri Yahya adında birinden şöyle nakletmektedir: “Hz. Ali'nin (a.s) kapı komşusu olmama ve Hz. Zeynep orada yaşamasına rağmen bir kere dahi olsun ne onu gördük ve ne sesini duyduk ve her ne zaman değerli dedesi Peygamber Efendimizin yanına gitmek istediğinde gece karanlığında giderdi…[3]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) Makamı<br />
<br />
Hatun Abadi şöyle yazmakta:  Hz. Zeynep (s.a) belagat, tedbir ve şecaatte annesi Hz. Fatıma (s.a) gibiydi…<br />
<br />
Aynı şekilde Nişaburi "Risale-i Aleviye" kitabında şöyle yazmıştır:<br />
<br />
"Hz. Ali'nin (s.a) kızı Zeynep (s.a) fesahat, belagat, takva ve ibadette baba ve annesi gibiydi. [4]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) İlim ve Kemali<br />
<br />
Hz. Zeynep (s.a) Medine beşiğinde nebevi ilimle terbiye olmuş ve ömür boyunca cennetin büyükleri olan iki imamın yanında eğitilmiştir. çyle bir ilim ve bilgiye sahipti ki hatta düşmanları bile, örnek olarak Yezit onun fazilet, ilim ve kemalini itiraf etmişlerdir. İmam Seccad (a.s) halası Hz. zeyneb (s.a) hakkında şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
"Allah'a hamdolsun ki sen, öğreten olmadan öğrenen, anlatan olmadan anlayansın.”<br />
<br />
Hz. Zeyneb'e (s.a) Ağlamanın Sevabı<br />
<br />
İmam Sadık (aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
"Kim kardeşinin dert ortağı olan halam Zeyneb'in (s.a) musibetine ağlarsa ve bizim zikrimizin anıldığı meclisler teşkil eder, dinler veya ağlarsa eğer bir sineğin kanadı kadar bu musibet için gözü ıslanırsa Allah onu bağışlar. İşte Hz. Zeyneb'in (s.a) musibeti için ağlamanın sevabı budur.”[10]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in Sabrı<br />
<br />
Kerbela çölünde yaşanan olaylar Hz. Zeynep (s.a) için oldukça zor geçmişti:<br />
<br />
1. Hz. Zeynep (s.a) için çok zor geçen olaylardan biri, Hz. Ali Ekber'in (a.s) öldürülme anıydı. Hz. Zeynep (s.a) bu esnada yüksek sesle bağırarak şöyle diyordu:<br />
<br />
"Ya habiba vebne eha!” (Ey kardeşimin oğlu habibim!) ona doğru hızla koşarken yere düştü. İmam Hüseyin (a.s) onu tutarak kaldırdıktan sonra çadırlara gönderdi ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ey Haşim oğullarının gençleri! Kardeşiniz Ali Ekber'in naşını çadırlara götürün… Hz. Zeynep (s.a) bu sırada çadırdan dışarı çıktı. Gözü Hz. Ali Ekber'e (a.s) ilişince aşırı derecede ağlayarak perişan bir vaziyette şöyle feryat etmeye başladı:<br />
<br />
"Ey Ali Ekber'im! Keşke kör olsaydım da seni bu halde kanlara boyanmış olarak görmeseydim." [11]<br />
<br />
2. Hz. Zeyneb'in (s.a) bitap olmasına sebep olan olaylardan bir tanesi de İmam Hüseyin'in (a.s) gençlerin şehit edildiği yere bakarak yardım istemesiydi. O esnada kadınlarının ağlama sesleri yükseldi. İmam Hüseyin (a.s) çadırların arkasına gelerek şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bacım Zeyneb! Süt emen çocuğumu getir onunla vedalaşayım…"<br />
<br />
3. Hz. Zeyneb'e (s.a) ağır gelen olaylardan bir tanesi de Hz. Hüseyin'in (a.s) kadınların ve çocukların olduğu çadırlara baktığında şiddetli hasta olan Hz. Zeynel Abidin'den (a.s) başka bir erkeğin kalmadığını görerek şöyle seslenmesiydi:<br />
<br />
"Ey Zeynep, Ey ümmü Gülsüm!... Aleykunne minni selam” (benden size selam olsun) yani Allah ısmarladık ben de gidiyorum.<br />
<br />
4. Hz. Zeyneb'e (s.a) en ağır gelen olay hiç şüphesiz, imam Hüseyin'in (a.s) atından düşerek mübarek yüzünü yere değdiği andı. Hz. Zeynep (s.a) çadırların önünde durduğu sırada bu yürekleri parçalayan olaya tanıklık etmişti. O anda yüksek sesle şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizin içinizde bir tane bile Müslüman yok mu?"<br />
<br />
Hz. Zeynep (s.a)  bir tepeye çıkarak imam Hüseyin'in (a.s) tek başına, yar ve yardımcısız olarak yerde olduğunu, mızrak, kılıç ve hançerlerle ona vurduklarını gördü. [12]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Zeyneb'in (sa) Doğum Günü Ne Zaman?</span></span><br />
<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (sa) Doğum Günü Kutlu Olsun<br />
<br />
Hz. Zeynep Hz. Muhammed’in (s.a.a.) ilk kız torunudur. İmam Ali ve Hz. Fatıma’nın kızıdır. Hicretin beşinde veya altısında Medine’de dünyaya gelmiştir. İsmini Hz. Muhammed koymuş ve kucağına alıp öptükten sonra şöyle buyurmuştur: Bütün ümmetime tavsiye ediyorum ki bu kızı koruyup saygı göstersinler, Hakikaten bu kız Hatice Kübra (s.a) gibidir. <br />
<br />
Hz. Zeynep (s.a), hicretin altıncı yılının Cemadiulevvel ayının beşinde dünyaya geldi. Hz. Zeynep (s.a) dünyaya gelince annesi Hz. Fatıma (s.a) onu babası Hz. Ali'nin (a.s) yanına götürdü ve şöyle dedi: "Bu çocuğun adını koy."<br />
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ben bu konuda Peygamberin önüne geçemem…"<br />
<br />
Hz. Zehra (s.a) yeni dünyaya gelmiş olan bu çocuğa ad koyması için değerli babasının yanına götürdü. Cebrail (a.s) nazil olarak Peygamber'e (s.a.a) selam dedikten sonra:<br />
<br />
"Bu çocuğun adını Zeynep koy, bu adı bizzat Allah O'nun için kendisi seçti.” dedi.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber Efendimiz'i, Hz. Zeyneb'in başına gelecek olan musibet ve zorluklardan haberdar etti. Allah Resulü (s.a.a) ağlayarak şöyle buyurdu: “Her kim Zeyneb'e ağlarsa sevap ve mükâfatı ağabeyleri Hasan ve Hüseyin'e ağlayanın sevap ve mükâfatı gibidir.”<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) Lakapları<br />
<br />
En önemli lakapları: Haşim oğullarının Akile'si, Taliplerin Akile'si, Arapların Akile'si, çmmül Mesaip (musibetler anası)… tir. (Akile, akrabaları arasında çok değerli olan ve kendi ailesi yanında muhterem ve seçkin olan kadınlara denir.) [1]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) Konumu<br />
<br />
Tarih kitaplarının naklettiklerine göre Hz. Hüseyin (a.s) kız kardeşi Hz. Zeyneb'e (s.a) karşı çok saygılı ve şefkatliydi. Ne zaman ağabeyinin yanına gitse imam Hüseyin (a.s) onun ayaklarına kalkar ve kendi yerine oturturdu. Sadece bu davranışın kendisi Onun Hz. Hüseyin'nin yanındaki makam ve konumunu anlatmak için yeterlidir. [2]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) İffeti<br />
<br />
Büyük İslam alimlerinden biri Yahya adında birinden şöyle nakletmektedir: “Hz. Ali'nin (a.s) kapı komşusu olmama ve Hz. Zeynep orada yaşamasına rağmen bir kere dahi olsun ne onu gördük ve ne sesini duyduk ve her ne zaman değerli dedesi Peygamber Efendimizin yanına gitmek istediğinde gece karanlığında giderdi…[3]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) Makamı<br />
<br />
Hatun Abadi şöyle yazmakta:  Hz. Zeynep (s.a) belagat, tedbir ve şecaatte annesi Hz. Fatıma (s.a) gibiydi…<br />
<br />
Aynı şekilde Nişaburi "Risale-i Aleviye" kitabında şöyle yazmıştır:<br />
<br />
"Hz. Ali'nin (s.a) kızı Zeynep (s.a) fesahat, belagat, takva ve ibadette baba ve annesi gibiydi. [4]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in (s.a) İlim ve Kemali<br />
<br />
Hz. Zeynep (s.a) Medine beşiğinde nebevi ilimle terbiye olmuş ve ömür boyunca cennetin büyükleri olan iki imamın yanında eğitilmiştir. çyle bir ilim ve bilgiye sahipti ki hatta düşmanları bile, örnek olarak Yezit onun fazilet, ilim ve kemalini itiraf etmişlerdir. İmam Seccad (a.s) halası Hz. zeyneb (s.a) hakkında şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
"Allah'a hamdolsun ki sen, öğreten olmadan öğrenen, anlatan olmadan anlayansın.”<br />
<br />
Hz. Zeyneb'e (s.a) Ağlamanın Sevabı<br />
<br />
İmam Sadık (aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
"Kim kardeşinin dert ortağı olan halam Zeyneb'in (s.a) musibetine ağlarsa ve bizim zikrimizin anıldığı meclisler teşkil eder, dinler veya ağlarsa eğer bir sineğin kanadı kadar bu musibet için gözü ıslanırsa Allah onu bağışlar. İşte Hz. Zeyneb'in (s.a) musibeti için ağlamanın sevabı budur.”[10]<br />
<br />
Hz. Zeyneb'in Sabrı<br />
<br />
Kerbela çölünde yaşanan olaylar Hz. Zeynep (s.a) için oldukça zor geçmişti:<br />
<br />
1. Hz. Zeynep (s.a) için çok zor geçen olaylardan biri, Hz. Ali Ekber'in (a.s) öldürülme anıydı. Hz. Zeynep (s.a) bu esnada yüksek sesle bağırarak şöyle diyordu:<br />
<br />
"Ya habiba vebne eha!” (Ey kardeşimin oğlu habibim!) ona doğru hızla koşarken yere düştü. İmam Hüseyin (a.s) onu tutarak kaldırdıktan sonra çadırlara gönderdi ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ey Haşim oğullarının gençleri! Kardeşiniz Ali Ekber'in naşını çadırlara götürün… Hz. Zeynep (s.a) bu sırada çadırdan dışarı çıktı. Gözü Hz. Ali Ekber'e (a.s) ilişince aşırı derecede ağlayarak perişan bir vaziyette şöyle feryat etmeye başladı:<br />
<br />
"Ey Ali Ekber'im! Keşke kör olsaydım da seni bu halde kanlara boyanmış olarak görmeseydim." [11]<br />
<br />
2. Hz. Zeyneb'in (s.a) bitap olmasına sebep olan olaylardan bir tanesi de İmam Hüseyin'in (a.s) gençlerin şehit edildiği yere bakarak yardım istemesiydi. O esnada kadınlarının ağlama sesleri yükseldi. İmam Hüseyin (a.s) çadırların arkasına gelerek şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bacım Zeyneb! Süt emen çocuğumu getir onunla vedalaşayım…"<br />
<br />
3. Hz. Zeyneb'e (s.a) ağır gelen olaylardan bir tanesi de Hz. Hüseyin'in (a.s) kadınların ve çocukların olduğu çadırlara baktığında şiddetli hasta olan Hz. Zeynel Abidin'den (a.s) başka bir erkeğin kalmadığını görerek şöyle seslenmesiydi:<br />
<br />
"Ey Zeynep, Ey ümmü Gülsüm!... Aleykunne minni selam” (benden size selam olsun) yani Allah ısmarladık ben de gidiyorum.<br />
<br />
4. Hz. Zeyneb'e (s.a) en ağır gelen olay hiç şüphesiz, imam Hüseyin'in (a.s) atından düşerek mübarek yüzünü yere değdiği andı. Hz. Zeynep (s.a) çadırların önünde durduğu sırada bu yürekleri parçalayan olaya tanıklık etmişti. O anda yüksek sesle şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizin içinizde bir tane bile Müslüman yok mu?"<br />
<br />
Hz. Zeynep (s.a)  bir tepeye çıkarak imam Hüseyin'in (a.s) tek başına, yar ve yardımcısız olarak yerde olduğunu, mızrak, kılıç ve hançerlerle ona vurduklarını gördü. [12]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Ebubekir’in (ra.) Gönlünü Aldığı Sahabi]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=34486</link>
			<pubDate>Mon, 20 Jan 2025 00:19:30 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=34486</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ebubekir’in (ra.) Gönlünü Aldığı Sahabi</span></span><br />
<br />
Hz. Ebûbekir’in (ra.) zekât develerinin dağıtılması sırasında kırdığı sonra pişman olarak gönlünü aldığı sahabi.<br />
<br />
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bir cuma günü çıkıp insanlara:<br />
<br />
“–Yarın toplanın da zekât develerini taksîm edelim; ancak hiç kimse izin almaksızın huzûrumuza girmesin!” dedi.<br />
HZ. EBUBEKİR’İN (RA.) GÖNLÜNÜ ALDIĞI SAHABİ<br />
<br />
Ertesi gün, bir kadın kocasının eline bir yular vererek:<br />
<br />
“–Şunu al git; kim bilir, belki Allah Teâlâ bize bir deve nasîb eder.” dedi. Adam elinde yularla develerin dağıtıldığı yere varınca Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer’i zekât develerinin bulunduğu ağılda buldu ve izin almaksızın yanlarına vardı. Onu gören Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Buraya nasıl girdin?” diyerek elindeki yuları aldı ve ona îkaz sadedinde hafifçe vurdu. Lâkin yaptığı bu harekete de çok üzüldü. Develerin taksîmini bitirdiğinde, o kişiyi çağırarak yuları kendisine verdi ve:<br />
<br />
“–Al, sen de bana vur, kısas yap!” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:<br />
<br />
“–Allâh’a yemin ederim ki böyle bir şey olmayacaktır. Sen bunu kendinden sonrakiler için bir âdet olarak bırakma!” dedi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Peki o hâlde kıyâmet gününde beni Allâh’ın gazabından kim kurtaracak?” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:<br />
<br />
“–Öyleyse onun gönlünü al!” tavsiyesinde bulundu. Hazret-i Ebû Bekir, hizmetçisine, adam için çuluyla birlikte bir deve getirmesini ve ayrıca beş dinar vermesini emretti. O zât da Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı affetti. (Ali el-Müttakî, V, 595-596/14058)<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ebubekir’in (ra.) Gönlünü Aldığı Sahabi</span></span><br />
<br />
Hz. Ebûbekir’in (ra.) zekât develerinin dağıtılması sırasında kırdığı sonra pişman olarak gönlünü aldığı sahabi.<br />
<br />
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bir cuma günü çıkıp insanlara:<br />
<br />
“–Yarın toplanın da zekât develerini taksîm edelim; ancak hiç kimse izin almaksızın huzûrumuza girmesin!” dedi.<br />
HZ. EBUBEKİR’İN (RA.) GÖNLÜNÜ ALDIĞI SAHABİ<br />
<br />
Ertesi gün, bir kadın kocasının eline bir yular vererek:<br />
<br />
“–Şunu al git; kim bilir, belki Allah Teâlâ bize bir deve nasîb eder.” dedi. Adam elinde yularla develerin dağıtıldığı yere varınca Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer’i zekât develerinin bulunduğu ağılda buldu ve izin almaksızın yanlarına vardı. Onu gören Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Buraya nasıl girdin?” diyerek elindeki yuları aldı ve ona îkaz sadedinde hafifçe vurdu. Lâkin yaptığı bu harekete de çok üzüldü. Develerin taksîmini bitirdiğinde, o kişiyi çağırarak yuları kendisine verdi ve:<br />
<br />
“–Al, sen de bana vur, kısas yap!” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:<br />
<br />
“–Allâh’a yemin ederim ki böyle bir şey olmayacaktır. Sen bunu kendinden sonrakiler için bir âdet olarak bırakma!” dedi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Peki o hâlde kıyâmet gününde beni Allâh’ın gazabından kim kurtaracak?” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:<br />
<br />
“–Öyleyse onun gönlünü al!” tavsiyesinde bulundu. Hazret-i Ebû Bekir, hizmetçisine, adam için çuluyla birlikte bir deve getirmesini ve ayrıca beş dinar vermesini emretti. O zât da Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı affetti. (Ali el-Müttakî, V, 595-596/14058)<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ümmü Umâre (r.a.) Uhud’da Cesur Bir Kadın]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22250</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:21:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22250</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uhud’da Cesur Bir Kadın: <br />
Ümmü Umâre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de ilk kez kadınların savaşa katılmasına izin veriliyordu. Daha önce Bedir’e ve diğer seferlere katılmak isteyen kadınlar olmasına rağmen Allah Resûlü onların taleplerini uygun bulmamıştı. Fakat bu kez yaralıları tedavi etme, su, yiyecek ve ilaç temini gibi yardımcı hizmetlerde kadınların görev almalarına izin verilmişti. Bunlardan biri ensar hanımlarından Hazrec kabilesine mensup Ümmü Umâre künyesiyle tanınan Nesîbe bint Ka’b idi.<br />
Ümmü Umâre Uhud Savaşı’nın yapılacağı sabah evinden çıktı. Orada olup biteni merak ediyordu. Kocası ve iki oğlu da savaş meydanındaydı. Uhud’a ulaştığında Müslümanlar üstünlüğü ele geçirmiş durumdaydılar. Galibiyetin sevinciyle herkes ganimet toplamaya koştu. Hz. Peygamber tarafından kesin bir emir almadıkça bulundukları yerden ayrılmamaları gerektiği konusunda uyarılan Ayneyn Tepesi’ndeki okçular da yerlerini terk ettiler. Bu zafiyeti fırsat bilen müşrikler Müslüman ordusunun arka tarafından tekrar savaş alanına girerek saldırdılar. <br />
Müslümanlar hazırlıksız yakalanmışlardı. İslam ordusu dağılmak üzereydi. Bu kargaşa ortamında Ümmü Umâre, Resûlullah’ın ve etrafındaki bazı sahabilerinin mücadele ettiğini görünce hemen yanlarına koştu. Eline geçirdiği kılıç ve okla canı pahasına Allah Resûlü’ne siper oldu. Kocası ve oğulları da bu uğurda müşriklerle çarpıştılar. Ümmü Umâre’nin fedakârlığına ve cesaretine şahit olan Hz. Peygamber, kalkanıyla kaçmaya çalışan birine “Kalkanını çarpışana bırak!” dedi. Kalkanı eline geçiren Ümmü Umâre Resûlullah’ı korumaya devam etti. Bir müddet sonra Ümmü Umâre’ye atlı bir müşriğin saldırdığını gören Allah Resûlü oğluna, “Annene yardım et! Annene yardım et!” diye seslendi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 413)<br />
O gün Hz. Peygamber ne tarafa dönse Ümmü Umâre’yi uğrunda korkusuzca çarpışırken görüyordu. Ümmü Umâre on iki yerinden yaralanmıştı ama umursamıyordu. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği zorlu savaşta Allah Resûlü’nün duasını aldıktan sonra gerisi önemsizdi. Allah’ın Elçisi onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için dua etmişti. Dünyada başına ne gelirse gelsin artık Ümmü Umâre’nin umurunda değildi hiçbiri. Hz. Peygamber Ümmü Umâre’nin yaptığına kimsenin güç yetiremeyeceğini ifade etti. Zira oğlu Abdullah’ın yaralı kolunu sardıktan sonra bile “Haydi müşriklerle savaş!” diyebilecek kadar fedakâr ve cesur bir anneydi o. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 414-415)<br />
Uhud Savaşı’nın ardından Ümmü Umâre Benî Kurayza Gazvesi’ne, Hayber’in ve Mekke’nin fethine, Huneyn Savaşı’na ve Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Yemâme Savaşı’na katıldı. Uhud’da olduğu gibi Huneyn’de bozguna uğrayıp dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için çaba sarf etti ve düşmanla çarpışmaktan çekinmedi. Nitekim o, Medineli ilk Müslüman kadınlardan biri olarak İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resûlü’nü ne pahasına olursa olsun koruyacağına dair söz vermişti.<br />
Ümmü Umâre savaş meydanında olduğu kadar ilim öğrenme konusunda da cesaretli davranıyordu. Âyetlerin nüzulünü yakından takip ediyordu. Bir ayrıntı oldukça dikkatini çekmişti. Bunu Allah’ın Elçisi’ne sormaktan çekinmedi ve şöyle dedi: “(Kur’an’da) her şeyin erkekler için nazil olduğunu görüyorum. Hiçbir konuda kadınların zikredildiğini göremiyorum.” Ümmü Umâre’nin sitemi üzerine Ahzâb Sûresi’nin otuz beşinci âyeti nazil oldu: “Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 33) Buna göre kadın erkek kim olursa olsun Allah’a iman ve itaat eden, emir ve yasaklarına riayet eden herkese eşit muamele edilecekti.<br />
Savaş, insanın hayatta karşılaşabileceği en zor ve tehlikeli durumlardan biridir. Erkeklerin bile zorlandığı ve istemediği böyle bir ortamda, özellikle de Müslümanlar için çetin bir imtihan olan Uhud Savaşı’nda Ümmü Umâre yaptıklarıyla Allah Resûlü’nün takdirini kazanmış ve duasına mazhar olmuştur. Allah’a ve Peygamberi’ne iman etmenin sorumluluğunu derinden hissederek bu uğurda canını feda etmekten asla kaçınmayan Ümmü Umâre cesareti ve fedakârlığı ile adından söz ettiren örnek bir şahsiyettir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uhud’da Cesur Bir Kadın: <br />
Ümmü Umâre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de ilk kez kadınların savaşa katılmasına izin veriliyordu. Daha önce Bedir’e ve diğer seferlere katılmak isteyen kadınlar olmasına rağmen Allah Resûlü onların taleplerini uygun bulmamıştı. Fakat bu kez yaralıları tedavi etme, su, yiyecek ve ilaç temini gibi yardımcı hizmetlerde kadınların görev almalarına izin verilmişti. Bunlardan biri ensar hanımlarından Hazrec kabilesine mensup Ümmü Umâre künyesiyle tanınan Nesîbe bint Ka’b idi.<br />
Ümmü Umâre Uhud Savaşı’nın yapılacağı sabah evinden çıktı. Orada olup biteni merak ediyordu. Kocası ve iki oğlu da savaş meydanındaydı. Uhud’a ulaştığında Müslümanlar üstünlüğü ele geçirmiş durumdaydılar. Galibiyetin sevinciyle herkes ganimet toplamaya koştu. Hz. Peygamber tarafından kesin bir emir almadıkça bulundukları yerden ayrılmamaları gerektiği konusunda uyarılan Ayneyn Tepesi’ndeki okçular da yerlerini terk ettiler. Bu zafiyeti fırsat bilen müşrikler Müslüman ordusunun arka tarafından tekrar savaş alanına girerek saldırdılar. <br />
Müslümanlar hazırlıksız yakalanmışlardı. İslam ordusu dağılmak üzereydi. Bu kargaşa ortamında Ümmü Umâre, Resûlullah’ın ve etrafındaki bazı sahabilerinin mücadele ettiğini görünce hemen yanlarına koştu. Eline geçirdiği kılıç ve okla canı pahasına Allah Resûlü’ne siper oldu. Kocası ve oğulları da bu uğurda müşriklerle çarpıştılar. Ümmü Umâre’nin fedakârlığına ve cesaretine şahit olan Hz. Peygamber, kalkanıyla kaçmaya çalışan birine “Kalkanını çarpışana bırak!” dedi. Kalkanı eline geçiren Ümmü Umâre Resûlullah’ı korumaya devam etti. Bir müddet sonra Ümmü Umâre’ye atlı bir müşriğin saldırdığını gören Allah Resûlü oğluna, “Annene yardım et! Annene yardım et!” diye seslendi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 413)<br />
O gün Hz. Peygamber ne tarafa dönse Ümmü Umâre’yi uğrunda korkusuzca çarpışırken görüyordu. Ümmü Umâre on iki yerinden yaralanmıştı ama umursamıyordu. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği zorlu savaşta Allah Resûlü’nün duasını aldıktan sonra gerisi önemsizdi. Allah’ın Elçisi onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için dua etmişti. Dünyada başına ne gelirse gelsin artık Ümmü Umâre’nin umurunda değildi hiçbiri. Hz. Peygamber Ümmü Umâre’nin yaptığına kimsenin güç yetiremeyeceğini ifade etti. Zira oğlu Abdullah’ın yaralı kolunu sardıktan sonra bile “Haydi müşriklerle savaş!” diyebilecek kadar fedakâr ve cesur bir anneydi o. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 414-415)<br />
Uhud Savaşı’nın ardından Ümmü Umâre Benî Kurayza Gazvesi’ne, Hayber’in ve Mekke’nin fethine, Huneyn Savaşı’na ve Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Yemâme Savaşı’na katıldı. Uhud’da olduğu gibi Huneyn’de bozguna uğrayıp dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için çaba sarf etti ve düşmanla çarpışmaktan çekinmedi. Nitekim o, Medineli ilk Müslüman kadınlardan biri olarak İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resûlü’nü ne pahasına olursa olsun koruyacağına dair söz vermişti.<br />
Ümmü Umâre savaş meydanında olduğu kadar ilim öğrenme konusunda da cesaretli davranıyordu. Âyetlerin nüzulünü yakından takip ediyordu. Bir ayrıntı oldukça dikkatini çekmişti. Bunu Allah’ın Elçisi’ne sormaktan çekinmedi ve şöyle dedi: “(Kur’an’da) her şeyin erkekler için nazil olduğunu görüyorum. Hiçbir konuda kadınların zikredildiğini göremiyorum.” Ümmü Umâre’nin sitemi üzerine Ahzâb Sûresi’nin otuz beşinci âyeti nazil oldu: “Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 33) Buna göre kadın erkek kim olursa olsun Allah’a iman ve itaat eden, emir ve yasaklarına riayet eden herkese eşit muamele edilecekti.<br />
Savaş, insanın hayatta karşılaşabileceği en zor ve tehlikeli durumlardan biridir. Erkeklerin bile zorlandığı ve istemediği böyle bir ortamda, özellikle de Müslümanlar için çetin bir imtihan olan Uhud Savaşı’nda Ümmü Umâre yaptıklarıyla Allah Resûlü’nün takdirini kazanmış ve duasına mazhar olmuştur. Allah’a ve Peygamberi’ne iman etmenin sorumluluğunu derinden hissederek bu uğurda canını feda etmekten asla kaçınmayan Ümmü Umâre cesareti ve fedakârlığı ile adından söz ettiren örnek bir şahsiyettir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdullah b. Abbâs (r.a.) Kur’an’ın Tercümanı Ümmetin Bilgesi]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22249</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:20:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22249</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’ın Tercümanı, </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmetin Bilgesi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah b. Abbâs (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Müşriklerin Mekke’de İslâm’ın yayılmasını engelleme çabalarından biri olarak Müslümanlara boykot uyguladıkları yıllardı. Peygamberi himaye eden Hâşimoğullarına karşı insafsızca bir sindirme politikası güdülüyordu. Müslümanlar hiç bu kadar zor durumda kalmamışlardı. Kendileriyle her türlü ticari ve sosyal ilişki kesilmiş, açlığa mahkum bırakılmışlardı. Bütün bu baskı ve zorluklara rağmen o günlerde Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs’ın evinde buruk da olsa bir sevinç vardı. Sabırla beklenen minik misafir dünyaya gözlerini açmıştı nihayet. Allah’ın en sevdiği isimlerden biri olan Abdullah ismi verildi bebeğe, Allah’a güzel bir kul olması ümidiyle… Babası onu Resûlullah’a götürdü hemen. Allah Resûlü minik Abdullah’ın başını okşayarak dua etti, amcası Abbâs’ın sevincine sevinç kattı.<br />
Mekke’deki sıkıntılı yılların ardından hicretle birlikte Müslümanlar Medine’de Peygamber’in yanı başında daha huzurlu bir hayata kavuştular. Ashab Allah’ın Elçisi’nin yanında geçirdikleri her anı değerli addediyordu. Bir gün yaşlısı genci hep birlikte toplandıkları bir mecliste Resûlullah’a içecek ikram edilmiş, kendisi içtikten sonra kalanını ashabıyla paylaşmak istemişti. Hz. Peygamber ikrama sağ taraftan başlamak niyetindeydi. Sağında bir çocuk oturuyordu. Yaşlılar ise sol tarafta yerlerini almışlardı. Allah Resûlü “Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu çocuğa. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi çocuk: “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” (Buhârî, Müsâkât, 10) Verdiği akıllıca cevapla bakışları üzerine toplayan o çocuk, henüz bebekken Hz. Peygamber’in duasına mazhar olan Abdullah b. Abbâs’tı. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 282)<br />
Peygamberimize gönülden bağlı bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs, aynı zamanda müminlerin annelerinden Hz. Meymûne’nin yeğeniydi. Bu, Allah Resûlü’nün hâl ve hareketlerine, ibadet hayatına yakından şahit olmak için bulunmaz bir fırsat demekti. Nitekim Abdullah bu fırsatı değerlendirmek maksadıyla zaman zaman teyzesinin evine misafir olur, geceleri orada kalırdı. O, abdest alırken suyun dikkatli kullanılması gerektiğini, (İbn Mâce, Tahâret, 48) cemaatle namaz kılma âdâbını, gece namazının kılınışını ve Resûlullah’ın namazlardan sonra yaptığı bazı duaları (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 18, Müslim, Müsâfirîn, 181) bu vesileyle öğrenmişti. <br />
Zeki bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs’ın iyi yetişmesini isteyen Hz. Peygamber, Yüce Allah’a ona Kur’an’ı öğretmesi ve onu dinde fakih kılması için dua etmişti. (Buhârî, İlim, 17, Vudû’, 10) Duanın yanı sıra fiilen gayret göstermeyi de ihmal etmemişti. Allah Resûlü Hz. Meymûne’nin evinde kaldığı gecelerde Abdullah’ın namazını kılıp kılmadığını sorarak (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26) namaz alışkanlığı kazanmasına yardımcı oluyordu. Bir defasında ise bineğinde arkada oturan Abdullah b. Abbâs’a şöyle nasihatte bulunmuştu: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir) .” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293) <br />
Resûlullah vefat ettiği zaman yaklaşık on üç yaşında olmasına rağmen zekâsı ve ilmî yeteneğiyle göz dolduran örnek bir gençti artık İbn Abbâs. İlim öğrenme ve öğretmeye olan iştiyakı sayesinde Kur’an’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve fıkhî meseleleri en iyi bilen sahâbîlerden biri oldu. Hz. Ömer yaşça kendinden küçük olmasına rağmen onun ilmine çok değer verirdi. Bir gün sahabenin büyükleriyle birlikte bazı meseleleri sormak üzere İbn Abbâs’a gitti. İçlerinden Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e “Onun kadar çocuklarımız varken ona mı soracağız?” dedi. Hz. Ömer ona bunun sebebini kendisinin de iyi bildiğini söyledikten sonra İbn Abbâs’a Nasr Sûresi ile ilgili sorusunu sordu ve aldığı cevap üzerine “Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum.” diyerek onun ilmine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 110) <br />
Ashab arasında “Kur’an’ın tercümanı” ve “ümmetin bilgesi” unvanlarına layık görülen ehl-i beytin akıllı genci Abdullah b. Abbâs, ilmî dirayeti ve yetiştirdiği öğrencilerle İslam tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biri oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’ın Tercümanı, </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmetin Bilgesi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah b. Abbâs (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Müşriklerin Mekke’de İslâm’ın yayılmasını engelleme çabalarından biri olarak Müslümanlara boykot uyguladıkları yıllardı. Peygamberi himaye eden Hâşimoğullarına karşı insafsızca bir sindirme politikası güdülüyordu. Müslümanlar hiç bu kadar zor durumda kalmamışlardı. Kendileriyle her türlü ticari ve sosyal ilişki kesilmiş, açlığa mahkum bırakılmışlardı. Bütün bu baskı ve zorluklara rağmen o günlerde Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs’ın evinde buruk da olsa bir sevinç vardı. Sabırla beklenen minik misafir dünyaya gözlerini açmıştı nihayet. Allah’ın en sevdiği isimlerden biri olan Abdullah ismi verildi bebeğe, Allah’a güzel bir kul olması ümidiyle… Babası onu Resûlullah’a götürdü hemen. Allah Resûlü minik Abdullah’ın başını okşayarak dua etti, amcası Abbâs’ın sevincine sevinç kattı.<br />
Mekke’deki sıkıntılı yılların ardından hicretle birlikte Müslümanlar Medine’de Peygamber’in yanı başında daha huzurlu bir hayata kavuştular. Ashab Allah’ın Elçisi’nin yanında geçirdikleri her anı değerli addediyordu. Bir gün yaşlısı genci hep birlikte toplandıkları bir mecliste Resûlullah’a içecek ikram edilmiş, kendisi içtikten sonra kalanını ashabıyla paylaşmak istemişti. Hz. Peygamber ikrama sağ taraftan başlamak niyetindeydi. Sağında bir çocuk oturuyordu. Yaşlılar ise sol tarafta yerlerini almışlardı. Allah Resûlü “Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu çocuğa. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi çocuk: “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” (Buhârî, Müsâkât, 10) Verdiği akıllıca cevapla bakışları üzerine toplayan o çocuk, henüz bebekken Hz. Peygamber’in duasına mazhar olan Abdullah b. Abbâs’tı. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 282)<br />
Peygamberimize gönülden bağlı bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs, aynı zamanda müminlerin annelerinden Hz. Meymûne’nin yeğeniydi. Bu, Allah Resûlü’nün hâl ve hareketlerine, ibadet hayatına yakından şahit olmak için bulunmaz bir fırsat demekti. Nitekim Abdullah bu fırsatı değerlendirmek maksadıyla zaman zaman teyzesinin evine misafir olur, geceleri orada kalırdı. O, abdest alırken suyun dikkatli kullanılması gerektiğini, (İbn Mâce, Tahâret, 48) cemaatle namaz kılma âdâbını, gece namazının kılınışını ve Resûlullah’ın namazlardan sonra yaptığı bazı duaları (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 18, Müslim, Müsâfirîn, 181) bu vesileyle öğrenmişti. <br />
Zeki bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs’ın iyi yetişmesini isteyen Hz. Peygamber, Yüce Allah’a ona Kur’an’ı öğretmesi ve onu dinde fakih kılması için dua etmişti. (Buhârî, İlim, 17, Vudû’, 10) Duanın yanı sıra fiilen gayret göstermeyi de ihmal etmemişti. Allah Resûlü Hz. Meymûne’nin evinde kaldığı gecelerde Abdullah’ın namazını kılıp kılmadığını sorarak (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26) namaz alışkanlığı kazanmasına yardımcı oluyordu. Bir defasında ise bineğinde arkada oturan Abdullah b. Abbâs’a şöyle nasihatte bulunmuştu: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir) .” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293) <br />
Resûlullah vefat ettiği zaman yaklaşık on üç yaşında olmasına rağmen zekâsı ve ilmî yeteneğiyle göz dolduran örnek bir gençti artık İbn Abbâs. İlim öğrenme ve öğretmeye olan iştiyakı sayesinde Kur’an’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve fıkhî meseleleri en iyi bilen sahâbîlerden biri oldu. Hz. Ömer yaşça kendinden küçük olmasına rağmen onun ilmine çok değer verirdi. Bir gün sahabenin büyükleriyle birlikte bazı meseleleri sormak üzere İbn Abbâs’a gitti. İçlerinden Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e “Onun kadar çocuklarımız varken ona mı soracağız?” dedi. Hz. Ömer ona bunun sebebini kendisinin de iyi bildiğini söyledikten sonra İbn Abbâs’a Nasr Sûresi ile ilgili sorusunu sordu ve aldığı cevap üzerine “Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum.” diyerek onun ilmine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 110) <br />
Ashab arasında “Kur’an’ın tercümanı” ve “ümmetin bilgesi” unvanlarına layık görülen ehl-i beytin akıllı genci Abdullah b. Abbâs, ilmî dirayeti ve yetiştirdiği öğrencilerle İslam tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biri oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Esmâ bint Yezîd (r.a.) Hanımların Hatibi]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22248</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:18:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22248</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hanımların Hatibi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmâ bint Yezîd (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Günlerdir kafasında türlü sorular dolaşıyordu, ancak hiç birine bir cevap bulamıyordu. Düşünüyordu, çabalıyordu, kendisini teskin etmeye çalışıyordu, ancak hiçbir şey onu tatmin etmeye yetmiyordu.<br />
Gençti Esmâ, gencecikti. Gençliğinin verdiği heyecanın yanında, kabına sığamayan bir yapısı vardı. Zekiydi, atılgandı, cesurdu. Bir o kadar da açık sözlüydü, düşündüğünü en güzel şekilde kalıba dökmesini bilir, kendisini ifade ederdi. Bununla birlikte, kaç zamandır kendi kendine konuşuyordu, kimselere açamadığı derdine kendisi bir hal çaresi bulmak için çabalıyordu. Ancak ne yapsa boş, evin işleri yine üstündeydi, çocukların bakımı bütün zamanını alıyordu. Allah Resûlü’nün yanındaki sahabenin neredeyse tüm vakitlerini onunla birlikte geçirme imkânları varken, o ya yemek yapıyor, ya ip eğiriyor, ya diğer işlerle ilgileniyordu. Erkekler kadar ibadete zaman ayırma fırsatı olmadığı gibi Allah yolunda cihatta da onlar kadar aktif rol alamıyordu. Hepsini bir bir düşündü, içinde biriktirdi. Oysa Esmâ, ensar hanımlarının ileri gelenlerindendi. Allah Resûlü’ne ilk biat edenlerdendi. Akşamla yatsı arasında bir vakitte, Allah Resûlü’nün huzuruna varışı, ona biat edişi, onun “Size İslâm üzere hidayet veren Allah’a hamd olsun, ben sizinle biat ettim.” deyişi hâlâ gözlerinin önündeydi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 12) Böyleyken neden Allah Resûlü’ne halini arz etmiyor, sorularını ona yöneltmiyordu? Etrafında kendisi gibi düşünen ensar hanımlarının varlığı da kendisine cesaret verince, soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldı. Resûl-i Ekrem, her zamanki gibi ashabı ile beraberdi. Esmâ, sözlerine ashabın dilinden düşürmediği şu cümle ile başladı: “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” Sonra devam etti:<br />
“Ben sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, nefislerinizi tatmin etmiş ve çocuklarınızı karnımızda taşımışızdır. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en önemlisi Allah yolunda cihad etmektir. Fakat siz hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler sizin kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olamaz mıyız?”<br />
İşte bu kadardı; Esmâ, içinde biriktirdiği ne varsa Allah Resûlü’ne arz etmiş, rahatlamıştı. Resûl-i Ekrem de onu ciddiyetle dinledikten sonra, yüzünde etrafını aydınlatan gülümsemesiyle oradakilere şöyle dedi:<br />
“Siz bir kadından, din konusunda sorduğu bir soruda bundan daha güzel söz işittiniz mi?” Sonra da bir kadının eşiyle güzel geçinerek sıcak bir yuvaya sahip olmasının, az önce saydığı bütün üstünlüklere denk olduğunu söyledi. Bu haberi diğer bütün hanımlara ulaştırmasını isteyen Allah Resûlü, hem Esmâ’nın hem de bütün hanım sahabilerin içini rahatlatmıştı. Bu günden sonra da Esmâ “hatîbetü’n-nisâ” olarak anılır oldu. (İbnü’l-Esîr, VII, 19). <br />
O, hanımların sözcüsüydü. Hanım sahabilerin içlerinden çıkamadıkları bir durum olduğunda veya kendi özel durumlarıyla alakalı Allah Resûlü’ne iletmek istedikleri soruları bulunduğunda Esmâ devreye girerdi. Hz. Âişe’nin de yakın arkadaşlarından olunca, sık sık hâne-i saâdete gelme imkânı elde eder, bunu ilme olan merakını, öğrenme arzusunu gidermek için fırsat bilirdi. Yine bir defasında, hanımların özel halleriyle alakalı bir soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmiş, Hz. Âişe de onun bu tavrını takdir ederek, “Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dini (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor.” demekten kendini alamamıştı. (Müslim, Hayız, 61)<br />
Esmâ’nın öğrenmeye olan bu merakı, Hz. Peygamber’in hadislerini zihnine nakşetme konusunda da kendini gösterdi ve seksen bir rivayet, onun ağzından nakledilerek bugüne geldi. Esmâ, ilim konusunda gösterdiği cesaret kadar cihatta da şecaat sahibi idi. Esmâ’nın gözleri Mekke’nin, Hayber’in fethini gördü ve gözler, Esmâ’nın Yermük’te nasıl cesurca savaştığına şahit oldu. Esmâ bint Yezid, Müslüman bir kadının yuvasında, ilimde ve irfanda, yeri geldiğinde savaş meydanında cesaretiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle nasıl örnek olabileceğini tüm Müslümanlara gösterdi.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hanımların Hatibi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmâ bint Yezîd (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Günlerdir kafasında türlü sorular dolaşıyordu, ancak hiç birine bir cevap bulamıyordu. Düşünüyordu, çabalıyordu, kendisini teskin etmeye çalışıyordu, ancak hiçbir şey onu tatmin etmeye yetmiyordu.<br />
Gençti Esmâ, gencecikti. Gençliğinin verdiği heyecanın yanında, kabına sığamayan bir yapısı vardı. Zekiydi, atılgandı, cesurdu. Bir o kadar da açık sözlüydü, düşündüğünü en güzel şekilde kalıba dökmesini bilir, kendisini ifade ederdi. Bununla birlikte, kaç zamandır kendi kendine konuşuyordu, kimselere açamadığı derdine kendisi bir hal çaresi bulmak için çabalıyordu. Ancak ne yapsa boş, evin işleri yine üstündeydi, çocukların bakımı bütün zamanını alıyordu. Allah Resûlü’nün yanındaki sahabenin neredeyse tüm vakitlerini onunla birlikte geçirme imkânları varken, o ya yemek yapıyor, ya ip eğiriyor, ya diğer işlerle ilgileniyordu. Erkekler kadar ibadete zaman ayırma fırsatı olmadığı gibi Allah yolunda cihatta da onlar kadar aktif rol alamıyordu. Hepsini bir bir düşündü, içinde biriktirdi. Oysa Esmâ, ensar hanımlarının ileri gelenlerindendi. Allah Resûlü’ne ilk biat edenlerdendi. Akşamla yatsı arasında bir vakitte, Allah Resûlü’nün huzuruna varışı, ona biat edişi, onun “Size İslâm üzere hidayet veren Allah’a hamd olsun, ben sizinle biat ettim.” deyişi hâlâ gözlerinin önündeydi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 12) Böyleyken neden Allah Resûlü’ne halini arz etmiyor, sorularını ona yöneltmiyordu? Etrafında kendisi gibi düşünen ensar hanımlarının varlığı da kendisine cesaret verince, soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldı. Resûl-i Ekrem, her zamanki gibi ashabı ile beraberdi. Esmâ, sözlerine ashabın dilinden düşürmediği şu cümle ile başladı: “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” Sonra devam etti:<br />
“Ben sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, nefislerinizi tatmin etmiş ve çocuklarınızı karnımızda taşımışızdır. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en önemlisi Allah yolunda cihad etmektir. Fakat siz hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler sizin kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olamaz mıyız?”<br />
İşte bu kadardı; Esmâ, içinde biriktirdiği ne varsa Allah Resûlü’ne arz etmiş, rahatlamıştı. Resûl-i Ekrem de onu ciddiyetle dinledikten sonra, yüzünde etrafını aydınlatan gülümsemesiyle oradakilere şöyle dedi:<br />
“Siz bir kadından, din konusunda sorduğu bir soruda bundan daha güzel söz işittiniz mi?” Sonra da bir kadının eşiyle güzel geçinerek sıcak bir yuvaya sahip olmasının, az önce saydığı bütün üstünlüklere denk olduğunu söyledi. Bu haberi diğer bütün hanımlara ulaştırmasını isteyen Allah Resûlü, hem Esmâ’nın hem de bütün hanım sahabilerin içini rahatlatmıştı. Bu günden sonra da Esmâ “hatîbetü’n-nisâ” olarak anılır oldu. (İbnü’l-Esîr, VII, 19). <br />
O, hanımların sözcüsüydü. Hanım sahabilerin içlerinden çıkamadıkları bir durum olduğunda veya kendi özel durumlarıyla alakalı Allah Resûlü’ne iletmek istedikleri soruları bulunduğunda Esmâ devreye girerdi. Hz. Âişe’nin de yakın arkadaşlarından olunca, sık sık hâne-i saâdete gelme imkânı elde eder, bunu ilme olan merakını, öğrenme arzusunu gidermek için fırsat bilirdi. Yine bir defasında, hanımların özel halleriyle alakalı bir soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmiş, Hz. Âişe de onun bu tavrını takdir ederek, “Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dini (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor.” demekten kendini alamamıştı. (Müslim, Hayız, 61)<br />
Esmâ’nın öğrenmeye olan bu merakı, Hz. Peygamber’in hadislerini zihnine nakşetme konusunda da kendini gösterdi ve seksen bir rivayet, onun ağzından nakledilerek bugüne geldi. Esmâ, ilim konusunda gösterdiği cesaret kadar cihatta da şecaat sahibi idi. Esmâ’nın gözleri Mekke’nin, Hayber’in fethini gördü ve gözler, Esmâ’nın Yermük’te nasıl cesurca savaştığına şahit oldu. Esmâ bint Yezid, Müslüman bir kadının yuvasında, ilimde ve irfanda, yeri geldiğinde savaş meydanında cesaretiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle nasıl örnek olabileceğini tüm Müslümanlara gösterdi.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kâ’b b. Mâlik (r.a.) Doğruluğuyla Kurtuluşa Eren Sahabi]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22247</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:17:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22247</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğruluğuyla Kurtuluşa </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eren Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kâ’b b. Mâlik (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Güneşin kavurucu sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O sıcakta, meyveleri olgunlaşan hurma dallarının gölgeliğinde biraz olsun serinlemek kadar insanı rahatlatan bir nimet olamazdı. Lakin Medine’de hummalı bir sefer hazırlığı vardı. Allah Resûlü Bizans’ın ani bir saldırı düzenleyeceği haberini almış, vakit kaybetmeden Medine-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan Tebük’e doğru yola çıkmayı uygun görmüştü. Yolculuk uzun ve meşakkatli olacaktı. Ordunun iyi hazırlanması gerekti. <br />
Medine’nin beş büyük şairinden Kâ’b b. Mâlik de sefere katılacaklar arasındaydı. Ka’b, hicretten önce Akabe’de yapılan görüşmelerde biatiyle Hz. Peygamber’i memnun etmiş, Bedir hariç o zamana dek yapılan bütün gazvelere katılmış, on yedi yerinden yaralandığı Uhud Savaşı’nda büyük kahramanlık göstermişti. Ancak bu kez biraz rahat davranmıştı. Sefere hazırlık için sabahleyin evinden çıkıyor, akşam olduğunda hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Hal böyleyken günler günleri kovalıyor, Ka’b kendini bir türlü toparlayamıyordu. O, daha vakit var diye düşünürken, hazırlıklarını tamamlayan ordu bir sabah yola çıktı. Ka’b, bugün yarın yetişirim düşüncesiyle oyalanırken aradan birkaç gün daha geçmiş, epeyce mesafe kat edilmişti. Yine de hazır değildi Ka’b. Hâlâ orduya yetişebileceği düşüncesiyle Medine sokaklarında dolaştığı bir gün, geride yalnızca münafıkların ve maddî imkânsızlıklar yüzünden sefere katılamayanların kaldığını anlayınca hatasının farkına vardı ancak artık çok geçti. Resûlullah’ın dönüşünü beklemek zorundaydı.<br />
Haftalar sonra Allah Resûlü’nün Medine’ye dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca Kâ’b b. Mâlik’in içi içini kemirmeye başladı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı? Hiçbir geçerli sebebi olmadığı halde sırf nefsinin esaretiyle Medine’de kalmıştı. Bu durumun nasıl bir izahı olabilirdi ki! Bir bahane uydursa Resûlullah’ın öfkesinden kurtulabilir miydi acaba? Hayır, çözüm bu değildi asla. Her şeyi olduğu gibi anlatmak gerekiyordu.<br />
Hz. Peygamber Medine’ye döndüğünde sefere katılmayıp geride kalanlar mescide gelerek mazeretlerini bildirdiler. Sıra Kâ’b’a geldiğinde Resûlullah ona ne sebeple seferden geri kaldığını sordu. Akabe’de aldığı sözü hatırlattı. Kâ’b elbette o günkü sözünü unutmamıştı fakat beyan edecek bir özrü de yoktu. Durumu aşikârdı, daha önce karar verdiği üzere başkaları gibi yalandan bir mazeret uydurmak yerine hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ondan, Yüce Allah kendisi hakkında bir hüküm bildirinceye kadar beklemesini istedi. Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye adlı iki sahabi de Kâ’b ile aynı durumdaydılar. Bu üç sahabiye karşı Resûllah’ı ve Medine’yi adeta derin bir sessizlik bürüdü. Kimse onlarla konuşmuyor, görenler yüzlerini ekşitiyordu. Yer gök, dağ taş sükût ediyordu sanki. Bu sessizliğe dayanamayan Mürâre ve Hilâl evlerine çekilip ağlıyorlar, Kâ’b ise aksine sokaklarda dolaşıyor, mescide namaza geliyor, Hz. Peygamber’in meclisine katılmaya çalışıyordu. Olur da selamına karşılık verirse diye Allah Resûlü’nün dudaklarının kıpırdayıp kıpırdamadığını takip ediyordu ama nafile. Resûlullah onunla göz göze bile gelmiyordu. Kâ’b çok pişmandı, üzüntüsü ve kederi tarifsizdi.<br />
Medine çarşısında dolaştığı bir gün Şam taraflarından gelen bir adam Kâ’b’a, Gassan melikinden bir mektup getirdi. Gassan meliki, Hz. Peygamber’in Kâ’b’a haksız muamele ettiğini iddia ediyor, buna karşılık topraklarına geldiği takdirde kendisinin onu layık olduğu bir hürmet ve taltifle karşılayacağını bildiriyordu. Ancak Kâ’b Resûlullah’a karşı başka bir hata daha işlememeye karar vermişti artık, bu teklifi hiç tereddütsüz reddetti.<br />
Kâ’b’ı derinden sarsan sessizliğin üzerinden kırk gün geçmişti. Allah Resûlü’nden bu kez üç sahabi için eşleriyle birlikte yaşamalarını yasaklayan bir emir geldi. Ailesinden mahrum kalma pahasına da olsa, Hz. Peygamber’in emrine itaat etmeliydi Kâ’b. Hanımına hakkında bir hüküm bildirilinceye kadar babasının evinde kalmasını söyledi.<br />
Medine’yi bürüyen sessizliğin ellinci günüydü. Sabah namazını henüz eda eden Kâ’b b. Mâlik’in içindeki vicdan azabı ve hüzün öylesine büyümüştü ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu artık ona. Boğuluyordu adeta. Elinden gelen tek şey Rabbi’nin azabından yine O’nun merhametine sığınmaktı. Bu düşüncelerle şehrin sessizliğine kulak veren Kâ’b, birden “Ey Kâ’b b. Mâlik, müjde!” diye koşarak kendisine gelen kişinin sesiyle irkildi. Göklerin ve yerin Rabbi tarafından tövbesi kabul edilmişti. Hemen secdeye kapandı. Vakit kaybetmeden Resûlullah’ın mescidine koştu. Mescide girer girmez Allah Resûlü’nün mübarek yüzündeki mutluluk dikkatini çekti, bir ay parçası gibi parlıyordu. Kâ’b annesinden doğalı, yaşadığı en hayırlı gün bugündü. Hz. Peygamber’in simasından gönlüne sirayet eden neşeyle coşarak malının tamamını fakirlere bağışlamak istediğini bildirdi. Fakat Allah Resûlü ona, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. Bu büyük badireden doğruluğu sayesinde kurtulduğunu itiraf eden Kâ’b b. Mâlik, yaşadığı müddetçe doğruluktan asla ayrılmayacağına dair Resûlullah’a söz verdi. Bundan böyle yalan söylemek aklının ucundan dahi geçmeyecekti.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğruluğuyla Kurtuluşa </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eren Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kâ’b b. Mâlik (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Güneşin kavurucu sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O sıcakta, meyveleri olgunlaşan hurma dallarının gölgeliğinde biraz olsun serinlemek kadar insanı rahatlatan bir nimet olamazdı. Lakin Medine’de hummalı bir sefer hazırlığı vardı. Allah Resûlü Bizans’ın ani bir saldırı düzenleyeceği haberini almış, vakit kaybetmeden Medine-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan Tebük’e doğru yola çıkmayı uygun görmüştü. Yolculuk uzun ve meşakkatli olacaktı. Ordunun iyi hazırlanması gerekti. <br />
Medine’nin beş büyük şairinden Kâ’b b. Mâlik de sefere katılacaklar arasındaydı. Ka’b, hicretten önce Akabe’de yapılan görüşmelerde biatiyle Hz. Peygamber’i memnun etmiş, Bedir hariç o zamana dek yapılan bütün gazvelere katılmış, on yedi yerinden yaralandığı Uhud Savaşı’nda büyük kahramanlık göstermişti. Ancak bu kez biraz rahat davranmıştı. Sefere hazırlık için sabahleyin evinden çıkıyor, akşam olduğunda hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Hal böyleyken günler günleri kovalıyor, Ka’b kendini bir türlü toparlayamıyordu. O, daha vakit var diye düşünürken, hazırlıklarını tamamlayan ordu bir sabah yola çıktı. Ka’b, bugün yarın yetişirim düşüncesiyle oyalanırken aradan birkaç gün daha geçmiş, epeyce mesafe kat edilmişti. Yine de hazır değildi Ka’b. Hâlâ orduya yetişebileceği düşüncesiyle Medine sokaklarında dolaştığı bir gün, geride yalnızca münafıkların ve maddî imkânsızlıklar yüzünden sefere katılamayanların kaldığını anlayınca hatasının farkına vardı ancak artık çok geçti. Resûlullah’ın dönüşünü beklemek zorundaydı.<br />
Haftalar sonra Allah Resûlü’nün Medine’ye dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca Kâ’b b. Mâlik’in içi içini kemirmeye başladı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı? Hiçbir geçerli sebebi olmadığı halde sırf nefsinin esaretiyle Medine’de kalmıştı. Bu durumun nasıl bir izahı olabilirdi ki! Bir bahane uydursa Resûlullah’ın öfkesinden kurtulabilir miydi acaba? Hayır, çözüm bu değildi asla. Her şeyi olduğu gibi anlatmak gerekiyordu.<br />
Hz. Peygamber Medine’ye döndüğünde sefere katılmayıp geride kalanlar mescide gelerek mazeretlerini bildirdiler. Sıra Kâ’b’a geldiğinde Resûlullah ona ne sebeple seferden geri kaldığını sordu. Akabe’de aldığı sözü hatırlattı. Kâ’b elbette o günkü sözünü unutmamıştı fakat beyan edecek bir özrü de yoktu. Durumu aşikârdı, daha önce karar verdiği üzere başkaları gibi yalandan bir mazeret uydurmak yerine hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ondan, Yüce Allah kendisi hakkında bir hüküm bildirinceye kadar beklemesini istedi. Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye adlı iki sahabi de Kâ’b ile aynı durumdaydılar. Bu üç sahabiye karşı Resûllah’ı ve Medine’yi adeta derin bir sessizlik bürüdü. Kimse onlarla konuşmuyor, görenler yüzlerini ekşitiyordu. Yer gök, dağ taş sükût ediyordu sanki. Bu sessizliğe dayanamayan Mürâre ve Hilâl evlerine çekilip ağlıyorlar, Kâ’b ise aksine sokaklarda dolaşıyor, mescide namaza geliyor, Hz. Peygamber’in meclisine katılmaya çalışıyordu. Olur da selamına karşılık verirse diye Allah Resûlü’nün dudaklarının kıpırdayıp kıpırdamadığını takip ediyordu ama nafile. Resûlullah onunla göz göze bile gelmiyordu. Kâ’b çok pişmandı, üzüntüsü ve kederi tarifsizdi.<br />
Medine çarşısında dolaştığı bir gün Şam taraflarından gelen bir adam Kâ’b’a, Gassan melikinden bir mektup getirdi. Gassan meliki, Hz. Peygamber’in Kâ’b’a haksız muamele ettiğini iddia ediyor, buna karşılık topraklarına geldiği takdirde kendisinin onu layık olduğu bir hürmet ve taltifle karşılayacağını bildiriyordu. Ancak Kâ’b Resûlullah’a karşı başka bir hata daha işlememeye karar vermişti artık, bu teklifi hiç tereddütsüz reddetti.<br />
Kâ’b’ı derinden sarsan sessizliğin üzerinden kırk gün geçmişti. Allah Resûlü’nden bu kez üç sahabi için eşleriyle birlikte yaşamalarını yasaklayan bir emir geldi. Ailesinden mahrum kalma pahasına da olsa, Hz. Peygamber’in emrine itaat etmeliydi Kâ’b. Hanımına hakkında bir hüküm bildirilinceye kadar babasının evinde kalmasını söyledi.<br />
Medine’yi bürüyen sessizliğin ellinci günüydü. Sabah namazını henüz eda eden Kâ’b b. Mâlik’in içindeki vicdan azabı ve hüzün öylesine büyümüştü ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu artık ona. Boğuluyordu adeta. Elinden gelen tek şey Rabbi’nin azabından yine O’nun merhametine sığınmaktı. Bu düşüncelerle şehrin sessizliğine kulak veren Kâ’b, birden “Ey Kâ’b b. Mâlik, müjde!” diye koşarak kendisine gelen kişinin sesiyle irkildi. Göklerin ve yerin Rabbi tarafından tövbesi kabul edilmişti. Hemen secdeye kapandı. Vakit kaybetmeden Resûlullah’ın mescidine koştu. Mescide girer girmez Allah Resûlü’nün mübarek yüzündeki mutluluk dikkatini çekti, bir ay parçası gibi parlıyordu. Kâ’b annesinden doğalı, yaşadığı en hayırlı gün bugündü. Hz. Peygamber’in simasından gönlüne sirayet eden neşeyle coşarak malının tamamını fakirlere bağışlamak istediğini bildirdi. Fakat Allah Resûlü ona, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. Bu büyük badireden doğruluğu sayesinde kurtulduğunu itiraf eden Kâ’b b. Mâlik, yaşadığı müddetçe doğruluktan asla ayrılmayacağına dair Resûlullah’a söz verdi. Bundan böyle yalan söylemek aklının ucundan dahi geçmeyecekti.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Hüreyre (r.a.) Mücevherlere Sahip Bir Fakir]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22246</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:15:41 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22246</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mücevherlere Sahip Bir Fakir: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Hüreyre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de, Peygamber Mescidi’nin hemen bitişiğinde, üzeri hurma dalları ile örtülü bir gölgelik… Ve bu gölgeliği yuva bellemiş bir garip yürek… Ne ailesi ne malı vardı onun, tek sermayesi Allah ve Resûlü’ne duyduğu derin muhabbetti. Bu muhabbet onun için dünya ve içindeki her şeyden daha değerliydi. Bu yüzden günlerini çok sevdiği Peygamberinin yanında geçirirdi hep, onun her bir meclisine katılır, her bir sözüne dikkat kesilir ve ilgiyle onu dinlerdi. Dinlemek onun için asla pasif bir eylem değildi. Dinlemek, onun için kulaktan gönle giden esaslı bir işti. Kulağından giren ve Nebî’ye (s.a.v.) ait olan her bir söz, bir anda adeta bir mücevher olur ve mahfazasında korunurdu. İşte bu mücevherleri korumaktı onun yegâne meşgalesi. Böylelikle o, aslında mücevherlere sahip bir fakir idi.<br />
İsmi mi?<br />
İslam’la tanışmadan evvel “güneşin kulu” derlerdi ona, İslam’dan sonra “Rahman’ın kulu” oldu. “Abdüşems” olan ismi “Abdurrahman” olarak değişmedi sadece, değişen dünyasıydı. Bir de kedicikleri vardı çok sevip de kucağından indirmediği. O yüzden isminden çok künyesiyle bilindi, “kedicik babası” yani “Ebû Hüreyre” dendi ona kedilerine izafetle. <br />
Ebû Hüreyre, Yemen’den gelip de Peygamberine iman ettiğinden beridir onsuz geçen yıllarına hayıflanarak, onsuz geçen zamanların adeta acısını çıkararak hiç yanından ayrılmadı çok sevdiği Resûlü’nün. İslam’dan uzak kaldığı yıllarını telafi etmek için gecesini de gündüzünü de bu yola adadı. Medineli arkadaşlarının malı mülkü, ilgilenmek zorunda oldukları hurma bahçeleri vardı, muhacirler ise vakitlerinin çoğunu çarşı pazarda ticaretle geçirirlerdi. Allah Resûlü’nün en yakınlarından olan Hz. Ebû Bekir’in evi Mescid-i Nebevî’ye uzak olduğu için, Hz. Ömer’i de işleri meşgul ettiği için Peygamberle birlikte olma konusunda Ebû Hüreyre kadar şanslı değillerdi. O, Nebî’nin hemen yanında, suffede yaşar, onun hizmetinde bulunur, karın tokluğuna onun yanından ayrılmazdı. Çoğu zaman Peygamberin ikramlarıyla karnını doyurur, onun sofrasından nasiplenirdi. Bununla birlikte, çoğu zaman aç gezerdi, Allah Resûlü’nün ikramları veya Müslümanların yardımları bulunmadığı vakit karnını doyurmaktan aciz kalır, açlıktan karnına taş dahi bağlardı. Hatta bir defasında açlıktan bayılmıştı da onu deli sanmışlardı. Deli değildi ancak divaneydi belki. Kendini, dünyayı ve dünyalığı unutacak kadar çok severdi Peygamberini. Hayatını ona ve onun mübarek sözlerine adayacak kadar onun divanesiydi. Kendisini unutup da günlerce aç gezdiği vakitlerde Allah Resûlü onun halinden anlar ve onu hâne-i saâdete götürerek yemeğini onunla paylaşırdı.<br />
Yine böyle, açlığın dayanılmaz bir hal aldığı bir zamanda Medine sokaklarına çıktı Ebû Hüreyre. Amacı bir Müslüman kardeşinin derdini anlayıp da açlığını gidermesiydi. İşlek yollardan birinde durup, oradan geçenlere bir ayet hakkında bir soru sormaya karar verdi. Soracağı ayeti herkesten çok bilmesine rağmen bu bahaneyle karnının doyurulmasını sağlayabilirdi belki. Arkadaşlarından biri evine çağırıp da ikramda bulunsa şu halde ona ne iyi gelecekti. Kafası bu düşüncelerle meşgulken birden Ebû Bekir’in (r.a.) geldiğini fark etti. Ona bir ayet hakkında soru sordu ancak Ebû Bekir (r.a.) biraz konuşup gitti, kendisini anlamamıştı. Çaresiz boynunu büktü. Derken Ömer’in (r.a.) yaklaştığını gördü. Ona da aynı şekilde bir ayet sordu. Amacı belliydi ancak Ömer (r.a.) de onun halinden anlamamış, bir şeyler anlatıp gitmişti. Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) göründü. Ebû Hüreyre’nin mahzun halinden hemen derdini anladı ve ona tatlı tatlı gülümseyerek, “Haydi benimle gel!” dedi. Birlikte Allah Resûlü’nün evine gittiler, Ebû Hüreyre mahcup bir edayla eve girmek için izin istedi. Girmesini söyledi Nebî. Evde ise sadece bir tas süt bulunmaktaydı. Resûl-i Ekrem, süte baktıktan sonra, Ebû Hüreyre’ye suffeye gidip orada kim varsa çağırmasını istedi. Allah Resûlü, evinde bulunan yiyecekleri her zaman İslam’ın misafirleri dediği suffe talebeleriyle paylaşırdı. Anlaşılan bugün de onlara bu sütten verecekti. Ancak açlıktan kıvranan Ebû Hüreyre, bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. “Bir tas süt onca kişiye nasıl yetecek, hele ki ben bu kadar açken” diye içinden geçirdi. Birazcık güç toplayabilmek için o süte en çok kendisinin ihtiyacı olduğu düşüncesiyle, istemeyerek de olsa arkadaşlarını çağırmaya gitti. Biraz sonra herkes hâne-i saâdetteki yerini aldı, Allah Resûlü Ebû Hüreyre’ye sırayla arkadaşlarına kaptaki sütü ikram etmesini söyledi. Ebû Hüreyre arkadaşlarına sütü uzattığında her biri kana kana ondan içiyor, bir diğerine veriyordu. O da aynı şekilde doyuncaya kadar sütten içiyor, yanındakine uzatıyordu. Bu şekilde sonuncu arkadaşı da sütten içmiş ve Ebû Hüreyre kabı içindeki sütle birlikte Allah Resûlü’ne iade etmişti. Resûl-i Ekrem ise kabı aldıktan sonra gülümseyerek ona, “Senle ben kaldık, otur sen de iç” demişti. Ebû Hüreyre sütü almış, doyuncaya kadar içmişti. Resûlullah (s.a.v.), biraz daha içmesini söylemiş, o da devam etmişti. Ta ki artık içecek hali kalmamış ve Allah Resûlü’ne dönerek “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kalmadı.” demişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Allah’a hamdedip besmele çekerek kalan sütü içmişti. (Buhârî, Rikâk, 17)<br />
Peygamberin sofrasında sadece mide değil kalp de doyardı. Ve Ebû Hüreyre’nin kalbi onun muhabbetinden en çok nasiplenenler arasındaydı. Her şeyden geçip, dünyadan yüz çevirip de her anını ona, onun mübarek sözlerine ayırmak ona nasip olmuştu. Öyle ki gündüzleri Peygamberinin yanından ayrılmayan Ebû Hüreyre gecesini de üçe ayırır, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, kalanında da Allah Resûlü’nün sözlerini müzakere ederdi. (Dârimî, Mukaddime, 27) Onun en büyük varlığı, hafızasına işlediği, her biri birbirinden değerli olan, Allah Resûlü’nün mübarek sözleriydi. Onun vefatından sonra da Ebû Hüreyre Peygamber mescidinde hadisleri nakletmeye devam etti. Çok sevdiği peygamberi ile hangi güzel anısı gözünde canlanırdı bilinmez, Mescid-i Nebevî’de hadis naklederken Ebû Hüreyre gözyaşlarına hakim olamazdı. (Hâkim, I, 418) <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mücevherlere Sahip Bir Fakir: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Hüreyre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de, Peygamber Mescidi’nin hemen bitişiğinde, üzeri hurma dalları ile örtülü bir gölgelik… Ve bu gölgeliği yuva bellemiş bir garip yürek… Ne ailesi ne malı vardı onun, tek sermayesi Allah ve Resûlü’ne duyduğu derin muhabbetti. Bu muhabbet onun için dünya ve içindeki her şeyden daha değerliydi. Bu yüzden günlerini çok sevdiği Peygamberinin yanında geçirirdi hep, onun her bir meclisine katılır, her bir sözüne dikkat kesilir ve ilgiyle onu dinlerdi. Dinlemek onun için asla pasif bir eylem değildi. Dinlemek, onun için kulaktan gönle giden esaslı bir işti. Kulağından giren ve Nebî’ye (s.a.v.) ait olan her bir söz, bir anda adeta bir mücevher olur ve mahfazasında korunurdu. İşte bu mücevherleri korumaktı onun yegâne meşgalesi. Böylelikle o, aslında mücevherlere sahip bir fakir idi.<br />
İsmi mi?<br />
İslam’la tanışmadan evvel “güneşin kulu” derlerdi ona, İslam’dan sonra “Rahman’ın kulu” oldu. “Abdüşems” olan ismi “Abdurrahman” olarak değişmedi sadece, değişen dünyasıydı. Bir de kedicikleri vardı çok sevip de kucağından indirmediği. O yüzden isminden çok künyesiyle bilindi, “kedicik babası” yani “Ebû Hüreyre” dendi ona kedilerine izafetle. <br />
Ebû Hüreyre, Yemen’den gelip de Peygamberine iman ettiğinden beridir onsuz geçen yıllarına hayıflanarak, onsuz geçen zamanların adeta acısını çıkararak hiç yanından ayrılmadı çok sevdiği Resûlü’nün. İslam’dan uzak kaldığı yıllarını telafi etmek için gecesini de gündüzünü de bu yola adadı. Medineli arkadaşlarının malı mülkü, ilgilenmek zorunda oldukları hurma bahçeleri vardı, muhacirler ise vakitlerinin çoğunu çarşı pazarda ticaretle geçirirlerdi. Allah Resûlü’nün en yakınlarından olan Hz. Ebû Bekir’in evi Mescid-i Nebevî’ye uzak olduğu için, Hz. Ömer’i de işleri meşgul ettiği için Peygamberle birlikte olma konusunda Ebû Hüreyre kadar şanslı değillerdi. O, Nebî’nin hemen yanında, suffede yaşar, onun hizmetinde bulunur, karın tokluğuna onun yanından ayrılmazdı. Çoğu zaman Peygamberin ikramlarıyla karnını doyurur, onun sofrasından nasiplenirdi. Bununla birlikte, çoğu zaman aç gezerdi, Allah Resûlü’nün ikramları veya Müslümanların yardımları bulunmadığı vakit karnını doyurmaktan aciz kalır, açlıktan karnına taş dahi bağlardı. Hatta bir defasında açlıktan bayılmıştı da onu deli sanmışlardı. Deli değildi ancak divaneydi belki. Kendini, dünyayı ve dünyalığı unutacak kadar çok severdi Peygamberini. Hayatını ona ve onun mübarek sözlerine adayacak kadar onun divanesiydi. Kendisini unutup da günlerce aç gezdiği vakitlerde Allah Resûlü onun halinden anlar ve onu hâne-i saâdete götürerek yemeğini onunla paylaşırdı.<br />
Yine böyle, açlığın dayanılmaz bir hal aldığı bir zamanda Medine sokaklarına çıktı Ebû Hüreyre. Amacı bir Müslüman kardeşinin derdini anlayıp da açlığını gidermesiydi. İşlek yollardan birinde durup, oradan geçenlere bir ayet hakkında bir soru sormaya karar verdi. Soracağı ayeti herkesten çok bilmesine rağmen bu bahaneyle karnının doyurulmasını sağlayabilirdi belki. Arkadaşlarından biri evine çağırıp da ikramda bulunsa şu halde ona ne iyi gelecekti. Kafası bu düşüncelerle meşgulken birden Ebû Bekir’in (r.a.) geldiğini fark etti. Ona bir ayet hakkında soru sordu ancak Ebû Bekir (r.a.) biraz konuşup gitti, kendisini anlamamıştı. Çaresiz boynunu büktü. Derken Ömer’in (r.a.) yaklaştığını gördü. Ona da aynı şekilde bir ayet sordu. Amacı belliydi ancak Ömer (r.a.) de onun halinden anlamamış, bir şeyler anlatıp gitmişti. Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) göründü. Ebû Hüreyre’nin mahzun halinden hemen derdini anladı ve ona tatlı tatlı gülümseyerek, “Haydi benimle gel!” dedi. Birlikte Allah Resûlü’nün evine gittiler, Ebû Hüreyre mahcup bir edayla eve girmek için izin istedi. Girmesini söyledi Nebî. Evde ise sadece bir tas süt bulunmaktaydı. Resûl-i Ekrem, süte baktıktan sonra, Ebû Hüreyre’ye suffeye gidip orada kim varsa çağırmasını istedi. Allah Resûlü, evinde bulunan yiyecekleri her zaman İslam’ın misafirleri dediği suffe talebeleriyle paylaşırdı. Anlaşılan bugün de onlara bu sütten verecekti. Ancak açlıktan kıvranan Ebû Hüreyre, bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. “Bir tas süt onca kişiye nasıl yetecek, hele ki ben bu kadar açken” diye içinden geçirdi. Birazcık güç toplayabilmek için o süte en çok kendisinin ihtiyacı olduğu düşüncesiyle, istemeyerek de olsa arkadaşlarını çağırmaya gitti. Biraz sonra herkes hâne-i saâdetteki yerini aldı, Allah Resûlü Ebû Hüreyre’ye sırayla arkadaşlarına kaptaki sütü ikram etmesini söyledi. Ebû Hüreyre arkadaşlarına sütü uzattığında her biri kana kana ondan içiyor, bir diğerine veriyordu. O da aynı şekilde doyuncaya kadar sütten içiyor, yanındakine uzatıyordu. Bu şekilde sonuncu arkadaşı da sütten içmiş ve Ebû Hüreyre kabı içindeki sütle birlikte Allah Resûlü’ne iade etmişti. Resûl-i Ekrem ise kabı aldıktan sonra gülümseyerek ona, “Senle ben kaldık, otur sen de iç” demişti. Ebû Hüreyre sütü almış, doyuncaya kadar içmişti. Resûlullah (s.a.v.), biraz daha içmesini söylemiş, o da devam etmişti. Ta ki artık içecek hali kalmamış ve Allah Resûlü’ne dönerek “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kalmadı.” demişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Allah’a hamdedip besmele çekerek kalan sütü içmişti. (Buhârî, Rikâk, 17)<br />
Peygamberin sofrasında sadece mide değil kalp de doyardı. Ve Ebû Hüreyre’nin kalbi onun muhabbetinden en çok nasiplenenler arasındaydı. Her şeyden geçip, dünyadan yüz çevirip de her anını ona, onun mübarek sözlerine ayırmak ona nasip olmuştu. Öyle ki gündüzleri Peygamberinin yanından ayrılmayan Ebû Hüreyre gecesini de üçe ayırır, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, kalanında da Allah Resûlü’nün sözlerini müzakere ederdi. (Dârimî, Mukaddime, 27) Onun en büyük varlığı, hafızasına işlediği, her biri birbirinden değerli olan, Allah Resûlü’nün mübarek sözleriydi. Onun vefatından sonra da Ebû Hüreyre Peygamber mescidinde hadisleri nakletmeye devam etti. Çok sevdiği peygamberi ile hangi güzel anısı gözünde canlanırdı bilinmez, Mescid-i Nebevî’de hadis naklederken Ebû Hüreyre gözyaşlarına hakim olamazdı. (Hâkim, I, 418) <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.) Sünnete Hizmetin Öncülerinden]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22245</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:14:00 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22245</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sünnete Hizmetin Öncülerinden: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Allah Resûlü peygamberlik görevini en güzel şekilde tamamlamış ve “En Yüce Dost”a kavuşmuştu artık. Hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan sahabilerin bir kısmı Peygamber şehri Medine’den ayrılmış, fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yerlerini almaya başlamışlardı. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’ye gelen bir haber onun da gitme vaktinin geldiğini bildiriyordu: Oğlu Basra’daydı ve çok hastaydı. Onu görebilmek için aceleyle yola çıktıysa da uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Basra’ya vardığında oğlunun bir iki gün evvel vefat ettiğini öğrendi. Hastalığında yanında olamamış ve onu son bir kez görememişti. Cahiliye geleneklerine göre bağırıp çağırmanın, çığlıklar atmanın, üstünü başını parçalayarak dövünmenin, mersiyeler okumanın tam zamanıydı şimdi; süslenmeden karalar bağlama, günlerce yas tutma vaktiydi. Ümmü Atıyye bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü bunların hepsi cahiliyyede kalmış, o ise İslamın nuruyla aydınlanmıştı ve Allah Resûlü’ne bu adetleri terk edeceğine dair yemin etmişti. Rabbinin hükmüne rıza gösterdi, oğlunun ölümüne ne kadar üzülse de isyan etmedi. Ne kötü bir söz söyledi ne de feryat figan eyledi, üç günden fazla yas tutmadı (Buhârî, Cenâiz, 30; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III,127). <br />
Ümmü Atıyye künyesiyle meşhur olan Nüseybe bint Hâris, hicretten sonra Resûlullah’a biat eden Medineli hanımlardandı. Bu biatte onlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak ve dinin emirleri konusunda kendisine karşı gelmemek” üzere Allah Resûlü’ne söz vermişlerdi. Ölülerin arkasından bağırıp çağırmak, günlerce yas tutarak ağıt yakmak anlamına gelen “niyâha”yı terk edeceklerine dair de biat istemişti Resûlullah. Zira Cahiliye döneminde oldukça yaygın ve köklü bir gelenekti bu; sadece kendi cenazelerinde değil başkalarının cenazelerinde de topluca ağıt yakar, çığlıklar koparırlardı. Hz. Peygamber, isyanı körükleyen ve İslam inancıyla bağdaşmayan bu adetten vazgeçmenin onlar için hiç de kolay olmayacağını biliyordu (Müslim, Cenâiz, 29). Ümmü Atıyye de bu hususta endişelenmişti, sözünü tutamamaktan korkuyordu. Kendi yakınlarından birinin cenazesinde yasına ortak olan bir hanım geldi aklına, onun bu yaptığına mutlaka karşılık vermeliydi. Resûlullah’tan izin alarak onunla görüştükten sonra geri geldi ve artık “niyâha”yı terk edeceğine dair kesin söz verdi. O gün onunla birlikte biat eden hanımlardan birçoğu bu yasağa riayet edemedi, ama Ümmü Atıyye sözüne daima sadık kaldı (Buhârî, Ahkâm, 49). <br />
İslam’ı benimsemekle hayatına yepyeni bir sayfa açan Ümmü Atıyye, ömrü boyunca dinin gereklerini yerine getirme konusunda oldukça hassas davrandı ve Hak yolunda hizmetten geri durmadı. Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yedi gazveye katıldı, kâh askerlerin geride bıraktıkları yüklerine göz kulak oldu, kâh yemek yaptı. Yaralıların tedavisiyle meşgul olup hastalarla ilgilendi (Müslim, Cihâd, 142). Hanımların cenaze hizmetlerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi. Zira Allah Resûlü, kızları Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ü son yolculuğuna uğurlarken teçhiz ve tekfin işlemlerinde Ümmü Atıyye de görev almış ve bu konudaki uygulamaları bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti (Buhârî, Cenâiz, 9). <br />
Resûlullah’ın vefatından sonra da hizmete devam eden Ümmü Atıyye, oğlu için geldiği Basra’da ilim önderlerinin yetişmesine katkıda bulundu. Fıkıh ve hadis bilgisiyle temayüz eden Ümmü Atıyye’nin naklettiği rivayetler hanımlarla ilgili özel meselelere ve cenazeyle ilgili pek çok hususa ışık tutarken zekât malına dair naklettiği bir hadis de fıkıh kaidelerine kaynaklık etti. Resûlullah’ın (s.a.v.) adını her anışında “Babam ona feda olsun!” demeden geçmeyen (Buhârî, Hac, 81) bu güzide hanım, Allah Resûlü’nden aktardığı yüz kadar hadisle sünnetin nesiller boyu yaşatılmasına ve farklı coğrafyalara yayılmasına öncülük etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sünnete Hizmetin Öncülerinden: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Allah Resûlü peygamberlik görevini en güzel şekilde tamamlamış ve “En Yüce Dost”a kavuşmuştu artık. Hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan sahabilerin bir kısmı Peygamber şehri Medine’den ayrılmış, fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yerlerini almaya başlamışlardı. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’ye gelen bir haber onun da gitme vaktinin geldiğini bildiriyordu: Oğlu Basra’daydı ve çok hastaydı. Onu görebilmek için aceleyle yola çıktıysa da uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Basra’ya vardığında oğlunun bir iki gün evvel vefat ettiğini öğrendi. Hastalığında yanında olamamış ve onu son bir kez görememişti. Cahiliye geleneklerine göre bağırıp çağırmanın, çığlıklar atmanın, üstünü başını parçalayarak dövünmenin, mersiyeler okumanın tam zamanıydı şimdi; süslenmeden karalar bağlama, günlerce yas tutma vaktiydi. Ümmü Atıyye bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü bunların hepsi cahiliyyede kalmış, o ise İslamın nuruyla aydınlanmıştı ve Allah Resûlü’ne bu adetleri terk edeceğine dair yemin etmişti. Rabbinin hükmüne rıza gösterdi, oğlunun ölümüne ne kadar üzülse de isyan etmedi. Ne kötü bir söz söyledi ne de feryat figan eyledi, üç günden fazla yas tutmadı (Buhârî, Cenâiz, 30; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III,127). <br />
Ümmü Atıyye künyesiyle meşhur olan Nüseybe bint Hâris, hicretten sonra Resûlullah’a biat eden Medineli hanımlardandı. Bu biatte onlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak ve dinin emirleri konusunda kendisine karşı gelmemek” üzere Allah Resûlü’ne söz vermişlerdi. Ölülerin arkasından bağırıp çağırmak, günlerce yas tutarak ağıt yakmak anlamına gelen “niyâha”yı terk edeceklerine dair de biat istemişti Resûlullah. Zira Cahiliye döneminde oldukça yaygın ve köklü bir gelenekti bu; sadece kendi cenazelerinde değil başkalarının cenazelerinde de topluca ağıt yakar, çığlıklar koparırlardı. Hz. Peygamber, isyanı körükleyen ve İslam inancıyla bağdaşmayan bu adetten vazgeçmenin onlar için hiç de kolay olmayacağını biliyordu (Müslim, Cenâiz, 29). Ümmü Atıyye de bu hususta endişelenmişti, sözünü tutamamaktan korkuyordu. Kendi yakınlarından birinin cenazesinde yasına ortak olan bir hanım geldi aklına, onun bu yaptığına mutlaka karşılık vermeliydi. Resûlullah’tan izin alarak onunla görüştükten sonra geri geldi ve artık “niyâha”yı terk edeceğine dair kesin söz verdi. O gün onunla birlikte biat eden hanımlardan birçoğu bu yasağa riayet edemedi, ama Ümmü Atıyye sözüne daima sadık kaldı (Buhârî, Ahkâm, 49). <br />
İslam’ı benimsemekle hayatına yepyeni bir sayfa açan Ümmü Atıyye, ömrü boyunca dinin gereklerini yerine getirme konusunda oldukça hassas davrandı ve Hak yolunda hizmetten geri durmadı. Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yedi gazveye katıldı, kâh askerlerin geride bıraktıkları yüklerine göz kulak oldu, kâh yemek yaptı. Yaralıların tedavisiyle meşgul olup hastalarla ilgilendi (Müslim, Cihâd, 142). Hanımların cenaze hizmetlerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi. Zira Allah Resûlü, kızları Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ü son yolculuğuna uğurlarken teçhiz ve tekfin işlemlerinde Ümmü Atıyye de görev almış ve bu konudaki uygulamaları bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti (Buhârî, Cenâiz, 9). <br />
Resûlullah’ın vefatından sonra da hizmete devam eden Ümmü Atıyye, oğlu için geldiği Basra’da ilim önderlerinin yetişmesine katkıda bulundu. Fıkıh ve hadis bilgisiyle temayüz eden Ümmü Atıyye’nin naklettiği rivayetler hanımlarla ilgili özel meselelere ve cenazeyle ilgili pek çok hususa ışık tutarken zekât malına dair naklettiği bir hadis de fıkıh kaidelerine kaynaklık etti. Resûlullah’ın (s.a.v.) adını her anışında “Babam ona feda olsun!” demeden geçmeyen (Buhârî, Hac, 81) bu güzide hanım, Allah Resûlü’nden aktardığı yüz kadar hadisle sünnetin nesiller boyu yaşatılmasına ve farklı coğrafyalara yayılmasına öncülük etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zeyd b. Erkâm (r.a.) Rabbinin Tasdikiyle Müjdelenen Genç]]></title>
			<link>https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22244</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:12:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://xn--rait-65a.tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://xn--rait-65a.tunca.at/showthread.php?tid=22244</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbinin Tasdikiyle </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müjdelenen Genç: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyd b. Erkâm (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Hz. Peygamber ve ordusu, etrafındaki kabileleri kışkırtarak Müslümanlara karşı asker toplayan Benî Mustalik kabilesine düzenlenen sefer nedeniyle Müreysi’ kuyusunun başında karargâh kurmuşlardı. İçerisinde az miktarda su bulunan kuyu ashab tarafından ortak kullanılıyordu. Muhacirlerden Cehcâh b. Kays ile ensardan Sinan b. Vebera kuyuda karışan kovaları nedeniyle hararetli bir tartışmaya giriştiler. Tartışma giderek şiddetlenince muhacirler ve ensarın tamamı bu olaya müdahil oldular. <br />
Münafıkların lideri Abdullah b. Übey b. Selûl fırsattan istifade edip olayı içinden çıkılmaz hale getirmek üzere harekete geçti. Ensardan yana tavır alarak onlara muhacirlere yardım etmemelerini, böylece onların Resûlullah’ın etrafından dağılıp gideceklerini söyledi. Ardından da küstahça “Medine’ye dönersek güçlü olanlar zayıf olanları muhakkak oradan çıkaracaktır!” dedi. O esnada ensarın arasında bulunan genç Zeyd b. Erkâm, Abdullah b. Übeyy’in pervasızca serdettiği laflara daha fazla dayanamadı. Amcası aracılığıyla duyduklarını Allah Resûlü’ne haber verdi. Bunun üzerine Zeyd’i yanına çağıran Hz. Peygamber olanları bir defa da kendisinden dinledi. Duyduklarına inanmakta zorlanan Resûlullah, Abdullah b. Übeyy’i de dinleyerek peşin hüküm vermemeyi tercih etti. Zeyd yanlış işitmiş olabilirdi. Allah Resûlü’nün huzuruna gelen münafıkların lideri ve beraberindeki arkadaşları o sözleri asla söylemediklerine yemin ettiler. Onların bu kararlı tutumu karşısında Hz. Peygamber Abdullah b. Übeyy’in doğru söylediğine kanaat getirdi. Bu durumda Zeyd de yalancı konumuna düşmüştü. (Buhârî, Tefsîr, (Münâfikûn) 1, 2)<br />
Zeyd, ömründe hiçbir şeye böylesine üzülmemişti. Herkes onu kınamıştı, amcası bile kendisine inanmamış, “Ne derdin vardı da Resûlullah’ın seni yalanlamasına ve sana öfkelenmesine neden oldun!” diye onu azarlamıştı. Zeyd’in elinden bir şey gelmiyordu. Çaresiz beklemeye karar verdi. Zaman geçtikçe sıkıntısı hafiflemiyor daha da artıyordu. İyice bunaldığı ve üzüntüsünden artık başını bile kaldıramadığı bir haldeyken Hz. Peygamber yanına geliverdi. Kulağını ovuşturup yüzüne gülümsedi. Zeyd’in gönlü ferahladı bir anda. Kendisine dünyada ebedî kalacağı müjdelense bu kadar sevinmezdi. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi ve kendisine Resûlullah’ın ne söylediğini sordu. Zeyd “Bir şey söylemedi. Kulağımı ovuşturdu ve yüzüme gülümsedi.” dedi. Hz. Ebû Bekir “Müjdeler olsun!” dedi ve gitti. Sonra Hz. Ömer’le karşılaştı Zeyd. Hz. Ebû Bekir’e söylediklerini ona da söyledi. Ertesi gün sabahın aydınlığıyla beraber gelen müjde ile Zeyd’in gönlü de aydınlandı adeta. (Tirmizî, Tefsîr, 63) Zeyd’i yanına çağıran Allah Resûlü, “Ey Zeyd! Şüphesiz Allah seni tasdik etti.” dedi. Münafıkların ikiyüzlülüklerini açıkça ortaya koyarak Zeyd b. Erkâm’ın aklanmasına vesile olan Münâfikûn sûresi indirilmiş ve Yüce Allah münafıkların küstahça sözlerini teker teker yüzlerine vurmuştu: “Onlar, ‘Allah Resûlü’nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler.’ diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. Onlar, ‘Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberi’nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münâfikûn, 63/7-8) <br />
Ensarın en gençlerinden olan Zeyd b. Erkâm, münafıkların ikiyüzlülükleri karşısında kendinden büyüklerin cesaret edemeyeceği bir tavır takınmıştı. O sözleri babasının ağzından duymuş olsa bile muhakkak Resûlullah’a bildirirdi. Hiç kimsenin Allah’ın Elçisi’ni aldatmasına gönlü razı olamazdı. Bütün bu iyi niyetli düşüncelerine rağmen kimseyi kendisine inandıramadığı ve çevresindeki herkesin tepkisini aldığı halde doğru olanı yaptığından emindi. Daha önce yaşının küçüklüğü sebebiyle Uhud Savaşı’na katılmasına izin verilmeyen Zeyd b. Erkâm, katıldığı ilk seferde ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Yalancılıkla itham edilmek kendisini tahmin ettiğinden çok daha fazla yıpratmıştı. Yine de Rabbine güvenmekten vazgeçmedi. Yalancı olup olmadığının er ya da geç ortaya çıkacağını ve Allah Resûlü’nün kendisine hak vereceğini umuyordu. Sonunda öyle de oldu. Rabbinin tasdikiyle müjdelendi genç Zeyd. Herkese nasip olmayacak bir nimetti bu. <br />
Hz. Peygamber’den çok sayıda hadis nakleden Zeyd b. Erkâm, yaşlandığı zaman kendisine hadis dinlemek üzere gelen kimselerin “Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Resûlullah’ı (s.a.v.) gördün, hadisini dinledin, onunla beraber gazâ ettin ve arkasında namaz kıldın. Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Bize Resûlullah’tan (s.a.v.) işittiklerini rivayet et ey Zeyd!” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 36) diye hürmetle ve imrenerek ziyaret ettikleri kıymetli sahabilerden biri oldu.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbinin Tasdikiyle </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müjdelenen Genç: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyd b. Erkâm (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Hz. Peygamber ve ordusu, etrafındaki kabileleri kışkırtarak Müslümanlara karşı asker toplayan Benî Mustalik kabilesine düzenlenen sefer nedeniyle Müreysi’ kuyusunun başında karargâh kurmuşlardı. İçerisinde az miktarda su bulunan kuyu ashab tarafından ortak kullanılıyordu. Muhacirlerden Cehcâh b. Kays ile ensardan Sinan b. Vebera kuyuda karışan kovaları nedeniyle hararetli bir tartışmaya giriştiler. Tartışma giderek şiddetlenince muhacirler ve ensarın tamamı bu olaya müdahil oldular. <br />
Münafıkların lideri Abdullah b. Übey b. Selûl fırsattan istifade edip olayı içinden çıkılmaz hale getirmek üzere harekete geçti. Ensardan yana tavır alarak onlara muhacirlere yardım etmemelerini, böylece onların Resûlullah’ın etrafından dağılıp gideceklerini söyledi. Ardından da küstahça “Medine’ye dönersek güçlü olanlar zayıf olanları muhakkak oradan çıkaracaktır!” dedi. O esnada ensarın arasında bulunan genç Zeyd b. Erkâm, Abdullah b. Übeyy’in pervasızca serdettiği laflara daha fazla dayanamadı. Amcası aracılığıyla duyduklarını Allah Resûlü’ne haber verdi. Bunun üzerine Zeyd’i yanına çağıran Hz. Peygamber olanları bir defa da kendisinden dinledi. Duyduklarına inanmakta zorlanan Resûlullah, Abdullah b. Übeyy’i de dinleyerek peşin hüküm vermemeyi tercih etti. Zeyd yanlış işitmiş olabilirdi. Allah Resûlü’nün huzuruna gelen münafıkların lideri ve beraberindeki arkadaşları o sözleri asla söylemediklerine yemin ettiler. Onların bu kararlı tutumu karşısında Hz. Peygamber Abdullah b. Übeyy’in doğru söylediğine kanaat getirdi. Bu durumda Zeyd de yalancı konumuna düşmüştü. (Buhârî, Tefsîr, (Münâfikûn) 1, 2)<br />
Zeyd, ömründe hiçbir şeye böylesine üzülmemişti. Herkes onu kınamıştı, amcası bile kendisine inanmamış, “Ne derdin vardı da Resûlullah’ın seni yalanlamasına ve sana öfkelenmesine neden oldun!” diye onu azarlamıştı. Zeyd’in elinden bir şey gelmiyordu. Çaresiz beklemeye karar verdi. Zaman geçtikçe sıkıntısı hafiflemiyor daha da artıyordu. İyice bunaldığı ve üzüntüsünden artık başını bile kaldıramadığı bir haldeyken Hz. Peygamber yanına geliverdi. Kulağını ovuşturup yüzüne gülümsedi. Zeyd’in gönlü ferahladı bir anda. Kendisine dünyada ebedî kalacağı müjdelense bu kadar sevinmezdi. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi ve kendisine Resûlullah’ın ne söylediğini sordu. Zeyd “Bir şey söylemedi. Kulağımı ovuşturdu ve yüzüme gülümsedi.” dedi. Hz. Ebû Bekir “Müjdeler olsun!” dedi ve gitti. Sonra Hz. Ömer’le karşılaştı Zeyd. Hz. Ebû Bekir’e söylediklerini ona da söyledi. Ertesi gün sabahın aydınlığıyla beraber gelen müjde ile Zeyd’in gönlü de aydınlandı adeta. (Tirmizî, Tefsîr, 63) Zeyd’i yanına çağıran Allah Resûlü, “Ey Zeyd! Şüphesiz Allah seni tasdik etti.” dedi. Münafıkların ikiyüzlülüklerini açıkça ortaya koyarak Zeyd b. Erkâm’ın aklanmasına vesile olan Münâfikûn sûresi indirilmiş ve Yüce Allah münafıkların küstahça sözlerini teker teker yüzlerine vurmuştu: “Onlar, ‘Allah Resûlü’nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler.’ diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. Onlar, ‘Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberi’nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münâfikûn, 63/7-8) <br />
Ensarın en gençlerinden olan Zeyd b. Erkâm, münafıkların ikiyüzlülükleri karşısında kendinden büyüklerin cesaret edemeyeceği bir tavır takınmıştı. O sözleri babasının ağzından duymuş olsa bile muhakkak Resûlullah’a bildirirdi. Hiç kimsenin Allah’ın Elçisi’ni aldatmasına gönlü razı olamazdı. Bütün bu iyi niyetli düşüncelerine rağmen kimseyi kendisine inandıramadığı ve çevresindeki herkesin tepkisini aldığı halde doğru olanı yaptığından emindi. Daha önce yaşının küçüklüğü sebebiyle Uhud Savaşı’na katılmasına izin verilmeyen Zeyd b. Erkâm, katıldığı ilk seferde ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Yalancılıkla itham edilmek kendisini tahmin ettiğinden çok daha fazla yıpratmıştı. Yine de Rabbine güvenmekten vazgeçmedi. Yalancı olup olmadığının er ya da geç ortaya çıkacağını ve Allah Resûlü’nün kendisine hak vereceğini umuyordu. Sonunda öyle de oldu. Rabbinin tasdikiyle müjdelendi genç Zeyd. Herkese nasip olmayacak bir nimetti bu. <br />
Hz. Peygamber’den çok sayıda hadis nakleden Zeyd b. Erkâm, yaşlandığı zaman kendisine hadis dinlemek üzere gelen kimselerin “Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Resûlullah’ı (s.a.v.) gördün, hadisini dinledin, onunla beraber gazâ ettin ve arkasında namaz kıldın. Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Bize Resûlullah’tan (s.a.v.) işittiklerini rivayet et ey Zeyd!” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 36) diye hürmetle ve imrenerek ziyaret ettikleri kıymetli sahabilerden biri oldu.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>